haala

youtube

[RP۞] Broken Heart // Public MEP

anonymous asked:

aga sana noldu kim ne yaptı aşk acısımı çekiyosun moralınmı bozuk paylaşımların haala çook güzel ama nedensızce hüzünlü paylaşımlarını okuyunca üzülüyorum acaba kım üzdü noldu diye

kardeşim komikli post yok dashboardda ne üzülmesi :dd sağolasın düşündüğün için :d

Selcan ile samimiyetin dibine vuruyoruz vol. 631 -

Ben hayatımın bir döneminde intihar girişiminde bulundum. Bir insanın intihar girişimi bu kadar komik olamaz ama, hayatım boyunca yaptığım en büyük aptallık olsa da sırf aşırı komik olduğu için hatırlamaktan ve hatırlatmaktan çekinmiyorum.

Sene 2005, dışarıdan baktığında ilk üniversite tercihine kapak atarak Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birini kazanmış, el üstünde tutulan ve aşırı mutlu olması gereken bir kız görüyorsun ama içte durum bambaşka; en büyük hayalim Ege Üniversitesi’nde edebiyat okumakken ve en büyük ikinci hayalim ilk hayalim gerçekleşmese bile Ankara dışında üniversite okuyabilmekken ki puanım Boğaziçi dahil Türkiye’nin her bir yanındaki üniversitelere yetmekteyken annem benden gizli gizli hepsi Ankara'da olan 5 adet üniversite tercihi yapmış, ilki olan Hacettepe’yi kazanmışım. Sınava hazırlandığım dönemde en büyük motivasyonum bu hayallerimmiş ve sınava hazırlandığım dönemde annemle babam evliliklerindeki problemlerinden ötürü ayrılmış da; “ulan” diyorum “beni hiç düşünmeden evleri ayıracak kadar düşüncesiz olan insanların benim üniversite tercihlerimdeki söz hakkı ne!”

İstemiyorum okula gitmek, okula diye çıkıyorum Onaon Cafe / Felsefe Bar / Ezgi - neresi denk gelirse oralarda sürtüyorum ve üniversiteyi yeni kazanmış tatlı kıs kafasına erişemiyorum bir türlü; içimdeki buhran çok büyük böyle. Neyse, bi’ sabaha karşı - ki o sabah benim girdiğim ÖSS sınavından bir sene sonraki ÖSS sınavı vardı ve efkar tavandı - ben dedim, bu hayatı böyle sürdüremeyeceğim dedim, en iyisi intihar edeyim. BAK, BAK, İNTİHAR ETME SEBEBİNE BAK “İNANAMIYORUM HACETTEPE’Yİ KAZANDIM UF YA.”

Deftones - Knife Party’nin intihar girişimimdeki rolü büyüktür ayrıca, araya sıkıştırmak gerekirse, sırf Hacettepe’yi suçlayamam.

Bir film Apranax üç film de alerji ilacımdan içtim, sek rakı eşliğinde. Aradan biraz zaman geçti, alkole hiç alışkın olmayan minnoş midem daha fazla dayanamadı ve yatağıma kusmaya başladım. Bir nevi rakı kurtardı beni yani - kendisine borcum sonsuz - o midemi rahatsız etmese - kim bilir - belki de şu an bunları yazamıyor olabilirdim. Neyse annem bunu fark etti, ama annem başka bir şeylerin de garip olduğunu fark etti ve beni kolumdan tuttuğu gibi hastaneye götürdü. ÖSS sabahı diye nasıl iğrenç bir trafik var, dirseklerime ve dizlerime kadar uyuşmuşum trafikte, taksici amca “Allah’ım sen yardım et, Rabbiiiiim sen yardım et” diye diye fattık futtuk sureler falan okuyor kornaya abanırken, benim hem kafam güzel hem bilinç yavaştan gidiyor diye adam sure okudukça yarılıyorum. Boğazımdan içeri iğrenç bir boru sokup midemi yıkadıkları ana kadar durumun ciddiyetini idrak edemedim. Mideme giden suyla birlikte dışarı çıkan o anason kokusu yüzünden haala rakı içilen ortama bile zor dayanırım ben. Neyse, sonra damar yolu açıldı, elime serum verdiler, altı üstü yattığım sedyeden kalkıp bir diğer sedyeye geçeceğim, “iyi misin biz taşıyalım mı seni” dediler, “iyiyim ya amaaan abartmayın” diyerek ayağa bi’ kalktım; gerisi yok. Uyandığımda eşofmanım dizime kadar inmiş, “ne oldu lan” diyorum, annem “bayıldın, bayılırken pantolonun düştü” diyor. “Anne” diyorum “insan kızının donunu kaldırmaz mı manyak mısın donum niye düşük benim” - “AY DÜŞÜNEMEDİM İŞTE KAFA MI KALDI SALAK” diyor ki haklı, düşündükçe ona bunu yaşattığım için kendime çok söverim hala.

