icap that

1. Unutma, sen değerlisin.
Çalışsan da çalışmasan da…
Ünlü olsan da olmasan da…
O erkek seni istese de istemese de…
Sen sen olduğun için bi'tanesin.
2. Kadın olmanın tadını çıkartmalısın.
Biraz şefkat, biraz anaçlık, bolca zeka ve altıncı his…
Sen şahanesin..

3. Göbeğin çıktı diye, 36 bedenden çok uzaksın diye,
saçların o reklamlardaki kız gibi dalgalanmıyor diye eksik değilsin.
4. Kendine güvenin en büyük silahındır
ve o en derinlerinden gelen ışıl ışıl gülümsemen tabii ki.

5. Biliyorum adettendir ama sonuca varamadığın,
sadece bünyeni hırpaladığın o konuyu 50 kere konuşmana,
tartışmana gerek yok.
Olmuyorsa, üstünü çizip devam etmelisin.
6. Yaptıklarından suçluluk duyarak vakit kaybetmemelisin.
Yapamadıklarını listeleyip isteklerini gözden geçirmek suretiyle
adımlar atarsan daha mutlu olabilirsin.

7. Uzaklarda arama sakın; en büyük mutluluk sendedir.
8. Aşkından gebersen de sınırlarını bilmelisin.
Sınır neresidir? Sana saygısızlık yaptığı yerdir.
Buna asla izin verme.

9. Sen kendine ne değer biçersen, sen kendine nasıl davranırsan;
herkes sana öyle davranır.
Asla ama asla kendini küçümseme.
10. Evde oturup derdine yanma.
Kaderini birine, bir kuruma, bir konuma bağlama.
Kaderin senin ellerinde, bunu sakın atlama!

11. Eski sevgili adı üstünde ‘eski'dir…
Senin yeni dünyanı bulandırmasına izin verme.
12. Yeniden seveceksin, çok da sevileceksin.
Kimse son değil, bunu bileceksin.

13. Dünyanın kanunu bu; düşündüğünü çekersin.
Allah rızası için kurup durma, senaryolar yazma!

14. Sevgilini çok sevmelisin.
Öyle herkese ‘sevgili’ dememelisin.
Fakat çok sevmen demek,
kendini ayaklar altına alman demek değildir.
Bir kadın gerekirse, severken de gidebilir değil mi?

15. Her şeyin şık olsun.
Ruhun, bedenin, kıyafetin, sevişin, terk edişin, dostluğun, sevgililiğin… Kadınlık şıklık demektir.

16. Başka kadınları kafana takmaktan vazgeç!
Onlar sen olamaz, sen de onlar…
Her kadın kendine özeldir, her kadın dibine kadar özeldir.

17. Kız arkadaşların önemlidir,
en kıymetlilerindir ama onları seçmeyi bileceksin.
Kadın kadının kurdudur, bir kenara not edeceksin.
Sadece kötü gününde değil, başarında,
mutluluğunda da yanında olan,
yüreğini ortaya koyan arkadaşlarından asla vazgeçmeyeceksin.

18. Erkekler çocuktur. Nokta!
Çocuğunu hem sevecek hem kızacak,
icap ederse küsecek, cezasını vereceksin.!

19. Seni bırakıp gidebilenin arkasından gözyaşı dökmeyeceksin.
Aramazsa aramasın be!

20. Sevginin, aşkın ne demek olduğunu anlamayan bir adamın
vizesini keseceksin.

21. Sen renklisin, sen beceriklisin,
sen erkeğin mutlu olma sebebisin, sen başlangıçsın,
sen sonsun…
Mecbursun, bunu fark edeceksin!

22. Her şey bir karar vermene bakar.
Sabır bazen gerekli, bazen gereksizdir. Ayrımı yapabilmelisin.

23. Yapamayacağın şey yok.
Gidemeyeceğin yer yok. Sana kapalı olabilecek kapı yok!
Şu an silkelenip kendine geleceksin!

24. Tekrar söylüyorum, kafana kazı istiyorum,

SEN ÖZELSİN,
SEN BİR TANESİN,
ÖNCE KENDİ DEĞERİNİ BİLECEKSİN…

Artık hiçbir şeyin değişmesine imkân yok. Lüzum da yok. Demek böyle olması icap ediyormuş. Yalnız söyleyebilsem..Bir kişiye olsun içimdekileri dökebilsem..Bunu sahiden istesem bile artık böyle bir insan bulmama imkân yok.Bende arayacak hâl kalmadı..Kalsa da aramam.



— Sabahattin Ali

“Kime ne anlatabilirim ? Boş yere herkesten kaçmış boş yere bütün insanları kendimden uzaklaştırmışım; ama bundan sonra başka türlü yapabilir miyim ? Artık hiçbir şeyin değişmesine imkan yok… Lüzum da yok. Demek böyle olması icap ediyormuş. Yalnız söyleyebilsem… Bir kişiye olsun içimdekileri dökebilsem… Bunu sahiden istesem bile artık böyle bir insan bulmama imkan yok … Bende arayacak hal kalmadı. Kalsa da aramam….”

Empati… Fransızcadan dilimize geçen empati kelimesi TDK'ya göre “duygudaşlık” demek. Duygudaşlık da “aynı duyguları paylaşma”, “kendini duygu ve düşüncede bir başkasının yerine koyabilme” olarak tanımlanmakta (Tanım Türk Dil Kurumu'nun resmi sitesinden alınmıştır). Benim de bugün herkesten rica ettiğim şey Hilal ile empati kurmanız. Bakın Yıldız gibi bir karakterle empati kurun demiyorum, Hilal ile empati kurun istiyorum. Bunu yapmak bu kadar mı zor? Bu kadar mı imkânsız bir şey? Neden her olayda Hilal ve Leon'un aşkını ayrı ayrı sorguluyoruz? Niye bir taraf mutlaka diğerinden daha fazla seviyor olarak algılanıyor? Siz kendi ilişkilerinizde de böyle misiniz? Ben onu x kadar seviyorum, o beni y kadar seviyor. O da beni x kadar sevmeli, aksi takdirde ayrılırım. Nasıl tartıyorsunuz sevginizi? Nerede bu gönül terazisi? Kimde varsa söylesin de Hilal ve Leon'unkini bir tartalım.

