for damla

youtube

Öyle uzaktan seviyorum seni,
Yanaklarına sızan iki damla yaşı silmeden,
En çılgın kahkahalarına ortak olmadan,
En sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan.
Öyle uzaktan seviyorum seni…

~ Cemal Süreya

#geceye ezgi

Hayat, bazı kadınlara saçlarını kestirdiği için pişman olup ağlama lüksü vermez… Hatta bazı kadınlar sırf saçlarıyla uğraşmamak, onlarla uğraşarak vakit harcamamak için kısa kestirir saçlarını… Ağlamak lükstür bazı kadınlar için… Zamanında o kadar çok ağlamıştır ki katılaşmıştır gözyaşı… En büyük acılarını tek bir damla gözyaşı karşılamaya yetebilir… O kadar çok hayal kırıklığı yaşamıştır ki… O kadar sık kar yağmıştır ki o en güvendiği dağlara… Hiçbir şey şaşırtamaz onu… Gardı hep elindedir… Kendi sorunlarını tek başına çözer… Çünkü bilir ki ne zaman yardım istese bir karşılık bekler yardım eden ama ondan yardım istense elinden geleni esirgemez kimseye… Kendi yaralarını kendi kapatır… Zaten kendinden başkası onun kadar üzemez onu… Ve yine kendinden başkası onun kadar mutlu edemez… Gerektiğinde hangi konuda kimden fikir alabileceğini bilir… Ama kendi doğrularına ters düşen hiçbir fikir ona göre değildir… Kavanoz kapağını açmak için bir erkeğe ihtiyaç duymaz bazı kadınlar… Çünkü kapağın havasını alınca kolaylıkla açılabileceğini bilir… Çünkü balıklar önüne tepside sunulmamış, o tutmayı öğrenmiştir… Kimsenin kimseyi kendisi kadar düşünemeyeceğini bilir… Çünkü insan, doğası gereği bencildir… Dostluk, kardeşlik nutukları iyi günlerin meyveleridir… Hayatta her zaman ama her zaman tek başına olduğunu öğrenmiştir… Erkek ve kadının her konuda eşit olduğunu savunup hesap ödemeye gelince geri duran kadınlardan değildir. Masaya gelen hesaba ilk önce elini atmaktan hiç çekinmez… Masada erkek varken garsonla muhatap olabilir, siparişini kendi söyleyebilir. Onunla uğraşanlar olur ama o sadece kendisiyle uğraşır… Zaaflarını, eksiklerini kapatmak için… Hep bir adım daha ileriye gitmek için… Hataları olur ama onlara zaferleri kadar sahip çıkar… Çünkü bilir ki zafere giden yoldur onlar… Pişmanlıklarını gurur tablosuna dönüştürmeyi öğrenir… Biriyle birlikte olduysa kendi istediği içindir, sadece istenildiği için değil… Sevdiği için evlenir… Zengin koca hayalleri kurduğu için değil… Duygularına boyun eğmez, onları kontrol etmeyi bilir… Mantığıyla çelişen duygularını ekarte edebilir… Düşer, kalkar… Düşürürler, kalkar… İşte bu yüzden ağlamaz bazı kadınlar, saçlarını beğenmedi diye… Bu yüzden mutlu etmek de zordur onları, üzmek de…

Basit yaşayacaksın. Basit
Mesela susayınca su içecek kadar basit…
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.
Tek düğmesi olacak elindeki cihazin;
tek bir düğme, tek bir cümle gibi…
Sevince lafı dolandırmadan soylediğin
‘seni seviyorum’ gibi.
Basit bir öpücük yetecek sana…
Basit, sıcak bir öpücük;
ve o opücükle dolacak tüm günlerin,
tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.
Kabak çekirdeği verecek sana
rakamların veremediği mutluluğu.
El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın -hep yanında taşıdığın, atmaya kıyamadığın.
İki harekette giyiniverecek,
iki harekette soyunuvereceksin.
Kısacık olacak uyanman,
ve yola çıkman arasında geçen süre;
Kısacık olacak sıcacık kollara dolanman ve
yolculuklara çıkman arasında geçen süre.
Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.
Beklentilerin de basit olacak:
Kaf Dağı'nın önünde bekleyecek mutluluklar.
Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana en ucuz
aşk romanını.
Pankreasının sağlığına dua edeceksin
kapatırken gözlerini.
Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.
Bir kaşarlı tost olacak aradığın
nasıl oturacağını
bilemediğin sofrada,
parmakların en kıymetli çatalın.
Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık
denklemleri.
İskender'in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.
Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda doğru basılmış bir ‘fa diyez'in
mutluluğunu.
Makyajı ilk 'a’ sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün.
'Bilmiyorum’ diyebileceksin bilmediğinde ve
Çok normal olacak 'onu da’ bilemeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir 'istemiyorum’ diyebilmeye,
Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.
Saatin, sadece saati gosterecek,
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın,
Küçük bir not defteri olacak 'bilgini’ en hızlı 'sayan’.
Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi
basit…
—  Nazım Hikmet Ran
sana bırakacağım bu kentin üç semtinde,
üç damla gözyaşı döküyor olacağım.
birincisi, seni ilk gördüğüm yer,
ikincisi seni ilk öptüğüm yer,
üçüncüsü, söylemeye dilim varmıyor ama. üçüncüsü, bana git dediğin yer.
—  Onur Budak
Ağustos'un başlarındaydık, arkadaşlar haber verdi, içiyorlarmış. Gitmeye pek hevesim yoktu, fakat çağıran Münevver olunca gitmek zorunda kaldım. Münevver, çok yakın gördüğüm bir arkadaşımdı, abisi gibi görüyordu, arada hiç olmayan babam gibisin falan diyordu, samimiydik... Aysun'un evinde toplanacakmışız, Münevver'i de aldım beraber geçtik. 4 erkek 6 kız vardı toplam, çocukları vs hiç tanımıyorum, tipleri pek pekin gelmedi zaten. İnceden ayar oldum. Pizza söyledik, yedik falan akşam 9/10 oldu saat. Baktım bir şey almamışlar, bi 70'lik votka, bi 70'lik rakı, on onbeş bira, biraz çerez falan aldım geldim. İçiyoruz, muhabbet yerinde. Votka bitti, biralar bitti, çocukların yarısı sızdı kaldı, birkaç tanesi gitti uyumaya falan. 4 kişi kaldık, Aysu, Buse, Münevver ve ben. Aysu'yla Buse sigara içmeye çıktılar, o sırada Münevver dizime yattı. "Hakan, saçlarımla oynar mısın?" dedi. Oynamaya başladım, o sırada gözünden birkaç damla yaş aktı, baş parmaklarımla sildim. Kalktı sarıldı, omzumda ağladı biraz. "Hakan, ben sana niye, hiç olmayan babam gibisin diyorum, biliyor musun? O babam olacak herif ayyaşın tekiydi, uyuşturucu bağımlısıydı. Her gün annemi, beni döverdi. Bir gün annem evde yokken..." bunu dedikten sonra nutku tutuldu, konuşamadı. Sarıldım, devam etti. "Annem evde yokken, çekmiş kafasını, bi bira şişesiyle kafama vurdu bayılttı beni, sonra..." tamamlamasına izin vermedim cümleyi, sarıldım. Ağlamaya başladık, ben bikaç sek diktim kafaya, ona da döktüm, içemedi. Kenara bıraktı, dizime tekrar yattı, anlatmaya devam etti. "Ben bu olay olduğunda, 10/11 yaşlarındaydım. Anneme anlatamadım, kimseye anlatamadım. Bu olaydan sonra hocalar, psikoloğa falan götürdü, psikopatmışım gibi davrandı. Hiçbir kimseye anlatamadım, hiçbir anlamaya çalışmadı. Bir psikopat damgası vurdular, hayatım öyle sürdü. Herkes canavarmış gibi baktı bana, sonra. Akşam yemeği sırasında tokat attı anneme, tuttu ekmek bıçağını şah damarına soktu, damarından kan fışkırmasını izledim, o şerefsizin ruhunun bedenini terk edişini izledim. Bu, bana haz verdi Hakan. Sonra annemi tutukladılar, 9 sene yedi. Beni yetimhaneye yerleştirdiler, üniversiteye kadar orda kaldım. Orda bi herif vardı, bakıcı. Bana babam olacak o herif gibi pis pis bakıyordu. Ama orda bi arkadaşım vardı, Mübeccel. Ailesi trafik kazasında ölmüş, çok sakin bi kızdı, sessiz. Kimseyle anlaşamazdı, ben gelince yanıma gelip tanıştı. Ben ona da anlatamadım, o anlattı hep. Bana sorunca geçiştiriyordum. Bigün o bakıcı, bana bağırdı, itip kaktı. Mübeccel geldi, 'DOKUNMA ONA!' diye bağırdı. Sonra bu orospu çocuğu, Mübeccel'i aldı götürdü. Mübeccel, birkaç saat sonra geldi, ruh gibiydi. O şerefsiz, Mübeccel'e yıllardır tecavüz ediyormuş. Kimseye