gayry

Listen

“Elfida” : Bir gerçek dramın şarkısı, bir yaşanmışlığın… Şarkılar gerçek yaşamdaki olayları anlattığında ne kadar etkili oluyor değil mi? Üstelik ölümle­yaşam arasındaki o kısa çizigiyi tasvir ediyorsa bir başka… Sözler insanın içine işliyor sanki. İşte bu tarife uyan bir şarkının hikayesini sizinle paylaşmak isterim: Haluk Levent Elfida.. Haluk Levent en çok dinlediğim sanatçılardan birisi. Son albümündeki “Elfida” şarkısını ilk dinlediğimde çok etkilenmiştim. Bu şarkı hakkında yazmayı uzun süredir düşünüyordum. Öncelikle Elfida kelimesinin anlamını öğrendim . Elfida: “Feda etmeyi bilmek, gözden çıkarmak anlamında, bazen çekip gitmeyi bilmek, sevdiğini yitirme acısıyla ayakta kalabilmek……” Arapça bir kelime. Haluk Levent'in bu şarkıyı oluşturma hikayesi de çok özel. Kanser hastası 16 çocuğun bakımını üstlenmiş olan Levent, bu çocuklar arasında bulunan 9 yaşındaki Elfida’nın vefatıyla yıkılmıştı. İşte bu şarkıyı küçük Elfida için yazmış. Haluk Levent yazdığı şarkıyı Elfida’ya dinletmeyi çok istemiş. Ama vefatı nedeniyle bunu gerçekleştirememiş. Elfida’yı ziyaret eden adaşının anısını aktarmak isterim:Esmerdi ,narindi ,yaşı ufacıktı, ismim ile ismi benzeşiyordu. Cerrahpaşa hastanesi ağrı merkezinde arkadaşımın annesini ziyaret ettiğim sırada annesinin ona seslenmesini duyunca bana seslendi sanarak gayri ihtiyari dönüp baktığımda gördüm onu. Tam karşı yatakta yatıyordu, içim cız etti .Aldığım nefesten, alabileceğim nefeslerden utandım. Gözlerim doluverdi kendimi tuttum. Gülümsedim, benim de adım seninki gibidedim. Gülümsedi, elindeki telefonu gösterdi : haluk abim aldıdedi. Bana şarkı yazdı , klibinde beni oynatacakdedi. Ama oynamak istemediğim söyledimdedi. Bilmiyorum yapamamdedi, burkularak…” _Yaparsın niye yapamayasın kidedim, cevap vermedi, sustu. Suskunluğu içimi dağladı. Söylenmemiş ama binlerce kelime içeren bir suskunluktu. Gene gel,Haluk abim hep geliyordedi. _Eve dönerken hep aklımda idi .Sonrasında bir daha hiç gidemedim oraya. Teyzemiz de eve döndü. 1 ­2 ay sonra teyzemizi kaybettik. Sonra arkadaşımdan öğrendim ki “Elfida da 2 ay öncesinden gitmiş yanına, orada buluşacaklar.” İçime akıttığım yaşlarımı tutamadım bu sefer… Her dinlediğimde ağlatan, o kara gözleri hatırlatan… Yazımı, şarkının sözleriyle bitirmek isterim:

Yüzün geçmişten kalan
Aşka tarif yazdıran
Bir alaturka hüzün
Yüzün kıyıma vuran
Anne karnı huzur
Çocukluğumun sesi
Senden bana
Şimdi zamanı sızdıran

Şımartılmamış aşkın
Sessizliğe yakın
Kimbilir kaç yüzyıldır
Sarılmamış kolların
Sisliydi kirpiklerin
Ve gözlerin yağmurlu
Yorulmuşsun
Hakkını almış yılların

Elfida
Bir belalı başımsın
Elfida
Beni farketme sakın
Omzumda iz bırakma
Yüküm dünyaya yakın
Elfida
Hep aklımda kalacaksın


Elfida
Sen eski bir şarkısın
Elfida
Beni farketme sakın

Omzumda iz bırakma
Yüküm dünyaya yakın
Elfida
Hep aklımda kalacaksın

Şımartılmamış aşkın
Sessizliğe yakın
Kimbilir kaç yüzyıldır
Sarılmamış kolların
Sisliydi kirpiklerin
Ve gözlerin yağmurlu
Yorulmuşsun
Hakkını almış yılların

Elfida
Bir belalı başımsın
Elfida
Beni farketme sakın
Omzumda iz bırakma
Yüküm dünyaya yakın
Elfida
Hep aklımda kalacaksın

Elfida
Sen eski bir şarkısın
Elfida
Beni farketme sakın
Omzumda iz bırakma
Yüküm dünyaya yakın
Elfida
Hep aklımda kalacaksın

Madak

sonbaharların kralı gelirmiş meğer istanbul'a

ciğerlerimin filmini çektiler

ciğerlerim artiz oldular icabında

akut alevlenmiş kronik bir sonbahar gibi bakıyordu

sigara figüran falan.