Hilal, Hilal gibi; Leon, Leon gibi seviyor. Hilal Leon gibi, Leon da Hilal gibi sevmeyecek hiçbir zaman. Bunu kabul edelim. Gerçek bu. Sizin için acı belki; ama bu.

Bir an için Hilal olun. Yalnızca bir an için Hilal'in yerine koyun kendinizi. Babanız şehit düşmüş, bunun haberini aldığınız gün evinizi, yerinizi, yurdunuzu terk etmek zorunda kalmışsınız, hiç tanımadığınız bir yere gelmişsiniz. Aynı anda üç çocukla uğraşıp eve ekmek getirmeye çalışan bir anne, sizi daimi olarak aşağılayan ve üstünlüğünü size kabul ettirmeye çalışan bir abla, kendi sorunları içinde boğuşan bir abi ile büyümüşsünüz. Arkadaşlarınız olmuş, baba yerine koyduğunuz bir adam olmuş; ama o adam da bir gün öldürülmüş (Leon'u suçluyorum gibi algılanmasın lütfen, Leon'un başka bir seçeneğinin olmadığını, bunun için onu kesinlikle suçlamadığımı pek çok kez dile getirdim). Bu da yetmemiş, taptığınız babanız Yunan üniformasıyla bir “hain” olarak karşınıza çıkmış. O adam sizin inandığınız her şeyin karşısında yer almaya başlamış. Sonra siz bir gün gitmişsiniz o taptığınız adama benzer bir adama âşık olmuşsunuz. Sizin akıl hocanızı öldüren, sizin karşısında savaştığınız üniformayı giyen bir adama herkesi karşınıza alacak kadar âşık olmuşsunuz. Ablanız devamlı olarak o adamın kendisini sevdiğini söyleyip durmuş, yapmadığını bırakmamış. Siz yine de gitmişsiniz o adama, sevmişsiniz o adamı. Dava arkadaşınızı bile karşınıza almışsınız. Aşkınızı o arkadaşınıza korkmadan, utanmadan haykırmışsınız. O adam yaşasın diye adamı almışsınız kendi içinize sokmuşsunuz, büyük bir risk almışsınız; ama yine de almışsınız o riski; çünkü çok âşıkmışsınız ve o adam ne olursa olsun nefes almalıymış. Tüm bunları yazmak kolay; ama yaşamak çok zor, değil mi?

Geçen hafta yazmıştım. Hilal aptal bir genç kadın değil. Hilal, Leon'un kendisine ve davasına ihanet edebileceğinin bal gibi farkındaydı. Yine de bunu görmek istemedi, görmezden geldi. Görmezse olmaz zannetti; ama durumun da farkındaydı. Yine de o matbaada abisine karşı da arkadaşlarına karşı da savundu Leon'u, hemen “kesin o yapmıştır, pis kedi bıyık” moduna girmedi. Bu hafta da benzer şey oldu. Telgraf bozuldu, iğnesi alınmıştı. Kendiliğinden bozulmuş olamazdı. Bunu yapabilecek olan tek bir kişi vardı, onun da kim olduğu çok açıktı. Buna rağmen Hilal arkadaşlarına karşı Leon'u yermedi. Buna inanmak bile istemedi, Leon'u görmek ve onunla hesaplaşmak istedi; ama Leon yine ortalıkta yoktu. Her şey Hilal'e “Leon içinize sızdı, onun amacı casusluk” diye bağırıyordu. Hilal bu sese daha fazla kulak tıkayamazdı. Bununla birlikte Hilal, Leon'un ne yaptığını bilmesine rağmen Veronika'ya Leon'a “iyi bakma” sözünü verdi. Annesine korkmadan sevdasını açtı. Yani Leon ne yaparsa yapsın Hilal aşkından vazgeçmedi, vazgeçmeyecek de.

Şimdi gelelim Leon ile yaşanan yüzleşmeye. Leon geçen hafta bir maske takmıştı ve ben bunu sevmemiştim. Bu hafta o maske olmadan Hilal'e yaklaştığı için, konuyu çok uzatmadan açıklığa kavuşturduğu ve Hilal'e daha fazla yalan söylemediği için mutluyum. Yine de bu sahnede “olmayan” bir şey vardı, o da her zamanki gibi Yıldız'dı. Yıldız'ın durmadan Hilal ve Leon'un hikâyesine salça edilmesinden bıktım. Bu karakterin artık hiçbir hikâyesi kalmadı. Ya ona yeni bir yol çizin ya da öldürün. Siz de kurtulun biz de kurtulalım. Bu “yüzleşme” sahnesi Hilal ve Leon için çok önemli bir sahneydi ve siz bunu Yıldız'ın gölgesinde izlettiniz bize. Ben buna öfkeliyim. Sırf Yıldız ve Ali Kemal'e hikâye olsun diye Hilal'e “sen ablam gibi beni de kullandın” dedirttiniz. Bu cümlenin o konuşma içinde hiçbir yeri yoktu, zaten diğer cümlelere bakarsanız ne kadar anlamsız olduğunu sizler de göreceksiniz. Lütfen ama lütfen şu kızı daha fazla HiLeon'a ortak etmeyin. Bu saatten sonra HiLeon'a hiçbir şey yapamaz; ama her sahneden Yıldız'ın çıkmasından gerçekten bıktım. Herkes bıktı.

Neyse. Ben o “yüzleşme” kısmına geçeyim. Yıldızlı cümleyi atın ve bana bu konuşmada Hilal'in hangi cümlesini beğenmediğinizi söyleyin lütfen. Hilal benim beklediğimden çok daha sakin bir tepki verdi. Hilal'den “ayy aşkitopuum sen ne şapşiriksin yha, demek benim için yaptın, seni yeriiieeem bebeeem” demesini falan mı bekliyordunuz? Bir kere şu “Hilal Leon'u bir kerecik dinleseydin keşke” olayını anlayamıyorum ben. Hilal, Leon'u dinledi. Başta dinlemek istemedi; ama Leon'un “bak teslim olurum"u üzerine tıpış tıpış gitti ve dinledi. Hani sizden kendinizi Hilal'in yerine koymanızı istemiştim ya hah işte lütfen bunu yapın ve söyleyin. Siz olsanız o an ne yapardınız? Elbette öfkelenecek, elbette aldatılmış hissedecekti. Böyle hissediyor olmasına rağmen Leon'un blöfünü yiyerek gidip onu dinledi. Leon, diyebileceği her şeyi dedi. Kısa ve netti. Hilal elbette o anda bunu irdeleyip özümsemeyecek, elbette Leon'a hak vermeyecekti. Öyle yapmasını düşünüyorsanız gerçekten hayal dünyasında yaşıyorsunuz demektir. Siz kendi hayatınızda bu kadar sakin ve anlayışlı olabiliyorsanız helal olsun size; ama Hilal böyle olmaz, olamaz. Açık söyleyeyim, ben de olmazdım.

