imajical

Vaka:
Mezun Depresyonitesi

Hasta Özellikleri:
Lise Mezunu, Üniveriste Sınavına Hazırlanıyor

Hastalığın Nedenleri:
YGS-LYS 2016

Başlıca Hastalık Belirtileri:
18 Yaşın ardından tekrar eden II. Ergenlik dönemi
Aileyle ultra geçinememe hali
Üniversiteli olmuş arkadaşları boğazlama dürtüsü
Ders çalışmaya karşı isteksizlik, kitapları görünce baş dönmesi
Ultra negatif düşünce ve enerji yüklemesi

Tedavi Yöntemi:
Bir adet Nini ve tasviyeleri

Okullar açıldı, bu sene üniversiteye geçmiş arkadaşlarınız sizi gıcık etmeye yemin etmişçesine bütün sosyal ağları ’üniversiteli oldum’ temalı gönderilerle doldurmakla meşgul.
Akrabalar sınava tekrar hazırlandığınızı duyunca küçümseyici bakışlar altında yapmacık teselli cümleleri sarf ederken kafasının içinde kendi üniversiteli çocuğuyla sizi aşağılamakla görevlendirilmiş.
Aileniz genel olarak size destekleyici bir imaj veriyor fakat içinizden onların da sizi küçük gördüğünü düşünüyorsunuz.
Haftanın dört-beş günü dershane köşelerinde sürünüyorsunuz, üzerine özel ders yada ek etüt merkezine gidiyorsanız eve enkaz şeklinde düşüyorsunuz. Ama aileniz sanki tüm gün gezmişsiniz de eve gelince ders çalışmanız gerekmiş gibi sizi bakışlarıyla zibilyon kez boğazlayarak iki dakika salonda oturmanıza müsaade etmiyor.
Kardeşiniz varsa hele ki bir de başarılıysa, havada uçuşan karşılaştırma cümleleri, araya karışan ufak çaplı laf sokmalar ve tüm herkesten uzaklaşmak amacıyla tek sığınığınıza kaçıyorsunuz: Odanız.

Ders çalışamayacak kadar yorgun, uyuyamayacak kadar huzursuzsunuz.
Çünkü insanların yaptığı tek şey yargılamak. Boş sözler sarf ederek ve elinizde avucunuzda kalan birkaç parça umut ve hevesi de yok ediyorlar.

‘BEN ZATEN MEZUNA KALDIĞIM İÇİN YETERİNCE MUTSUZUM SİZİ GERİZEKALILAR’ diye bağırma dürtünüzü bastırmak ne kadar zor, inanın sizi anlıyorum.
Çünkü Nini de mezuna kalan ama şuan Hukuk öğrencisi olan bir ablanız. Benimki derslerden değil daha çok kişisel nedenlerden dolayı fakat sonuçta kaldım yani. Neyse konumuza dönelim.

Hayatınızın en yalnız ama size en çok şey katacak senesine hoşgeldiniz, sevgili okurlarım.

Az önce size bu sene yaşamaya başladığınız ve devam edeceğiniz tüm olumsuzlukları sıraladım ve okurken kafa sallayarak biraz da iç çektiniz, değil mi?
Ve şuan buna da kafa sallıyorsunuz.

Peki mezuna kalmış olmanın güzel yanlarını düşündünüz mü hiç? Ne saçmalıyorsun Nini? diyenleri duyuyor gibiyim. Şimdi gelin başka bir taraftan bakalım.

Okul yok. Cümledeki huzuru sezebiliyor musunuz?
Dershane var evet ama not ve devamsızlık gibi zırvalıklar olmadığı için ortada bir zorunluluk yok.
Yazılı, ödev, sözlü gibi sorumluluklar yok.
Çalışacağınız her kelime size sene sonunda yarayacak şeyler, abidik gubidik müfredat dersleri de yok.

