italya

Küçükken ülkeler coğrafyası merakım yüksekti. 140 ülkenin başkentini ezbere bilirdim. Hangi ülke nerede falan hep bilirdim. Deli merakı işte. İki tane de nehir hep dilimdeydi. Biri Nil biri Po. Bugün Po nehrinin dibine oturup saatlerce hayal kurdum ve inanın bundan güzel bir anım yoktu. Sanırım hayat şu an en çok bana güzel :) Çocuklukta merak edip görmek istediğim yer hayalini şans eseri de olsa gerçekleştirme mutluluğu içerisindeyim. Sevdim seni Torino diyip duruyorum sırf bu sebepten. Güzelsin, çok güzelsin Po.

Hümanizmin Gerçek Anlamı
image

Hümanizm kavramı herkes tarafından bilinen ve günlük dilde de kullanılan bir kavramdır. Peki gerçek anlamını kaç kişi tarafından doğru olarak bilinmektedir? 

Hümanizm, bilindiğinin aksine insan sevgisi, insan sevmek demek değildir, sevgi duygusunu hatta herhangi bir duyguyu içermez. Rönesans’ta tanrı-merkezcilik yerine geliştirilmiş bir teori ve yaşam biçimi olarak insan-merkezcilik’e dayanır, sekülaristtir. Yani ahiret, ölüm sonrası yaşam, tanrıya inanmak, günah gibi teolojik, metafizik kavramları geri plana atar ve yaşam, yaşamın tadını çıkarmak, özgürleşmek gibi ben-merkezli bir homo sapiens teoriyi benimser.

     Evler donmuş. Ağaçlar donmuş. Rüzgâr donmuş. Sesler donmuş. Kediler, köpekler, serçeler, güneşler donmuş. Camlar yok. Duvarlar erimiş. Çatı göğe çekilmiş. Yol eşikte kayıp. İnsanlar ağızlarındaki son harfi bütün zamanlara yayarak yaşadıklarına inanmaya çalışıyorlar. Eşyalar zaman dışı birer yaratığa benziyor. Her şey, ölümden sonra da sürecek bir yoksulluğun erken fotoğrafı. Yaşamak yer çekiminden kurtulmuş da boşlukta dönüp duruyor. Bir sonsuz tekrar, tanrıyı bile hükümsüz kılıyor. Öyle bir can sıkıntısı ki, insana, anlamsızlık duygusunu bir yaşama belirtisi olarak sevdiriyor. ‘Biçim veremediğimiz şeylerin biçimini almak’ yeni zamanın ruhu oluyor. Giderek her şey bir kötülük kaynağına dönüşüyor.

     Hevesle yılgınlığı, can sıkıntısıyla öfkeyi bir tahterevalli gibi kalbimize kuran dünya… kocaman bir kasabasın sen biliyor musun… belkemiği olmayan bir kasaba. Geldiği yere de, gittiği yere de ait olmayan bir kasaba. Tozlu egosunu dünyanın üstüne örten bir kasaba. Kayıtsızlığıyla gurur duyan bir kasaba. Bütün güzellikleri günaha çeviren bir kasaba. Nasırlaşmış parmaklarıyla şiir yazmaya kalkan bir kasaba. Babasından devraldığı kötülüğü, çoğaltarak çocuğuna devreden bir kasaba. Kapıkulu kültürüyle insan seven bir kasaba. Kimsenin canının sıkılmadığı bir kasaba…

     Ey özlenen zamanla şimdiki zaman arasında çırpınan yeryüzü… senin mutsuzluğundan başka bizi bu cehennemden çıkaracak bir bilgi var mı, gözyaşlarıyla sulanmış o derin yalnızlıklarında…


    2016-2017


Şükrü Erbaş, kuş uçar kanat ağlar s.46-47 ‘Can Sıkıntısı’
Fotoğraf: Henri Cartier-Bresson, Italy 1951.