Yukarıda da söyledim. Hilal, Hilal gibi seviyor ve bu Leon'dan az sevdiği (!) anlamına gelmiyor. Hilal, hiçbir zaman vatanını sevmekten vazgeçmeyecek. Hilal hiçbir zaman vatan sevgisini geri plana atmayacak. Hilal'in Leon'a âşık olması onun Halit İkbal kimliğini bir kenara koyması demek değil. Koymasın da zaten. Birkaç hafta önce biz buna isyan etmedik mi? Hilal'in Leon'dan bağımsız bir hikâyesi olsun demedik mi? Halit İkbal nerede diye sorup durmadık mı? Hilal aynı anda hem vatanını seviyor hem de Leon'u. Hilal vatansever arkadaşlarına karşı Leon'u savunuyor; ama aynı Hilal vatanına karşı yaptıklarından dolayı Leon'a hesap sormasını da biliyor. Hilal, Yıldız değil. Hilal'den bir Yıldız yaratmaya çalışmayın. Leon da öyle bir kadın istemiyor zaten. Hilal'in cesaretine, tutkusuna vurulmadı mı bu adam? Kaldı ki Leon, Hilal'in aşkından son derece emin. Hilal'in ne kadar öfkelendiğini görmesine rağmen kendisine kıyamayacağını da biliyor. Ondan "gelmezsen teslim olurum” dedi zaten. Keşke herkes Hilal'i Leon'un anladığı kadar anlayabilse.

Gelelim Leon'a. Hadi Hilal'i gömüyorsunuz, Leon'u neden gömüyorsunuz? Şu çocuğa gurursuz, pısırık derken hiç mi içiniz acımıyor? Hilal nasıl Hilal gibi seviyorsa Leon da Leon gibi seviyor. Bakın önceki mesajlarımda da yazdım. Leon, Türk televizyon tarihinde belki de bir ilk. Sert, höt zöt bir âşık değil. Sevdiği kadın üzerinde hâkmiyet kurma gibi bir çabası yok. Leon, Hilal'in dengi olduğunun bilincinde ve ona da bu şekilde muamele ediyor. Zaten şu izbe yerdeki kavga da bundan dolayı olmadı mı? Sizi bilmem; ama ben o kavgayı çok sevdim. Hilal ve Leon'un esas çatışmaları bunlar. Leon, hâlâ bir Yunan. Elbette bunu kendi milletinin yaptığını kabul etmek istemeyecek. Hilal de kendi dava arkadaşlarını Leon'dan çok daha iyi tanıyor. O da elbette vatanperverleri savunacak. Bence ikisi de tam da olması gerektiği gibi davrandı o sahnede. Her neyse, ne diyordum ben? Hıh, Leon bir ilk diyordum. Leon, Hilal'e de Hilal'in fikirlerine de saygı duyuyor. Leon, Hilal'i değiştirmeye çalışmıyor. Zaman zaman onu yönlendiriyor, doğru; ama hayatını tehlikeye atmamasını sağlamaya çalışıyor. Bunun haricinde Leon gurursuz falan değil, Leon âşık. Çok âşık. Hilal'in kendisine karşılık vereceğinden umudu olmadığı zamanlarda bile sevdi Hilal'i. Leon için karşılık bulmak o kadar da önemli değildi. O Hilal'i seviyordu, Hilal istese de istemese de sevecekti. Şimdi karşılığının olduğunu gördü. Hilal'in verdiği mücadelelerin farkındaydı en başından beri. Bu farkındalıkla daha çok sahipleniyor aşkını. Bu hep böyle olacak. Leon her zaman Hilal'in peşinden gidecek. Leon, Hilal'in pes etmesine de izin vermeyecek. Bu gurursuzluk değil. Bizler, maço erkeleri o kadar kanıksamış ve benimsemişiz ki doğru olan buymuş gibi geliyor bizlere. Sanki aşkın peşinden koşmak, aşk için çabalamak, aşkı dile getirmek büyük bir zayıflıkmış gibi geliyor. Duygusal olmak zayıflıkmış gibi algılanıyor. Burada, herkesin huzurunda, Leonidas'ya teşekkürü borç bilirim. Türk kadınına başka türlü de sevilebileceğini gösterdiği, “heyt uleyn, ben erkeğim, bastım mı yeri titretirim, sevdiğim benden zayıfır, bu sebeple de onu her daim korumam ve yönlendirmem icap eder; hiçbir zaman sevgimi de tam olarak göstermemeliyim; çünkü ben erkeğim ve erkek dediğin sert olur” kalıbını kırdığı için çok teşekkür ederim.  Ne yazık ki bir tanesin Leonidas, keşke senden yüzlerce olabilse.

Uzun lafın kısası, Hilal ve Leon'un bu kadar anlaşılamaması beni üzüyor. Yalnızca izlemekle yetinmesek, anlamaya da çalışsak çok güzel olacak. Hilal ve Leon'u Hilal ve Leon oldukları için sevdik. Hilal ve Leon bile birbirlerini bu denli değiştirmeye çalışmazken bizim bunu yapmaya çalışmamız bana çok garip geliyor. Bakın göreceksiniz, yarın öbür gün gidip orada burada mağlup olacaklar, birbirlerini anlamaya ve sevmeye devam edecekler sizler de kendi kendinizi yiyip bitirdiğinizle kalacaksınız.