ben kırmızı bir yaprağı oynuyordum esas kız olarak

uçuşuyordum, uçuşmakmış meğer benim anlamım

ben bunu geç anladım.

senin için şiir yazacaktım istanbul

ismini ağrı koyacaktım.

oysa bir şiir niyeydi sanki

yer içer sevişir miydi sanki bir şiir

hamsi ısmarlar mıydı mesela bir şiir insana?

fotoğraf çektirebilir miydi mesela hipodromda atlarla?

rakı içebilir miydi samatya'da

bir şiir uyur muydu kuş gibi

başını alıp da kanatlarının altına?

oysa bir şiir neydi sanki

ben seni ciğerimin köşesindeki arıza kadar sevdim

bir şiir seni bu kadar sever miydi sanıyorsun istanbul?

bağırdım sokaklarına kartondan postlar sermiş ayyaşlara

bana kerametinizi gösterin

keramatenizi gösterin bana!

bir dikişte içtim bir şişe geceni

yıldız komasına girmek istiyordum,

istiyordum dolunay çarpsındı beni

kurt adamlarım serbest kalsındı icabında

kimim fazladan puştluğu varsa bir sigara sarsındı bana

kin kusulsundu, öç alınsın

icabında modern kadındım, ne zaman şişmanlasa ruhum

hemen yarın yeni bir intihara başladım.

ben fazla yemesem diyorum baylar yani

bu kadar hınç bana fazla.

icabında bir allah bir allah daha

çok tanrılı bir din ederdi

bırak müridin olayım istanbul

sen beni hep bir şiir sanıyordun istanbul

oysa çakmaktaşları gibi kıvılcımlıydı gözyaşlarım

ağlamaktan kızaran bir örnek burnum ve gözaltlarımla

bu şiiri ben yaralı bir panda vaziyetinde yazdım

canım yandı

bu şiiri ben bir yangın vaziyetinde yazdım

şimdi bırak sana kedilerime süt getiren eski günlerimi anlatayım

kapıma gül bırakan adamları

ben de icabında bir hafıza mağduruyum

cumartesi günleri gayri annemlerle birlikte

sokaklarında eylemler yapayım.

benim ne sakal yanığı günlerim oldu

guruba bak ve beni an

öpüşmekten yorgun ve kızıl

bir şiir sana bunları söyler miydi sanıyorsun?

yağmurlarında yıkanan kırmızı banklarına baktım

bütün allar bir gün solarmış

ben bunu geç anladım

yağmur meğer tanrının zulmüymüş istanbul.

ağrı neydi, neremdeydi, neresiydi ağrı

kim bana kalbimin menzilini soracaksa sorsun artık

ağrıdurmadanağrıdurmadanağrıdurmadan

ağrı benim durmadan doruğuna tırmandığım

meğer yüksek bir dağmış.

üstümü ara

cebimdeki şiiri usulca kaydırayım senden tarafa

ellerimi de kaldırdım bak

hazırım tutkumu tutukla.

şiirsizim

bu şiir senin ismini ağrı koyar mıydı sanıyorsun istanbul

ben bu şiiri kusarak yazdım.

ekim 2002, yakında kasımpatları da çıkacaktı.

şimdi gayri meşru birkaç şiir var elimde
Sıratta kıyamet rüzgarında saçlarını dağıtmış cümleler
Ben sana bir ömür bıraktım
Bir de yaralarımdan açan birkaç gonca

youtube

Zülüf Dökülmüş Yüze Aman,
Kaşlar Yakışmış Göze Aman Aman.
Usandım Bu Canımdan Aman Aman,
Derd İle Geze Geze.

Bu Ellerde Gez Gayri Aman,
Kâtip Ol Da Yaz Gayri Aman Aman.
Bir Kazma Al Bir Kürek Aman Aman,
Mezarımı Kaz Gayrı.

Gün Doğdu Aştı Böyle Aman,
Gönüldür Coştu Böyle Aman Aman.
Sen Orada Ben Burda Aman Aman,
Ömrümüz Geçti Böyle..


Neşet Ertaş / Zülüf Dökülmüş Yüze

OTUZ İKİ KISIM TEKMİLİ BİRDEN: CEMAL SÜREYA

1. Orta boylu, zayıf, kumral saçları dalgalı, geniş alınlı, iri kahverengi gözlü, uzun ve derin kirpikli, kar beyazı dişlerli olan oval yüzlü bir adam…

2. Doğuludur.

Erzincan doğumludur.

Göçebedir. Muhacirdir.

Sürgündür. Uçurumda açan çiçektir.

Beyaz gülüşlü bir kardelendir.

3. Nüfus cüzdanındaki adı Cemalettin Seber’dir.

Başlangıçta, Cemal Süreyya diye yazar adını.‘Y’ nin gerçek hikayesi araştırma gerektirecektir sabırlı okur için.
Borcuna bu kadar sadıktır. Güvenilir insandır.

