gibi olmak

ÜZGÜNÜM

Üzgünüm, ben hayatımda hep paramparça olmuş bir kızım. Üstüme çamurlar atılıp bataklık oluşturan insanlar vardı hayatımda. Hayata erken başladım. Bazı şeyleri erkenden keşfettim. Eksik büyüdüm. İyi niyetimi kullananlar oldu. Bazı tanık olduğum şeylerde nefes almaya zorlandım. Küçük bir kızdım kirli düşüncelerim vardı. Üstümde hayatın bir laneti vardı.


Olmak istediğim gibi biri olmama müsade edilmedi. Ufacık düşüncelerim alay konusu oldu. İçine sinmiş, kendi içinde kurduğu dünya da kendi istediği gibi dizayn eden, istediği gibi yaşadığı bir dünya kurdum. Yeni bir ‘ben’ yarattım. İçimde kurduğum her şey büyüdü. İçime sığmadı. Saklamaya çalıştım ama bir güneş misali parladı göklerde. Müsade ettim. İçimde kurduğum dünyanın yeryüzünde olmasına izin verdim. Kendi hayatımdan o kadar farklıydı ki sanki kendimi bulmuş gibiydim. Aslında gibi değil buldum. Kendimi resmiyet yerine istediğim biri olduğum gibi tanıttım. Ben kendimi baştan yarattım. Olmak istediğim kız oldum. Ben, gerçek ben oldum. Diğer hayatımı bilen herkes yeni hayatıma bakıp alay etti. Yılmadım. Ben, yeni ben ile yeni hayatım ile mutluydum. Ve buna herkesin alışması gerekti. Artık o kırılgan kız yerine farklı bir kız vardı. İlkte ki zorunlu bende ne yaşadığıysam kendimi var ettiğim kızda bütün yaralarım iyileşip, direnç kazandı. Pişman değilim.

Sadece eskiden kalan paramparçalığım duruyor. İstemeden yara açıyorum o paramparça olduğum kesin parçalar ile, üzgünüm. Sizi kandırdığım için üzgünüm. Sizlere duvarlar örüp acımasızca davrandığım için üzgünüm. Size üzgünüm derken yalan söylediğim için… Üzgünüm.

8


“Özür dilerim. Size bir şey sorabilir miyim?

Hayat neden bu kadar zalim?

İnsanlar! İnsanlar neden bu kadar zalim? Yaşamak neden bu kadar zor ve neden bu kadar güzel? Ve vazgeçilmez? Peki, insanların birbirini anlamamak için bu büyük çabası neden?

Karım!

Karım bana çok kızıyor. Ona istediği gibi bir hayat sunamadığım için. İstediği gibi bir adam olamadığım için.

Çocuklarım!

Çocuklarım da bana çok kızıyor. Onlara bilgisayar, elbise, ayakkabı alamadığım için.

Patronum.

Patronum sürekli alaycı bakışlarla beni izleyerek ne kadar işe yaramaz bir adam olduğumu günün her saatinde bana hatırlatıyor. O da bana çok kızıyor. Çünkü ona çok para kazandıramadığım için.

Dostlarım, akrabalarım, arkadaşlarım! Beni adam yerine bile koymuyorlar. Onlar da bana kızıyor. Onların istediği gibi bir adam olmadığım için. Onları yemeğe götürmediğim için, onlara borç veremediğim için. Onlara ayak bağı olduğum için. Onların eğlendiği gibi eğlenemediğim için.

Devlet!

Devlet de bana kızıyor. Daha çok vergi veremediğim için. Arada bir "Ne oluyor?” diye sorduğum için. Yanlış partiye oy verdiğim için.

Biliyor musun? Her tarafım kanıyor. Acılar içindeyim. Düşünüyorum, onların istediği gibi bir adam olmak istiyorum ama beceremiyorum.

Dostlarıma, akrabalarıma, patronuma, karıma, çocuklarıma, “Üzgünüm” diyorum, “Sizin istediğiniz gibi bir adam olamadığım için özür dilerim” diyorum, duymuyorlar. Acılarımı, sıkıntılarımı, kederlerimi anlatıyorum, dinlemiyorlar.

Ben… Ben, “bana yardım edin” diyorum, kaçıyorlar. “Gelin biraz konuşalım” diyorum, masayı terk ediyorlar. “Ölüyorum ben” diyorum, “Ne zaman öleceksin” diye soruyorlar.

