felaket

Kaybettiğim şey benim için o kadar büyüktü ki ilk önceleri bunu bir türlü anlayamadım. Ne de hayatımdaki neticesini ölçebildim. Sade içimde simsiyah çok ağır bir şeyle dolaştım durdum. Sonra bu haraplığa daha başka bir duygu, bir çeşit kurtuluş duygusu karıştı. Bir baskıdan kurtulmuştum. Emine bir daha ölemezdi. Hatta hastalanamazdı da. Orada zihnimin bir köşesinde olduğu gibi kalacaktı. Hayatımda birçok şeyler daha beni korkutabilir, başıma türlü felaket gelebilirdi. Fakat en müthişi, onu kaybetmek ihtimali ve bunun korkusu artık yoktu. Her an onun hastalığının arasından etrafa bakmayacak, o azapla yaşamayacaktım.“

‘Olabilecek şeylerin en kötüsü olmuştu. artık hürdüm.’

—  Ahmet Hamdi Tanpınar

O zamanlar 7. sınıfa gidiyordum. Köpek gibi Sagopa Kajmer hayranıydım, hala daha dinlerim gerçi ama neyse. Uzun bir aradan sonra Samsun'da konser vericekti, ben de çıldırıyorum tabi, arkadaşları falan ayarladım kesin gidicez ama babam biraz yamyam bir arkadaş olduğundan sormaya da korkuyorum, pek salmazdı beni geceleri dışarıya. Neyse bu yamyam babamız izin verdi, bir gün önceden bilet aldım ben de. Deli gibi mutluyum, ertesi gün oldu, bende ps2 var o zamanlar, oyun oynuyorum zamanın geçmesini bekliyorum ama bir türlü geçmiyor, aklım sadece konserde. Sabah kalkınca çişimi bile yapmamışım bakın, düşünün. İşte ben ps oynarken odaya babam girdi, beni oyun oynarken görünce başladı yamyamlığa, bağırdı çağırdı senin dersin yok mu amk çocuğu dedi, aldı bileti yırttı attı… Belasını siktiğim sonradan siniri geçince çok üzüldüğümü gördü(üzülmek ne demek zırlıyorum amk) para verdi git bilet al diye.. Oraya gidiyorum bilet yok, oraya gidiyorum orda da yok, neyse birkaç saatin sonunda buldum bileti, hala yapmamışım ama tuvaletimi. O sırada eve de uğrayamadım direk konser yerine(Samsun eski AKM, yeni Opera) gittim. Arkadaşlarla buluştuk, ben güya işemeye gidicektim ama çok geride kalmayalım diye girdik sıraya bekliyoruz. Kapılar açıldı içeri almaya başladılar ben tuvalet bakıyorum ama izdiham var amk nasıl bulayım. Neyse girdik salona, Önden Abluka Alarm, sonra Kolera, sonra Sago çıktı, 2 saat civarı sürdü konser kesintisiz. Ulan dışarı çıkarken de izdiham var bir tuvaleti bulamadım… Dedim ki sikerler, arkadaşlardan da ayrılmak istemiyorum, yamyam babam da eve bekliyor zaten. Dedim tutarım yarım saat daha ne olacak. Dışarı bir çıktım, şarıl şarıl yağmur yağıyor. Neyse arkadaşlarla vedalaştık başladım koşmaya, dolmuş buldum zar zor ama felaket ıslandım o sırada. Üstümden sudan çok ter akıyor yine de amk. Neyse dolmuştayım, duramıyorum yerimde, zıplıyorum arkada, terliyorum deli gibi. O sırada dolmuş meydana geldi, dedim abi indir inecem ben, bu durduğu gibi atladım, başladım hızlı hızlı yürümeye(bozuntuya da vermiyorum kalabalık hep o taraflar). Dünyanın en hızlı yürüyen adamı gibi yürüyorum ama, koşmaktan bi tık aşağı. Apartmanın önüne kadar feryat figan geldim, çıkardım anahtarı, ellerim titriyor kapıyı açamıyorum. Büküldüm kaldım twister dondurması gibi, altıma işeyecem amk. Sonunda açtım kapıyı. Baktım asansör 5. Katta(bizim ev de beşinci katta). Çağırdım bunu ama yalvarıyorum ne olur çabuk gel diye. Köpek gibi zıplıyorum olduğum yerde. Asansör geldi, bindim. Bastım 5'e, zıplayamıyorum da amk(asansör biraz arızalıydı, pek tekin değildi). Tam 3. katı 4. kata bağlayan kısımda artık dayanamadım. Tak dedim bastım stopa. Tam o asansör ile duvar arasında kalan 2-3 santimlik boşluğa yaklaşık 12 buçuk dakika işedim. Burnumdan aşağı ter damlıyor bir yandan, bir yandan şarıl şarıl 3. kattan betona çarpan çişin sesi geliyor… Umrumda bile değil… Sonra tekrar bastım beşe. Gittim çaldım kapıyı, babam açtı.. Konuşamadım bile, gittin kanepeye yayıldım, dünyanın en mutlu insanı olarak yayıldım o kanepeye. Ertesi gün bir baktım asansörü kullanıma kapatmışlar, temizlik yapıyorlar… Tabi ben de bilmiyor edalarında kolay gelsin deyip 5 katı yürüyerek gönül rahatlığıyla indim. Teşekkürler idrar kesem, teşekkürler Mikail, teşekkürler Sagopa Kajmer, teşekkürler yamyam babam… bu zafer hepinizin. O değil de; ÇOK SAĞLAM İŞEMİŞTİM BE!

