ettie!

Tebessüm­čîŞ

Yemekhanede tabakları boşaltıp yerleştiren bir abla var. Böyle minnoş, biraz şişko, güleryüzlü falan baya tatlış bir şey. En zor iş onun bence hatta. Geçenlerde yemeğe saat 22.00 gibi gittim, tepsimi oraya bırakırken her zaman olduğu gibi kolay gelsin abla dedim yüzüne bi baktım kadın yorgunluktan çökmüş resmen. Sonra kendimden utandım çünkü bizim yurtta kimse tabaklarını kendi boşaltıp yerleştirmez ve ben de. Lan dedim o kadın bizim tabakları tek tek boşaltmak zorunda mı? Ki aslında kıyıda köşede bir minik yazı da var bu konuda. Sonra ben tabi her şeyi tek tek boşaltıp ablaya iş bırakmamaya başladım ve kadın her seferinde mutlu olup teşekkür etti 😍. Ya ponçik sen niye teşekkür ediyorsun, biz teşekkür ederiz 💕. Yalnız kadın kendine yapılan saygısızlığa o kadar alışmış ki yapmamız gerekeni yapınca karşıdakine minnet duyup ona bir jest yapılmış gibi hissediyor. Etrafınızdaki insanlara iyi davranın yahu, nasıl mutlu olduklarını göreceksiniz. Ayrıca bu abla gerçekten çok tatlı ya azıcık anne sıcaklığı taşıdığı doğrudur 😊.

İsa aleyhisselam bir gün deniz kenarından geçerken nurdan yaratılmış bir kuş gördü. İnsan ona baktığı zaman nurunun aydınlığından gözünü açamazdı. Kuş gidip kendini çamura batırdı ve gidip denize girdi ve yine tertemiz olup parladı. Denizden çıkıp yine çamura battı ve gelip denize girip temizlendi. Bu hal tam beş sefer tekrar etti. İsa aleyhisselam: “Bu kuş neden kendini çamura batırıyor, sonra çıkıp denize giriyor ve temizleniyor?” diye kuşun haline şaşırdı. Allahü Zülcelal, İsa aleyhisselam'a şöyle vahyetti: “Ya İsa! O, namazın temsilidir. Ahir zaman peygamberi Muhammed aleyhisselamın ümmeti namaz kıldığı zaman, aynı o kuşun denizde temizlenip nurlandığı gibi, hatalarından temizlenip nurlanacak. Yine hata yaparsa aynı kuşun çamura girmesi gibi zulmetle kaplanacak ve namaz kıldığı zaman tertemiz olacak. İşte namaz, insan için böyle kıymetlidir.”

Secde; hepimizin alnına yazılmış ortak bir alın yazısıdır.


Hayırlı Cumalar.  Hayırlı Ramazanlar…

Okuldayd─▒k.
Kap─▒ ├žald─▒.
Kar┼č─▒mda kocaman bir ├ži├žek.
├çi├že─čin arkas─▒ndakini g├Ârmek i├žin kafam─▒ uzatt─▒m.
Derken bir ├Â─čretmenimizi sordular.
ÔÇťEvet buradaÔÇŁ dedim.
─░mza kar┼č─▒l─▒─č─▒nda ├ži├že─či ald─▒m.
├ľ─čretmeni s─▒n─▒ftan ├ža─č─▒rd─▒m ve ├ži├že─či kendisine verdim.
├ľ─čretmen ├ži├že─če ili┼čtirilmi┼č kart─▒ ald─▒. Arkas─▒n─▒ ├ževirdi, y├╝z├╝nde tebess├╝mler olu┼čmas─▒na ra─čmen ciddiyetini bozmad─▒. Te┼čekk├╝r etti, sonra da d├Ând├╝ arkas─▒n─▒ gitti.
Merdivenlerden ├ž─▒k─▒yor muydu yoksa u├žuyor muydu fark edemezdiniz.
Masama ge├žtim, tam oturuyordum ki Feride iki g├Âz iki ├že┼čme ├ž─▒kageldi.
Hemen konuya girdi. ÔÇťBir g├╝n ben de b├Âyle bir ├ži├žek alabilecek miyim?
Benim de kap─▒ma b├Âyle ├ži├žekler gelecek mi?ÔÇŁ
ÔÇťNiye gelmesin, bir g├╝n o da olur Feride. B─▒rak bu s─▒radan ┼čeylere a─člamay─▒ da, a─člayacaksan e─čer; dedikodu, g─▒ybet ve nefretin dile getirildi─či ortamlarda, taraflardan biri oldu─čun i├žin, kar┼č─▒ taraf─▒ bilerek su├ža ortak etti─čin i├žin; yahut taraf─▒ olmasan bile, b├Âylesi ortamlar─▒ terk etmedi─čin i├žin a─čla.
A─člayacaksan e─čer Feride, hayat─▒ndaki g├╝nah dolu anlara, haram helal tan─▒may─▒p, n├óme┼čru yollara sapt─▒─č─▒n zamanlar i├žin a─čla.
A─člayacaksan e─čer Feride hal dilinle ├Ârnek olamad─▒─č─▒n, ├Âylesine s├Âyledi─čin s├Âzlerinin kimseler ├╝zerinde tesirini g├Ârmedi─čin i├žin a─čla.
A─člayacaksan e─čer Feride,
ÔÇśEsselat├╝ hayr├╝n minennevmÔÇŁ ├ža─čr─▒s─▒n─▒ i┼čitti─čin zamanlarda, kafan─▒ yorgan─▒na daha fazla g├Âmd├╝─č├╝n i├žin a─čla. A─člayacaksan e─čer Feride, az da olsa her g├╝n okuyamad─▒─č─▒n KurÔÇÖan i├žin, edemedi─čin dualar, k─▒ramad─▒─č─▒n dizler, duramad─▒─č─▒n k─▒yamlar, gidemedi─čin r├╝kular, varamad─▒─č─▒n secdeler, sunamad─▒─č─▒n tahiyyatlar i├žin a─čla.
A─člayacaksan e─čer Feride, h├╝z├╝nlerini da─č─▒tacak, sana kalp ferahl─▒─č─▒ verecek Rabbini b─▒rak─▒p ba┼čka kap─▒lar ├žald─▒─č─▒n i├žin a─čla.
A─člayacaksan e─čer Feride, b├Âyle k├╝├ž├╝k ┼čeyler i├žin de─čil, bo┼č hevesler, bo┼č hayaller pe┼činde ge├žirdi─čin ├Âmr├╝n i├žin a─člaÔÇŽ.
—  Sait K├Â┼čk

anonymous asked:

So how are you and the virgo guy doing? (You don't have to answer if you don't want to!)