söyleyememiş Mübeccel. Uyuduk, herkes uyudu. Sabah kalktık Mübeccel'in cesedini gördük, bileklerini kesmişti. Sabaha kadar kan kaybından ölmüş, bana sarar dedim. O herif ertesi hafta, kalp krizinden öldü. Ben birkaç hafta sonra 18'e girdim, lise de bitti. Üniversite'ye girdim, part-time iş buldum. Çalıştım, yurdun parasını ödedim. Öyle ilerledim, bu şehri terk etmek istedim Hakan. Edemedim..." biraz daha anlattıktan sonra, saçlarıyla oynarken dizimde uyuya kaldı. Sabaha kadar başında ağladım. Sabah kalktık ve bana dediği tek şey. "İyi ki varsın abi, hayatımda olduğun için teşekkür ederim." oldu. Sonra işte, kahvaltı vs yapıldı, onlar okula gitti. Münevver'i işe bıraktım, eve giderken biraz alkol aldım, içtim. Sızmıştım, akşama doğru kalktım. Telefonda mesaj gördüm Münevver'den gelmişti, şey yazıyordu. "Hiç olmayan babam, abim, kardeşim benim, iyi ki varsın Hakan. Ama ben artık dayanamıyorum, annem içerden çıktı, onunla başka bi şehre taşınıyorum. O yaşananları, hayatımda ilk ve son kez anlattım. Lütfen beni bulmaya çalışma, yolun açık olsun abim benim..." Birkaç birayla, bir iki dal sigara içtim. Öyle baktım, sorguladım, hayatta niye bu kadar çok orospu çocuğu var? diye, sorguladım. Nefes bile alamadım amına koyum, bira boğazımda kaldı. Yutkunamadım, aklıma geldi, Münevver'in sarılması, ağlaması... Niye bu kadar çok adaletsizlik var amına kodumun dünyasında? Niye lan, niye? Böyle adaletin amına koyayım ben, hadi eyvallah...
Her zamanki umursamaz tavırlarımla, kulaklık kulağımda kapşönüm takılı eve doğru yürüyordum. Sokağın köşesinde başımı kaldırdığımda birine rastladım, oturmuş içli içli sigara içiyordu. Kafa dağıtırım iki sohbet ederiz falan dedim, kulaklığı cebime soktum kapşönü indirdim yanına oturdum. Selam verdim başını salladı, paketi uzattı. ‘Eyvallah’ dedim. Biraz susuştuk, güldü +Umut etmek, hani ne bileyim... Güzel şeyler olacağını düşünmek. Ya da siktir et anlatsam ne boka faydası olacak? -Öyle deme be abi, bi sikime yaramıyor biliyorum ama kafan boşalıyor az da olsa rahat ediyorsun. +Kafamı sikeyim, kafamı! 10 sene geçmesine rağmen onu hala ilk günkü gibi hatırlayan kafamı... Sigarası sönmüştü, bir dal daha yaktı. Öyle bir içişi vardı ki; sanki ciğeri yanıyor, yüreği yanıyor dumanı sigaradan çıkıyor gibiydi. +O zamanlar lisedeyiz, okuldan kaçmalarımız falan oluyor. Sikik bir parka gidiyorduk veya her neresi olursa. O saçlarımla oynardı, saçlarımla oynayınca uykum gelirdi benim. Dizinde uykuya dalarken hayal kurardık, kızımızdan bahsederdik. ‘Gözleri seninki gibi masmavi olsun, saçları benimki gibi simsiyah...’ derdi bana. İsim konusuna gelirdik, o ‘Sema’ derdi ben ‘Ecem’ derdim. Burnumu ısırırdı, ‘o zaman oğlumuzun adı Ömer olacak’ derdi. Güler eğlenirdik. Gözünden birkaç damla yaş döküldü, silmeye tenezzül bile etmedi. Hızlı hızlı çekti sigarayı içine, paketten son sigarayı çıkardı ve paketi buruşturup attı. +Yolda gördüm, karşıdan karşıya geçerken. Yanında iki çocuk vardı, biri kız biri erkek, bir de adam. Kızı; mavi gözlü, simsiyah saçlıydı ve ‘Ecem’ dediğini duydum. Oğlu ağlıyordu, kocası aldı kucağına ‘ağlama Osman’ım’ dedi. Önceleri onu karşıda görünce sarılmak için kollarımı açardım, o an yönümü değiştirdim. Anlatacak bir şey yok başka, bunları söyledi biraz daha içli içli diğer paketi açıp bi dal yaktı ve gözünden akan yaşları silmedi; ‘bunlar onun son izi, elimi bile değemem onun izlerine.’ dedi. Ayağa kalktı ve ‘anlatınca bi sikim etki etmiyor. Hiçbir sikimin bir sikime faydası yok. Bu hayatın temel kuralı şudur; siktir edebiliyorsan mutlusundur, edemiyorsan böyle ağzına sıçarlar...’ kaldırımları tekmeleye tekmeleye gitti. Üstüne fazla bir şey diyemem. Siktir edebiliyorsan mutlusundur...