Lütfen bana söyler misin? Ne oldu? Bize ne oldu? Eskiden böyle değildi. Şimdi ne oldu? Neden insanların artık birtakım duygulara ve düşüncelere prim verecek zamanları yok? Neden bu kadar hızla koşuyorlar? Neden bir an bile olsun durup, hayatın, insanın, evrenin anlamı üzerine düşünmüyorlar? Ben acılarımı, sıkıntılarımı, kederlerimi onlara anlatırken neden beni dinlemiyorlar? Benim bütün bu düşlerim, arzularım, hayata dair imdat çığlığım onlara neden sahte geliyor? Sahici gelmiyor, samimim gelmiyor, neden? Neden? Neden, söyle bana. Neden? Ne olur bana yardım et. Yardım et bana. Lütfen… Lütfen…

Neden beni bu halimle kabul edip, aralarına almıyorlar? Neden beni sevmeleri için inanmadığım halde sürekli onların ilgisini çekip onlarla konuşmak zorundayım? Neden onların arasında bencil olmak zorundayım? Neden var olabilmek için rekabet etmek zorundayım?

Lütfen… Lütfen bana yardım et. Bana hayatta yaşamın sırrını söyle. Bak, biliyorsan o yolu, bana göster, lütfen. Çünkü ben artık yalnız yaşamak istemiyorum. Bana hayatta yaşayabilmem için güç ver. Neden ben hayatta yaşamayı beceremiyorum, lütfen bana yardım et.

Özür dilerim, inanın özür dilerim. Beni bağışlayın. Kendi derdimle sizi üzdüm. Özür dilerim… Özür dilerim… Özür dilerim…

Ali’nin Sekiz Günü filminden …

https://www.youtube.com/watch?v=ufzvBppafD0

“Seni dünyalar kadar seviyorum sissy”
“Ben daha çok seviyorum bir kere”
“Hayır ben”
“Ben mars kadar seviyorum”
“Ama dünya daha büyük?”
“O zaman jüpiter kadar seviyorum o en büyük” dedi ben kazandım der gibi.