Ne kadar çok çalışsanız bile, her türlü kendinize ayıracak zamanınız kalıyor.
Bu süreleri olumsuz düşüncelerde kendinizi boğmak, aileyle bilmem kaçıncı kavgayı etmek yada boş boş yatmak yerine birkaç yararlı ve keyifli faaliyetlerle doldurabilirsiniz.
(Boş zamanları değerlendirmeniz için önerilerimi ileriki günlerde yapacağım)

Çalışacağınız her şeyi önceden en az bir kez gördünüz, aşinalığınız var.
Hazırlıksız değilsiniz.

Ve, tecrübe sahibisiniz. Sınava girdiğiniz an ne yapacağınızı biliyorsunuz, nasıl bir sınavla karşılaşacağınızı da biliyorsunuz.
Özellikle YGS'de çoğu insanı başarısızlığa iten şey: Stres ve heyecan. Bunu biliyorsunuz ve rahat olacaksınız.

Bu yönden bakınca, biraz daha çekilir duruyor, değil mi?
Durmuyorsa başa sarıp tekrar tekrar okuyun ve iyi hissedene kadar bunu yapın.

NOT: Her şey yoluna girecek.

Bu sene gözünüze sonsuz gün sürecek gibi geliyor fakat hayatınızın en hızlı senesi olacak.

NOT: Asla vazgeçmeyin.

Yapmanız gereken şeyler aslında gözünüzde büyütülecek kadar değil.

Öncelikle;
Ders çalışın. (Ha ha ve ha Nini.) Hayır, gerçekten. Çalışın. Yapacak başka neyiniz var ki?
Geçen sene YGS ve LYS'de o kitapçık önünüze geldiğinde duyduğunuz pişmanlığın içinizi ikinci kez sızlatmaması için, çalışın. Çünkü bir ikinci şansınız daha olmayacak.

Günlük tutun. Her gün yazmak zorunda değilsiniz. Boğulacak gibi hissettiğiniz anlarda lütfen açıp bir şeyler yazın. Ailenizle kavga etmeyin, arkadaşlarınızı terslemeyin, kendinizi aşağılamayın.
Lütfen, kendinizi 'sınavı kazanamadın’ diye aşağılamayın.

Siz sınavı kazanamadınız, değil.
Sizin bir hedefiniz var. Ve siz bu hedefe varabilmek için bir sonraki otobüs durağına yürüyorsunuz. Ve ilerideki durakta sizi bekleyen otobüs, kaçandan çok daha güzel. Buna inanın.

Kendinizi keşfedin. Şu zamana kadar zaman bulamamış, ilgi alanlarınızı seçememiş olabilirsiniz. Bu sene sizin için bir altın değerinde.

Herkesin sözlerine kulak asmayın. Hatta kimseyi dinlemeyin. (Nini hariç)
Çünkü insanlar şuan ne yaşadığınız hakkında en ufak bir fikre sahip değiller. Ancak yaşayan biri sizi anlayabilir ve yol gösterebilir. (İşte Nini'yi dinleme sebebiniz)

Bu sene o sınavı kazanacaksınız.

Benim şuan yaptığım gibi, istediğim yerde olduğum gibi, siz de seneye bu satırlar aklınıza gelince gülümseyeceksiniz. (

Nini diyor ki beni unutmayın.)

Çünkü kazanacaksınız.

Okulun kapısından girerken, elinizdeki öğrenci kartına baktığınız zaman derin bir nefes alabileceksiniz. Geç kalırsanız karta bakmaya vaktiniz olmadan turnikeden fırlayarak geçmek zorunda kalabilirsiniz o yüzden geç kalmayın.

Düşüncesi bile güzel şeyler, değil mi?

Vazgeçmeyin.

Bu hayat sizin. Ve o hayat için güzel bir adım atmaya şimdi başlayın,
Masaya oturun ve kendiniz için çalışın.

Çünkü  biliyorsunuz, bunu yapabilirsiniz.
Ve yapacaksınız.


