iminence

oradan bir kadın geçer, gider.

tek ayak üstünde verdiğim yeminleri, iki ayak üzerine düşer düşmez çiğneyip doğanın kuralına karıştırdığım, paslandıkça güzelleştiğime inandığım kadar yaşıyorum -ki dikkat edin, paslı demir mükemmel kokar- inatla haklı çıktığım, haklı çıkmalarımla bir başıma kaldığımda, herkesi kolayca harcayabildiğimin farkına varmamın lüksü, bu lüksü resmeden, başım önde, duvarlara, ağaçlara, yabancı yüzlere ağızlara gözlere karşı oturuşlarımla meşhurum. ben senin hatalarını yüzüne vurmakla, ve her hatanın altından haklılığımı çıkarmakla meşhurum. konuşamayışlarım, kaçamayışlarım, sarhoşken bile aranmaz diye numaranı sildiğim, silmeden önce ezberlediğim kadarım. kapıları kapatırken hep bir parçamı merdiveninde (güyâ) düşürdüğüm, geri dönmelerime sebep diye tuttuğum atkılar, kahve altlığı kağıtlar, yüzükler, yılı yıla bindirmiş kitaplar.

bir gece sırtının silüetine yürüdüğüm caddeden başım dizlerimde, taksiyle geri dönüyorum. yabancı bir silüet bile, sırf sana benziyor diye, beni kaldırımıyla hiç tanışık olmadığım sokaklara, sokak lambası patlamış bina köşelerine, camları küf kokan evlere götürdü. sırtımı döndüğümde orada olsaydın, sırtımı bir daha hiç dönmezdim. sırtımı döndüğümde vurduğum kırdığım soğuk duvarlarım, dilini dilime yapıştırdıklarım, sadece güzelliğimi sevenlerim var, senden iyi olmasınlar ama iyiler senden. yağmurun aşındırdığı, kenarında çiçek açtığı çirkin renkli taş merdivenden çıkıyorum. sırtının silüeti bir kapıyı açıyor, anahtar ben oluyorum, adımımı atıyorum. bir mutfağa giriyor, adımımı atıyorum. yağlı tavalar, paslı çaydanlıklar, kurumuş ekmekler. buradan bir kadın gitmiş, diyorum. fırının kapağına asılı mutfak önlüğüne bakınca, emin oluyorum. buradan bir kadın geçmiş. halıya oturuyor, adımımı atıyorum. sen olmadığından emin olduktan sonra, derin bir nefes alıyorum. mutfaktaki açık musluğa karşı oturuyoruz. tazyikli suyun mermere çarparken çıkardığı ses cümlelerini bitirmesine engel olmuyor.
su akıyor, yolumuzu bulamıyoruz.
babam aldatıyordu annemi, diyor. her baba aldatır. lafını bölmekten korkuyorum. susmayacak, biliyorum. su akıyor, yolumuzu bulamıyoruz.
babam bir gün arabayı verdi bana, o zamanların en iyisi. bir bastın mı asfaltı yağlamışsın gibi kayıyor anasını satayım. arkaya oturttu o malum kadını. annemin her gün isminin yanına ”orospu”yu kondurmayı unutmadığı, o malum kadını. radyoyu açtırdılar bana, ben de safım ya anasını satayım, açtım radyoyu, bastım gaza. arkada yiyor karıyı bizim puşt, biliyorum. kadın ses çıkaramıyor koltukta, radyoyu kapatırım da duyarım diye, ve biliyor musun, bundan köpek gibi zevk alıyorum. 
sigarasının külü elimin üzerine, gözyaşı sağ tarafında çamaşır lekeli tişörtünün üzerine, başı benim üzerime düşüyor. susmayacak, biliyorum.
annem bir mektup yazdı kadına, diyor. şahit olduğum, tek bir cümle sandığım, oracıkta taş bir yumruk olup beni sırtımdan vuruyor.
onu sevmeye devam et. çünkü ulaşamadıkça ben, daha çok seviyorum.
hikâye çok tanıdık geliyor, babamın cevapsız araması bir kez daha telefonumu titretiyor. babam babalık yapmaya çalışıyor, önüne yığınla annemi fırlattığı o tekli koltuklardan, ağzına oturtup yıllarca kaldırmadığı küfürlerinden, harcadığı çocukluğumdan, yıka yıka her seferinde, önüne koyuyorum. baba desem ne olacak. babam desem, belki sarılsam, aynı bardaktan rakıyı yudumlasam, affetsem ne olacak. o adamı tanıyor olmaktan nefret ediyorum, gözünün içine baksam ne olacak. su akıyor, yolunu buluyor. silüetinin getirdiği o binadan, tekrar tekrar kapı dışarı oluyorum. sonum, duyulmayışımla son olacak, biliyorum. yalnızlığımı raydan çıkaran bir kara sevda, suyu durulmamış mutfaklarda, kulaklarıma kaç günahı kazıdı, elbette bilmiyorsun. neden hiç tanımadığım insanların merhametsizliklerini bekliyorum. kötü adamların balkonlarından yeryüzüne bakıyorum, buradan her şey simsiyah hanımlar!  
dilimde yalpalayan numaranı zar zor çeviriyorum. uykudan yeni kalkmış sesini, dimdik ayağa dikecek kadar büyük bir gürültüyle tek bir cümle söylüyorum,
başıma gelmez dediğim her şeyi gözümün dibine kadar getirdin.

koşarak uzaklaşıyorum sesinden, sesinden, sessizliğinden.
ağzın orada diye arkama bakmaya çalıştıkça, yere kapaklanıyorum.
bir gece sırtının silüetine yürüdüğüm caddeden başım dizlerimde,
taksiyle geri dönüyorum.