Bununla da kalmadı, içtiğim antihistaminiklerin etkisiyle 32 saat uyumuşum yoğun bakımda. Sonra başıma bir psikiyatr göndermişler, uyku sersemliğinden geberiyorum, adam bana sakin, monoton, sinir bozucu bir ses tonuyla “evet güzel kız, şimdi, seninle, eööööö, iki iyi arkadaş gibi…” içerikli bir konuşma gerçekleştiriyor. Adamı duyabilmek için mücadele veriyorum, zaten iki gram canım kalmış, nasıl sinirliyim ama; tam onun “Adın ne öncelikle” dediği ana benim “BAĞIR Bİ” diye haykırışım denk geldi. “BAAR Bİ” dedim böyle, adam gözlerini kocaman açarak “Barbie mi?” dedi bana…………………………. Bana o noktada yine gülme krizlerinin en şahanesi, taksideki krizimi bile sıfırın altına itebilecek bir boyutta gelivermesin mi? Bayılacağım ama gülmekten, canını teslim etmek üzere olan yaşlı dedeler bile dönüp dönüp bana bakıyor, psikiyatr telaşla yatağımın etrafındaki perdeyi kapatıyor “sakin ol tamam mı, aman tanrım sakin” modunda; o an benim şizofren olduğumdan emin değildiyse ben de en kırmızı Liverpool’luyum! Neyse neyse, gülmek baya iyi geldi, gülmem geçtikten sonra “özür dilerim kabalık ettim ama durum böyle böyle” dedim, sonra adam bana “Aa ben de Hacettepe mezunuyum biliyor musun” vs gibi hiç de umurumda olmayan şeyler söyledi ve sordu; o da öyle kapandı gitti.

Sonra beni karakola gönderdiler ifade için, polis abilere “sicilime salak yazabilirsiniz çünkü dün yaptığım şeye bugün inanamıyorum” dedim, sahiden de ertesi güne - hala okula gitmek istemesem de - acayip mutlu, acayip olumlu, sinir bozar seviyede sevinçli uyandım. Öyle ki babamın ruhu duymadı bile, annem o telaş etmesin diye “gıda zehirlenmesi” demiş, öyle de kaldı. Şimdi adama “Selcan o gün intihar etmişti aslında” desen göbek deliğiyle güler, asla inanmaz. Hoş ben de inanmıyorum hala. Sen de inanamamışsındır muhtemelen. Bir tek Medine inanıyor sanırım; ne zaman kahkaha dolu intihar girişimimin bahsi açılsa sövgüye geçer, bi’ dövgüsü eksik kalır.

Yani diyor ki; “en kötü günüm” sandığınız günü bile birkaç sene sonra en komik gününüzmüş gibi anabiliyorsunuz arkaşlar. Şimdilerde her ne derdiniz, her ne açmazınız çıkmazınız varsa lütfen 2 sene sonraki sizin, şu anki size kıçıyla güldüğünden emin olun bi. Şimdi ben yukarıda anlattıklarımı yaşamış bir insan olarak babalar gibi bir Hacettepe mezunuyum, en gurur duyduğum şeylerimden biri de bu ünvan sanırım. Biliyorum, belki de en iyi ben biliyorum ki insan bi’ noktada öylesine güçsüz düşüyor ki herkesin ama herkesin dalga geçerek gülebileceği bir durum onun keder içinde ağlamasına sebep olabiliyor. Sen ağlarken de, sen zamanında ağladığın şeylerle dalga geçerken de senin yanında olabilen tek kişi yine kendinsin. Onu hiç unutma istiyorum.