Not: Kendinizi kötü hissettiğiniz zaman bu yazıyı açıp okuyun yada bana yazın. Çözüm yolu olmadığını sanmanız, aslında çözüm yolu olmadığı anlamına gelmez.


http://ninigunlugu.tumblr.com/

Ma koliko god volio nekoga nikada, ama baš nikada ne zaboravi sebe. Uvijek imaj na umu da sebe više voliš. Ne dozvoli sebi da patiš zbog druge osobe koja u vecini slucajeva nije vrijedna toga, jer da joj je stalo bar’ malo, ne bi te ni dovela u tu situaciju. :)
Jednom mi je otac rekao: “Gdje god budeš živio i s kime god kuću budeš dijelio, budi svjestan da se ne razlikuješ od drugih ljudi. Tvoj život dar je od Boga, a tvoja pamet dokaz da se neke stvari ne mogu kupiti. Novac čini život ljepšim, no ne i dužim. Budi što jesi, poštuj druge i ono što obećaš, obavezno ispuni. Budi pošten, imaj dušu, tako smo te majka i ja naučili. Koliko god te život iskušavao i ljudi povrijeđivali, ostaj dostojan mojih riječi, gutaj smjelo, koračaj hrabro. Nikad ne razmišljaj o osveti. Jednog dana će se isplatiti. Upamti sine. Sve ovo prenesi na brata.
—  Fikret Hodžić
Bez obzira na tvoju prošlost, bez obzira kako izgledaš, bez obzira odakle si - ti zaslužuješ najbolje. Zaslužuješ da živiš život kakav želiš. Zaslužuješ da budeš voljena na način na koji želiš. Zaslužuješ da imaš sve što želiš. Zaslužuješ najbolje. Uvek imaj to na umu.
—  recisumojeigracke
Hegel ve Tanrı

Hegel, tanrının varlığını somut olarak kanıtlayamayacağımızı belirtir, onu ancak duygu, düşünce ve temsil (imaj) ile algılayabiliriz der. Yani tanrının varlığı hiçbir zaman bilimsel bir yolla kanıtlanamaz. Çünkü tanrının kendine ilişkin bilinci, insanın tanrıya ilişkin bilincinden başka bir şey değildir. Tanrı, insanın düşüncesinde, duygularında, hayal ve tasvir gücünde yaşar. 

Bu düşüncesine paralel olarak Hegel şöyle der; tanrı insanı yaratmadı, tanrıyı yaratan insandır. Bu nedenle birçoğunun inandığı gibi tanrı gökte değil, yeryüzünde, insanlarda yaşamaktadır…

BETTER DO BETTER

“Senin yatağın yeterince rahat değilmiş sevgilim, biz Mert’in yatağında sevişmeye gidiyoruz” derken sanki küçük bir kızmış da annesi henüz “hadi kızım pis pis gül teyzelere” demiş gibi bir bilmişlikle, ezberden okur gibi pis pis gülümsüyordu Derya. Kubilay’ın seks işçilerini gücendiren ağırlıktaki küfürlerle bezeli çığlıklarını arkasına aldı ve Mert’in sol elinden tutunarak evin kapısından dışarı çıktı. Evin kapısının kapanma sesinden, apartmanın dış kapısının kapanma sesine kadar geçen saniyeler boyunca kimse tek söz söylemedi. Ne var ki apartman kapısı da kapanıp, derin bir nefes sayesinde ciğere temiz hava dolunca “İyi misin” diye sordu Mert. “İyiyim” dedi Derya, gözlerinin tam tersini ifade etmemesi için büyük çaba harcarken; “İyiyim, sağ ol. Haydi görüşürüz” dedi ve burnuna damlayan ilk yağmur damlasını bile hissetmeksizin hızla uzaklaştı.