4. Zor ve olanaksız olanı dener, başarır. Belki bu nedenle düşünce kökleri derin, dünyanın ve insanların resmini çekmek için bir fotoğraf makinesi gibi kısık gözleri abartısız bir derinlik ve dikkatle çevresine dönüktür. Belki zekâsı onun için bu denli parlak; derviş yüreği gösterişsizdir.

5. Erzincan, Bilecik, İstanbul, Ankara… Sonra bütün bir Anadolu… Göçebelik hiç bitmez. Hangi şehirdeyse orası, yalnızlığın başkentidir.

6. Bütün başarılarını Ankara’da kazanır, İstanbul’da harcar.

7. 26 yılda 29 ev değiştirir, adres olarak PTT’den kiraladığı posta kutularını kullanır.

Cemal Süreya’nın, hayatı boyunca 40’a yakın ev değiştirdiği ve bunun onda bir adres sorununa yol açtığı belirtiliyor. Cemal Süreya’nın, kendi ifadesiyle 13 değişik takma ad kullanması da onun için ilginç bir anekdot oluşturuyor.

Şair, değiştirdiği evlerin sayısını, son şiir kitabı ‘Güz Bitiği’nde şöyle belirtiyor

HİÇBİR SEMTTE
Hiçbir semtte berberin olmadı,
1954-1980 yılları arasında,
26 yılda 28 ev değiştirdin;
Leke kuşağı nasıl bilmez seni!

Arabesk nedir diye düşünmüştünüz:
Şebboy sesli bir cümbüş, eza içinde;
Eşitlik midir komedya, içtenlik mi,
Erdem diye benimsenmesi mi fırsatsızlığın?

Yürütüyoruz bütünlemeye kalmış bir sessizlikte
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.En son yaşadığı evin bulunduğu sokağa Cemal Süreya adı verilir. Hiçbir şeyi yoktur akıp giden sokaktan başka.

8. Haydarpaşa Lisesi’nde parasız yatılıdır. SBF’de maliye ve iktisat bölümünü seçer. Ece Ayhan, Sezai Karakoç ve Muzaffer Buyrukçu’yla arkadaş olur. İyi notlar da alan kötü bir öğrencidir.

9. Maliye müfettişliği, devletin en büyük kariyerlerindendir. Yılda 3-5 üniversite mezununun girebildiği bir memuriyettir ve bunu SBF'nin göçebe öğrencisi Cemal Süreya başarır. Hayat için, büyük bir başlangıçtır.

10. Küçük bir grup içinde Ahmet Cemil acıları yaşar. Dostoyevski hayranıdır. Yalnızdır. İçe kapanık ve çekingendir. Son derece utangaç ve sessizdir. Gidip bir dükkanda bir şeyin fiyatını soramaz. Başkalarına sordurur çoğu zaman. Bir şeyin yarım kilosunu alamaz.

Cemal Süreya’nın özellikle gençlik yıllarında kullandığı başka takma adlar ise şöyle belirtiliyor: “Pazar Postası ve Vatan gazetesindeki yazılarında Osman Mazlum, Ali Fakir, Dr. Suat Hüseyin; Papirüs dergisindeki şiir çevirilerinde Hasan Basri; Kazgan’daki şiir ve desenlerinde Cemasef; Mülkiye dergisindeki karikatür ve desenlerinde Charles Suares; Feyzi Halıcı’nın Konya’daki Çağrı gazetesinde Suna Gün; Sivas’ta çıkan Su dergisinde Ali Hakir, Hüseyin Karayazı, Adil Fırat… Ve diğerleri, Genco Gümrah, Ahmet Gürsu, Birsen Sağanak…”

11. Memuriyeti sırasında görevle gidip bir yıl kaldığı Paris’ten getirdiği arabayı satıp dergi çıkarır. Papirüs macerası belki hak etmediği ilk yenilgidir.

12. Papirüs serüveninden sonra tekrar döner memuriyete. Bu kez iddialı olarak: Maliye Tetkik Kurulu üyeliği ile başlayan çizgi Darphane ve Damga Matbaası Müdürlüğü ile noktalanır. Maliye Bakanı Yılmaz Ergenekon önyargılı teftişinde hiçbir olumsuzluk bulamayınca ‘Her şey yolunda, ama burayı pek temiz bulamadım.’ deyince Cemal Süreya da ‘Burası bir iki saat öncesine kadar hiç kirlenmemişti.’ karşılığını verir. Yüreği hariç, bütün kapıları açmıştır bakana.

13. Artık kendini memuriyette ispat etmiştir, emekli olur. Kartviziti de hazırdır: Şair ve eski genel müdür. Emekli ikramiyesini şiire yatırır. Yeni mesleği kelime kuyumculuğudur.