Ve haaaaala gülüyorum =D

Yaşım yaklaşmış 30′a, kafamdan portakallar fışkırıyor; insanlar haala “Sen eskiden emoymuşsun, saçın pembeymiş ya senin, oran buran piercing doluymuş” vs dendiğinde ezileceğimi sanıyor. Gerçekten, bunu ezikleme amacıyla söylemeyen tek bir insan çıkmadı henüz karşıma. Mal mal suratlarına bakıp “yani” diyorum, “e işte emoymuşsun yanisi o bir şey demedim canım”a bağlanıyor mevzu. Halbuki “yaaa hatırlatmaaaa” falan desem üzerimde zıplayacaklar.

Yineliyorum, yaşım yaklaşmış 30′a, kafamdan portakallar fışkırıyor çünkü ben her zaman nasıl görünmek istediysem öyle göründüm, kendimi hangi saçla özgür hissettiysem o saçla gezdim, hangi kıyafetle kendimi güzel hissettiysem o kıyafeti giydim ve hayatımın her anında bunu başarabiliyor olmaktan yalnızca gurur duyuyorum. Benim kafam ne saç boyaları, ne saç kesimleri, ne iplikler ve düğümler gördü seneler boyunca - ki burada o günlerimi bilen insanlar da var, biliyorum - ne kadar grotesk görünürsem göreneyim yanımdan hiç ayrılmayan arkadaşlarım ve buna gıkı çıkmayan bir ailem oldu. İçimden gelen renklere hep saygı duyuldu, her ne kadar toplumun büyük bir çoğunluğu lime lime yırtılmış file çoraplarıma suratını ekşiterek yaklaşıyor olsaydı da ben öyle mutluydum abi, öyle iyi hissediyordum kendimi, her şeye rağmen içimden geldiği gibi dolaşabilmişim en güzel yıllarımda, bundan nasıl pişmanlık duyabilirim!

Hiç unutmam, sene 2008 falan - Facebook’um yok benim o zamanlar ama annem Facebook kullanıcısı. Bir Facebook sayfasında benim insanı hayrete düşüren fotoğraflarımdan biri kullanılmış, üzerine kelimesi kelimesine “bunların ailesi yok mu, şeytana tapan iblisler” yazılmış, altında nereden baksan 50 yorum “döl israfı”, “boş beleş”, “şeytanın evladı”, “bu uzun yaşamaz, ölür”, “uyuşturucu batağından bir kare” şeklinde. Annem yırtınıyor; “Kaldırın şu fotoğrafı o benim kızım, kendisi Hacettepe öğrencisi, alkol bile kullanmaz, siz neler söylüyorsunuz, onun ailesi var da sizin evladınız yok mu” falan diye. Anneme yükleniyorlar “bunun çorabı ne ara yırtılmış belli kızının namusuna sahip çık” falan diye. Evet evet, bir anneye bunu söyleyen insanlar, aynen! Ben de annemin hemen arkasında, kafam omuzunun üstünde her bir yoruma kahkaha atıyorum. Bir süre sonra o da kahkaha atmaya başladı. Birlikte insanların hayal güçlerine bir güzel güldük geçtik gece boyu. Ürktük biraz onlardan. En son iki satır “yazık lan” dedik, yattık uyuduk. Hala ben bir durumu gereksiz abarttığımda bu konuyu anımsatıp “e biz senden öğrendik millete gülüp geçmeyi” der. Çünkü bakın; ben hala hayattayım, vücuduma uyuşturucunun u’su girmedi hayatım boyunca, Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinden mezunum ve bir mesleğim, hayata geçirmek için can attığım planlarım, kimsenin diline dolayamayacağı kadar da istikrarlı bir namusum var. Oraya yorum yazanların birçoğunun evladından daha hayırlı bir evlat olduğumdan eminim. Bunu şuraya bağlayacağım; insanların çorabımdan namusumu, giydiğim kıyafetin renginden dinimi imanımı, renkli saçlarımdan içerisinde bulunabileceğim batakları sorguladığı koşullarda ben inatla içimden gelene tutunmuşum, bunun nesinden ezilebilirim!