Gülümsemesine engel olmak istememiştim, hoşuma gitmişti nedense…

“Ama sadece dünyada hayat var” diyemedim… O kazandı yine

Yıllardır sevdiğim, ama bir türlü onu sevdiğimi belirtemediğim bir kız vardı. Ben onun hakkında herşeyi öğrenmiştim, ama o benim hakkımda hiç bir şey bilmiyordu. Varlığımdan haberi bile yoktu. En yakın arkadaşından, gittiği cafelere, içtiği içeceklere, hatta sevdiği müziklere kadar biliyordum. Kısa süreli bir ilişkisi olmuştu, ve sonrasında anlaşamadığı gerekçesiyle ayrılmıştı. En büyük sorunu insanlarla anlaşamıyor olmasıydı. Ve bu yüzden kimse ile, uzun süreli bir ilişki yaşayamamıştı. Bir gün cafede denk geldik bununla, sonra bir alışveriş merkezinde, sonra da bir konserde. Bir ara çarpıştık, gülümseyerek 'özür dilerim' dedi. Konuşamadım bile, dilim tutulmuştu. İlk defa bu kadar çaresiz hissettim kendimi. O da hiç istifini bozmadan gitti. Bir kaç hafta sonra, aynı cafede gördüm bunu. Yanıma kadar geldi ve oturabilirmiyim dedi, kafamı salladım. Söylenilen aksine, çok uyumlu bir kıza benziyordu. Oturdu ve; 'geçen gün konserde sana çarptığım için özür dilerim..' dedi. Önemi yok bile diyememiştim, gerçekten dilim tutulmuştu ve herkese bülbül gibi konuşan ben ona 2 kelime bile edememiştim. İşte tam o sırada, 'konuşsana be adam, dilinimi yuttun' dedi. İşte o anda farklı bir şey oldu, önümdeki adisyonun arkasına 'benim konuşmak gibi bir kusurum var, kusura bakma' yazdım. Bana öylece baktı, ama acıyan bir bakış değildi bu. Nasıl yani hiçmi? dedi. Hiç dercesine, bir kafa salladım. Seni öyle görünce, heyecandan konuşamadım, demek yerine böyle demek daha kolayıma gelmişti sanki. Nasıl oldu bu peki dedi, adisyonun arkasına gene bir şeyler yazdım. O soru soruyor, ben adisyonun arkasına yazıyordum. Bu durum onun içinde tuhaf olmuştu, beni farketmeyen o kız, benimle o gün hiç kimsenin ilgilenmediği kadar ilgilenmişti. 2 saat kadar beraber orada oturduk, sonra tekrar buluşmak için sözleştik. 3 gün sonra, aynı saatte aynı cafede buluşacaktık. Her şey iyi gidiyordu, ama tek sıkıntım ona yalan atmış olmamdı. Bunu ona bu sefer söyleyecektim, çıkıp karşısına 'seni aylardır tanıyorum, yediğin yemeklerden, çaya attığın 2 kesme şekere, dinlediğin müziğe, hatta gülünce çenende oluşan o çukura kadar her şeyi biliyorum, ama seni görünce dilim tutuldu iki kelime bile edemedim, sende dilinimi yuttun deyince, bu yalana sığındım' diyecektim ki, farklı bir şey oldu koca bir defter ve bir kalemle geldi oturduğum masaya ve kağıda 'nasılsın?' yazdı. Gülümsedim, 'iyiyim sen nasılsın?' yazdım. O kağıda bir çok şey yazdık, o an bu yalanı biraz daha sürdürmek istedim. Derken birbirimize zaman ayırmaya başladık, alışverişe gitmeye, sinemaya gitmeye, hatta hatta beraber konserlere gitmeye başladık. Beraber bir yerlerde yemek yiyor, gecenin bir saatinde dışarı çıkıyorduk. Tam 5 hafta olmuştu ki, ben ona, o da bana çok alışmıştı. İlk elimi tuttuğu an, alfabeyi tersten okuyacak düzeyde konuşabilecek, ona 'seni çok seviyorum' diyecek duruma geldim, ama bu durumun bozulmasından korktuğumdan gene sustum. Bir gün, kulenin oraya gelirmisin? diye mesaj attı telefonuma. Koşa koşa gittim hemen.. Kulenin oradaki banka oturmuş, ağlıyordu. Yanına gittim, el işareti ile 'ne oldu? ' dedim. Bana en cürretkar kelimelerini sarfetti, 'şu zamana kadar, kimseye duymadığım sevgiyi duydum sana. Hayatıma giren çoğu insanla, anlaşamıyoruz diye ayrıldık. Senin konuşamıyor olmak gibi bir kusuruna rağmen, seni çok iyi anladım. Sende beni çok iyi anladın. Aşk konuşmak değil, anlamakmış, anlaşmakmış meğer dedi.. Ve devam etti, 'keşke bir kere, bir kere bana seni çok seviyorum diyebilseydin, bunun için herşeyimi verebilirdim' dedi. İşte tam o anda, cep telefonumun mesaj kısmına 'sana bir şey söyleyeceğim, ama bana kızmayacaksın, söz'mü?' yazdım. Kafasını salladı, ben sana kızabilir miyim dercesine. Bütün desibel rekorlarını kırarcasına bir sesle, 'seni çok seviyorum' dedim. Bakakaldı bana, eliyle 'ne oluyor'? dercesine bir görüntüye girdi. 'Seni çok seviyorum, seni arkadaşlarınla gittiğin o cafeden tanıyorum, yediğin yemeklerden, çaya attığın 2 kesme şekere, dinlediğin müziğe, hatta gülünce çenende oluşan o çukura kadar herşeyi biliyordum, ama seni görünce dilim tutuldu iki kelime bile edemedim, sende dilinimi yuttun deyince, bi anda bu yalana sığınmak zorunda kaldım, kusura bakma dedim' O kusura baktı, bende yoluma.. Aşk, susmakmış. O an anladım..