Uçağa binmekten pek haz etmezdim. Tren ve otobüs yolculuklarına karşı ilgim daha başkaydı. Düzenli olarak, şehirler-arası otobüs yolculuklarına çıkardım işim gereği. Artık firmanın daimi müşterisi haline gelmiştim denebilir, çünkü senelerdir o firmayla yolculuk yapıyorum, koltukları rahat, konforlu. Fakat şey, şu verdikleri meyve suyu, onun ekşimsi bir tadı vardı, dişlerimde hassasiyet sorunu olduğu için biraz başımı ağrıtıyordu. Ama neyse ki, her daim yanımda olan özel ağrı kesicilerim vardı. Biraz pinpirikliydim bu konuda. Ertesi güne bir bilet aldım, iki kişilik koltuğu, yanımda uyurken horlayanlar oluyor ve ben bu durumdan pek haz etmiyorum. Peki, neden arabayla gitmiyorsun diyeceksiniz. Arabayı ortağım kullanıyor. Aysun… 10 senedir birlikte çalışıyoruz, pek yardımı dokunmuyor ama onda beni mutlu eden şeyler var, eğer sevgilisi olmasa onunla evlenebilirim bile… Ama var, değil mi işte? Her neyse biletimi aldım ve evime doğru yola koyuldum. O sırada bir kafe gördüm, yeni açılmış. Merak ettim, bu sırada yarım kalan kitabımı da tamamlarım diye düşündüm ve haliyle karnım acıkmıştı, birkaç şey atıştırmak için kafeye doğru yürümeye başladım. O sırada kafenin tam çaprazında bi çocuk vardı, dilenci gibiydi ama para uzatanları reddediyordu. Pek aldırış etmedim, karnımı doyurmak üzere kafeye doğru ilerledim. Cam kenarındaki masalardan birine oturdum ve menüyü elime alıp bakmaya başladım. Kafamda kombinasyon yaptım. Burger menü söylesem, ondan sonra çikolatalı pasta alırım ve yanında sade filtre kahvemle birlikte yerim. Planımı gerçekleştirmek üzere garsona el kaldırdım. Bir garson kız vardı, dikkat etmiştim kapıdan içeriye girer girmez beni süzmeye başlamıştı. Pek aldırış etmedim, fakat çene yapısı ve boynu çok dikkatimi çekmişti. Boyu ortalamanın biraz üstündeydi, yaklaşık 1,75 falandı, kilosuysa 55 civarıydı beyaz ten rengini belli edecek şekilde giyinmişti. Ki siyah gözlüğü, siyah pantolonu, kırmızı gömleğini beline bağlamış olması, siyah bluzu ve siyah-kırmızı ayakkabısıyla mükemmel bir görüntüsü vardı. İşim gereği çok dikkat ediyordum bu tarz şeylere… Her neyse, garson kız geldi ve siparişimi alıp 5-10 dakika sonra burgerimi getirdi. O sırada kitabımı çıkardım. Birkaç kez bitirmeme rağmen, her zaman ilk seferki gibi heyecanla okuduğum Tutunamayanlar’ı masanın üstüne bıraktım. Dışarıdaki çocukla birkaç dakika göz göze geldik, gülümsedi ve elindeki kitabı kaldırdı. Girerken dikkat etmemiştim ama o dışarıdaki üstü dağınık çocuğun elinde de Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı vardı. Arasındaki terk fark, benimki ilk baskı ve Atay imzalıydı. Ancak sözcükler aynıydı. Burgerim bitmişti, garson kız tabağı almak için geldi, o çocukla beni göz göze görünce şey dedi;’ O çocuk, adı Tufan, 11 yaşında. İnsanlar pek umursamıyor onu, hatta bazıları dilenci muamelesi yapıyor, fakat o çocuk patronumun oğlu. Patronum ne zaman kıyafet alsa, gidip onları satıp kitap alıyor. Psikoloğa falan götürdüler ama değişen bir şey yok. Sanki dünyaya kitap okumak için gelmişti ve günümüzdeki ortalama 60 yaşında birinin okuduğu kitap sayısı kadar kitabı henüz 11’inde bitirmişti.’ Okulla arası nasıl? ‘Okula gitmiyor, yani sadece sınavlara giriyor. Ona göre dersler çok basitmiş ve zihnini o tarz şeylerle meşgul etmek istemiyormuş.’ Hmmm, enteresan. Bu tarz çocukları/insanları görmek keyiflendirici olsa da ürkütüyor. ‘Bazı şeyler insanlarda yoktur, kitaplar verir. Örneğin; insanlar hayallerini çalar ve kitaplarsa hayaller kurdurur. Bu yüzden kitapları severim.’ İşin açıkçası, kız böyle söyleyince hoşuma gitti. Kahvem ile pastamı getirince, saat kaçta çıktığını soracaktım. Tam o sırada içeriye Aysun’un sevgilisi girdi. Mustafa, beni fark etmedi. Gitti garson kıza sarıldı, öptü, patronu gördü birkaç şey dedi. ‘Pardon’ gibi şeyler geveledi. Oturdu önünde bir masaya, kahve gibi bir şey söyledi. O sırada kameram yanımdaydı, garson kız kahvesini getirirken öpeceğini tahmin etmiştim ve tam öperken bir poz çektim. Kahvemi yarım bırakıp, kitabı çantama attım. Hesap 38tl’ydi 50tl verip üstü kalsın dedim ve apar topar çıktım. Ama dışarıdaki çocuğu aklıma kazıdım ve onun da bir fotoğrafını çektim. Saat 19:50 civarıydı eve girdiğimde, bir duş aldım. Saçlarımı kuruttum, yarın giyeceklerimi hazırlıyordum ve yanıma alacağım kitabımı. Ancak sorun şuydu ki, otobüsle gitmemeyi düşünmeye başladım. Aysun’u aradım, üç defa çaldı ve üçüncüde açtı. Her seferinde böyle yapıyordu, nedeni neydi ki anlatmadı hiç. Her neyse.
+Aysun, ben yarın seninle geleceğim.
-Otobüse ne oldu? Arabada sıkılırsın sen.
+Yok, yok sıkılmam. Hem konuşuruz, senle muhabbet iyi geliyor.
-Pekâlâ, öyle olsun bakalım. Yarın görüşürüz.
+Görüşürüz!
Onun telefonu kapatma gibi bir âdeti yoktu ve benim prensiplerim gereği ben de telefonu kapatmazdım. Mustafa, kapatırdı konuşmamız sonrasında telefonu. Saat 22:15 civarıydı ve midem kazındı. Aradım pizza söyledim, yanında birkaç kutu da sufle söyledim. Siparişi verdikten sonra zil çaldı, doğal olarak şaşırdım ve ‘NE ÇABUK!’ diye bir tepki verdim. Kapının gözünden baktığımda Aysun’u gördüm. Elinde peçete, gözlerini siliyordu. Hemen sürgüyü çekip, kapıyı açtım. Direk boynuma atladı. ‘Celal’ dedi sadece. İçeri götürdüm, televizyonun karşısındaki üçlü koltuğa oturttum onu, kalkıp kapıyı kapattım. O, o sırada gözlerini siliyordu. Yanına gittim oturdum, tekrar omzuma kapattı kendini ağlamaya başladı. Onun gözünden birkaç damla yaş aktıkça içimde bir acı oluşuyordu, bilmiyorum aşktan mıydı yoksa yakınlıktan mıydı? Emin değildim. Kalktı, plak koleksiyonumu açtı ve Neşet Ertaş’ın plaklarından birini koydu. O sırada pizza gelmişti, kapıda parayı ödeyip aldım, patates söylemeyi unutmuştum, dolapta soslanmış ve donmuş şekilde bekleyen patatesler vardı, çıkardım fritöze attım birkaç dakika sonra pişti. Yemek hazırdı, ben bir bira açtım pizzanın yanına, Aysun ‘iştahım yok’ dedi. İştahının olup olmadığını sormadım, kırmızı mı beyaz mı? Dedim. Cevap vermedi, gözlerini silmeye devam etti. Beyaz şarabı severdi. Bir kadeh beyaz şarap koydum, masaya çağırdım ve gelmezse kucağıma alıp zorla getireceğimi söyledim. Tam hareketlenirken geldi, masaya oturdu. Pizzayı bitirdik, tatlıları da yedik. Zorla da olsa yemişti… Ardından, masayı öyle bırakıp oturma odasına geçtik. Ağlamaktan gözaltları mosmor olmuştu. Bana şey dedi; ’Celal, ağır bir şeyler içmeye ihtiyacım var, rakı var mı evde?’ dedi. Dolaba baktım, yoktu. Evin çaprazındaki tekel açıktı ve benim biralarım da azalmıştı. Ben çıkıyorum ama gelince her şeyi anlatacaksın dedim. ‘Tamam, söz anlatacağım.’ Dedikten sonra kapıyı kapatıp çıktım, 6’lı bira paketlerinden 2 tane aldım. Frambuazlı votka vardı, Aysun’un sevdiği ondan da aldım. Düşündüm, viski çikolatayı da çok severdi, keyfini yerine getirirdi. Viski de aldım, rakıyı unutuyordum rakı da aldım. Yanına mezeler evde vardı, meze de aldım. Beyaz çikolataya alerjisi vardı, bolca bitter çikolata aldım ve eve doğru yola koyuldum. Camdan bana bakıyormuş, kapının otomatiğine bastı ve kapıda beni bekliyordu. Ama bakışı şey gibiydi; sanki, dokunsalar ağlayacakmış gibiydi. Kapıda beni gördü, benden önce içeri gitti ve kanepeye oturdu. Ben poşetleri tezgâha koyup, masayı hazırladım. Aysun’un hediyesi olan rakı bardakları vardı çıkardım ve dolaptan buz kutusunu çıkardım. Robot gibi geldi, oturdu ve benim de oturmamı söyler gibi gözleriyle işaret verdi. Oturdum, rakıyı açtı bardağın tamamını doldurmaktı amacı elini tuttum ‘yavaş gel’ dedikten sonra bardağındaki rakıyı pay ettim. Buzları koyup içmeye başladık, ilk bardağı dikti kafasına, suratında ekşime oldu hafiften rakı çarpmış gibiydi, biraz daha der gibi gözleriyle baktı ve merak ettim ne yapacağını bir duble koydum. Kafasına dikti yarısını içebildi, suratı iyice ekşidi kusacak gibi oldu, fakat kusmadı. Ben o sırada daha ilk kadehimi yeni bitirmiştim, sandalyesini yanıma çekti omzuma yattı ağlamaya başladı. ‘Anlat bakalım’ dedikten sonra başladı. ‘Celal, o, o, o… o gitti. Orospunun tekinin yanına gitti.’ O sırada çektiğim fotoğraf aklıma gelmişti, pc ye çoktan aktarmıştım. Biraz daha sonra göstermeyi niyetleştirmiştim. Cebinden bir fotoğraf çıkardı ve gösterdi, yanında bir kız vardı Mustafa’nın. Fakat bu kafedeki kız değildi, başka bir kızdı ve öpüşüyorlardı. ‘Celal, içip bana attılar fotoğrafı. Bu akşam, bu akşam yıldönümümüzdü. 1. yılımızı kutlayacaktık, o, o eve gelmedi bile.’ Laptop masanın biraz ilerisindeydi, açıp fotoğrafı gösterdim. Biraz daha şok oldu, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ben normalde pek ağlamazdım, onu o halde görünce ağlamaya başladım. İşte o zaman fark ettim, âşık olduğumu. İşte o zaman, onu sevdiğimi anladım. O geceyi, birlikte ağlayarak devam ettirdik. Sabah kalktığımda şişeyi devirdiğimizi fark ettim, ben masada sızıp kalmışım. O çayı koymuştu ve sabah kahvesini içiyordu. Önüme bir fincan kahve koydu ve şeyi sordu ‘dün gece neler konuştuk hatırlıyor musun?’ hayır da ne oldu ne söyledim? ‘Hiç, boş ver. Hadi kahvaltıyı yapıp yola çıkalım, daha fazla beklemek istemiyorum.’ Sanki, dün ağlayan o değildi, sanki dün aldatılan o değildi, yani o olamaz. O değilmiş gibi davranıyordu, ‘ben dün gece ne halt yedim lan!’ diye bağırmaya başladım kendi kendime, ona belli etmedim tabi. Kahvaltıyı yaptık, tıka basa doyduk. O çantamı bile hazırlamıştı. Kalktım, arabaya atladım. Ama aklımda şey vardı, gidip o herifle kavga etmek, Mustafa’yla yani. Bindik arabaya Eskişehir’e doğru yola çıkarken, Mustafa’yı gördüm. Aysun’un gösterdiği fotoğraftaki kızlaydı, el ele geziyorlardı. İndim arabadan, Aysun ‘ne yapıyorsun!’ derken, üstüne atladım. Yumruklamaya başladım, etraftaki esnaf ayırdı bizi. ‘Ne yapıyorsun lan, koduğumun manyağı!’ diye bağırdı. Adam mısın lan sen, o kızı niye aldattın amına koduğumun çocuğu diye bağırdıktan sonra, yanındaki kız tokat attı ve gitti. O sırada Aysun arabadan indi ve o da bir tokat attı yüzüne o itin, bir de tükürdü… ‘Celal, gel gidelim daha fazla kalmak istemiyorum’ dedikten sonra arabaya atladık ve yolumuza devam ettik. Aysun’la aramızda şöyle bir muhabbet geçti.