Cemal Süreya'nın, yayımlanan ilk şiiridir; - 1957 yılının on iki ayından bir tanesinde basılmıştır bu. şöyledir:

Ayıcılar geçti, affedilmemiş insanlar geçti
Şehirler taş yürekliydi şarkısı-beyaz
İnsanların büyük rüyaları vardı
İnsanlar bir ölümle öldüler ki
Sevgiler arasında şaşırıp
Bir unuttular ki deme gitsin.

Ben olanca kuvvetimle
Halatlara asılıyorum nafile
Ben ayrı düşmüşüm bir kere
Ayrı düşmüşüm insanlardan.
Bu yıldız tutmaz mavilikte
Ne deniz ne köpük kar eder bana.

Arada bir ağlamak için
Onu kocaman ellerimle sevdim.
Ölüm daha saçlarına gelmemişti şarkısı-beyaz
Saçlarını kestim, şarapla ıslattım
Saçlarını koynumda saklıyorum
Arada bir ağlamak için.

Ye suların altında mavileyin
Küstah bir çalparaydı ayağını uzatmış
Mes'ut hatırasına balıkların.
Ve kocaman küfürleriyle sarhoş
Yatardı yavaşlamış tüyleriyle
Gemicilerin öldürdüğü kuş.

Siraküzaya uğrayamadık
Torbadaki çakıllara baktım şarkısı-beyaz
Benimkilerin üstünde üç tane hilal
Üç tane uzun hilal vardı, upuzun
Siraküza açıklarında bahanesiz bir yaz
Çalkandık durduk.

Torbadaki çakıllara baktım şarkısı-beyaz
Sonra dalgalar deldi dile
Sonra bir mavilik aldı her yerimizi;
Nasıl hatırlıyorsan dünyayı
Öyle

14. Paranın egemen kılınmak istendiği bir dünyada yalnız şövalyelerden biridir. Kalemini çıkarıp en önde hücuma geçecek diye boşuna beklenir. Düşene tekme atamaz, yüreği kaldırmaz. O vakit ne yapar? Oturup şiir yazar.

15. İnsan, şair olunca başka şey olmaz mı? Onun kadar değişik, renkli alanlara yayılan şair pek azdır. Şiir dışındaki uğraşları yalnız ekmek teknesi değildir. Yaptığı işte mutlak başarı sağlamalıdır. Yenilgiyi kabullenmek zordur.

Cemal Süreya’nın kendisi için “büyük şair” değil, “cins şair” tanımını uygun gördüğü ve şunları söylediği aktarılıyor: “Sözgelimi Baudelaire benim için cins şairdir, Victor Hugo ise büyük şairdir. Büyük şair, galiba kitlelerin duygularını veya onların isteklerini yansıtmış, büyük temalara yönelmiş kişidir. Cins şairler ise hayatı, dünyayı daha çok kendi imbiklerinden geçirmişlerdir. Abdülhak Hamit büyük şairdir, Yahya Kemal hem cins hem büyük şair. Nazım Hikmet de öyle, hem cins hem büyük şair.” Cemal Süreya, şiirini ise “Güneşten yırtılan caz, kavaldan akan gökyüzü” diye tanımlıyordu.

16. Yapısında hep ikilemler vardır. Kendini tatmin mi, yoksa topluma hizmet mi? Bocalar bu ikisi arasında. Tutkuludur Şiir tutkusunun bir yanında, kendini ispat etme, önemli, tanınan biri olma isteği de vardır.

17. Alınganlık, kırıcı yapar onu. Aniden parlar. Çok rahat arkadaş olur, dost olmaz. Arkadaşlarına çok fazla bağlanır. Çoğu zaman arkadaş yerine mürit arar. Sesinde hep uykusuz bir Türkçe vardır. Konuşurken gözlerini hep kısar. Her zaman Bir Tereddütün Romanı gibi konuşur.

18. Hoşgörünün en somut simgesidir. Bağışlayıcıdır. İnsanları iyi olan yanlarıyla sever. ‘Hayır!’ demeyi bilmediği için başına gelmeyen kalmaz. En yakın çevresinin içinde dağ başları kadar yalnızdır.

19. Gülümsemeyle hüzün yan yanadır onda. Özgürlük ve kendine güvenle lirizm; sıkıntı ve bunalımla ince alay iç içedir hayatında ve şiirinde.

20. 2000’e Doğru dergisindeki portreleri ve söz senaryoları, derginin en çok okunan sayfasıdır. 99 Yüz adıyla bir kitap yayımlar. Portre yazımında bir çığır açar.