Vatanım Sensin 25. Bölüm

Bu kadar güzel bir Bölüm'den sonra yorum yazmamak ayıp olurdu. Fakat bir kere başladımı hiç susmayacakmışım gibi bir his var içimde, o yüzden kısa kesmek için yine “liste halinde” yorum yapacağım:

1) “Hain demen kafidir.” - “HAYDİ ORDAN!”
Cevdet'in orada isyanı bastırması zaten hepimizin hoşuna gitmiş durumda. Ama Cevdet o an “hain-maskesini” indirmeden o insanları bir Türk olarak nekadar küçük gördüğünü ve nekadar utanç duyduğunu çok ama çok güzel belli etti.
Bizi millet olarak birbirimize düşürmek isteyen düşmanlar her daim vardı ve olacak. Lakin asıl korkmamız gereken, asıl bu düşmanların ekmeğine yağ sürenler, işte tam da o sahnede Cevdet'in adeta aşağaladığı isyancılar: Yakup'un dediği gibi “asırların oyun'una” gelecek kadar cahil, savundukları “hakikat'in” nekadar kendilerine zararlı ve zehirli olduğunu göremeğecek kadar ahmak.
Cevdet onları düşman yerine bile koymuyor. Yüzünde ki ifade utanç ve tiksinti'den ibaret.

“Senin gibi bir adam'a kimse vazife vermez, sen kendini kandırma!”

Nekadar da güzel söyledi Cevdet orada. Kendini birşey zannedip bilir bilmez ortalığı birbirine karıştıran, durduk yerde gaza gelip milletine zarar veren insanlar, bir vatanı ve milleti her daim içten kemirmiştir, en zayıf noktası olmuştur.

“ASIRLARIN OYUNU BU, AÇIN GÖZÜNÜZÜ.”

2) Hilal'in fermanı Miralay Tevfiğin okuduğunu öğrenmesine ayrı bir sevindim. Ben Tevfiğin gerçek yüzünü ilk Hilal öğrenecek diyordum ki Azize öğrendi (aman canım feda). Ama Hilal'in de yavaş yavaş bu gerçekleri görmesinin çok mühim olduğuna inanıyorum. Beklediğim gibi Hilal buna inanamadı: “Hayır. Olmaz öyle şey. Miralay Tevfik bir vatanperver.” dedi.
Hilal hâlâ “vatanperver = iyi insan” kafasında yaşıyor. Tevfiğin gerçek yüzünü öğrenmek en çok Hilal'e mühim bir ders olacaktır.
Tevfiğin hain olması Azize ve ailesine “Herkes göründüğü gibi değildir” hakikatini hatırlatacaktır. Bu şekilde Miralay Tevfiğin'in hain oluşundan, General Cevdet'in hain OLMADIĞINI aile'den biri bağlasa çok ama çok memnun olurum.

3) “Bir roman olsaydı bana ‘kal’ demen icap ederdi.” - “Lakin değil.”

Ah ah… Zaten bu sahnede hepimizin ölüp ölüp dirildiği mâlumun ilanı. Ama ben yinede yorumlamadan edemeyeceğim:

Leon'un o sahnedeki çırpınışları yüreğimi sızlattı. Ama nekadar canım yansada, Hilal'i bir an bile suçlamadım, suçlayamam. Ona asla orada “soğuk davrandın, kalpsiz davrandın, sen onun kadar sevmiyorsun işte” kimse diyemez.

Hilal orada tek bir sevgi sözcüğünün Leon'un yolundan dönmesine mahal olacağının farkındaydı ve bu sebeple bilerek ve isteyerek soğuk ve mesafeli durdu. Hilal'in bu mesafeli haliyle bile, Leon sürekli üsteledi:
“Kal demen icap ederdi…”
“Ne… lakin?”
“O gemiye bindiğimde huzur bulacaksın yani?”
Leon o an Hilal'in gözünün içine bakıyordu, ona ufacık bir sinyal versin diye; gitmemesini istediğini, giderse üzüleceğini biraz olsun belli etsin diye.

“Bana 'kal’ demeyecekmisin? Gitmem seni üzmeyecekmi? Bak eğer sen üzüleceksen ben gitmem! Bak sen 'kal’ dersen kalırım! Vallahi kalırım!”

Leon Hilal'in tek bir sevgi sözcüğüne okadar muhtaç ki, Hilal'in sevgisi onun o kadar kendinden geçmesine sebep oluyor ki, Hilal ona istediğini verdiğinde herşeyi unutuyor, hiç bir şeyi önemsemiyor, sarhoş oluyor adeta. Bunu “Seviyorum onu” sahnesinde daha da bir net gördük (o sahneye daha gelezeğim). Leon o an hayati tehlikedeymiş, Mehmet onu vuracakmış… görmüyordu bile. Gözü görmüyordu.

Hilal Leon'un ona karşı olan hislerinin ne kadar derin olduğunu 24. bölüm'de idrak etti, ve artık oda biliyor bu gerçeği: Leon'un onun için herşeyi yapacağını biliyor. Leon'un nekadar hayalperest olduğunu da biliyor aynı zamanda.
O yüzden bu sahnede onu korumak mecburiyetindeydi. Zira Hilal dilinin ucuyla bile olsa “kal” deseydi… Leon gözünü kırpmadan kalırdı. Öleceğini bilse – ki biliyor – genede kalırdı.

Hilal'in hem Leon'u bu kadar iyi tanıması, hem de aynı zamanda onu korumak için mesafeli ve soğuk durmak uğruna bu kadar güç sarfetmesi beni bir kez daha hayran bıraktı Hilal'in aşkına.

4) “Teşekkürler, küçük hanım… Hoşcakal.”
Meyhanede sevdiği kadını son kez gördüğüne inanan bir adamın sözleri bunlar. Leon'un o an son kez “küçük hanım” demesi “hoşçakal"dan çok daha tesirli ve çok daha acı bir veda esasen. "Küçük hanım” o zamanda yaşayan insanların hayli sık kullandığı bir hitabeydi. Genç kızlara “küçük hanım” denilirdi. Herkes “küçük hanım” derdi.
Ama Leon bu sözcüğü sevgilisine has bir hitabeye çevirdi. Hilal'e her “küçük hanım” dediğinde onu benimsiyordu, ona ilan-ı-aşk ediyordu. “Sen benim küçük hanımımsın. Sen benim küçük sevgilimsin. Benim küçük kadınımsın. Bana 'Senin yârin kim, sen kimi seviyorsun’ diye sorduklarında 'Küçük Hanımı seviyorum’ diyeceğim. 'Hilal küçük hanımı seviyorum’ diyeceğim.”
Leon'un dili öyle bir tutku ile, öyle bir yumuşaklık ile dolanıyor ki o “küçük hanım” sözcüğüne… O an sadece bu hitabeyle Hilal'e bu güne kadar tüm yaşadıklarının hatırına, tüm anılarının uğruna “Küçük Hanım” dedi ve veda etti.