Alıntı

Böyle hafif yağmurlu bi havada yürüyorduk, el eleydik ve benim sigaram bitmişti. Hatun bi dakika bekle şuradaki tekelden sigara alıp geleyim dedim ve cevabını beklemeden gittim. İçeri girdim ve sigaramın markasını söyledim. Parayı tezgahın üzerine koyup para üstünü beklemeye başladım. Parayı bozdursan olmaz mı diye sordu yaşı 50′den fazla olduğunu düşündüğüm bey amca. Tabii abicim dedim ve yakınlardaki diğer esnaflara girip parayı bozup bozamayacaklarını sordum. Sonunda iki üç dükkan solda kalan fırından parayı bozdurdum ve telaşla yürümeye devam ettim çünkü sevgilimi bekletiyor olmaktan nefret ediyordum. Hele ki sigara için bekletiyor olmaktan ilelebet nefret edecektim. Bunu her zaman yapardım. Bağımlıydım... Sigara parasını verdim ve kalan parayı alıp cebime koydum. Koşar adım sevgilime beni beklemesini istediğim yere gittim ama o yoktu. Önce yakın çevre de her hangi bir yere gitmiş olabileceğini düşünüp yakınlarda ki esnaflara ve kafe tarzı yerlere baktım. Ama yoktu, hiç bir yerde yoktu aramalarım önce cevapsız kalıyordu ancak ilerleyen zamanlarda meşgule atılmaya başlamıştı. Ben gün geçtikçe ümitlerimi ve heveslerimi asıyor kesiyor onları yok ediyorken onun neler yaptığını merak etmemek işten bile değildi. Gün içindeki her hangi bir zaman zarfında onu düşünmeden edemez olduğum sıralarda sigaraya zam geldi. İçimden gel ulan bi de sen gel zam dedim ama tekelci abiye hiç ses etmedim. O günden sonra tekele daha sık uğramaya başladım tabi. Onunlayken günde hatta iki günde bir uğrayıp bir paket sigara aldığım tekele şimdilerde günde dört hatta beş sefer uğrar olmuştum. İş başında çalışırken birden aklıma onun bana bunu neden yapmış olabileceği fikri düştü. Bununla yüzleşmekten ölüm gibi korkuyordum ama bu olmak zorundaydı. Dalıp gitmişim. Burhan abi son anda elimi tutup geri çekilmemi sağlamasa şu anda bu yazıyı yazdığım sağ elim olmayacaktı. -Teşekkürler Burhan Ağabey! Son zamanlarda onunla pek kavgamız yoktu, neden? Son zamanlarda beni bunaltan o tavırlarını hiç sergilemez olmuştu, neden? Son zamanlarda hiç sevişmemiştik, ben üstelememiştim ve oda bahsini dahi geçirmemişti, neden? Son zamanlarda ona kal lütfen biraz daha dediğim de hiç peki ama sadece beş dakika diyip saatlerce yanımda uzanmamıştı. Neden ulan neden? Ne hata yaptım? Nerede ne yaptım ? Anlamadan kalbini mi kırdım? İçinde tuttuğu eski bir mesele mi vardı ? Hayır aklıma en ufak bir cevap gelmiyordu mantık çerçevesi içindeyken. BAŞKASI? ‘’Başkasına mı gitti benden ulan?’’ Bunu kendime dört sefer tekrar ettim çünkü ilk üç seferde idrak etmek istememiştim. Ancak bununda mantıklı olmadığını düşündüm. Peki neden gitti? Hiç bilmiyordum ve bu şekilde ilerlemeye devam edersem asla da öğrenemeyecektim. Yine işten çıktım ve tekele gittim. Her gün olduğu gibi -tam 476 günden söz ediyorum- tekrarladım. Abi ordan bana iki paket sigara beş bira bir de şu antep fıstıklarından ayarlasana. Peki dedi adam. Parasını verdim ve poşeti alıp yürümeye dükkanın çıkışına ilerlemeye başladım. ‘‘Dur biraz’’ dedi. Bana mı diyor diye düşündüm önce yavaşlayarak. Efendim diyerek geri döndüm. Buyur abi para mı eksik diye sordum ama hayır dedi. Hayrola abi dedim. Gel hele bi bira da benden iç dertleşelim dedi. Eyvallah diyip kasanın arkasına oturdum. Bira açmasını beklerken kasanın altında hizada duran bardaklardan birini çekip rakı doldurmaya başladı. Abi bira demek için ağzımı açtım ama ‘’ Bazı dertlerin acısını bira alamaz evladım’’ dedi. Nerden anlamış olacak ki demek istedim ama aynada kendimi gördüğümde bile bitik ve nefessiz hayatımın farkına varabiliyordum. Benim anlayabildiğim bir şeyi başkasının anlamayacağını düşünmek kendi saflığımdandı. Sigara yakabilir miyim dedim, tabii oğlum iç dedi. Ben sigara yaktım, o rakısından yudumladı. Ben dumandan bir fırt daha aldım, o bir yudum daha aldı. Ben üçüncü dala geçtim daha rakıma el sürmemiştim ama amcamın maşşalahı vardı, dördüncü sek bardağı götürüyordu. Henüz hiç bir şey konuşmamıştık. Eyvallah amcacım dedim rakımdan bir yudum aldım, adettendir! Kalktım ve yürüdüm gittim. Gece yine demlendim biraz. Tekelde neden hiç konuşmadığımı düşüncelerimi neden paylaşmadığımı sorguladım tüm gece. Neden ihtiyacım olmasına rağmen yokmuş gibi davrandığımı sordum kendime. Yine cevap alamadım. Her akşam o amcanın yanında oturmaya başladım o akşam olduğu gibi, iki, üç, dört, beş derken, hiç konuşmadan muhabbeti epey ilerlettik. Öyle ki bi akşam sigaram orda otururken bitti ve bana sigarasını verdi. Bunun adı muhabbettir. Koyulaştık iyice günden güne. 483. günün akşamı yine iş çıkışı tekele gittim, amcanın oğlu olduğunu düşündüğüm bi genç duruyordu kasada. Selamın Aleyküm diyip bira dolabına ilerledim ama selamımı almadı. Kafasını kaldırıp bakmadı bile. Önce ön yargıma yenik düşüp öyle beyefendi bir adamdan böyle pislik birinin nasıl çıktığını düşündüm ama işin aslını sonra öğrendim. Bu arkadaşla da epey sıkı dost olduk. Her akşam birer büyük devirir ve muhabbetin dibine vururduk. 