O yüzden kızmışımdır koca koca sizlerin minik minik ergenlere “höö Justin Bieber mı, mal” deyişlerinize, özellikle bir rock festivalini takriben o festivale katılım göstermiş insanların giyimlerine dil uzattığınızda, “aman ne yapmacık” ya da “ay gerizekalı, 2 sene sonra şu hallerinden pişmanlık duyacak” şeklinde gerinişlerinize. Duymayacak. Eğer şu an sivri bir şekilde içinden gelen görüntüdeyse, içinden geldiği gibi blog tutuyorsa, içinden gelen müzikleri dinliyorsa ve bunu size rağmen yapıyorsa o kişinin karakteri hiçbir halinden pişmanlık duymayacağı kadar sağlam olacak. Şimdi benim Melis’le ya da Yağmur’la yaptığım gibi eski bir fotoğraf gördüğünde “Lan renge bak ahahaha olum bildiğin pavyon kırmızısı” falan diye dalga geçecek kendisiyle ama asla pişman olmayacak, o yıllara geri dönme şansı olsa yine aynı müzikleri dinleyecek, yine aynı çorabı giyecek, çünkü o böyle mutlu. Şimdi yine insanlar değişti, en azından kendilerini değiştirmek için çabalıyorlar, toplumsal algılar bir şekilde duyar kasmaya odaklanarak tölerans kazandı, toplumumuzda bireye saygı yeni yeni gelişiyor fakat ben yanımdan geçerken “miyaav” diyerek içinde bulunduğumu hayal ettikleri satanizmi vurgulayan aptalların arasında böyle bir Ergen Selcan oldum arkadaşlar, emo oldum lan inatla, bakın bu bir karakter başarısıdır!

Ve üçüncü kez söylüyorum, yaşım yaklaşmış 30′a, kafamdan portakallar fışkırıyor. 40′ımda mavi bir kafayla gezerim belki, kafam yabancılamaz, belki 50 yaşımda canım siyah çeker ama 40′ımdaki mavi kafamla 20′li yaşlarımın en güzel rengi olan turuncumdan pişmanlık duymam. Ben de böyle bir insanım, böyle yetiştirildim ve böyle yetiştirilmeyen arkadaşlarımla şu yaşımdaki farklarım dahi aşikar. Uzun zamandır üzerine yazmak istediğim bir konuydu, ben büyüklerden umudumu 10 sene evvel kesmiştim de belki benim durumumu henüz tecrübe eden küçüklerime yol gösterir diye düşünüyorum.

Çünkü bir insana verebileceğim en iyi tavsiyelerden biri “içinden ne geliyorsa o ol” olabilir. Ben hep o oldum, siz de hep o olun. Yoksa o, ileride bir gün karşınıza çıkıp “içinde kaldım gördün mü, umarım acı vermiyorumdur” falan diyecek. Ve inanın, 38 yaşındaki buruk bir adamdan “ben de hep dövmem olsun istemişimdir ama..” cümlesini duymak bana bile acı veriyor.

+ Ben kardeşlerimden o kadar farklıyım ve onlar birbirleriyle o kadar aynı ki bunu iki örnek üzerinden net bir şekilde açıklayabilirim.

Ben “drama queen” denen o şeyim. Karşıma bi’ durum çıkmayabilsin, Allaaah onun içinden ne senaryolar, ne trajediler, ne vicdanlar, ne hesaplaşmalar çıkarırım. Kardeşlerim ise karşısına trajedi çıksa alır onu melodram haline getirir.