Ve bunun karşılığında Hilal'in yüzünü keder ve üzüntü kapladı, Leon'un ona SON KEZ “küçük hanım” dediğini anladığında.
Hilal bugüne kadar hep; daha ilk karşılaşmalarından beri, “küçük hanım” lafının Leon'a ait olduğunu biliyordu. Hep Leon'u hatırlattı bu söz ona.
İlk zamanlarda öfkelenmesine sebep oluyordu hatta bu sözcük:
“Küçük hanım deme bana, sinir oluyorum şu lafa!”
Zamanla, Leon'u sevdikçe bu sözü de sevdi Hilal.

Çünkü ona aitti bu laf. Leon'un her defa ona armağan ettiği, ona özel, sadece ve sadece ona ait bir hediyeydi bu laf.
Lünaparkta şekerci bir amcanın küçük bir çocuğa onu her gördüğünde hediye ettiği bir şeker gibi.
Bu küçük çocuk gibi seviniyordu Hilal, Leon ona her “küçük hanım” dediğinde.

Leon ona esasen “Hoşcakal” derken elveda demedi. Onların asıl vedası “küçük hanım” ve “Teğmen” oldu.

5) Azize'nin şu Tevfiğin odasını karıştırmayı akıl etmesi. “Thank you Rabbim” dedim resmen. Azize'yi şu son iki üç Bölüm'dür çok beğeniyorum. Aman diyim, ne olur bozmasınlar. Ayağına kadar gelen pusulayı okuyamayan, hususi eşyalarını alelade bir çekmeceye koyan kadından eser yok – İYİKİ DE YOK!

6) Hilal ve Veronica sahnesi.
Anneler genelde oğullarına düşkün olan, onları canından çok seven gelinleri sever. (:D)
İçimden bir ses bu sahne ileride ki Veronica-Hilal ilişkisinin bir sinyaliydi diyor. Veronica Hilal'e minnet duyacak. Mutlaka onların tarafında yer alacaktır.
(Veronica sırf oğlu mutlu olsun diye Yıltıs'ı bile sevdiğine inandırmıştı kendini. Buna hazır olan kaynana, Hilal gibi bir kızı haydi haydi sever. Öpüp başına koysun ayrıca Hilal gibi gelini.)

7) “Mahçup… ürkek bir oğlandı. Cevdet ona kol kanat gerdi.”
Tevfik ve Cevdet'in çocukluk yaşları, onların eskiden nekadar yakın olduklarını hatırlatmaları. Bu çok önemli, ve ben çok memnun'um senaristlerin bu sahneleri yazmalarından.
Bir çok kişi Azize'nin, çocukların, Hasibe ana'nın Tevfiğe nasıl bu kadar koşulsuz güvenebildiklerine inanamıyor. Cevdet'in bile çok uzun bir süreliğine Tevfiğin hain oluşuna ihtimal vermemesi, ve bir okadar süre daha da “ACABA Tevfik olabilirmi” diye kaygılanması bizi izleyici olarak şaşırtıyor.
“Nasıl bu kadar kör olabiliyorsunuz?” diyoruz karaklerlere.

Lakin şu hayatta ki belki de en acı şeylerden biri, bir insanı gözünün önünde kaybetmektir.
İnsanın belki de en zor kabul edeceği şey, canından çok sevdiği birinin, adı gibi bildiğini sandığı birinin, kendisi tarafından çok ama ÇOK sevildiğini zannettiği bir insanın… aslında bam başka biri olması; bir yabancı olmasıdır.

Öyle birinin aslında hiç olmadığını kabullenmek zor. Çok zor.
Bu insanla hatıraların var. Birlikte geçirilmiş koca bir ömür var, koca bir çocukluk. Bu insandan vazgeçmek çocukluğunun bir parçasından vazgeçmek demek. Sevdiğin bir insandan vazgeçmek demek.

Cevdet ve Tevfiğin hikâyesi ayrı bir trajedi aslında. Ayrıca da çok güzel işleniyor. Halit Ergenç ve Onur Saylak bir araya geldiklerinde muazzam performans sergiliyorlar. Açıkcası, ben çok keyif alıyorum Tevfiğin geçmişinin anlatıldığı sahnelerden.

Bu arada ben Tevfiği Yıltıs'dan daha çok seviyorum, bunu da belirtiyim. :’D Tutarlı ve geçerli sebeblerden dolayı kötü yola düşmüş karakterleri severim. (En azından Yıltıs gibi egoist ve ne istediği belli olmayan karakterlerden daha çok saygı duyarım.)

8) “Biraz daha güçlü basman yeterli o tetiğe” – aka: ölümle burun burunayken bile artistlik yapan Leon.

Tamam ulan, tamam. Karizmatiksin. EN karizmatiği sensin. Tamam.
Karizmatiksın.Karizmatiksın.Karizmatiksın.

9) “Seviyorum onu” sahnesinde yeni bir müzik koymuşlar. Çok etkileyiciydi.

Zaten bu sahne baştan sona muazzam bir sahneydi.
Hilal'in “Çekilmem!” diye bağırdığında sesinde ki o histeri, o panik.
Leon'un sevildiğini işittiğinde TÜM ruh halinin bir anda değişmesi, adeta huzura ermesi:
Farkındaysanız, Leon bu ana kadar çok… mutsuzdu. Boş. Yaşama sebebi kalmamış gibi.
“Gidiyorum, ama aslında hiç istemiyorum. Yaşıyorum ama aslında hiç bir sebebim yok. Hilal bana 'kal’ bile demedi. Keşke ölseydim. Daha iyi olurdu herkes için.”
Hilal'den “Seviyorum onu!” laflarını işittiği andan itibaren Leon tekrar can buldu. Yaşama sebebi buldu, umut buldu.
Eğer fark etmeyen olduysa ne olur Bölümü tekrar izlesin. Leon'un hali, tavrı, davranışları sevildiğini öğrendikten sonra çok değişiyor, ve Bölüm boyu bu huzuru, bu mutluluğu kaybetmiyor bir daha.
Liman'da vedalaşırken bile yüzünde bir tebessüm var, huzurlu gidiyor.
Çünkü artık biliyor ki, bir bekleğeni var. Bundan sonra ona geri dönme çabasında olacak. Gökyüzünde bir Hilal gördüğünde, küçük hanım'ı düşünecek, ve Hilal'in de onu düşündüğünü bilecek. Bu sevdaya tutunacak, ve sonunda kavuşacaklar.
Bir gün gelecek, kavuşacaklar.
Boran Kuzum'un da dediği gibi, Leon çok tahammüllü bir insan. Sevdiği ona “beklerim” dediyse, bununla gerekirse yıllarca yetinir. Önlerinde koca bir ayrılık olsa bile, Leon o an veda ederken hem kendisine, hem sevdiği kadına:
“Biraz sabır.” diyor.
“Biraz sabır. Kavuşacağız sevgilim. Sabret.”