“İnsan kendini öğrendi.”
“Sonra başını kaldırdı ve diğer insanlara baktı.”
“Evet.”
“İnsan paradan önce harcamayı öğrendi.”
“Sonra harcayacağı bir şey kalmadı ve diğer insanlara baktı.”
“Evet.”
“Diğerleri ne yapıyorsa o da aynısını yapmaya başladı.”
“Yani kendini harcadı.”
“Evet.”
“Ve insanın başına kendisinin getirdiği en büyük felaket olan…”
“Heba…”
“Dönemi başladı.”

Sen bir kumarbazsın, Patrice. Rulet ya da poker oynamıyorsun. İnsanlarla oynuyorsun. Onlardan yararlanmak için değil, onlara saygı duymadığın için de değil. Gücünü kullanmak da değil arzun. Sen bir ilişkinin sınırlarını yoklamaktan kendini alamıyorsun, o sınırları aşıyor ve bu yüzden de bir felakete neden oluyorsun.

Pascal Mercier - “ Der Klavierstimmer ”

yüzünün ağrısı gözlerime oturmuşken, ki gülüşünden bahsetmiyorum bile, pencereye en yakın koltuğa oturuyorum ben de. göğün mavisi değil derdim, ki gözlerimde yüzünün işgal kuvvetleri, ki üstelik gecenin tam ikisi, derdim şu ki kurutulmuş bir meyve gibi buruşmuș ciğerlerime bir miktar oksijen girsin, yoksa öleceğim.
bana bunu neden yaptın'ları, bana bunu nasıl yaptın'ları, hesabı kitabı geride bırakalı epey oluyor. öfkelenemiyor, üzülemiyor, özleyebiliyor fakat asla dönemiyorum. bazen duraklatılmıș bir film sahnesi gibi kalakalıyorum gün ortasında. ayaklarıma beton dökülmüş gibi. kemiklerimin kütlesi olağanüstü artmış gibi. öylece. adımsız. soluksuz. bakışsız. ne oturabiliyorum, ne bulunduğum yeri terk edebiliyorum. ne çalan telefonu; ne de içimin, ağzı yırtıla yırtıla feryat eden sesini işitebiliyorum. kulaklarım bile faaliyetini yitiriyor. birinin gelip “oynat” tuşuna dokunmasını bekliyorum sabırla.
bazen hamam böceği gibi hissediyorum. tam anlamıyla üstelik. Samsa misali değil yani. ufak bir böcek gibi, her şey birdenbire büyüyor gitgide. özleminle birlikte. gecenin ortasında bile, aydınlıktan kaçar gibi karanlıktan karanlığa kaçıyorum korkuyla. göğün siyahı yetmiyor. dehşetle söndürüyorum ışıkları. yetmiyor. gözlerimi yumuyorum. yetmiyor. öyle ki, bir kara delik bulsam gözümü kırpmadan çivileme atlayacağım. makûs talihim sağ olsun, bulamıyorum.
bazense tüm hücrelerimin bir bir eridiğini ve yapış yapış bir halde aktığını hissediyorum. seni özlemenin en dayanılması güç biçimi de bu oluyor. hareketsizlikle bir şekilde baş edebiliyorum, karanlıkla da öyle. fakat, ağır ağır eriyen plastik bir gövdeye sahip olmak… işte buna tahammül edemiyorum. karnımın ortasına bir bulantı yerleșiyor usul usul. önce; gördüğüm, duyduğum, soluduğum, dokunduğum her şey midemi alabora ediyor. sonra ellerim, sonra gözlerim, ağzım, sesim, midemin ta kendisi hatta, hepsi istifra etme isteği uyandırıyor. elimden gelse, ah o yapış yapış ellerimden bir gelse, midemi çekip çıkaracağım gırtlağımdan. fakat çaresiz, bir şeyler olmasını bekliyorum, belki kötü bir haber, bir telaş, bir felaket, bir afet, bir kıyamet… ne olursa olsun, olacak şeyin beynimde kasırgalar koparmasını, aklımın senden savrulup olabildiğince uzağa uçmasını bekliyorum. havada asılı kalmış zehirli bir gaz kütlesi gibi, öylece. bu kez sabırsız. bekliyorum.
seni özlemek istemiyorum. yüzünü ve daha kötüsü gülüşünü gözlerimde taşımak istemiyorum. benim hayatımda parça tesirli bombalar patladı, başımı sokacak bir küçük sığınağım bile kalmadı, bu gözlerim bin yangının aleviyle parladı söndü de bir tek gülüşünün közü kaldı.
sız artık, taşıp dökül bakışlarımın kenarlarından. tüken. eski biraz. yıpran. bu ne diri, bu ne taze hatıra, bunca yıldır, inatla, hâlâ…