Mesela annem trafik kazası geçirmiş; ameliyat olacak. Onlar fosur fosur uyurken ben sabaha kadar ortopedi makalesi okumuşum ve ablayım ya hani, kardeşimi rahatlatacağım ya; sabahın köründe hastanenin bahçesinde açıklama yapıyorum ve aramızda şöyle bir konuşma geçiyor:

- Merak etme ablacım ben okudum, bir insanın anesteziden dolayı ölmesi 250.000.000′de 1 bir ihtimalmiş. Bu da şu an dikildiğim yerde kafama saksı düşmesi gibi bir şey yani.
+ Dermişsin ve kafana saksı uçarmış, ne gülerim la huehahe ahhehehahe mahuaheöah. Abla ya..

Mesela geçen gün psikiyatri servisinde abimle oturuyoruz. Aşırı yaşlı bir teyzenin psikiyatristin odasına girdiğini gördüm. Nasıl içime bi’ üzüntü çöreklendi, tutamadım kendimi ve abimle aramızda şöyle bir konuşma gerçekleşti:

- Ay yazık teyzem ya ne yaşadı kim bilir bu yaşta buralara kadar geliyor. Ya kıyamam alzheimer demans falan mı ki acaba?
+ Lan teyzenin beyin ölümü gerçekleşmiş hala psikologa geliyor ya. Bak bak sağ gözünden kurtçuk çıkacak neredeyse, haala psikolojim de psikolojim..

Hep mal gibi kalıyorum böyle. Bana “salaksın sen öyle yaşanır mı” falan diyorlar bir olup. Ah Adler çıksa da “sizsiniz salak, sizden farklı olmak için böyle oldu bu kız” dese fena mı olurdu sanki? E bence baya tatlı olurdu.

Ay bunun üzerine 3 gündür yazacağım yazamadım.

Diğer şehirlerde nasıl bilmiyorum ama Ankara’da metrodan inerken, inecekler inmeden binecekler içeri saldırdığı için ezilme tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliyorsun. Yeri geliyor tek ayağın topallayarak iniyorsun o metrodan, yeri geliyor hiç inemiyorsun abi, binenlerin aceleciği ve öküzlüğü yüzünden ineceğin durak kaçabiliyor falan. Yine de bir toplumun içerisinde yaşadığının bilincinde oluyorsun ve bu durum uygarlığın huzursuzluklarından herhangi biri gibi hayatının bir parçası oluyor, 5 dakika içerisinde atlatıyorsun. Eğer uygarlığın içerisinde yaşayan ilkel bir varlık değilsen tabii.

Perşembe günü bu kaosun ortasında adamın biri (yaş 35 - 40) Yağmur inemeden Yağmur’un tepesine çıkmış. Yağmur da “yavaş yahu” gibi insani, tepkisel bir uyarıda bulunmuş. Adam da herkesin ortasında Yağmur’a “kes la amuğa gorum” demiş. Yağmur’un tersi pistir, ah ne pistir, geçirivermiş adamın ağzının ortasına bi’ yumruk. Kendi elini de yaralamış hayvan herifin dişi yüzünden, dişi eline geçmiş eli kanamış. Bana üzüntüden evvel bi’ gülme, telaştan evvel bi’ takdir hissi geldi. Çünkü olay ne biliyor musunuz?