537. günün akşamı tekelden içeri girdim ve birinin kasadaki birine bir şeyler sorduğunu gördüm. -Saçları çok güzel görünüyor!- İşime bakmam gerektiğini tekrarladım kendime elalemin kızının saçından sana ne olum salaklaşma! Sesine dikkat edemedim dolabın gürültüsünden. Arkam ona dönük olmasına rağmen parfümünün kokusu çok ilgi çekiciydi ama bana bu acıyı çektiren bu hayatı bana reva gören insan kadar olamazdı. Gördüğüm bu kızın kim olduğunu sordum Ufuğa, -Tekeldeki genç- Bilmiyorum abi kızı hiç görmedim daha önce dedi. bende dedim. hayırdır inşallah. Sana ne sordu dedim. Bi adres sordu abi dedi. Neresiymiş? Senin adresini sordu abi. Bende ‘hemen arkanda bira dolaplarının orda gitmeni bekliyor dedim abi, ‘ Önce afalladım, ne olduğunu idrak etmeye çalışmak beni zor bir duruma soktu ama çabucak bu sersemlikten kurtuldum. Eeee dedim uzatırcasına. ‘’İşte yanına gelecek sandım, sende öyle bakmayınca falan eski bir tanıdık falan sandım abi.’’ dedi. Adı sanı kimmiş neciymiş bişey sormadın mı olum dedim. Abi direk seni gösterdim ne soracağım ev adresini soran gelir konuşur diye düşündüm dedi. Önce ona öfkeyle kükredim ama sonra haksızlık ettiğimi anlayıp özür diledim. Sigaramı vermesini istedim. Bi dal yaktım. 589. günün akşamı eve gittim ve rakımı doldurup balkona çıktım. Apartın kapısının açılıp kapandığını duydum kimin geldiğine bakmak için aşağıya 100 derecelik bir açıyla eğilip bakmak zorunda kaldım. Bu.. Bu oydu, içeri girdi. Merdivenlerdeydi ve hatta belki de benim katıma gelen yoldaydı. Önce heyecandan ne yapacağımı şaşırdım. Rakıyı sigaraları, içeri odada koni şeklinde dağ yaptığım bira şişelerini her şeyi bulduğum deliğe soktum. İçerdeki leş kokusunu bastırmak için ne bulduysam sıktım. Sigara küllüklerini boşalttım. Tv’nin tozunu dahi aldım. Kalın bir tabakaydı! Kapı çaldı kapıyı açtım ve o karşımdaydı. Ona binlerce soru sordum. Yüzlerce yanıt aldım. Binlerce kere özür diledim. Binlerce kere nefret ettiğimi söyledim yüzüne. Ama hep içimden. Hepsi içimde. Kapının eşiğinde durmuş beni süzüyordu ama ben sadece gözlerine bakıyordum. Gözleri gözlerime değmeden içeri girdi. Kollarını ilk okuldaki gibi çiçek yapmıştı. Üzerinde ten rengi paltosu vardı. Siyah botlar, şeftali aromalı ruju, Ch1 özel seri parfümüyle onu ilk sevdiğim haliyle karşımdaydı işte. Bakışları acımasızlaşmıştı biraz. Sigaraya başlamış. Dişleri biraz sararmış ve gülüşü anlam kazanmıştı. Bu olgun kadının benim sevdiğim kadın olup olmadığını anlamam çok uzun sürecek sanarken o olan biten hiç bişey yokmuşçasına ‘‘EE NASILSIN?’‘ diyene kadar sürdü bu düşüncem. Anladım ki bu kadın şu anda buraya öldürdüğü adamın hala neden gömülmediğini anlamaya gelmişti. Ortalığı süzüyordu gözleriyle. Sanki bir açık arar gibiydi beni küçümsemek için. Gidişim seni bitirmiş demek için bir fırsat kolluyor gibi bakıyordu. Bütün evi bir kaç oda hariç gezdikten ve kaf dağında ki burnunu biraz daha indirdikten sonra kollarının bağını çözdü ve ‘‘Seni özledim’‘ dedi. ‘‘Seni özledim ne ulan hayatımı siktin şimdi mi aklına geldim şeref yoksulu?’‘ diyemezdim. ‘‘Olabilir, ihtimaldir.’‘ dedim. Küfürlerimi acılarımı bana verdiği maddi ve manevi hasarı anlamasını sağlayacak binlerce şişe birayı rakıyı ve daha nicelerini onun gözüne sokabilirdim ama yapmadım. Gitmelisin dedim, gözlerime baktı ve evet dedi. Gitmeliyim ama sende gelmelisin dedi. ‘‘Peki bu sefer beraber gidelim, sen asansörle in bende geliyorum arkandan dedim. Kapıdan çıkışını seyrettim, bana baktı, seni hala seviyorum dedim. Ceketimi giydim, sigaramı yaktım. Komidin çekmecesinden aldığım pilot kalemle cebimden çıkarttığım paranın üzerine birşeyler yazdım. Sigaramın külünü dökmek için balkona çıktım. aşağıda onu gördüm bunca mesafeye rağmen hala çok güzeldi. Ayaklarımı balkon demirlerinden atlattım ve kendimi boşluğa bıraktım. İntihar notumda aynen şu yazıyordu. ‘‘Yarın sabah 590 gün olacaktı, benim yerime bir duble rakı ısmarla kendine. Hadi yine iyisin, beni az öldürmedin.’‘