Kubilay Derya’yı aldatalı tam 6 gün, 17 saat, 7 dakika ve 51 saniye olmuştu. Derya, saniyelere döküldüğünde yarım asırmış gibi bir imaj çizen bu boyundan uzun süre boyunca – neredeyse – Better Do Better isimli o şarkıyı dinlemekten başka hiçbir şey yapmamıştı. “6 gün, 17 saat, 7 dakika, 51 saniyeye kaç Better Do Better sığıyor acaba” diye düşünüp hesap yapmaya yeltenmiş fakat en başından yorulup matematiğin sıkıcı bir ekol olduğu düşüncesine teslim olmuştu. Bir şarkı, bir insanı nasıl bu kadar iyi anlayıp üzerine bir de bu kadar net anlatabiliyordu ki? Peki Kubilay nasıl kendine, Derya’nın kendisi için duyduğu aşka güvendiğinden daha çok güveniyor ve yaklaşık 23 saat, 15 dakika, 12 saniye önce yapmaya başladığı gibi, pişmanlık ve özür dolu bir sürü mesaj yollama yüzsüzlüğüne düşebiliyordu? 13.. 14.. 15.. 16.. Saniyeler akıyordu, müzik de yemiyor içmiyor, anca Derya’yı kışkırtıyordu. “Pekala Kubilay” yazdı elleri son günlerin aksine hiç titremeden, “akşama sana gelirim, konuşuruz.”

Sarı yağmurluğunun eteklerini çekebildiği kadar aşağı çekerken siyah jartiyerinin dantelli kısmının tamamen örtülü olduğundan emin oldu bir ayna karşısında. Yağmurluğunun fermuarını çekerken göğüsleri fermuar sayesinde birbirine daha da yaklaştı ve Derya’nın kendi göğüslerinden hoşlanmasına sebep olan, bir renk olsa kesinlikle “kırmızı” olabilecek kadar kışkırtıcı bir görüntü oluştu. İşte, Kubilay’ın karşısına ilk etapta hangi görüntüyle çıkacağının da kararını vermiş oldu böylelikle. Hızlı bir hamleyle fermuarı boynuna kadar çekerken çenesinin altı fermuara sıkıştı fakat canı hiç yanmadı. Zamanında bloğunu takip ettiği bir kız “daha fazla acı, daha azının morfini oluyor” gibi bir cümle zırvalamıştı ya, onun hemen şurasında, solunda bir yerlerde hiç müdahale edemediği, bir türlü söküp atamadığı, kurtulamadığı daha büyük bir acısı vardı; kolu kopsa umursamazdı.

Derya, aldatmak ve aldatılmak olgularına hak ve haksızlık olguları üzerinden yaklaşırdı, hep. Eğer bir ilişkiyi yürütme eylemini, sevgilinle oturup da iskambil kağıtlarından oluşan bir kule yapmaya çalışmak eylemi ile bağdaştırırsak; aldatmak, iki kişinin zar zor inşa ettiği o kuleyi tek bir tarafın el-tersi yordamıyla yerle bir etmesi anlamına geliyordu. İki kişinin zar zor inşa ettiği bir kulenin tek tarafın yıkıcı eylemiyle yok olması, kaleyi inşa etmeye devam etmek isteyen kişi açısından zaman kaybı, çaba kaybı, güven kaybı, her şey kaybı anlamına geliyordu. Oysa ki kuleyi inşa etmekten vazgeçen taraf, sevgilisine “ben artık başka insanları arzulamaya başladım, bu kuleyi sana devrediyorum. Artık bu kule yalnızca senin” dese, kulede tek kalan taraf kulenin kaderini kendi belirleyebilirdi belki. İsterse bir süre onu kendi erekte eder ama en azından bir süre sonra yeni birine daha güvenip kule inşasında yardım alabilecek kadar sevebilirdi, ya da kuleyi terk edene çok sinirlenip kendi elinin tersiyle o kuleyi kendi yıkabilirdi. Ama kendi. Kendi kararıyla. “Kuleyi yıkmak” ile “kulesi yıkılmak” arasında kaç gezegen kadar fark vardı…

Şarkının da dediği gibi, 6 buçuk gündür köşe bucak saklandığı arkadaşlarının kederli endişesi, Derya’nın Mert’e ulaşmasıyla son bulmuştu. En azından Derya kule enkazının altından sağ çıkmıştı öyle ya, en azından hala konuşabiliyordu. Ne mühim şeydi aldatılmışken konuşabilmek, konuşanın boğazındaki düğümler bile hayret ediyordu.