Leon'un bu denle ümitvâr olmasını okadar seviyorum ki…

Aynı zamanda Mehmet'i de çok sevdim o sahnede. Hem oyuncunun performansını, hemde karakterin davranışını.

“Biz seninle aynı toprağa, aynı denize bakmıyormuşuz. Biz seninle aynı duayı etmiyormuşuz, Hilal!”

Mehmet'in Hilal'e ciddi mânâda aşık olduğunu hiç bir vakit sanmadım. Mehmet'in Hilal'e olan ilgisi, Hilal'i kendine çok yakıştırmasından dolayı (idi). Kendini de aynı şekilde Hilal'in yanına çok yakıştırıyordu.
@sonyaleksandrovna nın dediği gibi, kısaca Hilal'i “ideal eş” olarak görüyordu.

Hilal'in bu itirafından sonra Mehmet ona artık o gözle asla bakmayacaktır. Hilal Mehmet'in gözünde “vatanperver bir genç kız” olarak yüksek bir saygı görüyordu.
Mehmet'in hayal ettiği Hilal asla bir Yunan Teğmenine gönlünü kaptırmaz. Bu sebeple de Hilal an itibariyle Mehmet'in gözünden düşmüş vaziyette.
Keşke Mehmet onları anlayabilecek durumda olsa, lakin değil. Ve asla olmayacaktır. Mehmet daha Andreas'ı öldürdüğünde bu dar görüşünü, bu ırkcılığını, Çanakkale'nin kalbinde bıraktığı yaraları artık kontrol edemediğini belli etti.
Tutarlı karakterleri severim demiştim, dimi?
İşte Mehmet'te onlardan biri.

10) “Kız olursa anamın, erkek olursa benim adımı koyacaksın. 'Cevdet’ koyacaksın.”
Bu replik ile çocuğun erkek olacağına dair adeta spoiler vermiş oldular, ama olsun. Ben yinede sevdim bu fikri.

11) “Sana mektup yazabilirmiyim?”

BEN SANA ŞİMDİ NE DİYİM Kİ ZALİMİN OĞLU ÖFFF.

Küstüm. Yok sana yorum morum.

12) “Tevfik? Su orda. Tas orda. Kendin ısıtsan!”
Azize'yi bu sahnede ayakta alkışladım. Müthiş keyif aldım bu hallerini izlerken. Hele hele o son repliği adeta Tevfiğe tekrar kim olduğunu ve nerde olduğunu hatırlatmaktı. Azize resmen “Fatma 'huyuna git’ dediyse okadar da demedik!” diye düşünmüş olsa gerek.
“Tevfik? Su orda. Tas orda. Evcilik oynamayı kes Allah aşkına!”

Bravo Azize. Keep going, girl!

13) Leon ile vedalaştıktan sonra, Hilal'in tam DÖRT KERE arkasına bakması.
Size sessizce Hilal'in geriye bile bakmadan Leon'u bırakıp gittiği anları hatırlatıyorum.

“Hayır, bakmayacaksın! Bakmayacaksın, Hilal!” diye kendine zorla hakim olan Hilal'i hatırlatmak isterim.

Ah benim küçük serçem… benim güzel seven Hilal'im… tam dört kere baktı arkasına. Ağabeyi'ne “Noluyor sana Hilal? Ne bu halin?” dedirtene kadar baktı.
(Allahtan ağabey biraz alıkta, köfteyi çakmıyor. Sus.)

14) Cevdet'in kolyeyi gördüğü sahneyi çok güzel yapmışlar. Ayrıca da Taylan kardeşler tarzlarını çok belli etmiş bu sahnede (iyi anlamda). Hafif bir MY havası sezdim o sahnede ben. O ağır çekim, Süleyman'ın – ayyh! – Cevdet'in maviş gözlerinde gördüğümüz o aydınlanma… Hain'in kim olduğunu öğrendiği an…
Yani bence güzel bir sahne olmuş, yönetmenler tarzlarını konuşturmuş.


Fark etmişsinizdir Mağlubiyet hakkında yorum yapmadım, çünkü hâlâ etkisinden kurtulmuş değilim. Daha Leon mektup yazmak için izin aldığında hooooop, benim kafa gidiyor zaten. Ondan sonrasını hayal mayal hatırlıyorum.

Okuyan olduğsa teşekkür ediyorum; gözlerine ve emeğine sağlık.

kendi çapında eğlenceler düzenleyen arada secdeler eden minik cemaatle derdimiz yok ve fakat anne babalarının hiçbir uyarı yapmadan camiye salıverdiği cemaat ruhunun zerresini taşımayan haykırarak zıplayan koşan çocuklarla birtakım konuşmalar yapmak icap eder sayın diyanet işleri başkanım.

New mum Cheryl donates £500,000 to charity that helps disadvantaged children

Cheryl ’s charity has made a massive £500,000 donation to the Prince’s Trust to support the charity in helping disadvantaged kids.

The money from Cheryl’s Trust will support the funding of a new state-of-the-art centre in Newcastle-upon-Tyne.

New mum Cheryl, 33 - who welcomed her first child Bear with One Direction singer Liam Payne in March - set up the charity in 2011 with the aim of making a difference to the lives of you disadvantaged young people in the North East of England.

Earlier this year the Geordie singer announced she had joined forces with the Prince’s Trust to open the centre - but it was unknown until now how much money she had contributed.

Speaking at the time, she said: “I am incredibly proud to call Newcastle my hometown and it’s important to me to be able to do my bit to help the young people in the area.