Libra w/ Virgo Venus and I are doing shittily.
Yesterday, after my amazing beach day, I found out he’s talking to that other girl again and had basically ghosted me, despite him flirting and talking to me all that day.
His bestfriend flirted with me, too.
I curved boys for him (including bestfriend who he’s chilling with as we speak).

But hey 🤷🏻‍♀️ I’m still debating on what I’m gonna do. He’s with his friend so I don’t want to be mean, but if he’s gonna let me suck his dick and ghost me right after, I think messaging his bestfriend and letting him talk about how hot I am to the Libra dude is a p®etty move.
But also, sigh. What did I expect?

Abinin biri vard─▒ 40 ya┼č─▒ndayd─▒ rak─▒ masas─▒nda falan içerken elinde mutlaka bir foto─čraf olurdu, birkaç ay sonra bu abi vefat etti. Ailesi falan yoktu, evinde bir kutu ç─▒kt─▒. Kutunun içinde birkaç foto─čraf ve bir mektup vard─▒ ┼čey yaz─▒yordu mektupta; "Hani sözümüz vard─▒ birbirimize, elma ┼čekeri yiyecektik birlikte. Öyle büyüyüp gidecektik, o kocaman lunaparklarda el ele dola┼čacakt─▒k. Hani hep derdin ya, saçlar─▒n─▒ koklay─▒p y─▒ld─▒zlar─▒ saymak istiyorum diye. Bir gün yapaca─č─▒z." mektubun yan─▒nda küçük bir ka─č─▒t vard─▒ orda yazan cümle ┼ču anki içti─čim rak─▒ya sebep. 'Bana bir sözün vard─▒ ya Züleyha, 11 ya┼č─▒nda vermi┼čtin ellerimi tutarken. Seninle ya┼članmak istiyorum, öleceksem seninle olsun istiyorum, bak bana söz ver e─čer ben ölürsem 41 seneden evvel yan─▒ma gelme, sen ölürsen de ben gelmeyece─čim. Neden 41 dedi─čimde, baban ve annenin 41 ya┼č─▒nda öldü─čünü söylemi┼čtin demi┼čtin ya hani. ─░┼čte sen beni b─▒rakt─▒n ve gittin. Ben bugün 41 oluyorum. Bak ┼čimdi baban─▒n ve annenin öldü─čü ya┼čtay─▒m Züleyha'm, yan─▒nda yer ay─▒r kollar─▒na geliyorum." ba┼čka kelama lüzum yok. ┼×erefine Süleyman abi, ┼čerefine Züleyha abla, ┼čerefinize içiyorum...
Per tutta la vita ho desiderato che qualcuno mi prendesse per mano e si occupasse di me - magari sembro una persona coraggiosa che fa tutto da s├ę, e invece mi abbandonerei cos├Č volentieri alle cure di un altro.
—  Pierre Ferri├Ęre, Isabelle Meeus-Michiels