21. Arkadaşı Muzaffer Buyrukçu’yu da kattığı bir fantezi bildiri geniş yankı uyandırır. Turgut Özal’a bir intihar çağrısı yapar: ‘Ülkemizi sizden / Sizi de kendi özel sıkıntılarınızdan / Kurtarmak için / Arkadaşım Muzaffer Buyrukçu’yla / Bir önerimiz var: İntihar etmelisiniz! / Ben ve Buyrukçu bu konuda / Dostça omuz veriyoruz size. / Gelin, halkın önünde, / Üçümüz birlikte intihar edelim / Yer: Kadıköy eski iskelnin önü / Gününü ve saatini siz saptayın / Ülkemiz sizden kurtulsun / Biz de bir işe yaramış olalım’

22. Elli yıldır sustuklarını söyler düzyazılarında. Aydın, demokrat geçinenlerin ucuzlaştığı bir ortamda, taviz vermeden, boyun bükmeden, el etek öpmeden kenara çekilip ayakta, dik kalabilmeyi seçer.

23. Ahmed Arif: “Eros'tu kendi okuyla kendini vuran.”

Ülkü Tamer, onun için ‘Cemal: Atlas okyanusunda fıratın salı / Zap suyunda Alp çiçeği’ der

Ferhan Şensoy: “Cemal Süreya ölmüş diyorlar ilahi azrail!.. Cemal Süreya ölür mü hiç!”

Aziz Nesin: “Jean Paul Sartre ve Cemal Süreya, dünyanın en küçük devletleri. ikisinde de bir devlet olabilecek kadar birikim var.”

Nurullah Ataç: “Cemal Süreya mıdır nedir,(…) bir şair çıkardınız başıma.”

Tomris Uyar: “Tanıdığı kaç kişi varsa, o kadar Cemal Süreya vardır. Hepsi değişik. Belki temel ögeleri aynı kalıyor: politikaya, edebiyata, espriye tutkusu, çalışkanlığı, dürüstlüğü.. Çok değişken biri. O yüzden ben bir tane Süreya biyografisi düşünmem. Üç tane yazılabilir. Üç tane apayrı.”

Can Yücel: “Aşk yok gayri memlekette Cemal Süreya beri gideli.”

24. Bütün sevgililerine ‘Annem çok küçükken öldü / Beni öp sonra doğur beni’ diye seslenir.

25. Kendi kendine mektup yazar. Aşk, ona göre aynı masada mektuplaşmaktır. Ütopyası, kendi mektubunun postacısı olan kızdır. Hep âşıktır. Dört kez evlenir. Nerde bir çift göz görse tutar onu sevgilisine tamamlar.

26. Sevdiği hakkında hiç konuşmaz. İçlenmek zenaatında ne kadar usta olduğu bilinir. Hüznün kuşlarını canıyla besler.

27. Bir oğlu bir kızı vardır. Oğlu Memo Emrah’tan çok çeker. Ölümüne yakın oğlundan dayak yer. Kızının nikâhında bulunamaz. Çünkü, haberli değildir.

28. Parasız günlerinden birinde kızı Ayçe’ye şiir karalamalarını vererek ‘Bunları sakla, ileride para eder.’ der. Kızı, şiirlerinin ne kadar saçma olduğunu söyler.

29. Kadıköy sahilinde yürürken her an karşıdan Fazıl Hüsnü Dağlarca gelebilir düşüncesiyle önü hep iliklidir.

30. Şairi, şairden başkasının tanımadığına hep üzülür. Bir gün duraktaki yolcular arasında otuz yaşlarında bir adam Pazar Postası okuyordur. Hem de Cemal Süreya’nın şiirinin bulunduğu orta sayfayı… Adama ‘Nasılsınız efendim, ben Cemal Süreya’ diye yaklaşır. Adam, ‘Memnun oldum. Ben de Nuri Pakdil.’ der.

31. ‘Gün gelir anılar da değiştirir sözcüklerini’ Sezai Karakoç, Mülkiyeden arkadaşıdır. Ona hep ‘Sezo’ der. Ankara’nın hür hayalli çocuklarıdır o sıralar. Sezai Karakoç’la Ankara’da görüşmek ister. Ancak, Karakoç’un ‘Sen benimle randevu almadan görüşecek adam mısın?’ sözüne çok kırılır.

32. Elli dokuz yaşında, yedi kırlangıç ömründen dört yıl alacaklı ölür. Ölümü siyah bir kâkül gibi alnına düşürür.

Kimsenin kabullenmek istemediği tek
Doğrudur aslında

Her geliş bir gidişdir

Kalbin hala yerinde atabilir ,fakat
Âşk saklanmış gayri iki bacak arasına

Dünyanın hali normal aslında, çocuklarımızın aç kalması ve bizim hayvan

Haklarını savunma ısrarımız

Bizim suçumuz birazda

Üzüntülerimiz de bir gülüşlerimiz de

Birbirimizden farkımız yok aslında

Ben seni tam anlayacağım zamanın ortasında

Zaman doluyor…

akrep yelkovan ayrılığın dublörü aslında

Hayat çok kısa be gülüm
asılsız sevdiğim sana uzunmu geliyor

Sen başka bir kıtanın kadını ben asyada yürekli bir ülkenin adamı

Seni Böyle Sevmek Hiç İşime Gelmiyor Aslında!