“No young person should be held back by their circumstances, this new centre will transform thousands of young lives by teaching skills, developing confidence and moving young people into education, work or training.”

Cheryl’s Trust plans to further fund the Prince’s Trust with grants over the coming years, according to charity papers.

Some of the donors to Cheryl’s charity include Greggs - who gave £100,000 in 2015 - and TP Icao (formerly ICAP), with Michael Spencer’s stockbroking company giving £500,000 in 2015.

In 2016, £100,000 coming from SAS Licences Limited.

PEKİ İSLAM NE KAYBETTİ?

Henüz 19-20 yaşlarındasınız. Yaşıtlarınız ve hatta ablalarınız sahillerde happy hour’lara katılıyor, her gün snapchatte başka bir eğlence paylaşıyor. Parmak arası terlikler, mini etekler.. Özellikle yaz geldiğinde daha bir zorlanıyor, daha bir bunalıyorsunuz. Kışın zaten battaniye bulsa üzerine geçirecek insan, oysa yazın öyle mi.. Açıldıkça açılıyor. Birde etrafta ateist özentiliğine kendini kaptıran kardeşlerin sözde kendilerine göre mantıklı açıklamalarını görünce beyniniz bulanıyor. Sorguluyorsunuz..

Neden örtünüyorum?

Din bana bunu neden emrediyor?

Düşünmeden, sormadan, sorgulamadan kabul mü ediyorum?

Ailem beni buna mı zorluyor?

Çocukken alıştırıldığım bir gelenek mi örtü?

Sırf cehennemden korkuttukları için mi bu sıcaklarda sıkı sıkıya örtünüyorum?

Erkekler tahrik olmasın diye mi bu sıcakta buna katlanıyorum?

Sokaklarda bu örtüye bunca düşman varken ne kadar devam ettirebilirim?

Bugün örtündüğümde yarın yine açılır mıyım?

Koyu renk giymek zorunda mıyım?

Örtündüğüm için insanlar beni kınar mı?

Örtünmek sadece başımıza geçirdiğimiz bir bezle mi olur?

Nefsime nasıl hakim olabilirim?

Örtülüyüm fakat açılmayı düşünüyorum ne yapmalıyım?

Kapandığımı hissedemiyorum içim çok huzursuz açılmalı mıyım?

Örtündükten sonra açılsam mahalle baskısına maruz kalır mıyım?

Ve belki de daha fazlası..

Hemen her gün bu sorulardan en az biriyle kendini meşgul eden, ruhunu bunaltan kardeşlerimiz var. Bana gelen ve gelmemiş olsa da inançsız insanların iddia ettiğine şahit olduğum bazı soruları aynı yerde toparlamaya özen gösterdim. Gönlüm istiyor ki tereddüt eden kardeşlerimin yüreğine bir miktar huzur vereyim.

 Meal hatimlerine katılanlar bilir. Bakara Suresi 186. Ayeti kerimede ”Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten ben çok yakınımdır. Bana dua edince, duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.” buyruluyor. O halde evvela dua edeceğiz. Samimice, gönülden gelen bir dua. Allah için edeceğiz. Diyeceğiz ki “Rabbim, gönlümü yolunda samimi kıl, beni samimi kulların arasına dahil et. Etraf için, aile için, mahalle için, sevgili için, eş için, iş için kapananlardan beni uzak eyle. Gönlümdeki tesettür aşkının samimiyetini dilime dökmeyi nasip eyle.” Dua, açılmazların anahtarı. Dua, yaratan ile yaratılan arasında mânevi köprüdür.

Allah Rasulü’nün ifadesine göre : “Dua, ibadettir. Dua, ibadetin özüdür. Dua, ibadetin ta kendisidir.”

Hz.Peygamber(a.s) :

“Sizden birinizin duası, acele etmediği müddetçe kabule mazhar olur. Acele ederse, o zaman duam kabul olmadı “ der.(R.Salihin 3/1528)

O halde samimi bir ömür ve tereddütsüz bir tesettür için evvela gönülden isteyecek ve bu istek için bolca dua edeceğiz. Tereddütlerle çıktığımız yollarda ayaklarımıza takılan çakıl taşları dağ olur sırtımıza biner. Sabır en güzel anahtar. Tıkayın kulaklarınızı etrafa. Ne istiyorsunuz? Oturun sorun kendinize bu soruyu. Gerçekten kapanmak istiyor muyum? Gerçekten bunu gönülden istiyor muyum? Sadece geçici bir heves mi? Rengarenk başörtülere, kapalı olduğunu sanan instagram fenomenlerine, tasarımcıların ellerinden çıkan muhafazakar kıyafetlere mi özeniyorum? Allahın rızasını mı istiyorum, güzel görünmenin cazibesini mi?

Ne istiyorum diye sorun kendinize. Cevabını içinizde bulduğunuzda eğer gerçekten gözlerinizde boncuk boncuk yaşlarla “Affet Allahım çok geç kaldım. Bu güne dek boşuna bekledim” diyebiliyorsanız o an, hemen orada örtünün. Beklemeyin. Şeytanın eline koz vermeyin.

Bir müminin kendini yeterli görmesi cahillik olarak ona yeter. Bunun en büyük örneği, dedesinin hacı olması ile övünen gençler, başım açık ama kalbim temiz safsatasına bürünen hanım kızlar, namaz kılmıyorum ama cumaya gidiyorum tesellisi avunan müstakbel babalar. Onlar kendilerini yeterli gördükleri için kaybediyorlar. Ben oldum, tamamım dedikleri için şeytanın oyuncağı oluyorlar.

Neden Örtünüyorum?

Güzeller güzeli kardeşim. Ne diyor Rabbin, seni yaratan ne diyor? Neden yemek yiyorsun? Midene neden acıkma demiyorsun? Desende neden dinletemiyorsun. Fıtratın bu çünkü. Yaradılışta böyle kodlanmışsın. Buna göre yaratılmışsın. Şayet ben yaradılışa inanmıyorum diyorsan sana da saygımız sonsuz. Öte tarafta git inançsızlığını yaşa. Eyvallah. Ama inanan insana zulmetme. Rahibelerin örtüsüne dil uzatamıyorken, tesettürlü ablalara saldıran vicdanına sor bakalım neden?