Sonrası yok.
Hikayelerde kaybedenler kötüler olmaz ya da tersi.
Hikayelerde iyiler hep kazanamaz ya da tersi.
Ama mutlak gerçek vardır ki ihtimal geçirmez,
‘’Ölenler hep sevenlerden olur.’‘

Abi kumral olmak muhteşem bişi değil mi ya. Karanlığa geçiyorsun saçın siyah oluyo. Güneşte sarı oluyo. Saç boyama derdi yok. ne sarışın ne esmersin. Resmen ayrı bi yaratık gibi bişisin. Kumral olmak isterdim.

* Hiç yurtdısına cıkmadığını, butun liderlerin onu Turkiye de ziyarete geldiklerini,

* Atatürk`ün dünyada `başöğretmen` sıfatlı tek lider olduğunu,

* Bir geometri kitabı yazdığını. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasını bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa Kemal olduğunu,

* Bir röportajda “Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?” diye sorulur,
Atatürk: “Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Davet gelirse düşünürüz”. BM yasasını değiştirir ve ilk davet edilen ülke biz oluruz dediğini,

* Yıl 1938, General McArthur´un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der:
“Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal´i görmek için neler vermezdim” dediğini,

* Yıl 2000, ABD Başkanı`nın milenyum mesajından bir alıntı :
“Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk´ tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir” dediğini,

* Yıl 1938, Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiir`den alıntı :
“Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir”

* Norveççe`de `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim olduğunu,

* Kurtuluş Savaşında rütbe alan bir çok kadın askerlerimiz var.
Ama dünya tarihine geçen tek bir üsteğmenimiz var; 700 erkek, 43 kadından oluşan bir müfrezenin reisliğine bizzat Atatürk tarafından atanmış Üsteğmen Kara Fatma olduğunu,

* `Atatürk çiçeği`nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landin`in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu isimle üretilip satıldığını,

* Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina´daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu,

* “Minber” adında bir gazete çıkarttığını ve 52 sayı yayımlanan gazetede ilk defa sansür kelimesi geçtiğini

* Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı vasiyetinde mezar taşına yazılmasını istediği metni bırakmıştır. Diyor ki: “Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm” ,

* Yıl 2005, Amerika´nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un önerisi “Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk´ ü örnek alsın yeter” dediğini,

VE ATATÜRK :

“Milletimi şimdiye kadar söylediğim sözlerle ve hareketlerimle aldatmamış olmakla gurur duyuyorum.”