Adam sarılmalar istiyor, ne bileyim koklamak istiyor tenini

İşsiz kalıyorum, cepimde üç kuruş para, ağlasam sus diyecek yok,

Para hiçbir değil ama tanrısı olmuş dünyanın aslında

Kimse farkında değil

Aslında çok şey var sana döktüreceğim, oturup seni senden götüreceğim

Kundaklara sarıp sevgini bebek şefkati göstereceğim

Herkes ne çabuk aşık oluyor, ne kadar basit el tutmalar

Sevmek bir beceridir aslında

Suçsa deli gibi sevdalanmak, dayansa bir kafaya silah

Seviyorum ulan deyip mermiyi yemekdir cennet bana göre

Durmadan yazıyorum hayalhanem'de

Şiir bir çaresizlikdir aslında

Bunca acı hepsi bana mı Allahım , kul kalmadı mı dünyada

Felek mazeretimizdir aslında

Canım sıkılınca bir deniz kıyısında izlemeliyim dalgaları

Kızlarım umuda dair ne biriktirdimse bir Avuç Mavi Aslında

Bir yol var dünya adı altında

Haydutlar önümüze keser, öldürseler bile duygular ölmez aslında

Ağlamak bazen en güzel kötü duygular boşaltmakdır birazda

Bakma unuttum ben gözyaşlarımı

Senle bazen yukarlara bakardık, geceydi zamanlardan yukardan yıldızlar çalardık

Gözlerine benzetirdim Allah ın o gökyüzünü sanatını, yıldızını, ayını

Bütün suç gökyüzünün aslında.

Şimdi bu aslında sözcüğünün çok kullanıldığı şiir sana bir şeyler katmışsa

Ve bir yerlerde sen gibi düşünen , bebek patisi kadar saf duygular barındıran insanlar

Var aslında.

Fakirin gayri meşru çocuğu olursa piç,zenginin olursa yasak aşkın meyvesi olur.Fakir,kız peşinde koşarsa sapık,zengin koşarsa playboy olur.Fakir toplanırsa çete,zengin toplanırsa toplantı olur.Fakir çalarsa hırsızlık,zengin çalarsa yolsuzluk olur.
Kavramların bile cepteki paraya göre değiştiği bir dünyada adalet arıyoruz.
—  Can Yücel
Aranıza alacağınız arkadaşların mümkünse kanını tahlil edin.” diyen, “Türk ırkından olmayan askeri mepteplere giremez.” şartını yıllarca uygulamada tutan Atatürk’ün ırkçılığını görmemek sadece 3 maynuna oynamak değil midir? “Bir Türk cihana bedel.” diyen Atatürk’ün, Türk’ü diğer tüm milletlerden üstün tuttuğunu görmemek sadece safa yatmak değil midir? “Muhterem milletime şunu tavsiye etmek isterim ki, başına geçireceği insanların kanındaki cevher-i asliyi tayin etmekten bir an fariğ olmasın.” diyen Atatürk’ün maskesiyle, sınırlarımız içinde barınan etnik unsurları Türk ile eşit tutmayı savunan Atatürk maskesi giymiş kızıllar aptal değil de nedir? “Kanını taşıyandan başkasına inanma.” diyen Atatürk’ün arkasına sığınıp, halkların kardeşliğinden bahsedenlere salak değil de ne denir? 1923 senesinde, Adana İstasyonu’nda trenden inmiş, esir bulunan İskenderun ve Antakya halkının “Bizi de kurtar!” seslerine “Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde kalmaz!” diye karşılık veren Atatürk değil midir? Vekillerin “Şarktan, İran’dan, Türkistan’dan Anadolu’ya Türk kabileleri getirelim” teklifine “Hayır onları yerinde bırakın.” cevabını Atatürk vermemiş midir? Aynı Atatürk Japon büyük elçisiyle vedalaşırken “Sizinle bir gün Çin’de karşılaşacağız.” dememiş midir? Bu iki olay arasında bağın “Türk Birliği” olduğunu inkar etmek hangi akla hizmettir? Gençliğe hitap ederken “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” diyen Atatürk Türkçü değil de nedir? “Türk aleminin en büyük düşmanı komünistliktir. Her görüldüğü yerde ezilmelidir.” diyen Atatürk’ü solun gayri meşru çocukları temsil edebilir mi? 1924 yılında Samsun Muallimler Birliği’nde yaptığı konuşmada “Efendiler, bizim milletimiz derin, amik bir maziye maliktir. Milletimizin hayati asarını düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden çok, asırlık Selçuklu Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin herbirine muadil olan Büyük Türk Devlerine kavuşturur.” diyen Atatürk’ü  moskof çocukları temsil edebilir mi? “Efendiler, ben de bazı arkadaşlarım gibi garp milletlerini, bütün dünyanın milletlerini tanırım. Fransızları tanırım. Almanları, Rusları ve bütün dünyanın milletlerini tanırım ve bu muarefem  de harp sahalarında olmuştur. Ölüm karşısında olmuştur. Yemin ederek size temin ederim ki, bizim milletimizin Kuvve-i Maneviyesi bütün milletlerin Kuvve-i Maneviyesi fevkindedir.” diyen Atatürk’ü gayri milli davaları güdenler temsil edebilir mi? Türk askerine olan sevgisini “Dünya’nın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir.” sözleriyle belirten Atatürk’ü, kendi sınırlarında 12 ay askerlik yapmaktan aciz kişiler temsil edebilir mi? Atatürk hiç şüphesiz Abbasiler’in, Endülüs’ün, Osmanlı’nın sonlarını ve bu sonlara temel hazırlayan hususları biliyordu. Bunun için yeni devletin temelini “Türk ve Türkçülük” taşının üzerine kurmuştu. “Kahraman ırkıma bir gül!” ve “Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal.” sözleri İstiklal Marşı’nda geçmiyor mu? “Türküz, bütün başlardan üstün olan başlarız.” sözü Onuncu Yıl Marşı’nda geçmiyor mu? “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız.” sözü Harbiye Marşı’nda geçmiyor mu? “Türklüğün özcevheri taşar temiz kanından.” sözü Yedek Subay Marşı’nda geçmiyor mu? “Hayat umar Vatan tatlı sesinden; Miras kalan asil kanla ceddinden.” sözü Kuleli Marşı’nda geçmiyor mu? “Alnımda ırkımın hilali..” sözü Piyade Marşı’nda geçmiyor mu? Bütün bu sözleri toparlarsak, Atatürk’ün özünü anlayan tek kitle Türkçüler değil de kimlerdir?

