gamlı

Ben gamlı hazan sense bahar dinle de vazgeç

Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç

Olmaz meleğim böyle bir aşk bende vakit geç

Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç 

Anneler Günü Kutlu Olsun!

Yarın  ’‘Anneler Günü’’… Usulca kutlayın Anneler gününü olurmu ? Öksüzlerin canını acıtmadan. Yavrusunu kaybetmiş annelerin yarasına tuz basmadan….

Yarın Anneler günü kimi annesine bir demet çiçek alıp elini öpecek kimi mezar taşını !

 Bana Anneni anlat  deseler ne kağıt ne kalem yeter Kelimeler düğümlendi yine boğazıma !

 Yüreğimdeki sızı ciğerime işliyor yokluğunun acısı kor bir ateş içimde iliklerime kadar hissediyorum yokluğunu 


Türküler neden ağlar anne..
Telin gamlı kederinden mi?
Notaların ölümünden mi?

Yeter mi sanıyorsun cümle cümle vursam satırlara özlemini anlatmaya  kağıt kalem .  Hani, dualarımdasın derdin ya.. Duasız kaldım Anne !

Dilsiz acılarım bu yüzden kelimelerimin  boğazıma düğümlenmesi  yüreğimin kanaması hüzünle susması !

Bir gamlı hazânın seherinde,
Isrâra ne hâcet yine bülbül?

Bil, kalbimizin bahçelerinde,
Cân verdi senin söylediğin gül.

Savrulmada gül şimdi havada,
Gün doğmada bir başka ziyâda…

🕊🕊

“Hüzün geldi baş köşeye kuruldu,
Yoruldu, yüreğim yoruldu.” (Bedri Rahmi Eyüboğlu)

Ahh bu benim, gamlı canım ve ahu figanlı başım… Ki benim hep kuşlara takılıyor aklım. Bir serçe kadar ufalsam da, göğde dalgalansam… Yahut, bir gelincik çiçeği tarlalarda… Zira çekilesi değil buralar… Hiç değil. Hem yazmak bazı çare değil de, benimkisi ruha dert olan menbaı dünya yükünü hafifletme, belki iç ezintimi bir yerlerde barındırma çabası…

Böylesi zor yaşamak… Dünyaya meyleden yanlarımla… Mağrur oluşlarımla… İbadetlerimi kısa vakitlerin, darlığına sıkıştırışlarımla… Islah edilesi iştiyaklarımla…

Ahh gönlümün eğilip bükülen yerlerini kimselere diyemiyorum… Fakat biz diyorum,

Birbirimizi kanattığımız ne çok yer var… Topsuz tüfeksiz ama… elsiz, ayaksız… Göğüs kafesimizde bir solukluk ömür asılıyken hem de.. sınamayın kimseyi kendinizle…

En nihayetinde hepimiz, merhamet, muhabbet, tevazu sair tüm güzelliklerin gönlünden taştığı, dahi “kuşu” ölen çocuğun taziyesine gidebilecek naifliği gösteren bir peygambere tabiyiz. Elhamdülillah.

O kuş yahut da Nurullah Genç’ in resulullaha

“Çölde seni bekleyen bir kuş da ben olsaydım..”

Dediği dizesindeki kuş olma isteğine ortak olma, hissiyatına sahibiz.

Yahut da, kevserde O'nun elinden su içmeye talibiz…

Daim bir yerlerde biriz işte…
~

Alacakaranlığın kanlı göçüğünde
bir başka adam var.
Toprağı yeşil istiyordu
ve aşkı en güzel kadınlara yaraşır.
Onun gözünde
bu
değildi o kadar da değersiz bir hediye
toprağa ve taşa yaraşacak.
Ne adam! Ne adam!
Diyordu ki
kalbe yaraşan
aşkın yedi kılıcıyla
kan içinde kalmak
ve gırtlağa yaraşan
en güzel adları
söylemek.
İşte böyle bir aşktı demirdağın arslanı adam
yazgının kanlı meydanından
Aşil gibi geçti.
Bir çelik vücutlu:
ölümünün sırrı
aşk kederi ve
yalnızlık gamıydı.