Kubilay Derya’ya kapıyı açtığında, zavallı adamın kaşları her zamankinden daha düşük görünüyordu, belki de omuzları – Derya ikisini ayırt edebilecek kadar uzun bakmadı onun görüntüsüne. Kubilay’ın “ahhh” tepkisi ile koluna uzanan eli sinirini bozuyordu, utanmadan bir de ekliyordu, “Derya seni çok özledim, çok özledim…”

Gerçekten özlemişti, öyle ki Derya’nın kapıyı çalmadan önce piyasaya sürdüğü sıkıştırılmış memeleri bile henüz hiç dikkatini çekmemişti. “Bana şarap mı aldın” dedi Derya, Türk filmlerinden öğrendiği, Türk filmlerinden bir kadının “merhaba ben yollu oldum” imajı çizerken, yüreği kan ağlasa da ileri – geri, yavşak yavşak, dilini dudağını ısıra ısıra konuştuğu o meşhur tavrıyla. Kubilay uzundur gülümsemediği için gülümseyince acıyan çatlak dudaklarını önemsemeden “Aslında ben kendim çok içiyorum bu sıralar ama seninle paylaşırım tabii” dedi, Derya ise içine şarap doldurduğu kadehi çoktan kırmızı boyalı dudaklarına götürmüştü bile. Buna ihtiyacı vardı. Bu gece tüm Troya Helen için savaşmayacaktı; bu gece Helen meydana inip, Troya için savaşacaktı. Troya’nın tüm kuleleri için.

Üzerindeki yağmurluğu çıkarıp iç çamaşırlarıyla Kubilay’ın yanına oturduğunda, oturuştan önceki 1,5 saat sessizlikle geçmişti. Sessizlikle, eğer Kubilay’ın “özür dilerim” diye fısıldayan gözleri ile Derya’nın “seni öldüreceğim” diye bağıran gözlerinin ettiği ruhani sohbeti hiç duyulmadı sayarsak, oldukça sessizdi. Kubilay’ın kolu Derya’nın beline sarılmış, kolun eli yetinmemiş, Derya’nın kalça kenarında konaklamıştı. “Hatırlıyor musun” dedi Derya, uzundur konuşmadığı için sesi çatlayarak, “hani hep birimizin bir diğerimizi sandalyeye ya da yatağa bağlaması içerikli hayallerimiz vardı, hani hiç fırsat bulamamıştık ya. Hani hep bir şeylerin hayalini kurduk ama çoğunu yapamadık, belki de bu yüzden bu hale geldik ya…” derken Kubilay’ın kalp atışları fevkalade hızlanmıştı. Evet, kendine Derya’nın o kocaman aşkından bile daha fazla güveniyordu. Güzeldi Kubilay, Kubilay’ın gözleri - ah! - kanardı Derya, Derya ve naifliği… Yarın sabaha kalmaz sevgilisi yine gıdıklayarak uyandıracaktı Kubilay’ı. Tartışacaklardı “kalk kahve yap” diye, kazanan yine Derya olacaktı… Ne anlayışlı kadındı şu Derya! Ne olgun, ne iyimser bir insandı öyle. Helen görse kıskanır, Troya görse uğruna savaşırdı. “Evet” dedi Kubilay, penis reaksiyonu kalp reaksiyonuyla yarışmaya hazırlanırken. Yaklaşık 13 dakika sonra kendini bir sandalyede bağlı olarak buldu.

Yaklaşık 14,5 dakika sonra Derya Kubilay’ın dizlerinin önüne çömeldi, “Çok düşündüm, Kubilay’ın beni bir başkasıyla aldatmasından daha kötüsü ne olabilir diye baya düşündüm” dedi. Yine aynı sonuca varmış, yine kalbi öksürür gibi olmuştu işte.