Uçağa binmekten pek haz etmezdim. Tren ve otobüs yolculuklarına karşı ilgim daha başkaydı. Düzenli olarak, şehirler-arası otobüs yolculuklarına çıkardım işim gereği. Artık firmanın daimi müşterisi haline gelmiştim denebilir, çünkü senelerdir o firmayla yolculuk yapıyorum, koltukları rahat, konforlu. Fakat şey, şu verdikleri meyve suyu, onun ekşimsi bir tadı vardı, dişlerimde hassasiyet sorunu olduğu için biraz başımı ağrıtıyordu. Ama neyse ki, her daim yanımda olan özel ağrı kesicilerim vardı. Biraz pinpirikliydim bu konuda. Ertesi güne bir bilet aldım, iki kişilik koltuğu, yanımda uyurken horlayanlar oluyor ve ben bu durumdan pek haz etmiyorum. Peki, neden arabayla gitmiyorsun diyeceksiniz. Arabayı ortağım kullanıyor. Aysun… 10 senedir birlikte çalışıyoruz, pek yardımı dokunmuyor ama onda beni mutlu eden şeyler var, eğer sevgilisi olmasa onunla evlenebilirim bile… Ama var, değil mi işte? Her neyse biletimi aldım ve evime doğru yola koyuldum. O sırada bir kafe gördüm, yeni açılmış. Merak ettim, bu sırada yarım kalan kitabımı da tamamlarım diye düşündüm ve haliyle karnım acıkmıştı, birkaç şey atıştırmak için kafeye doğru yürümeye başladım. O sırada kafenin tam çaprazında bi çocuk vardı, dilenci gibiydi ama para uzatanları reddediyordu. Pek aldırış etmedim, karnımı doyurmak üzere kafeye doğru ilerledim. Cam kenarındaki masalardan birine oturdum ve menüyü elime alıp bakmaya başladım. Kafamda kombinasyon yaptım. Burger menü söylesem, ondan sonra çikolatalı pasta alırım ve yanında sade filtre kahvemle birlikte yerim. Planımı gerçekleştirmek üzere garsona el kaldırdım. Bir garson kız vardı, dikkat etmiştim kapıdan içeriye girer girmez beni süzmeye başlamıştı. Pek aldırış etmedim, fakat çene yapısı ve boynu çok dikkatimi çekmişti. Boyu ortalamanın biraz üstündeydi, yaklaşık 1,75 falandı, kilosuysa 55 civarıydı beyaz ten rengini belli edecek şekilde giyinmişti. Ki siyah gözlüğü, siyah pantolonu, kırmızı gömleğini beline bağlamış olması, siyah bluzu ve siyah-kırmızı ayakkabısıyla mükemmel bir görüntüsü vardı. İşim gereği çok dikkat ediyordum bu tarz şeylere… Her neyse, garson kız geldi ve siparişimi alıp 5-10 dakika sonra burgerimi getirdi. O sırada kitabımı çıkardım. Birkaç kez bitirmeme rağmen, her zaman ilk seferki gibi heyecanla okuduğum Tutunamayanlar’ı masanın üstüne bıraktım. Dışarıdaki çocukla birkaç dakika göz göze geldik, gülümsedi ve elindeki kitabı kaldırdı. Girerken dikkat etmemiştim ama o dışarıdaki üstü dağınık çocuğun elinde de Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı vardı. Arasındaki terk fark, benimki ilk baskı ve Atay imzalıydı. Ancak sözcükler aynıydı. Burgerim bitmişti, garson kız tabağı almak için geldi, o çocukla beni göz göze görünce şey dedi;’ O çocuk, adı Tufan, 11 yaşında. İnsanlar pek umursamıyor onu, hatta bazıları dilenci muamelesi yapıyor, fakat o çocuk patronumun oğlu. Patronum ne zaman kıyafet alsa, gidip onları satıp kitap alıyor. Psikoloğa falan götürdüler ama değişen bir şey yok. Sanki dünyaya kitap okumak için gelmişti ve günümüzdeki ortalama 60 yaşında birinin okuduğu kitap sayısı kadar kitabı henüz 11’inde bitirmişti.’ Okulla arası nasıl? ‘Okula gitmiyor, yani sadece sınavlara giriyor. Ona göre dersler çok basitmiş ve zihnini o tarz şeylerle meşgul etmek istemiyormuş.’ Hmmm, enteresan. Bu tarz çocukları/insanları görmek keyiflendirici olsa da ürkütüyor. ‘Bazı şeyler insanlarda yoktur, kitaplar verir. Örneğin; insanlar hayallerini çalar ve kitaplarsa hayaller kurdurur. Bu yüzden kitapları severim.’ İşin açıkçası, kız böyle söyleyince hoşuma gitti. Kahvem ile pastamı getirince, saat kaçta çıktığını soracaktım. Tam o sırada içeriye Aysun’un sevgilisi girdi. Mustafa, beni fark etmedi. Gitti garson kıza sarıldı, öptü, patronu gördü birkaç şey dedi. ‘Pardon’ gibi şeyler geveledi. Oturdu önünde bir masaya, kahve gibi bir şey söyledi. O sırada kameram yanımdaydı, garson kız kahvesini getirirken öpeceğini tahmin etmiştim ve tam öperken bir poz çektim. Kahvemi yarım bırakıp, kitabı çantama attım. Hesap 38tl’ydi 50tl verip üstü kalsın dedim ve apar topar çıktım. Ama dışarıdaki çocuğu aklıma kazıdım ve onun da bir fotoğrafını çektim. Saat 19:50 civarıydı eve girdiğimde, bir duş aldım. Saçlarımı kuruttum, yarın giyeceklerimi hazırlıyordum ve yanıma alacağım kitabımı. Ancak sorun şuydu ki, otobüsle gitmemeyi düşünmeye başladım. Aysun’u aradım, üç defa çaldı ve üçüncüde açtı. Her seferinde böyle yapıyordu, nedeni neydi ki anlatmadı hiç. Her neyse.
+Aysun, ben yarın seninle geleceğim.
-Otobüse ne oldu? Arabada sıkılırsın sen.
+Yok, yok sıkılmam. Hem konuşuruz, senle muhabbet iyi geliyor.
-Pekâlâ, öyle olsun bakalım. Yarın görüşürüz.
+Görüşürüz!
Onun telefonu kapatma gibi bir âdeti yoktu ve benim prensiplerim gereği ben de telefonu kapatmazdım. Mustafa, kapatırdı konuşmamız sonrasında telefonu. Saat 22:15 civarıydı ve midem kazındı. Aradım pizza söyledim, yanında birkaç kutu da sufle söyledim. Siparişi verdikten sonra zil çaldı, doğal olarak şaşırdım ve ‘NE ÇABUK!’ diye bir tepki verdim. Kapının gözünden baktığımda Aysun’u gördüm. Elinde peçete, gözlerini siliyordu. Hemen sürgüyü çekip, kapıyı açtım. Direk boynuma atladı. ‘Celal’ dedi sadece. İçeri götürdüm, televizyonun karşısındaki üçlü koltuğa oturttum onu, kalkıp kapıyı kapattım. O, o sırada gözlerini siliyordu. Yanına gittim oturdum, tekrar omzuma kapattı kendini ağlamaya başladı. Onun gözünden birkaç damla yaş aktıkça içimde bir acı oluşuyordu, bilmiyorum aşktan mıydı yoksa yakınlıktan mıydı? Emin değildim. Kalktı, plak koleksiyonumu açtı ve Neşet Ertaş’ın plaklarından birini koydu. O sırada pizza gelmişti, kapıda parayı ödeyip aldım, patates söylemeyi unutmuştum, dolapta soslanmış ve donmuş şekilde bekleyen patatesler vardı, çıkardım fritöze attım birkaç dakika sonra pişti. Yemek hazırdı, ben bir bira açtım pizzanın yanına, Aysun ‘iştahım yok’ dedi. İştahının olup olmadığını sormadım, kırmızı mı beyaz mı? Dedim. Cevap vermedi, gözlerini silmeye devam etti. Beyaz şarabı severdi. Bir kadeh beyaz şarap koydum, masaya çağırdım ve gelmezse kucağıma alıp zorla getireceğimi söyledim. Tam hareketlenirken geldi, masaya oturdu. Pizzayı bitirdik, tatlıları da yedik. Zorla da olsa yemişti… Ardından, masayı öyle bırakıp oturma odasına geçtik. Ağlamaktan gözaltları mosmor olmuştu. Bana şey dedi; ’Celal, ağır bir şeyler içmeye ihtiyacım var, rakı var mı evde?’ dedi. Dolaba baktım, yoktu. Evin çaprazındaki tekel açıktı ve benim biralarım da azalmıştı. Ben çıkıyorum ama gelince her şeyi anlatacaksın dedim. ‘Tamam, söz anlatacağım.’ Dedikten sonra kapıyı kapatıp çıktım, 6’lı bira paketlerinden 2 tane aldım. Frambuazlı votka vardı, Aysun’un sevdiği ondan da aldım. Düşündüm, viski çikolatayı da çok severdi, keyfini yerine getirirdi. Viski de aldım, rakıyı unutuyordum rakı da aldım. Yanına mezeler evde vardı, meze de aldım. Beyaz çikolataya alerjisi vardı, bolca bitter çikolata aldım ve eve doğru yola koyuldum. Camdan bana bakıyormuş, kapının otomatiğine bastı ve kapıda beni bekliyordu. Ama bakışı şey gibiydi; sanki, dokunsalar ağlayacakmış gibiydi. Kapıda beni gördü, benden önce içeri gitti ve kanepeye oturdu. Ben poşetleri tezgâha koyup, masayı hazırladım. Aysun’un hediyesi olan rakı bardakları vardı çıkardım ve dolaptan buz kutusunu çıkardım. Robot gibi geldi, oturdu ve benim de oturmamı söyler gibi gözleriyle işaret verdi. Oturdum, rakıyı açtı bardağın tamamını doldurmaktı amacı elini tuttum ‘yavaş gel’ dedikten sonra bardağındaki rakıyı pay ettim. Buzları koyup içmeye başladık, ilk bardağı dikti kafasına, suratında ekşime oldu hafiften rakı çarpmış gibiydi, biraz daha der gibi gözleriyle baktı ve merak ettim ne yapacağını bir duble koydum. Kafasına dikti yarısını içebildi, suratı iyice ekşidi kusacak gibi oldu, fakat kusmadı. Ben o sırada daha ilk kadehimi yeni bitirmiştim, sandalyesini yanıma çekti omzuma yattı ağlamaya başladı. ‘Anlat bakalım’ dedikten sonra başladı. ‘Celal, o, o, o… o gitti. Orospunun tekinin yanına gitti.’ O sırada çektiğim fotoğraf aklıma gelmişti, pc ye çoktan aktarmıştım. Biraz daha sonra göstermeyi niyetleştirmiştim. Cebinden bir fotoğraf çıkardı ve gösterdi, yanında bir kız vardı Mustafa’nın. Fakat bu kafedeki kız değildi, başka bir kızdı ve öpüşüyorlardı. ‘Celal, içip bana attılar fotoğrafı. Bu akşam, bu akşam yıldönümümüzdü. 1. yılımızı kutlayacaktık, o, o eve gelmedi bile.’ Laptop masanın biraz ilerisindeydi, açıp fotoğrafı gösterdim. Biraz daha şok oldu, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ben normalde pek ağlamazdım, onu o halde görünce ağlamaya başladım. İşte o zaman fark ettim, âşık olduğumu. İşte o zaman, onu sevdiğimi anladım. O geceyi, birlikte ağlayarak devam ettirdik. Sabah kalktığımda şişeyi devirdiğimizi fark ettim, ben masada sızıp kalmışım. O çayı koymuştu ve sabah kahvesini içiyordu. Önüme bir fincan kahve koydu ve şeyi sordu ‘dün gece neler konuştuk hatırlıyor musun?’ hayır da ne oldu ne söyledim? ‘Hiç, boş ver. Hadi kahvaltıyı yapıp yola çıkalım, daha fazla beklemek istemiyorum.’ Sanki, dün ağlayan o değildi, sanki dün aldatılan o değildi, yani o olamaz. O değilmiş gibi davranıyordu, ‘ben dün gece ne halt yedim lan!’ diye bağırmaya başladım kendi kendime, ona belli etmedim tabi. Kahvaltıyı yaptık, tıka basa doyduk. O çantamı bile hazırlamıştı. Kalktım, arabaya atladım. Ama aklımda şey vardı, gidip o herifle kavga etmek, Mustafa’yla yani. Bindik arabaya Eskişehir’e doğru yola çıkarken, Mustafa’yı gördüm. Aysun’un gösterdiği fotoğraftaki kızlaydı, el ele geziyorlardı. İndim arabadan, Aysun ‘ne yapıyorsun!’ derken, üstüne atladım. Yumruklamaya başladım, etraftaki esnaf ayırdı bizi. ‘Ne yapıyorsun lan, koduğumun manyağı!’ diye bağırdı. Adam mısın lan sen, o kızı niye aldattın amına koduğumun çocuğu diye bağırdıktan sonra, yanındaki kız tokat attı ve gitti. O sırada Aysun arabadan indi ve o da bir tokat attı yüzüne o itin, bir de tükürdü… ‘Celal, gel gidelim daha fazla kalmak istemiyorum’ dedikten sonra arabaya atladık ve yolumuza devam ettik. Aysun’la aramızda şöyle bir muhabbet geçti.
-Neden böyle bir şey yaptın? Dün neler konuştuk seninle, neden?
+Ne konuştuk? Bilmiyorum, söylemedin zaten. Hadi, hadi anlat da bileyim ne dedim.
-Sevdiğini söyledin, hatırlamıyor musun be adam? Senelerdir beni sevdiğini söyledin ya, gerçek değil miydi? Yalan mı söyledin lan bana?
+Ben… Ben, ben onu sana, sana söyledim mi? (yüz ifademden de anlamıştır diye tahmin ediyordum)
-Evet, söyledin! Ne oldu, ayıkken söylemeye cesaretin yok mu?
O sırada deli cesareti geldi sanırım, hatırlamıyorum ama arabayı yol kenarına geçirip öptüm onu. Hayatımda yaptığım ilk çılgınlık oldu, zaten toplamda iki tane var. Beni itmeyince, birkaç dakika öpüştük… Etraftakiler bizi izliyordu, kafamı çevirince fark ettim ve biraz utandık. Bir anda Eskişehir’e gitmekten vazgeçtim ve ilerden u dönüşü yapıp eve geri döndüm. Tam o sırada telefonum çaldı. Eskişehir’de bizi bekleyen firmanın müdürü Âdem bey arıyordu, hemen açtım.
-İyi günler Celal bey.
+İyi günler Âdem bey.
-Efendim, yola çıktınız mı? Geliyor musunuz?
+Evet Âdem bey, yoldaydım fakat acil bir işim çıktı ve geri dönmek zorunda kaldım.
-Ha çok iyi, ben de sizi o yüzden rahatsız ettim. Fuar’ımız bir hafta ertelendi. Önümüzdeki hafta sizi görmeyi çok isteriz, masraflarınız tarafımızca karşılanacaktır.
+Önemli değil, çok teşekkür ederim efendim, iyi günler.
-İyi günler…
Aysun’a döndüm ve ‘hayatımın en güzel ikinci günü’ diye bağırdım biraz. Ya şey, aslında biraz çığlık atar gibiydi, ortaya iğrenç bir ses çıktı ama olsundu. O anlamıştır herhalde. Yol üstünde çiçekçi gördüm, arabayı aniden frenleyip gidip, 11 adet gül aldım. (Hayatımda, en çok sevdiğim kişisin anlamına gelir) Yüzünde aptal bir gülümseme oldu, gülleri verdikten sonra ve bana şey dedi; ‘Celal, iyi ki varsın!’ Biraz afalladım, daha dün aldatıldı ve şimdi bana beni sevdiğini ima eder gibi davranıyor. Ya da ben şüpheci tavırla yaklaşıyorum, emin değilim. Her neyse eve vardık. Yukarı çıkarken, ‘o özel bifteğinden istiyorum beyefenciğim, bana onu ya pa cak sın…’ dedi. Sen yukarı çık, ben kasaba uğrayıp geliyorum, fazla bekletmem dedim. O sırada, arabaya binerken kasabı aradım ve dört adet biftek hazırlamasını söyledim. Yol üzerinde kilise vardı, sürekli şarap aldığım. Oraya uğradım ve bir şişe de şarap aldım. Kasap ben vardığımda biftekleri hazırlamıştı zaten, aldım ve parasını ödeyip arabaya bindim. Eve geldiğimde zile basacaktım, birden kapı açıldı beni bekliyormuş pencerede, yine… Asansöre bindim, hemen çıktım. Hah işte o sırada, karşımda onu gördüm, böyle insan farklı hissediyor anlatamam, ama ya işte öyle hissettim. Şarabı açmak için tirbuşonu aradım, çekmecedeymiş aldım ve açtım. Birer kadeh doldurup, içerken, bifteği şarapla sosladım ve tavaya koydum. Yavaş yavaş pişerken şarabı azar azar döktüm, çok pişkin sevmezdik hafif pişince aldım, tabağa koydum ve masayı hazır hale getirdim. Şarabı doldurdum ve yemeğimizi yerken onu izledim. Saygı duyulası bir güzelliği vardı. O akşam yemeği yedikten sonra o televizyonun karşısındaki üçlü koltukta film izlerken, sarmaş dolaş uyuya kalmışız. Sabah erken kalktım ve kahvaltıyı hazırlayıp öperek uyandırdım. Birkaç ay falan böyle sürdü, o güne kadar. Şeydi o günün tarihi; 09.03.2015… Akşam beklediğimiz bir film vizyona giriyordu, atladık arabaya, AVM’nin katlı otoparkına çıktık. Orada ellerimi tuttu ve biraz daha arabada kalıp konuşmak istediğini söyledi. Elinde bir mektup vardı.