“Âh, gamlı İsfendiyar!
Senin için iyisi
gözlerini kapamak! ”

“Değil mi;
Biri
yetmez miydi
kaderimi yazmaya?
Yalnız olan ben
etmedim feryat!
Gömülmeye
razı oldum
ben.
Bir sestim ben
-şekiller içinde bir şekil-
ve bir mânâ buldum.

Ben vardım
ve ben oldum;
ne bir gül goncası
ne bir kök sürgünü
ne ormandaki bir tohum
Tıpkı
gökyüzünün secde ettiği
şehit
bir halk adamı gibi. 

 
Değildim ben
başı önde zavallı bir kulcağız
ve benim cennetim
itaat ve alçakgönüllülüğün patika yolu
değildi.
Başka tanrı gerekliydi bana
çaresizlik azığına
boyun eğmeyecek
bir kula yaraşan.

Ve başka bir
tanrı
yarattım.”

Yazık! Demirdağın arslanı!
Sen vardın
ve bir dağ gibi
düşmeden yere
sızlanmadan, kararlı
ölmüştün.
Ama ne tanrı, ne şeytan.
senin yazgını
bir put yazdı
başkalarının taptığı.
Başkalarının
taptığı
bir put.

Ahmed ŞAMLU

Mavi, maviydi gökyüzü
Bulutlar beyaz, beyazdı
Boşluğu ve üzüntüsü
İçinde ne garip yazdı…

Garip, güzel, sonra mahzun
Işıkla yağmur beraber,
Bir türkü ki gamlı, uzun,
Ve sen gülünce açan güller,

Beyaz, beyazdı bulutlar,
Gölgeler buğulu, derin;
Ah o hiç dinmeyen rüzgâr
Ve uykusu çiçeklerin.

Mor aydınlıkta bir çınar
Veya kestane dibinde;
Mahmur süzülen bakışlar
İkindi saatlerinde…

Birden gülümseyen yüzün
Sabahların aynasında
Ve beni çıldırtan hüzün
İki bakış arasında.

-Ahmet Hamdi TANPINAR

Gidecek yerim yok senden başka

Gün boyu arşınladığım yollar

Sayfalar dolusu yazdığım şiirler

Hepsi seni anlatmakta

Sana çıkmakta tüm yollarım.

Lakin;

Her yolun sonu ölüm, her şiirin sonu hüzün

Defalarca geldim sana

Ya hiç yoktun

Ya da sevdiğim sen değildin

Her seferinde başa döndüm

Yeniden yazdım

Yeniden yürüdüm

Hep tekrarladım kendimi

Sonuç hiç değişmedi

Değişmeyecek

Ben gamlı aşık, sen vefasız sevgili

Ve bu ömür böyle bitecek

Kırık Mısralar 22.06.2017


“Beni kötü yakaladın haziran
Gamlı, yıkık eylül sonuma
Bir ilk yaz tazeliği getirdin
Masmavi göğünle
Cana can katan güneşinle
Pırıl pırıl engin denizinle girdin içime
Çiçekler açtı dokunduğun
Çimler büyüdü yürüdüğün
Ve güller katmer oldu güldüğün yerde”

………….ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

Var mı sonbahar gibi şiir dostu bir mevsim daha?...ben rastlamadım:)

Eylüle dair…

 

Hüzün geldi ardı sıra rüzgârların

Hiç durmadı esintiler sabaha dek

Yaşamları sona erse de yaprakların

Rakkaseleri kıskandırdılar dans ederek…

Yüreklerde izi kalan her anı dile geldi

Utandı çıplaklığından kurumuş dallar

Sarıdan kızıla döndü zamanın rengi

Sonun habercisi oldu kahverengiler…

Eylül, her sevginin gülmeyen yüzüdür

Vazgeçilen, terk edilen duygular evidir

Yorgun sevdalılar dolaşır odalarında

Eski aşkların fısıltıları uçuşur perdelerde…

Yıpranmış bir mektupta gizlidir geçmiş

Tozlu sandıklarda yer bulur eski fotoğraflar

Sofada gezinen ayak sesleri kaybolurken

Camların kirine yazılan isimler silinmektedir…

Hazan yalnızlıktır kırık, küskün dizelerde

Tortusunda acı olan bir bardak şarap gibi

Yağmurlarda gizlenir akmayan gözyaşları

Sel olur, alır götürür uzaklara hatıraları…

Yine bir güz masalı başlarken gözlerinde

Kirpiklerinde göçmen kuşları firar ediyor

Hicazın gamlı notaları siniyor kuytulara

Ellerinin teri gecenin nemine karışıyor…

 