-Neden böyle bir şey yaptın? Dün neler konuştuk seninle, neden?
+Ne konuştuk? Bilmiyorum, söylemedin zaten. Hadi, hadi anlat da bileyim ne dedim.
-Sevdiğini söyledin, hatırlamıyor musun be adam? Senelerdir beni sevdiğini söyledin ya, gerçek değil miydi? Yalan mı söyledin lan bana?
+Ben… Ben, ben onu sana, sana söyledim mi? (yüz ifademden de anlamıştır diye tahmin ediyordum)
-Evet, söyledin! Ne oldu, ayıkken söylemeye cesaretin yok mu?
O sırada deli cesareti geldi sanırım, hatırlamıyorum ama arabayı yol kenarına geçirip öptüm onu. Hayatımda yaptığım ilk çılgınlık oldu, zaten toplamda iki tane var. Beni itmeyince, birkaç dakika öpüştük… Etraftakiler bizi izliyordu, kafamı çevirince fark ettim ve biraz utandık. Bir anda Eskişehir’e gitmekten vazgeçtim ve ilerden u dönüşü yapıp eve geri döndüm. Tam o sırada telefonum çaldı. Eskişehir’de bizi bekleyen firmanın müdürü Âdem bey arıyordu, hemen açtım.
-İyi günler Celal bey.
+İyi günler Âdem bey.
-Efendim, yola çıktınız mı? Geliyor musunuz?
+Evet Âdem bey, yoldaydım fakat acil bir işim çıktı ve geri dönmek zorunda kaldım.
-Ha çok iyi, ben de sizi o yüzden rahatsız ettim. Fuar’ımız bir hafta ertelendi. Önümüzdeki hafta sizi görmeyi çok isteriz, masraflarınız tarafımızca karşılanacaktır.
+Önemli değil, çok teşekkür ederim efendim, iyi günler.
-İyi günler…
Aysun’a döndüm ve ‘hayatımın en güzel ikinci günü’ diye bağırdım biraz. Ya şey, aslında biraz çığlık atar gibiydi, ortaya iğrenç bir ses çıktı ama olsundu. O anlamıştır herhalde. Yol üstünde çiçekçi gördüm, arabayı aniden frenleyip gidip, 11 adet gül aldım. (Hayatımda, en çok sevdiğim kişisin anlamına gelir) Yüzünde aptal bir gülümseme oldu, gülleri verdikten sonra ve bana şey dedi; ‘Celal, iyi ki varsın!’ Biraz afalladım, daha dün aldatıldı ve şimdi bana beni sevdiğini ima eder gibi davranıyor. Ya da ben şüpheci tavırla yaklaşıyorum, emin değilim. Her neyse eve vardık. Yukarı çıkarken, ‘o özel bifteğinden istiyorum beyefenciğim, bana onu ya pa cak sın…’ dedi. Sen yukarı çık, ben kasaba uğrayıp geliyorum, fazla bekletmem dedim. O sırada, arabaya binerken kasabı aradım ve dört adet biftek hazırlamasını söyledim. Yol üzerinde kilise vardı, sürekli şarap aldığım. Oraya uğradım ve bir şişe de şarap aldım. Kasap ben vardığımda biftekleri hazırlamıştı zaten, aldım ve parasını ödeyip arabaya bindim. Eve geldiğimde zile basacaktım, birden kapı açıldı beni bekliyormuş pencerede, yine… Asansöre bindim, hemen çıktım. Hah işte o sırada, karşımda onu gördüm, böyle insan farklı hissediyor anlatamam, ama ya işte öyle hissettim. Şarabı açmak için tirbuşonu aradım, çekmecedeymiş aldım ve açtım. Birer kadeh doldurup, içerken, bifteği şarapla sosladım ve tavaya koydum. Yavaş yavaş pişerken şarabı azar azar döktüm, çok pişkin sevmezdik hafif pişince aldım, tabağa koydum ve masayı hazır hale getirdim. Şarabı doldurdum ve yemeğimizi yerken onu izledim. Saygı duyulası bir güzelliği vardı. O akşam yemeği yedikten sonra o televizyonun karşısındaki üçlü koltukta film izlerken, sarmaş dolaş uyuya kalmışız. Sabah erken kalktım ve kahvaltıyı hazırlayıp öperek uyandırdım. Birkaç ay falan böyle sürdü, o güne kadar. Şeydi o günün tarihi; 09.03.2015… Akşam beklediğimiz bir film vizyona giriyordu, atladık arabaya, AVM’nin katlı otoparkına çıktık. Orada ellerimi tuttu ve biraz daha arabada kalıp konuşmak istediğini söyledi. Elinde bir mektup vardı.