Ali Can Akyıl - Solun Sömürgesindeki Atatürk

youtube

grup Abdal:Bağlandı Yollarım Kaldım Çaresiz

Bağlandı yollarım kaldım çaresiz
Gayri dünya bana aralandı gel
Derildi dertlerim artsız arasız
Üst üste dizildi sıralandı gel

Yari görse idim haftada ayda
Sevip ayrılmaktan ne buldum fayda
Azrail göğsümde canım hay hayda
Ciğerimin başı yaralandı gel

Karac'oğlan der ki başa yazıldı
Gözüm yaşı Ceyhan oldu süzüldü
Kefenim biçildi kabrim kazıldı
Mezarımın üstü karalandı gel

-          Adamı niye öldürdün?

-          Memur Bey… Adamı ben öldürmedim.

-          Cesedin bulunduğu poşette parmak izin çıktı. Nasıl sen öldürmedin?

-          Memur Bey ben çöp konteynırının  içinde oturuyordum zaten, poşeti benim üstüme attılar.  Ben de gayri ihtiyari kafama gelmesin diye tuttum poşeti. Yani tutamadım, kafama geldi. Parmaklarım orada dokunmuştur poşete…

-          İnsan niye çöpte oturur ki?

-          Evde daralır amirim. O yüzden oturur…

-          Git kahvede otur.

-          Çöpte hiçbir insanla göz göze gelme şansınız olmaz amirim. Çöpü atarken bile çöp konteynırının içine bakmıyorlar. Ben bütün elleri inceliyorum. Ama daha kimsenin yüzünü görmedim, kimseyle yüz yüze gelmedim. Ojeli kadın görmedim mesela… Bir de amirim; çöp atan erkeklerin çoğunun elleri nasırlı ve genellikle bekarlar. Yüzüklü erkek bir ya da iki tane gördüm. Yok yok bir tane gördüm. Demek ki çöpleri genellikle kadınlar atıyor. Bir de içimdeki pis kokuya başka türlü katlanamıyorum sanırım.

-          Pis koku?

-          Vicdanım amirim… Yanıyor. Yanık kokusu gibi.

-          Evde niye daralıyorsun?

-          Karım gitti.

-          Nereye?

-          Terk etti.

-          İsmi ne?

-          Mualla Haşmetoğlu.

-          (…) Az bekle, içerden çağırıyorlar…

 

 

-          Mualla Haşmetoğlu mu dedin?

-          Evet amirim…

-          2 gün önce ölmüş o da…

-          İşte onu ben öldürdüm. Siz bana adamı soruyorsunuz…

-          Niye öldürdün?

-          Cinnet diyelim. Peki amirim siz niye adamı öldürdünüz?

-          Hangi adamı?

-          Konteynıra, benim üstüme cesedini attığınız adamı?

-          Ne saçmalıyorsun lan sen?

-          Yüzük ve künye amirim. Dedim elleri inceliyorum diye…

-          Cinnet diyelim…

-          Bu konuştuklarımızı içeriden duydular dimi?

-          Duydular.

-          Hakkınızı helal edin amirim. Meraktan sormuş oldum bir kere…

-          Sen de kardeşim… Bir şey de ben söyleyeyim; o pis kokuyu ben de duyuyorum. İçeriden çıkınca, bir gün çöp konteynırında oturalım.

-          Olur amirim.