Ferhat AĞAOĞLU

Kalbinden kalbime akan bir sesti
Akşam gölgesinde çağlayan o su…
Sesini en tatlı yerinde kesti
Bizi sonsuzluğa bağlayan o su.
O su, bir sır gibi mırıldanırdı;
Göğsünde bir sarı ay yıkanırdı;
Bizi Leylâ ile Mecnun sanırdı
Gamlı yolumuzda ağlayan o su…
Sessiz ruhumuzu o bestelerdi,
Bize “Unutalım dünyayı” derdi…
Bir aldı sonunda verdi bin derdi,
Bizi bizden fazla anlayan o su.
Şimdi ne akşam var, ne ses ne dere;
Yolumuz ayrıldı başka ellere;
Benzetti bizi bir kırık mermere
Ruha zehir gibi damlayan o su.

Şükûfe Nihal

youtube

Bir gamlı hazanın seherinde
Israra ne hacet yine bülbül?
Bil, kalbimizin bahçelerinde
Can verdi senin söylediğin gül!

Ahmet Haşim

Kalp ve Ruh: Kitap

*Edmond Rostand- Cyrano de Bergerac

Lisedeyken izlediğim bir dizide Cyrano’dan bir alıntı geçiyordu. Merak ettim ve hemen not ettim. Sonra araştırdım, filmini izledim. Kitabını okumayı çok istiyordum ve hazırladığım listede yıldızlı bir kitaptı. Fırsat bulduğum an kitabı alıp okudum. Her insanın bir başucu kitabı vardır. Benim başucu kitabım bu. En çok etkilendiğim alıntı “Başının içi, dışı kadar güzel değilse?” Cyrano, bu soruyu kuzinine soruyor. Her yeni tanıştığım insanda ben de kendime soruyorum. İnsanın başının içinin güzelliğine çok daha fazla önem veriyorum. Eğer fırsatım olursa Cyrano de Bergerac’i oyun olarak izlemeyi de çok isterim.

*Stefan Zweig- Satranç

Birçoğunuzun okumuş olduğunu düşünüyorum. Ben iki bin on beş yılında okumuştum. Okuduktan sonra Zweig’in başka kitaplarını da okumam gerektiğini düşündüm. Temin edebildiklerimi okudum da. Okurken anlattığı şeyleri hissedebiliyorum, ben yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Bunun benim çok severek okumamdan ziyade yazarın anlatımının çok iyi olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Bu kitabı okurken hiçliği kalbimin ortasında hissettim. “Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapamaz.” diyordu Zweig. Bir şeyler olmasını beklediğimiz ama hiçbir şeyin olmamasının karşısındaki çaresizliğimiz biraz da buna benziyor. Ama kitaptaki hiçlik bizim hissettiğimizden çok daha fazlası.

*Sabahattin Ali- Kürk Mantolu Madonna

Sabahattin Ali’nin okuduğum ilk kitabı. İki bin on dört yılında okumuştum diye hatırlıyorum. Benden öncesinde ablam okumuştu ve okurken sıkılmıştı. Baş karakterin durgunluğu onu çok sıkmıştı. Olumsuz eleştirilerine aldırmadan okudum kitabı. Benim için aşkın ön planda olduğu değil insanlık dersinin verildiği bir kitap. Benim kalbime dokunan alıntı tam olarak şu:

“Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: “Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?” Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkum dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç âlemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz.” Hepimizin zaman zaman yaptığı hata tam olarak budur ve bu alıntı beni kendime getirir.