‘’Celal, ben Aysun. Eğer bunu okuyorsan, bil ki ben çoktan ölmüş olacağım. Yanında ikiz kardeşim var, Cansu. Cansu’ya ben söyledim hayatına girmesini ve öyle devam etmesini. Kanserdim ben, Mustafa biliyordu öleceğimi. Sana söyleyemedim. Hayatımda hep Mustafa vardı doğru, fakat ben hep sana aşıktım. Hep seni seviyordum, sen, sen bir başkaydın. Her neyse, kardeşime iyi bak, Aysun…’’

Ağlayarak okudum bu mektubu, o sırada Cansu; ‘Celal, 6 sene oldu Aysun öleli, ben… ben… ben hep onun yerinde olmaya çalıştım, fakat dayanamadım. Mustafa iğrenç biriydi, sana bu oyunu oynamak zorunda kaldım. Aysun’un mektubuna, vasiyetine uydum. Bak, sen harika bir adamsın, tanıdığım en güzel insansın. Ama ben artık dayanamıyorum. Olmuyor. Beni değil, Aysun’u seviyorsun sen. Ben artık bu oyunu oynamak istemiyorum. Onun ölüm yıldönümünde sana bu mektubu verdim ve seni sevdiğimi söylüyorum. Aysun hiç beni anlatmamıştır sana, beni hep gizleyip saklardı o. Fakat, bana hep seni anlatırdı. Ben onun seni anlattığı sene aşık oldum. Ben senin hayaline aşık oldum yıllarca. Eğer git dersen anlarım, ama kal de yalvarırım, benim sana olan hislerim gerçekti ve öyle olacak. Lütfen, izin ver seninle olayım. ‘ Gözlerimdeki yaşı silip birkaç şey geveledim ve biraz yalnız kalmak istediğimi söyledim. Arabanın ve evin anahtarını ona verdim ve yarın onu bulacağımı söyledim. Gittim bir meyhaneye, saatlerce içtim. Daha fazla içmek için kustum ve tekrar içtim, tekrar kustum, tekrar içtim… Sabah gözümü evde açtım, Meyhane sahibi Hulusi abi onu aramış. Beni eve bırakmışlar. Sabah kalktığımda, karşımda o vardı. Beni beklemiş sabaha kadar. Öyle görünce dayanamadım, sarıldım öptüm kokladım, saçlarının kokusunu içime çeke çeke kokladım. ‘Gitme, kal yalvarırım! seni istiyorum…’ Böyle birkaç sene devam ettik, başlarda Aysun’un emaneti olduğu için onu seviyordum, fakat sonraları iyice bağlanmaya başladım ona. Şimdi diyeceksiniz bunu neden anlatıyorsunuz. Saat 02:00 tarih 09.03.2017 Aysun öleli 13 yıl oluyor. Ve ben onun şerefine, onu son kez anmak için bunları yazıyorum ve karıma sarılıp yatıyorum. Diyeceğim şudur; bir insan ölünce veya gidince hayatınız bitmiyor, aksine yeniden başlıyor. Aysun gitti Cansu’m geldi. Hoş geldi, iyi ki geldi, onunla ben bana geldim…

