filmses

Türk filmlerini seviyor musunuz? Ben bazısından çok etkilendiğim için çok seviyorum. Derdini çok iyi anlatan Türk filmlerim var, bunlardan kendi içimde yarattığım ilk 5′in ilk sırasında diğerlerine göre daha bilinir bir film olduğunu düşündüğüm HALAM GELDİ yer alıyor. “Çocuk gelinler, akraba evliliği, pedofili, töre, çaresiz anne” gibi bir dolu gerçeği midene ağrılar soka soka izlettiği ve maruz kaldığı en büyük - belki de tek - eleştiri “ajitasyon yööööööaaaa” olduğu için birden fazla kez izledim. Ne yazık ki insanımız “gerçekten acı” olanın ne denli acı olduğunu asla idrak edemediği için, o acı tüm gerçekliğiyle gözünün önüne sunulduğunda “durum acılaştırılmış” gibi algılıyor. Siktirin afedersiniz, dünyanın en acı şeyinden bahsediyoruz, bunun nesi “ajite” edebilir ki daha? (Nefret ediyorum o kelimeden de.)

HALAM GELDİ’nin hemen peşinden özellikle LAL GECE’den bahsedeceğim çünkü o da çocuk gelinler üzerine yapılmış, neredeyse tek bir sahnede geçen (gerdek odası), Berlin Film Festivali’nde Kristal Ayı ödülü almış, bir diğer festivalden “en iyi uzun metraj” ödülüyle dönmüş, masraflarının karşılanması için yönetmen Reis Çelik’in evini, filmde oynayan İlyas Salman’ın ise arabasını sattığı bir film. HALAM GELDİ’nin içinde net siyah ve beyaz karakterler yer alır, konu şiddet, kan, dayak, zorlama üzerinden anlatılırken LAL GECE’de töre ve çocuk gelin konusu içerisinde bu temaları barındırmadan işleniyor, şaşırtıcı ama “ağır başlılık ve iyilikle.” Tam bir festival filmi, aşırı ağır akan bir durum öyküsü, filmde uzun uzun suskunlukar (Zaten filmin uluslar arası ismi The Night of Silence), hoş ve hafif bir absürd tiyatro tonu var. Olaya “in medias res”ten girişi insana “aha trajedi izliyorum” dedirtiyor. E karakter kusurundan aydınlanma ve katarsise, cezalandırmaya kadar içinde bir sürü trajik element de barındırıyor. Dahası, karakterlerin, olayın geçtiği yerin falan adı yok; olayın hangi dönemde geçtiğine dair ufacık bir bilgi bile yok ve bu temadaki filmlerin gerçekçiliğini artırması için böyle isimlere ihtiyaç duyması ancak bu filmin bu yoksunluklara rağmen bu kadar inandırıcı olması ne büyük bir başarı. Mesela, HALAM GELDİ’de Reyhan karakteri üzerinden onunla aynı kaderi paylaşan diğer çocukları “nice Reyhanlar…” şeklinde anabiliyorsun ancak burada karakterin isminin bile olmaması daha benimsetici, daha genelleyici bence. Neyse, Deniz Hoca’nın karşılaştırmalı edebiyat dersindeymişim gibi sıkıcı, karşılaştırmalı incelemelere hemen buracıkta son veriyorum =D

MOMMO. Kız Kardeşim. IMDb puanı 7,7 imiş, çok sevindim şu an. Bu da Nürnberg Film Festivali’nden epey ödülle dönmüş. Türkiye’de hiç değer görmemiş bu film (meraklısı illa ki biliyordur, genellemiyorum) Almanya’daki okullarda göçmen çocuklara bakış açısının değiştirilmesi amacıyla bir projeye dönüştürülmüş, izletilmiş. Ben ilk kez trende izlemiştim. Sonra bakmıştım ki insan içinde hüngür hüngür ağlayacağım, ilgimi hemen filmden koparıp müzik dinlemeye başlamış ve sonra, evde rahatça, rahatça ağlaya ağlaya izleyeceğime söz vermiştim. İzledim de, ağladım da. Dünyanın en hüzünlü kardeşlik öyküsü sanırım. Yokluğu, çaresizliği, garibanlığı, ülkenin en göz ardı edilen gerçeklerini anlatan ve insanın günlerce etkisinden çıkamadığı acayip süründürücü (sürükleyici) bi’ film.

Etkisinden kurtulamadığım bir diğer filmse ATEŞİN DÜŞTÜĞÜ YER. Dümdüz giden bir yolda bir karakterin yusyuvarlak bir değişim göstermesi benim için aktarılması o kadar zor bir şey ki, senariste (İsmail Güneş) hasta olup kendisini epey araştırmıştım. Antalya Film Festivali’nde ön elemeyi bile geçememişken Montreal Film Festivali’nde “En İyi Film” ödülü alması ülkemizin işine gelen ideolojik / kültürel ve hatta dini değerlere ne kadar ters düştüğünü bir nebze açık edebilir. Dahası, Where the Fire Burns ismiyle Oscar aday adayı da olmuş. Yine namus, töre, intikam, vicdan, psikoloji - her bi’ bok var. Ve tabii gözyaşı. Ben çok ağlamıştım bilmiyorum, bence herkes ağlamasa da izlemeli.

Son olarak 2011 tarihli GÖRÜNMEYEN de beş haftada 214 kişi tarafından izlenerek 2000 küsür hasıla yapmış, yani gördüğü değer aşırı iç acıtıcı, yine de Türk siyasi ve hatta Türk müzik tarihi hakkında çok şey öğreten, hafiften belgeselimsi ama bir cinayet atrafında dönen açmazlı çıkmazlı bir konusu da olan nonik bir festival filmi. Bana yeni şeyler öğrettiği için seviyorum. Hem de “gerçek” şeyler. Yönetmen öz dedesinin günlüğünden bir sayfa bulmuş bir gün, o sayfa üzerinde okuduğu şeylerden esinlenerek böyle bir film yapmış; gerçek bir hikayeymiş. İlginçmiş.

Rahatsızlık veren, aklı yoran, hale şükrettiren, empati kurduran, darma dağın eden “şeyler” izlemekten hoşlanıyorsanız alın size beş tane yerli malı dram.

Ay yazarken bile içim sıkıldı.

bu eller kalem tutuyor. bu eller hayata tutunuyor ve bu eller de bir gün büyüyecek. sevgilim, sen de büyüyeceksin. bütün banklar aynı anlama gelecek. her kolon, ardından çıkacakmışsın gibi spiralleşecek. çünkü sen böyle bir şeysin, insanın çocukluk fotoğraflarında bile -evet, çocukluk fotoğraflarında bile- pes artık keşke burda olsaydın dedirtecek cinstensin. bisikletin tekerleğine pet şişe sıkıştırmak, mahalledeki tek vitesli bisiklete sahip olmak, babayla yapılan uçurtma, annenin ilk gösterine katılışı, kalabalıklar arasından seçebildiğin ilk tanıdık yüz, blok dersin ortasında akla gelen insan, duvar yazılarının altını çizme telaşı, ocakta pişen domates çorbası, evin kokusu, ananne yemenisi, tuz gölündeki yavru kediler, minibüsteki boş koltuk, mantar panoya yazılan söz, defterin sağ sayfası, berbat filmlerin mükemmel hatıraları -ve hayat berbat bir filmse en mükemmel hatırası-. evet evet, bunların hepsisin. seni boykot edemeyecek kadar, seni zeytin çekirdeğini -evet, onu bile- doldurmayacak sebeplerle, seni bütün ankara kadar ve çokça. Saklamadan; sana bir dizi değil, bir hayat armağan edilir.