‘’Celal, ben Aysun. Eğer bunu okuyorsan, bil ki ben çoktan ölmüş olacağım. Yanında ikiz kardeşim var, Cansu. Cansu’ya ben söyledim hayatına girmesini ve öyle devam etmesini. Kanserdim ben, Mustafa biliyordu öleceğimi. Sana söyleyemedim. Hayatımda hep Mustafa vardı doğru, fakat ben hep sana aşıktım. Hep seni seviyordum, sen, sen bir başkaydın. Her neyse, kardeşime iyi bak, Aysun…’’

Ağlayarak okudum bu mektubu, o sırada Cansu; ‘Celal, 6 sene oldu Aysun öleli, ben… ben… ben hep onun yerinde olmaya çalıştım, fakat dayanamadım. Mustafa iğrenç biriydi, sana bu oyunu oynamak zorunda kaldım. Aysun’un mektubuna, vasiyetine uydum. Bak, sen harika bir adamsın, tanıdığım en güzel insansın. Ama ben artık dayanamıyorum. Olmuyor. Beni değil, Aysun’u seviyorsun sen. Ben artık bu oyunu oynamak istemiyorum. Onun ölüm yıldönümünde sana bu mektubu verdim ve seni sevdiğimi söylüyorum. Aysun hiç beni anlatmamıştır sana, beni hep gizleyip saklardı o. Fakat, bana hep seni anlatırdı. Ben onun seni anlattığı sene aşık oldum. Ben senin hayaline aşık oldum yıllarca. Eğer git dersen anlarım, ama kal de yalvarırım, benim sana olan hislerim gerçekti ve öyle olacak. Lütfen, izin ver seninle olayım. ‘ Gözlerimdeki yaşı silip birkaç şey geveledim ve biraz yalnız kalmak istediğimi söyledim. Arabanın ve evin anahtarını ona verdim ve yarın onu bulacağımı söyledim. Gittim bir meyhaneye, saatlerce içtim. Daha fazla içmek için kustum ve tekrar içtim, tekrar kustum, tekrar içtim… Sabah gözümü evde açtım, Meyhane sahibi Hulusi abi onu aramış. Beni eve bırakmışlar. Sabah kalktığımda, karşımda o vardı. Beni beklemiş sabaha kadar. Öyle görünce dayanamadım, sarıldım öptüm kokladım, saçlarının kokusunu içime çeke çeke kokladım. ‘Gitme, kal yalvarırım! seni istiyorum…’ Böyle birkaç sene devam ettik, başlarda Aysun’un emaneti olduğu için onu seviyordum, fakat sonraları iyice bağlanmaya başladım ona. Şimdi diyeceksiniz bunu neden anlatıyorsunuz. Saat 02:00 tarih 09.03.2017 Aysun öleli 13 yıl oluyor. Ve ben onun şerefine, onu son kez anmak için bunları yazıyorum ve karıma sarılıp yatıyorum. Diyeceğim şudur; bir insan ölünce veya gidince hayatınız bitmiyor, aksine yeniden başlıyor. Aysun gitti Cansu’m geldi. Hoş geldi, iyi ki geldi, onunla ben bana geldim…