*Montaigne- Denemeler

Orta okuldayken okumuştum, okuduğum ilk deneme kitabı. Montaigne’nin denemeleri kadar o denemelerde yaptığı alıntılardan da çok etkilenmiştim. Yıllar sonrasında bile unutmadığım en önemli şey Terentius’un “Bütün umudum kendimde” demiş olması ve benim bunu o kitapta okumuş olmam.

*Tezer Özlü- Yaşamın Ucuna Yolculuk

Aslında Tezer Özlü’nün tüm kitapları… Türk Edebiyatının Gamlı Prensesi olarak adlandırılıyor ve benim için de gerçekten öyle. Pavese ile tanışmama vesile olan yazar da Tezer Özlü mesela. O çok seviyor ve kitabında alıntılarına yer veriyordu. Pavese’nin tabiri caizse en baba alıntısını orada okumuştum: “Dünya nasıl olması gerekiyorsa öyle. Kendi kendini kurtaramayanı kimse kurtaramaz.” Bu alıntıdan birçok kez bahsettim, ne kadar etkilenmiş olduğumu tahmin edebiliyorsunuzdur. Yaşamın Ucunda Yolculuk’ta bir diğer etkilendiğim alıntıysa şu olmuştu: “Her şey geçiyor. Hiçbir şey geçmese de.” Tüm hayatımızda var olan şey tam olarak bu değil mi? Anılarımız, acılarımız, arkadaşlıklarımız, gezdiğimiz her yer, hayatımıza bir kez de olsa dokunmuş olan her şey… Geçip gidiyor ve bir şekilde iziyle kalıyor.

*Tezer Özlü- Yeryüzüne Dayanabilmek İçin

Yine Pavese’in bir alıntısıyla başlamak istiyorum: “Hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır edebiyat.” Bu kitapta da gerçek anlamda yeryüzüne dayanabilmek için seçilmiş bir yol edebiyat. Kitabın içeriğinde o dönemlerde yazmış olduğu birçok yazı ve yapmış olduğu röportajlar da yer alıyor. Hepsi insanın kalbine gerçekten dokunuyor.

*Cesare Pavese- Yaşama Uğraşı

Bu kitapla ilgili daha önce bir yazı paylaşmıştım. O yüzden tekrar uzunca yazmak yerine sizi şuraya yönlendiriyorum. Hop.

*Fernando Pessoa- Huzursuzluğun Kitabı

Pessoa’nın farklı bir kimliğe bürünerek ama iç dünyasından kopmadan günlük tarzında yazmış olduğu bir kitap. Okumayı hala bitirmiş değilim. Kitap benim için yalnızca içeriğiyle değil anısıyla da çok değerli. Kitabı ilk aldığımız zamanlar Mila ile görüştüğümüzde kitabı yanımızda taşıyorduk. Rastgele bir sayfasını açıp o sayfadaki yazıyı birbirimize okuyorduk. Daha önceden paylaşmış olduğum alıntılar var ve paylaşmaya da devam edeceğim.

*Oruç Aruoba- Uzak

Kitaplarımı çoğunlukla hesaplı olduğu için internetten alıyorum. Bu kitaba bir kitapçıyı gezerken rastladım ve beklemek istemedim, hemen aldım. Benim için çok hüzünlü ama çok güzel bir kitap. Kitapta uzak’tan bahsettiği ve Özlem Çekene Kılavuz olduğu bölümler insanın kalbine dokunmayacak gibi değil. Özlediğiniz insanlar varsa ağlayarak okuyabilirsiniz. Bunun yanı sıra Oruç Aruoba edebiyat ile felsefeyi bence mükemmel bir şekilde bir arada tutuyor.

Daha birçok severek okumuş olduğum kitap var tabii ki. Son zamanlarda bitirmiş olduğum bir kitaptan da bahsetmeyi çok istiyorum ama önce mektup arkadaşıma anlatacağım. Sonra burada onunla ilgili de bir yazı paylaşırım. Daha önceden kitap önerenler olmuştu. Sınavları atlattığım için onları okumak için de ayrıca zaman ayıracağım.

Sevgiler.