Cumartesi akşamıydı, barlarda eğlenmeye düşkün biriydim, hani o diğer insanların özendiği hayatı yaşıyordum. ‘Karı kızla para yiyor’ dedikleri insan bendim. Fakat, o gün. O gün, o gün olanlar biraz başkaydı. Benim de hala insan olduğumu ve âşık olabileceğimi hatırladım. Her neyse, sahilin yakınlarında bir bar vardı ve oraya içip dağıtmaya gitmiştim, daimî müşterisi olduğum için, güvenlik hiçbir sorun yaratmadan içeri alıyordu. İçeri girdikten sonra, yeni gelen barmen vardı, eski sevgilim Buse. Onun yanına oturdum, bira istedim. Halil getirdi biramı ve biraz sessizce şey dedi; ‘Abi kızın seni görünce zaten götü başı ayrı oynuyor heyecandan, üstüne gitmesen olur mu? İşe yeni girdi zaten, işsiz kalmasın.’ ‘Tamam dostum, dert etme’ dedikten sonra yavaş yavaş biramı içtim. Dans eden bir kız dikkatimi çekti, biraz onu izledim. Hafif makyajlı biriydi, kavruk tenine uygun siyah, göğüs dekoltesi olan bir elbise giymişti, saçları uzundu, hafif bir gamzesi vardı, boyu 1,76-1,75 civarıydı, 4-5 santim giydiği topuklu ayakkabı hesaplarımı altüst etmeme sebebiyet yaratmıştı. Ben biraz daha onu izledim ve en sonunda birkaç tabure sola oturdu. Pek yapmam ama gidip yanındaki tabureye oturdum. Bir duble viski ısmarladım, nazikçe teşekkür etti, fakat aksanı Bulgar gibiydi. Bir duble daha ısmarladım onu da içti. Tam planladığım gibiydi her şey, değiştirmeye karar verdik. Kokteyl ısmarladım, kolay sarhoş olan biri gibi durmuyordu, gizemli biriydi.
-Şey, adım ne demiştiniz?
+Söylediğimi hatırlamıyorum ama ben Laurel.
-Ben de Asrın, şey Bulgar mısın?
+Evet, Bulgar Türküyüm.
Çok soğuk davranıyordu, muhabbeti kesmek ister gibi. Biraz daha içki ısmarladım ve benim başım dönmeye başlamıştı. Fakat onda pek etkisi yoktu gibiydi, barın özel kokteylinden ısmarladım. Ben viskiye devam ettim, hafif sallanmaya başladı. Fakat benim kafam da git gide uçuyordu. Dans teklifi yaptı, kabul ettim. Dans ettik, git gide başım dönmeye başlıyordu, fakat o eğleniyor gibiydi ve o gizemli tavrı iyice hoşuma gitmişti. Ardından elimi tuttu ve oturduğumuz taburelerin yanına geri gittik. ‘Bu sefer benden!’ dedi. Prensiplerim gereğiydi, yatacağım bir kadına hesap ödetmezdim, yani senelerdir bu böyleydi. Fakat o zorla içki ısmarladı, en sonunda ayağa kalktı ve sarhoş değilim ayaklarına yattı. Ben de onu oturtmak için kalktım, o kollarımın arasına düştü ve planım tamamdı. Hesaba bakmadan bir miktar para koydum ve giderken Buse’ye göz kırptım. Vale Cenk çıktığımı görünce arabamı getirdi, biraz da ona bahşiş verdim ve Laurel’i arabaya oturttum ardından şoför koltuğuna geçip evime doğru sürdüm. Arabada sayıklamalar yaptı, saçma sapan şeylerdi ve öpüp durdu. Eve geldiğimizde, ‘Voaaaavvvv burası senin mi?’ derken suratında çocuksu bir gülümseme vardı. Babamdan kalma bir villaydı, hizmetçiler yoktu. Ben tek başıma yaşıyordum, bir de asistanım Esila vardı. O erken uyurdu, eve geldiğimin farkında bile değildi, sanki evde değilmiş gibiydi. Laurel biraz çocuksu bir şekilde ‘Sen götürür müsün beni?’ dedi ve kucağıma alıp götürdüm. Kokusu, biraz farklıydı. Daha önce onlarca kadınla seviştim ama hiçbirinin kokusu böyle değildi. Öpüp duruyordu beni, daha sonra odama çıkardım ve yatağa bıraktım onu. Bir anda yanına yıkıldım, tam net hatırlamıyorum neler olduğunu birlikte olduk mu, olmadık mı bilmiyorum. Her şey flüydu. Kalktığımda, çoktan öğlen olmuştu. Toparlanıp yüzümü yıkamaya gittiğim sırada, suratımdaki ruj lekelerini gördüm. Yüzümün tamamı ruj olmuştu. Aşağıya inerken, birkaç kez ‘ESİLA!’ diye bağırdım. Ama yoktu, aşağıda Laurel vardı, koltukta uzanmıştı ve şarap içerken kitap okuyordu. Hem de Esila’nın kitaplarından. Ah, Esila görse onu öldürürdü. Merdivenin başında beni görünce ‘Günaydın uyuyan güzel’ dedi ve gülümsedi. ‘Şey evde başka birini gördün mü?’ dedikten sonra. ‘Hayır, tek başına yaşamıyor musun? Bana öyle söyledin, yalan mı söyledin?’ dedi ‘Şey, yok hayır yalan söylemedim.’ dedim ve o da ‘sevindim’ dedi ve gülümsedi. ‘Ha bir de kahvaltın orada, hazırlamıştım ama kalkmaya tenezzül bile etmedin’ azarlar gibi söyledi. Kahvaltı falan umrumda değildi, Esila neredeydi onu merak ediyordum. Hazırladığı kahvaltıyı yaparken, geldi biraz güldü, öptü. ‘Ertesi sabah, hiçbiri yanında olmuyor değil mi?’ dedi ‘Şey, evet olmuyorlar, sen neden buradasın?’ dedim. ‘Bilmem, seninle kalmak hoşuma gitti, hoş birisin’ dedi. ‘Esila’yla beraber yaşıyorum, o izin vermez. ‘Sen dert etme o izni çoktan verdi ve gitti.’ ‘Şey, anlamadım. Gitti derken? Nereye gitti, nasıl?’ bir kadeh daha şarap koydu ve beni tekrar öptü, o koltuğa tekrar oturdu ve göz kırptı. ‘Komidinin üzerine bak, orada aradığın şeyi bulacağını söyledi.’ Ve orada mektup vardı, Asrın’a yazıyordu üstünde açılmamıştı.
‘’Asrın, ben artık dayanamıyorum, gidiyorum. Senelerdir yanındayım, her gece eve başkasıyla geliyorsun. İnan bana bu canımı acıtıyor, inan bana bununla yaşayamıyorum. Seni uyurken izliyorum her gece, sen başka bir şeysin. Seni seviyorum ve seni başkalarıyla görmeye inan ki dayanamıyorum. Zaten seninle olamayız, biliyorum. Beni arama, bulamazsın zaten. Hayatında mutluluklar dilerim, yanına aldığın kadınlara dikkat et. Sabahları portakal suyu içtiğini hatırlat onlara, yumurtanı rafadan sevdiğini söyle, kahveyi şekersiz sütlü içtiğini anlat onlara. Ya da bu mektubu okut, çünkü ben olmayacağım.
                                                                      Esila’’

Ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yok, elimdeki bardak yere düştü, kırıldı ve parçaları ayağıma saplandı. Nasıl beni sevebildi? Ben duygusuz, kalpsiz herifin tekiyim, onun gibi biri beni nasıl sevebildi, anlayamıyorum. Biraz daha ağıt yaktıktan sonra, gözümden birkaç damla yaş aktığını fark ettim. Sevgililerimden ayrılmak vs. pek etkilemezdi beni ama onun gitmesi. Ne bileyim, hayatımı o düzenliyordu. Şimdi nasıl devam edeyim, diye kendimi hırpaladım durdum. O sırada, Laurel geldi ve yerdeki cam kırıklarını topladı. Topladıktan sonra ayağa kalktı, bir öpücük kondurdu. Yukarı çıktı. Niye böyle bir şey yaptığını anlamamıştım, tekrar aşağıya inince anladım. ‘Esila sen, sen gitmemiş miydin? Bu mektup, mektup neydi peki? Dalga mı geçiyordun, Laurel nerde, şaka mı yapıyorsunuz siz?’ gülümsedi, sadece gülümsedi. Mutfakta bir sandalyeye oturdu ve şunları söyledi; ‘Seni sevdiğimi söylemek için, aklıma başka bir plan gelmedi. Ne yapayım, her gece başka bir kızla sevişirken seslerinizi duymak canımı yakıyordu. Her gece aynı sesleri duyuyordum, inan bana bıkmıştım. Seni severken bunlara katlanamıyordum ve böyle bir plan yaptım, belki makyajlı kokoşun biri olunca, senin yanında bir kez de olsa yatabilirim dedim.’ ‘Anlayamıyorum, beni gerçekten seviyor musun? Niye daha önce söylemedin?’ ‘Sen olsan ne yapardın? Sevdiğin adam her gece bir başkasının koynunda, biliyorsun ve hiçbir bok yapamıyorsun. Söyle
sen olsan ne yapardın? Hiçbir bok yemezdin değil mi? Sen sevmenin ne demek olduğunu bile bilmezsin. Keşke, keşke bu güzelliğinin içinde gerçekten bir kalp olduğunu hissedebilseydim. Ben, şimdi gidiyorum. Gelmemek üzere gidiyorum.’ Bunları derken askıdan ceketini aldı ve kapıya doğru yürüyordu. Afalladım, kapıdan çıktığında peşinden koşmuştum. Tam arabaya doğru binecekken yanına gittim kolundan tutup çevirdim ‘Gitme’ dedim. Sarıldım ve öptüm. ‘Yalvarıyorum, pişmanım, gitme. Deneyebiliriz, başarabilirim sanırım, bilmiyorum ama gitmemeni istiyorum.’ O da sarıldı ‘Ben senden istesem de gidemem zaten.’ dedi ve ağladı biraz. Göz yaşlarını baş parmaklarımla sildim güldüm. ‘Niye gülüyorsun?’ demesine fırsat vermeden, kucağıma aldım. ‘Ben götürürüm.’ dedim, gülümsedi sarıldı ve öptü.