15. dakikada Derya, “Sanırım daha kötüsü o ana şahit olmam olurdu” diye ekleyerek arkasını dönmüştü. Ah, Derya! Üzerinde Kubilay’ın hayran bakışlarını taşıyan kalçaları en yakındaki duvarın arkasında kaybolduktan 7 saniye sonra kapının açıldığı duyulmuştu. 16. dakikanın başlarında Mert’in kucağında girmişti Derya içeriye, Kubilay’ın kasıkları yeşil bir devden kocaman bir yumruk yemiş gibi olmuştu, yumruk onu sırf o acıyı hissetsin diye öldürmemişti, yumruk o ince çizgiyi ne de güzel çekmişti! Derya’nın dili Mert’in dişlerinin arasında sıkışırken Kubilay “Dur!” diyebilmişti sonunda, “dur yalvarırım dur, seviyordum seni çok ben, çok, ben sadece bir anlık…” gibi bir şeyler geveledi nefes nefese, cümlesi Derya tarafından bölündü. “Yatağa gitmesek mi Mert?”

Az evvel affedileceğine inandığında Derya’yı yere göğe sığdıramayan Kubilay, Derya ile Mert’in el ele uzaklaşışının ardından “Orospuuuuu” diye haykırır hale gelmişti. Bağırdıkça bir yumruk daha iniyordu neresine denk gelirse, bu acı duygusal değil, resmen fiziksel bir acıydı. Derya Kubilay’ın odasındaki yatağa yığılır, göz yaşlarına engel olamazken Mert, Kubilay’ın niçin hardcore bir grupta brutal vokallik yapmadığını düşünüyordu. Derya aşağı yukarı salladığı eliyle canının çok yandığını ifade etmeye çabalarken ağzını o denli sıkı kapatmıştı ki, o an ağzının içine dolan şey değil hıçkırık, etanoik asit olsa yine de gıkı çıkmazdı. Hoş ağlasa, bağıra bağıra ağlasa Kubilay Derya’nın zevkten inlediğini sanırdı belki; yine de ses etmedi Derya. Mert, Kubilay’ın müzikal kariyerini bir yana bırakarak Derya’nın yanına ilişti, güzeller güzeli arkadaşının kafasını kendi göğsüne bastırarak yanık süt gibi kokan saçlarına burnunu bastırdı. Bir süre yolda karşılaşıp birbirine sarıldıktan sonra manasızca sağa sola sallanan insanlar gibi öylece sallanıp durdular, belki de Mert, dünyada Derya’dan sonra “hayatının en kötü anını yaşayan” ikinci insandı o an. Yeteri kadar süre geçtikten sonra Derya kararlıca doğruldu, bir süredir dingin duran gözlerine aynada bir bakış attı, burnunun sümüklü bir ses çıkarmaması adına gerekli işlemleri sergiledikten sonra evin kapısına yönelerek artık pes ettiği için susmuş olan Kubilay’ın bulunduğu sedasız karanlığa doğru “Senin yatağın yeterince rahat değilmiş sevgilim, biz Mert’in yatağında sevişmeye gidiyoruz” diye seslendi. Kubilay’ın “defol, fahişe! Senin amına koyacağım var ya, senin en müdavim müşterin olacağım” şeklinde iğrençleşen çığlığı üst komşu tarafından da duyuldu, önemsenmedi.

Mert’in anlayışına sığınarak Mert’in yanından ayrıldıktan birkaç adım sonra - ona birkaç adım gibi gelse de en az bir 300 adımdı - mp3 çalarını eline aldı Derya, şarkıları hızla geçerek “Better Do Better”da durdu. “Dosyayı silmek istiyor musunuz?” kadar acı bir sorunun dijital bir aletten geliyor oluşu ne büyük saçmalıktı; Allah’ın cezası cihaz bile tek bir soruyla ciğer deşebiliyordu. Kubilay’a mesaj atarken hiç titremeyen elleri “Evet” tuşuna dokunurken birazcık titredi ama bu titreme yağmurun hızlandığının fark edilmesine vesile olabilecek türden bir hislilik getirmemişti.

Kubilay, o şarkıyla birlikte silinmişti.