Şimdi bu adama toplum içinde bir erkek aynı uyarıda bulunsa bu adamın götü o erkeğe “kes la amına koyarım” demeye yemez muhtemelen. Neden çünkü bunu söyleyeceği erkek de kendisi gibi pek güçlü bir canlı türü, erkekliğini de o güçten alıyor ya; e kendisi de bir kadına gönlünce küfür etme haddini erkekliğinden alıyor zaten. Biliyorsunuz, dönemimizde yiğitlik unsuru basitçe Yontma Taş Devri çağı kafasında, o yüzden ilkel ilkel deyip duruyorum. Şu güç hesabında bulunan bir insanın ağzının ortasına, sırf kadın olduğun için aşağılandığın gerçeği karşısında, kadın sıfatınla okkalı bir sümsük geçirmek ne demek farkında mısınız? “Amına koyarım” dediği güçsüzün kendisine yumruğu koyması nasıl bir eziyet, düşününce siz de keyiflenmiyor musunuz? Bak üzerinden 4 gün geçti herif hala depresyondadır eminim. Haala “kadından dayak yedim” gibi zavallı bir kıstas eşliğinde kendi gururundan yiyordur oturduğu yerde nice buhranlar içinde. Böyle bir insanla ağız dalaşına girmeyeceksin, kaybedeceğin olayın çıkış noktasından belli çünkü. Böyle bir insana “yav he” deyip yürüyüp geçmeyeceksin de, her amına koyduğu he der geçerse bu iş böyle süregelir çünkü. Böyle insanların karşısında Yağmur’dan esinleneceksin! Onu o güç gösterisini zedeleyerek hırpalayacaksın, onu o “erkeklik” olarak adlandırdığı şeyleri üzerinden sınayacaksın. Bence alınabilecek en olumlu sonuçlar bu yollardan geçiyor.

Çünkü ben sanmıyorum ki o adam bir daha metrodan inme - binme kadar dünyevi gündelik bir olayın içine bile am - kadın karıştırabilsin. Sütten ağzı yanan yoğurdu götüyle bile yer, o denli değişebilir işler. Bu olayı özellikle her yerde herkese anlatmak istiyorum çünkü aynısını biz de yapmalıyız tatlı kıslar. Çok ciddiyim biz de yapmalıyız. Madem dilinden belli şiddetten anlıyor, bileğimize şiddet takmalıyız. Çünkü bu insana oturup 45 dakika boyunca “bak o işler öyle değil kardeşim” şeklinde anlatarak öğretemeyeceğin bir şeyi 10 saniye içerisinde tek hamle ile anlatmış ve öğretmiş oluyorsun.

Bence harika! Yağmur’dan esinlenelim *-*

+25 yaşında olmalarına rağmen evden dışarı çıkarken ailesine yalan söylemek zorunda kalan kız arkadaşlarım var. Arkadaşları olduğum için yakından gözlemliyorum, hiçbiri evden dışarı çıktığında çok ayıp, çok tehlikeli bir şey yapmıyor; en fazla iki bira içip kendi çaplarında eğleniyorlardır fakat güvenilmez evlatlarmış gibi sakınılarak yalan söylemek zorunda bırakılıyorlar. En başta özellikle yaş belirttim çünkü aynı duruma maruz kalanınız varsa bunun sizin yaşınızla değil, ailenizle ve sizinle alakası vardır; eğer “Şimdi yaşça küçüğüm, büyüyünce değişir” diye düşünüyorsanız boş boş beklemeyin.

Benim hiç böyle problemlerim olmadı; ailem bana güvenmeye ben de onların güvenini güvende tutmak için bir şeyler yapmaya açıktım çünkü. Arkadaşlarımı bizim eve, annemi arkadaşlarımla oturduğum mekana davet ederdim “ergenken”, gerçi bu hala böyle. Öyle alıştırdım çünkü. Evden dışarı çıktığımda vakit geçirdiğim arkadaş sayım parmakla sayılır nitelikte zaten; ismen aşina olunan arkadaşlarım; Yağmur, Ada, Melis, Hazal - tüm bu insanları yalnızca annem değil, babam da iyi tanır. Bu benim - hala ailesiyle yaşayan, dolayısıyla gereken hesabı vermek zorunda olan bir insan olarak - “Sizi adam yerine koyuyorum, beni merak edip üzülmenizi istemiyorum” deme yöntemimdir. Arkadaşlarınızı evinize davet edin; aileniz siz birlikteyken ne kadar mutlu olduğunuzu ve herhangi bir durumda birbirini kollayacak kadar yakın arkadaşlar olduğunuzu görsünler. Çünkü onlar genellikle ilk planda size değil; çevrenizdeki insanlara güvensizlik duyuyorlar. Dolaylı olarak yapacağınız arkadaşlık seçimlerine de güvensiz yaklaşmış oluyorlar, iyi seçimler yaptığınızı görmelerine izin verin.