Size bunları neden anlattım bilmiyorum, herhalde karımın ilk şakasını öğrenmek istersiniz dedim. Üzerinden iki sene geçti, şimdi ikinci şakasına bakıyorum. Kızımız oldu, Sena. Hani Nisan 1’miş ya şakaların yapıldığı gün. Teşekkür ederim tanrım bugünü yarattığın için, teşekkür ederim Esila’m bana bu güzel iki şakayı yaptığın için. Seni seviyorum.

Geçen sene size bunları yazmıştım fakat söyleyemedim. Şimdi o bana üçüncü şakasını yaptı ve gitti. Geçen sene onu Sena’mla birlikte görürken, o şimdi toprağın altında. Gitti, beni ve Sena’mı yalnız bıraktı ve gitti. Huzur içinde uyu sevgili karıcığım, son şakan… son şakan güldürmedi.

uzun süre bekledin.neyi beklediğin hakkında bir fikrin yokken bile bekliyordun.biraz da yorgundun tabi.kandırma kendini çok yorgundun.
belki de ilk gördüğüne evim demek istedin.o evde saatlerce uyumak o evde saatlerce bir şey yapmadan durabilmek.o evde kaygısızca sevilmek.
kapın çaldı delikten bile bakmadın.Belki gücün yoktu öyle ince düşünülmüş şeylere.insan hep yitirince korkmazmış korkmadın sen de.nasıl olsa bi uğrayıp giderdi gelen.
açtın kapıyı. korkusuzdun ama cesaretin o kapıyı hafifçe aralayıp kafanı çıkartacak kadar da kırıktı.tamamını açamazdın,umudun yok.
kapında öyle güzel duruyordu ki sadece senin için orada.İçindeki ev herkesin unuttuğu lanet olası bir dağın tepesinde belki de cehennemin dibinde ve o sadece senin için orada diye düşündün.
içerisi de dağınık şimdi ama olsundu öyle güzel gelinir miydi?
Güneşi arkasına alıp bir insan o kapı eşiğinde öyle güzel gülümseyebilir miydi?
Derin bir nefes alır gibi baktın yüzüne. Seni bekliyordum der gibi baktın.Bu zamana kadar insan ölebilirdi der gibi,nihayet der gibi.
içeri girdi ayakkabılarını çıkardı yerler pisti ama çıkardı.Çıkarmasam olur mu bile demedi.o dağınıklığın içinde hala öyle güzel durulur muydu hiç?

etrafa bakındı.boştu duvarlar yerler de pisti şimdi,utandın.o bakınmaya devam etti.baktığı yer de güzel değildi ama o öyle bakınca işte,işte..
hiçbir şey demeden sana yerdekileri alıp önemli bir şeymiş gibi tek tek masaya koydu.senin dağıttığın kırdığın ne varsa hepsini önemliymiş gibi.şaşırdın, varlığını unuttuğun her şeyi kanepenin altına düşürüp unuttuğun çocukluğunu bulur gibi şaşırdın,sahi ben bunları attım sanıyordum..
elleri kirlenmiş peçete uzattın,almadı.sana ait olana sinmekten korkmadı yine şaşırdın.olur muydu öyle şey elleri kirlenirdi,bulaşmasındı.
saçları dağıldığında düzeltirken bile ellerinin kiri umrunda olmadan düzeltti.oysa senin bile üzerinden atlayıp geçtiklerine bulaştırmıştı ellerini.senin bile kaldırıp yerden dokunmaya cesaret edemediklerine.
şaşkınsın.içinden hem yüzlerce soru sormak hem de anın güzelliğini bozmamak için saatlerce susmak geçti,sustun.
Aklından hem koşup sarılmak hem de ya öyle değildir düşünceleri geçiyor.alışkın değilsin ki hem.o evinde dolandıkça elin ayağına dolanıyor.
senin olduğunu unuttuğun ne varsa yerden kaldırıyor.o bunu yaptıkça anlam kazanıyor hepsi değere biniyor, bir köşeye fırlattığın varlığın bile.
yardım etmek için yelteniyorsun bırak yorulma ben yaparım diyor.bir kahkaha atıyorsun içinden.duyulmuş şey mi bu?ama söylendiğinde de ne büyük güç.
içinden tekrar ettin,bırak yorulma ben yaparım.. bu nihayetti.yorgun argın eve gelip en rahat koltuğa uzanmak gibiydi,inanmak güçtü hala.
hiç yorulmadan toparladı evini.su bile içmedi, sen zaten yutkunamıyorsun.ilk defa boğazın bir nihayete düğüm düğüm.ilk defa susmak acıtmadı ilk defa.
Ama bir sorun vardı,bu evin öyle durduk yere dağılmadığı geldi aklına,korktun.alışkındın bu eve çünkü iyi olmak da hiçbir işe yaramıyordu zaten.
sonra yerden kafasını kaldırıp gülümsedi.o an gözlerinin içi bile gülümsedi.korktuğun her şey silindi.o öyle güzel gülümserken mümkün müydü korkmak,sen de gülümsedin ilk defa,gözlerinle.
dolaşmaya devam etti içinin evinde.her odasına girdi evinin.senin kapısını kilitleyip unuttuğun her odaya.açmamaya inat ettiğin o kapıları kıra kıra hiç gitmeyecek gibi girdi.hala yalınayak elleri çıplak.Oysa nereye adım atsa sen de mi bittin siniriyle kıvrılıp atılmış sigara paketleri,kabullenemiyorum diyip fırlatılan hayal kırıklıkları.dolaşmasın öyle ayağına batardı şimdi.onu da yaralardı.neyse ki ışık yok,o görmeden sandalyenin kenarında asılı duran çaresizliğini aldın hemen.arkana sakladın,öyle görsün istemedin,sen bile görmeye dayanamezken.gördü tabi.öyle salak bi hezeyan anlaşılmaz mıydı hiç?Utanma dedi.o öyle ikimiz de aynı insanmışız gibi bakınca utanmadın sen de.ilk defa kendin olduğun için sevileceksin gibi hissettin.ilk defa iyi ya da kötü olduğun için değil,sen olduğun için.