İlk sizdiniz bayım; ilkimdiniz.
Aşka uzak ve kurak tenimde en hoyrat iklimdiniz.
İncittiniz.
Akıttığınız kan yüreğimin bakirliğiydi, bilemediniz.

bugün dünyaya gelişimin bilmem kaçıncı günü
bana göre hayatımın tam ortasındayım
ama tarancı öyle demiyor
kendime ait sorumluluklarım var
ama annem bir böreği ısıtıp soğuttuktan sonra
tekrar ısıtmamı sorumsuzluk olarak görüyor
kendi ayaklarımın üzerinde durma provasında
babamdan harçlık istememeye dikkat ediyorum
doğum günüm değil ama
bugün dünyaya gelişimin bilmem kaçıncı günü
umrumda mı birazdan yine uyuyacağım
bugünkü yalnızlığımı yarının görmemesi için bütün çabam

sen, seni bahara taşıyacak bir kadına saklıyordun yüreğini
bense yüreğimdeki yangını gözyaşıyla söndürmeye çalışıyordum çaresizce
işte böyle başlamadan son buldu hikayemiz.
ben ki varlığından sual olunan.
sen ki kainatın vücut bulmuş hali.
‘bir daha hangi ana doğurur bizi?’
ah be adam.. bazen diyorum ki
keşke biraz sevmeseydin beni
kapımı aralayıp göğü koklatmasaydın
insan o bahar kokusunu duyar da, aynı olur mu bir daha.
veya açtın madem..
öyle sertçe çarpmasaydın yüreğime.
beni bilmezliğimin verdiği mutlulukta
ya da bilmiyorum, mutsuzluk yoksunluğunda mı demeli
-ve senden öncekileri birer mutsuzluk sayamıyorum şu an yeterince,
ben ki bir acıyı küçümsemenin alçaklığına en içten inanan,
kendi acılarımı küçümsüyorum-
bir başıma bıraksaydın
hoşgelmeseydin..
ancak hoşgelmişsin iki gözüm
iyi ki gelmişsin
iyi ki az da olsa çekmişim baharın kokusunu içime
yaşamışım az da olsa

ya bakın çok şey istemiyorum. biraz fazla netim çıksın istiyorum. anasını siktiğimin dünyası bi bana mı böyle ya

Bir sevdiğinizin dünyadan ayrıldığını ancak yalnız kaldığınızda anlayabiliyorsunuz. Ancak o zaman artık olmadığını farkediyorsunuz. Bu ağır ve yavaş bir acı… Onunla geçirdiğiniz zamanlar gözlerinizin önünden geçiyor. Dokunduğunuz tahtaya kaç kez dokunduğunu, yürüdüğünüz merdivenlere kaç kere titrek elleriyle çiviler çakıp sağlamlaştırdığını…herşeyi düşünüyorsunuz.

Bir sevdiğimin dünyadan göçmesi ile “yaşamak neymiş” iliklerime kadar hissediyorum. Evet iliklerime kadar yaşıyorum.

Arkadaşlar  az önce bir haber aldım, yani bugün öğrendim mahallemizde oturan bir ufak kardeşimin yeni doğmuş kardesi kansermiş , ve anlayacağınız üzere ailenin durumu yok, fakat sadece bebeklerine kan istiyorlar lütfen Samsun- da a rh+ kan grubu olan insanlar bu numaradan ulaşmasını istiyoruz, 0537 235 76 79

beni bırakma, olur mu? içimde buna dair her an büyüyen, büyüyen bir korku var. umutlar sönüyor sen gerçekliğini kaybettikçe. fethedeceğimiz caddeler sokaklar var, ben avuç içlerimde sana gökyüzünü ikram etmedim henüz, nereye? beni bırakma, bırakırsan eğer yıldızlar, yıldızlarım, sana dair her şey tek tek söner içimde.
hem, sana dair dediğime bakma.
ben sana dairim.
mesela kalbim, bu beden söz dinlemez asi duruşuyla tamamen sana dair.
bu sabah şu doğudan gelen sıcaklık, şu simitçi, şu sokaklarda sabahın köründe avare gezen tüm çocuklar bizim için mi uyanmış yoksa yalnızca içimin oradan fırlayıp da sana koşması mı şu doğudan gelen sıcaklık. beni bırakma, olur mu? sana dair birçok şeyi kabul etti bu işe yaramaz gönül de, bir senin yokluğunu kabul edemedi. et, diyorum. ” evet bir gün gidecek, o gün gelmeden sen de kabul et bunu ” hırçın bir çocuk misali ayaklarını yere vuruyor. gerçeklikten uzak, kendi başına bir aşk yaşıyor yüreğim. sensiz, senin sevdanı yaşıyor. aklımsa, şaşkın. korkuları ve umutları senin için sahiplendiğimi gördükçe benimle ilgili tüm sevgisi soluyor aklımın. bir bayram sabahı sevincisin içimde, beni sakın bırakma olur mu?
seni düşlemekten mahrum etme, seni konuşmaktan, seni özlemekten..
beni bırakma, olur mu?

Here is Washinosu’s epic, ambitious 56-page fan comic about Erwin, Levi, Mike, and Nile’s past.  It’s very idficcy and trope-filled (complete with abused!Levi, bishounen!Mike, and heaping bucketfuls of angst) but if you can look past all that it’s also a really, really interesting character study of Erwin and Nile that attempts to answer the question of just how they became the men that they are today.