Gülerdim… Onlar da gülerlerdi. Ben susardım, ama onlar hala gülerlerdi.
Bir gün nasıl oldu bilinmez, Aysel'in çok değerli, cicili bicili kalemi yitmişti. Olur ya, kim bilir nerede düşürmüştür hoplarken zıplarken… Kalem arandı, tarandı, bulunamadı. Ama, tüm gözler bende… Çalsa çalsa bunu kaleminin ucuna kargı geçiren çocuk çalar… Teneffüste, Laleler, Metinler, Gülcanlar başıma biriktiler.
-Bunu sen almışsındır mutlaka, dediler.
-Hayır, dedim, ben almadım. Almadım ben!
-Sen aldın sen!
-Hayır!
-Ama senin kaleminin ucunda kargı var.
-Ben almadım, vallahi billahi ben almadım.

Ağlamaya basladım.
-Aldın da ondan ağlıyorsun değil mi?
-Hayır, dedim, hayır…
-Sen aldın sen, söyleyeceğiz öğretmene… O anda gözümün önünde kalemler uçuştu… Renkli kalemler, uzun kalemler, kısa kalemler…
-Ben almadım. Vallahi billahi ben almadım diyorum size!

Koştu gittiler Leman Öğretmene. Biraz sonra, sanki okulu kundaklamışım gibi bir yığın çocuk kolumdan bacağımdan yakalayarak, karga tulumba, sınıfa öğretmenin huzuruna çıkardılar. Durmadan ağlıyordum…
Öğretmen,
-Siz çıkın bakayım, dedi çocuklara. Çıktılar ama, bu kez pencereye yığıldılar. Bekliyorlar, öğretmen beni tokatlasın, tekmelesin diye.
Ama öyle olmadı. Öğretmenim, bak yavrum, dedi, aldınsa, bir
yere koydunsa getir ver, hiçbir şey demeyeceğim.
Hıçkırmaktan yanıt veremedim.
-Aldın mı, diye yineledi. Başımı salladım, hayır anlamında.
-Pekiyi, niye arkadaşların senden kuşkulanıyorlar?
Cebimden ucu kargılı kalemimi çıkardım. Ama, bunun için, diyemedim.
-Koy onu cebine, haydi git, dedi. Yıkılmış, çıktım oradan. Çok kafamdan geçti, girme bir daha bu sınıfa, bu okula diye. Ama anamın sözü geldi aklıma:
-İnsan ancak okursa büyük adam olur! Ders boyunca hıçkırdım durdum arka tarafta.
Öğretmenim, iki kez saçlarımı okşadı. Çocuklara,
-130 iyi bir çocuktur, o almamıştır, dedi, Ama ben yaralanmıştım bir kez… Çok büyük bir mutluluk olmalıydı ki, unutmalıydım bu olayı. Gece düşümde hep kalemler gördüm. Sivri sivri, ok gibi, orama
burama saplanan demirden kalemler… Ve gece yarısı hıçkıra hıçkıra olayı anama anlattım:
-Üzülme oğlum, dedi.
Başım, anamın göğsünde uyumuşum… Sabahleyin babam epeyce sövdü saydı, kalemi yitene, okula, suna buna… Eh, yoksulun sövmekten gayri ne gelir ki elinden…
Derse girer girmez Aysel yanıma geldi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi gülerek,
-Kalemimi evde unutmuşum, dedi. Güldüm… Çocukça güldüm… Suç üzerimden kalktığı için güldüm…

—  Muzaffer İzgü - Zıkkımın Kökü

anonymous asked:

Ateistim ve gurur duyuyorum. Batı'ya özenmiyorum. Batı'daki gibi bilim gelişsin istiyorum. Senin aksina kafamı sadece "Kadın nasıl giyinmeli?" Ve "Oruç tutarken sakız çiğnemek günah mı?" soruları ile meşgul etmiyorum beynimi. Türkiye'de şeriat olmaz. Bu ülkede ateist, yahudi, hristiyan ve müslüman bir arada yaşıyor. Şeriat Afganistan gibi geri kalmış ülkelere ait. Oraya git kardeş sen. Orada istediğin kadar Islam konuşur ve milletin kellesini alırsın. Hadi yallah Afganistan.

Ateist olabilirsin senin tercihin. Batı derken bilimi kastetmedim, İslam bilime (dine aykırı olmadığı sürece) karşı da değildir. Kadınların tesettür âdâbı bellidir, sen hiç kafanı yorma. Kâmil bir müslüman hanım da nasıl giyineceğini gayet iyi bilir.

Osmanlı Devleti şeriatla hükmediyordu ve müslüman oranı %70'di. Yani geriye kalan %30'luk kısmı gayri müslimdi ve gayet de güzel bir şekilde 600 sene adaletle hüküm sürdü. Türkiye'nin %90 küsürü müslüman. Ve öyle bir şeriat olur ki tekrar arkanıza dönüp tekrar bakarsınız!