Derya, kulesinin yıkılmasının nasıl bir his olduğunu iyi bildiğinden Kubilay’la derin bir empati bağı sağlayabiliyordu ama Kubilay ömrü boyunca Derya’yla empati kurmaya yeltenmedi. Derya’yı düşünmeye, Derya’yı anımsamaya, Derya’yı anlamaya…

Bir aşk da böyle bitti.

“Stvar je u tome da nađeš nekoga tko će te zaista voljeti. Nekoga kome neće biti problem čekati te, nekoga kome neće biti problem ići za tobom, nekoga tko će se truditi i dati sve od sebe da ti to i pokaže. Toliko je veza danas rutinskih, toliko veza danas propada, jer se ljudi ne vole. Poštuju se, ali ne vole. Prihvati poštovanje, ali traži ljubav. Traži nekog tko će stajati kraj tebe i kada sve ide kako treba, ali isto tako, onog tko će te držati za ruku kada sve se ruši. Kad ne izgledaš najbolje, kad je teško prolaziti kroz dane, kad misliš da nemaš snage za dalje, imaj nekog tko će te razuvjeriti. ”

Njegova strana priče Tebi, Dean Pelić

Smij se. Zaprosit ću te. Zbog tog tvog divnog osmjeha. Imaj to na umu.
—  Dino Ahmetović
geçen gün yeni tanıştığım bi kız var bana döndü sen tumblr kızı mısın dedi baktım suratına bi şey söyleyemedim kafa salladım sadece ''ya siz nutella yemeden müzik olmadan yaşayamayan uykuya tapan kişiler misiniz '' dedi o anda yerin dibine girdim anlatamam size nasıl utandığımı dışarıya böyle bi imaj veriyoruz sırf gereksiz kullanıcıların bunları basitleştirdiği gibi bakın maviyi basitleştirdiniz siyahı basitleştirdiniz sırf buradakiler dinliyor diye Nirvana,Beatles , Queen dinliyorsunuz yada dinlemeden sırf tişörtünü giyiyorsunuz sırf popüler dizi diye HIMYM izleyen var sırf buraya ait olabildiğini hissetsin diye bunları yapıp bide BE YOURSELF !!!!! diye ortalıkta dolaşanlar da var tabi söylemek istediğim şu basitleşmeyin basitleştirmeyin
Bankta oturmuş çantamdan çıkardığım konserve ton balığını kedinin birine yedirmeye çalışırken, yirmili yaşlarında olduğuna kanaat getirdiğim iki gençten biri diğerine “hacım Işid ‘cilere benzettin kendini kes şu sakalları” deyiverdi.
Öbürü de sünnet olduğundan bahsetti uzun uzun. geçici bir süreliğine sahiplendiğim kedimin duyabileceği bir ses tonuyla kardeşimize duâ ettim..
“ sakallarınızı uzatın” hadisine riayet eden müslüman hem fıtrata uygun hareket etmiş olur, hem de sünnete tabi olmuş olur..
Deistler ve rockçılar tarafından bırakıldığı zaman ismine “imaj” denilen sakal, müslümanlar tarafından bırakıldığında “şekilci ve ayırımcı” olma yaftası ile etikete maruz kalıyor.
Tamam sakal akidevi bir mesele değil, kiminiz bunu ‘tüylenme’ olarak da addedebilirsiniz.
İdeolojik bir mana yüklemiyoruz bu sebeple Islam'ın şekilselcilik gibi absürd bir algı oluşmasına da karşıyız. Islam şekli değil duruşu esas alırsa da, şekille de bir duruşun sergilenebileceğini hatırlatmak isteriz.
Sakal bir peygamber tavrıdır. Bir namaz gibi, bir oruç bir infak gibi kat'i söylemler barındıramaz bünyesinde.
Postmodern dünyada sakalın taşıdığı anlamı öğüten ve onu sığlaştıranlara karşı, sakal bırakarak vakur ve ciddiyetiyle onu yeniden anlamlı kılacak “ender” müslümanların sayısını Rahmân bereketli kılsın.