mavi tuğba karademir

Mustafa

Babası öldü.
Yetim büyüdü.
Üvey evlat oldu.
Tutuklandı.
Hapse atıldı.
Sürüldü.
İşsiz kaldı.
(Şöyle yazıyordu o sıkıntılı günlerde kaleme aldığı günlüğüne: Harcamalarım fazla değil, zira gelirim hep az.)
Yatağından çok siperde yattı.
Hastalandı.
Böbreklerinden.
Cephede yaralandı.
Kolundan, kaburgasından.
Şarapnelle vuruldu.
Gözünden, göğsünden.
Mesleğinden atıldı.
İdama çarptırıldı.
Kardeşleri öldü.
Çocuğu olmadı.
Boşandı.
Karaciğeri iflas etti.

Mustafa Kemal.

Evladı olmayan yetimin, duygularını anlatın evlatlarınıza, 23 Nisan'da…
Anlatın ki, o yetimin kendilerine bıraktığı hediyenin kıymetini kavrasınlar.

Kısacık ömründe bir insanın başına ne felaket gelebilirse, hepsi geldi.
Bunu anlatın.
Direnen…
Teslim olmayan ruhu anlatın.

Korkmasınlar zorluklardan.
Korkmasınlar tek başına kalmaktan.
Korkmasınlar işsiz bırakılmaktan.
Korkmasınlar beşparasızlıktan.
Korkmasınlar alçaklardan.
Korkmasınlar doğruluktan.

Kader, bu topraklarda yaşayan özgür karakterli insanlara mecburi görev yüklüyor, ilelebet mücadele edeceğiz.
Korkmasınlar hayattan.

Yürek…
Sadece organ değil.
Bunu anlatın.

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk, 1925 yılında şapkayı tanıtmak için gittiği Kastamonu'da halka seslenişinde şöyle diyor:

“Sevgili Kastomonulular, Türk ve İslâm alemine bakınız. Zihinleri medeniyetin emrettiği genişlik ve yüksekliğe uymadığı için ne büyük felaketler ne acılar içindeler. Bizim de şimdiye kadar geri kalmamız ve nihayet son felaket çamuruna batışımız da bundan. 5-6 yıl içinde kendimizi kurtarmışsak, bu anlayışımızdaki değişiklikten olmuştur. Artık duramayız. Ne olursa olsun ileriye gideceğiz. Çünkü ileri gitmek zorundayız. Medeniyet öyle bir ateştir ki, kayıtsız kalanları yok eder. Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, müritler, dervişler, yobazlar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”