Eğer size gösterilen müsamaya rağmen ailenizi merakta bırakma gafletine düşerseniz her şeyi hak ediyorsunuzdur. Ben çok gezdim, çok sürttüm sokaklarda ama ailemin beni arayıp ulaşamadığı, meraktan kafayı yediği tek bir an bile olmadı senelerdir. Sizin için endişe duyan insanları endişede bırakmamak sizin sorumluluğunuzdur, hiçbir anne ya da baba sorumsuz bir insanı başıboş bırakacak kadar cesaretli olamaz. Dışarı çıktığınızda durup dururken babanızı aramanız, annenize mesaj atmanız yapılması çok zor şeyler değil, eğer bunu yaparsanız - en olmadı onlar aradığında telefona yanıt verebilecek kadar bilinçli olursanız - bir süre sonra onlar sizi zırt-pırt aramayı kesecektir zaten.

Onlara doğruyu söylemeye çabalayın. Dershaneden sonra arkadaşlarınızla oturacaksanız “Ek ders var” demeyin mesela, o iş bir kere yolunda gitti mi geliyorsunuz 27 yaşınıza haala uyduracak yalan arıyor oluyorsunuz. Eğer izin koparamazsanız sakin ve tatlı bir dille “Ben arkadaşlarıyla buluşacağı halde ek ders var diyen arkadaşlarım gibi olmak istemiyorum, ben size dürüst olmak istiyorum” diye anlatırsanız bu onları düşünmeye sevk edebilir. Yalan söyler ve yakalanırsanız sıçtınız, gerçekten ek dersiniz olsa bile kalamazsınız o derse. Ayrıca aileye söylenen yalanlar en vicdan azabı hissettiren yalanlardır; bu yalan tipine bir kere alıştınız mı arsız bir insan olur çıkarsınız. Geçmişte bu cinsten arkadaşlarım da oldu, ipin ucu bir noktadan sonra kaçıyor emin olabilirsiniz.

Ben bunları buralardaki küçüklerime hitaben yazdım tabii, sık sık aile ve güven konularında “Abla ne yapayım” diyen küçüklerim olduğu için yazdım; gelenekleri ve görenekleri buradaki kitleden daha farklı olan kızlarımıza hitaben yazmadım. Eğer şimdiden çabalamazsanız bu konu - muhtemelen - üniversiteyi başka şehirde kazanana yahut kazanamama durumunda evlendiğiniz güne kadar böyle sürer. Hoş benim ilk cümlemde bahsettiğim kişiler üniversiteyi başka şehirde okumuş, Ankara’ya döndüğünde yine aynı baskı ile karşılaşmış kişiler. “Sıçarım, bıktım artık” şımarıklığı sergileyenlere de sinir oluyorum; bir annenin ve bir babanın evladı isen onlara karşı belirli sorumlulukların mevcuttur, onların içini ferah tutmakla ve güvenlerini kazanmakla yükümlüsündür, anne bu - baba bu, senin için endişeleniyor ve hangi ebeveyn çocuğunun başına kötü bir şey gelsin ister ki?

Belki birisi seni gece gündüz arkadaşlarına anlatıyor, “Bugün beyaz giyinmişti” falan diyor, dün göz göze gelmişsiniz - bugün sırf bu yüzden haala sırıtıyor ama senin haberin bile yok.

Ömrü hayatım boyunca inşa edemediğim karizmayı QuizUp’ta inşa ettim. Ana dili İngilizce olan insanları bile İngilizce-Gramer’de yene yene 1 günde 136K puana ulaşıp Türkiye üçüncülüğüne yerleştim, mesaj kutum “how can you be so perfect!?” mesajları ile dolup taşıyor abiler. Ebesinin vajinası kadar da çevirim var elimde, içimdeki en yüksek ses haala ve habire “Gelin sizi bi’ yeniyim çücüklar” diyor. Hepinizden “Allah akıl fikir versin” öpücüğü bekliyara. “Kolay gelsin” de olur *-*