Şayet Allah’a olan inancını sorgulama evresindeysen zaten örtü sana ağır gelecektir. Sebep, mantık arayacaksın. Oysa inanç mantıkla olmaz ki. Anneni seversin, neden sevdiğini sorgulamazsın ki! Örtünmenin hak olduğuna iman eden ve ben Müslümanım diyen insan buna teslim olmanın huzurunu nasıl yüreğinde hissediyor biliyor musun?

Din bana bunu neden emrediyor?

Kur’an, kadının örtünmesini, alçak serserilerin şerrinden korumaya yönelik bir zırh gibi tasvir eder, bir iffet sembolü olarak görür, mesture kadını bir hürriyet abidesi olarak görür. 

- İslam dini gibi diğer bütün semavî dinlerin kabul ettiği temel esaslardan biri de insanların ırz, şeref ve haysiyetlerinin dokunulmazlığıdır. Evet, ilahî vahiylerde, insanların dini, canı, aklı, malı, ırzı/namusu/şeref ve haysiyeti koruma altını alınmıştır, bunlara hücum edenleri mertebesine göre cani saymıştır. 

Diğer taraftan, ibadetler ve haramlar tamamıyla Allah’ın iradesine ve isteğine göre belirleniyor. Bunu bizim sorgulama veya itiraz etmeye değil, hikmetini anlamaya çalışmamız icap etmektedir. Şöyle ki;

Şeriatın iki çeşit hükümleri vardır.

1. Taabbudi dediğimiz yani hikmeti bilinmeyen ve tamamıyla Allah’ın emir ve yasağına bakan kurallardır.

2. Makulu'l-mana dediğimiz ilahi emirler veya yasaklarda yatan hikmetlerin araştırılabileceği kısım.

Sizin sorduğunuz soruya bu taraftan da bakalım. Niye sabah namazı dört rekat da on veya yirmi rekat değil? Cevap, Allah emrettiği için. Öğle namazı Allah tarafından on rekat olarak tayin edilmiştir. Bunun hikmetini araştırmak sonuçsuz olacaktır. Çünkü Allah öyle emretmiştir. Ve bunun asıl cevabı budur. Ama bazı şeriat kuralları hikmetle izah edilebilir. Ama hikmetler asıl değildir; asıl olan Allah’ın emri veya yasaklamasıdır.

Mesela, Allah namazı niye emretmiştir?

Buna istediğiniz kadar hatta ciltlerle hikmet ve gaye açısından cevap verilebilir. Niye oruç tutuyoruz, hikmetleri araştırılıp cevap verilebilir. Ama hikmet ve faydalar Allah’ın emri yerine geçemez. Şöyle ki, orucun bir hikmeti insanların aç kalıp, yokluk içerisinde yaşayan insanların halinden anlayıp onlara şefkatle yaklaşmalarını sağlamaktır.

Şimdi birisi bunu esas tutup “ben daha fazla aç kalıp daha fazla şefkat hissim kabarsın ve fakirlere daha fazla yardımda bulunayım” diyebilir. İmsak vakti saat 4.00 olduğu halde, bu adam gece saat 11.00’den oruca niyet edip, fakat akşam vaktine beş dakika kala orucunu açsa, orucu sahih olur mu? Elbette olmaz. Çünkü orucun açılması için belirli bir zaman var ve bu adam daha fazla aç kaldığı halde, oruç tutmuş olmuyor. Yani oruçtan beklenen hikmet daha fazla yerine gelmiş, fakat Allah’ın izin vermediği bir zamanda açtığı için oruç yerine gelmemektedir.

İşte kardeşim İslam'ın tüm emir ve yasaklarına bu şekilde bakmamız gerekir. Yani Allah böyle emretmiş veya böyle yasakladığı için bunu yapıyoruz. Bunun hikmetleri elbette vardır. Ve bu hikmetler elbette araştırılır. Bu da bir ilim ve ibadettir. Ama hikmetler ve faydalar kesinlikle asıl değil, ayrıntıdır.



Bugün örtündüğümde yarın yine açılır mıyım?

Bu korkuyla hiç örtünemeden ölürsen peki ne oalcak. Allahın huzuruna çıkabilir miyim? Ben sana bunu emretmiştim, sende yerine getirmedin dediğinde bahane üretebilir miyim diye soruyor musun arada kendine. Bunca güzel ameli elbette örtünmeyerek çöpe atmıyor, dinden çıkmıyorsun ama günahkar oluyorsun kardeşim. Günah acıdır ama en acısı da günahı hafife almaktır. Şeytanın oyuncağı olmakla eş değer bir vakadır bu.

Örtünmek sadece başımıza geçirdiğimiz bir bezle mi olur?

Hayır, hayır, hayır.. Vallahi billahi hayır. Örtüyü o bez parçası sanan hanım kızlar ayetin şuurunu yitirenlerdir işte. İnstagram sayfaları sevgilileri ile helaliymiş pozları veren, her an ve her saniyelerini paylaşarak insanların hayatlarına meze olan, kıyafetlerinden, inançlarına kadar kir akan “örtülü” kızlarla dolu. Gördükçe içim parçalanıyor. Siz evli misiniz ki bu kadar samimi pozlar veriyorsunuz diyenleri tersliyor, reklam geliri elde ederim düşüncesi ile örtüyü de tesettürü de ayaklar altına alıyorlar. Allah affetsin, azabı ağır olur. Örtü bu değil. Ben bu akdarını yapabiliyorum beni eleştiremezsin sen daha iyi değilsin kafasına bürünüp bonesiz şal takan, youtube kanallarında makyaj videoları yayımlayan, uyarıldıklarında adeta ejderhaya dönüşen hanım kızlarımız! İslamiyet hoşgörü dini eyvallah lakin hoşgörülü olacağım diye Allah’ın emrettiğini inkar edemezsin. Değiştiremezsin! Yumuşatamazsın!

Örtünmekte senin elinde açılmakta. Sen örtünem aşkını içine düşürdükten sonra karar aşamasındayken milyonlarca genç kız örtündü. İslama hakiki örtülü kardeşlerimiz katıldı. İslamiyet daha çok yayıldı. Zinadan, haramdan kurtulan yüzlerce genç doğru yolu buldu. Sen hala kararını veremedin kardeşim. 


PEKİ İSLAM NE KAYBETTİ?