balkona çıktı sen de onun peşinden.Evinin manzarası varmış meğer ilk defa o an farkettin.gerçi nerden bileceksin? Sen değil miydin o balkonda gözlerin dolu dolu sigara içen,yağmur yağarken uzaklara ya da atlamak için aşağı bakan.
zaman geçti içindeki evin değişti.senin her gün gözlerini astığın duvarlara o rengarenk resimler astı.korktun,kaybedecek bir şeyin yokken korkmuyordun.olur da için yanarsa diye evine fazla eşya da almıyordun,kaybedecek şeyin ne kadar az ise o kadar yara almazdın çünkü. mesela olur da bi gün terketmek zorunda kalırsan evini yine arkana dönüp bakacağın bir şey bırakmak istemiyordun artık.sahi ne çok terkettin evini. Artık dağınık da olsa senindi içindeki o ev kimse de kapısından giremezdi zaten,sen hep evine kapanıktın.Bir şeyler ilk defa doğru gidiyordu işte bu yanlıştı dedin içinden.sigara yakmak istedin zamanında içinin yandığı geldi aklına,umudun yok.
Toparladı evini.susarak izlemeye devam ettin.içinden geçen tek cümle,bunca dağınıklığın arasında hala nasıl bu kadar naif ve güzel durabiliyordu?
biraz zaman geçti,karıştın ona,artık korkmuyordun.her gece sırtına batan o yatakta uyuyabiliyordun çünkü ayakları ayaklarına değiyordu.uyurken göğsüne yasladığında başını sen nefes aldıkça şişen göğüs kafesinin üzerinde duruşunu izledin.bak bir nefesin en güçlü durduğu andı bu.Kıpırdamadan yattın.alışkındın rahatsız uykulara.kendi yatağının bile en ucunda yatardın.öyle durmak bu defa en sevdiğin rahatsızlığın oldu.hiç gitmeyecek gibi duruyordu o gece,sabah uyandın yanında yok. İçinde bir sıkıntı herhalde kahvaltı hazırlıyordur anlarına benzemiyordu bu,farklıydı.bekledin gelmedi.aradın kaldırımlara düşe düşe aradın telefonunsa meşgule.yanına gitmek istedin,böyle olmazdı.sarılsak geçerdi dedin çünkü o sarılınca hep geçti.buydu sevgi,omuzların hep düşerdi. apar topar kalktın anahtarını da aldın onun astığı yerden kapıdan çıkacaksın sonra beyninde kurşun gibi bir cümle,bi dakika sen o eve hiç gittin mi? evinden bahsetmişti,bir gün seninle o evde yaşayacakmış gibi bahsetmişti sen de.ama hiç gitmemiş olduğunu o an farkettin.nereden bileceksin kaygısızca sevildin sandın ama gerçekleri düşününce mırıldandın, sen o eve çağırılmadın ki..

bi yolunu buldun gittin evine.kapısına gittin kapı duvar.çağırdın,yüzü duvardan da beter.anlatamadın gitmesine sebep olanı.o alışınca sevgine,görünmez olduğunu anlatamadın,artık sadece sen farkındaydın görünmezliğinin.İnce düşünüp ince sevdin,o ögretti çünkü.kimi zaman öfkeden kanın bile inceldi,kızdın ama gitmedin gidemedin.sen böyle yapmazdın noldu sana?kapısına gittin yine defalarca.sana öğrettiği gibi neyse kırıp döktüğü toplamaya öyle gurur filan olur mu hiç?
giremedin o kapıdan.
Kapattığı her kapının dibine çöktün,ağladın bir sigara daha yaktın bir cümle daha kurdun bir ses daha çıkardın biraz daha içtin öfkelendin.kabullenemiyorum diyip çöktüğün kaldırımlar bile sıkıldı senden.sokak lambası bile sana yanmadı. Daha kaç gece o kaldırımlarda ağlamamak için kafanı gökyüzüne kaldıracaksın. Asma yüzünü devamı gelir gibi asma,daha kaç gece sen böyle kaldırımlarda…
Evine döndün,izleri var.ceketini yine çaresizce sandalyenin kenarına asıyorsun duvarlara da gözlerini,yatağın en ucuna oturup.tekrar dağılıyor ne var ne yoksa.onun yerden kaldırdığı ne varsa.yerlerde hayal kırıkları,üzerinden de atlamak yok bu defa üzerine basa basa.
Önceden kırılmış olanı bile tekrar fırlatıp kırıyorsun.tıpkı senin gibi.her şey yine eskisi gibi.hala kendini kandırıyorsun,daha beter.
Kabullenemiyorum diye çöktüğün kaldırımlar bile sıkıldı senden daha ne kadar sürecekti asma gözlerini öyle.
Dağınıktı evin alışmıştın ama olsun.sevginin her zerresini helal ettin bu gece.öyle sevdin,yine olsa yine severdin.kızsan da küssen de gidemedin,gidemezdin. Sana en güzel bakanın ve seni yeniden görünmez yapanın aynı insan olması bile bir şey değiştirmezdi.hala utanmadan kıyamazdın.vurduğu yerde gül biterdi sen o bahçeyi bile ona vaad ederdin,öyle bi sevgiydi bu.
İçindeki ev onun evi.üstün başın hala o kokuyor.bu eve geri döner mi bilmiyorsun.sen başka birilerinin bu güzel değil dediğine hayran hayran baktın.sen başka birilerinin ilk anda vazgeçtiği insanı tutabilmek için ellerini kanattın.sen öyle güzel sevdin ki alnından öpülmeyi hak ettin.ve o öyle güzeldi ki böyle bi sevgiyi hak etti ama o senin gördüğünü kendinde göremedi.Olsun senin gördüğün sana yeterdi.belki bir gün aynaya gerçekten bakabilirdi. yine de iyi ki geldi geçti hayatımdan diyorsun.

ama artık kandırma kendini,geçmedi,biliyorsun.

Cem Adrian'─▒ her ayr─▒l─▒─č─▒nda, her kalbin k─▒r─▒ld─▒─č─▒nda, her gidenin ard─▒ndan dinleyemezsin.Cem Adrian'─▒ bir ki┼čiye adam─▒┼čs─▒nd─▒r ve Cem Adrian her ┼čark─▒s─▒n─▒ senin için o insana yazar. Sadece bir ki┼či.5 y─▒l sonra hala o ki┼či. Cem Adrian böyle bir ┼čeydir i┼čte.