erim

Sen benim evim, sen benim erim, sen benim beyimsin. Şu küçücük hayatıma sığdırdığım mutlu yaşantımın sen olan kısmısın. Kaç kere şükretsem az… Var olduğun anlar yokluğunun üstesinden gelecek kadar güçlü. İyi ki, defalarca kez iyi ki..

Politikaya neden ilgimin olmadığını, Bertrand Russell çok güzel açıklamış;

“Bazı insanlar odalarımızı sağlıklı olmak için çok sıcak, bazıları da çok soğuk tutmamız gerektiğini düşünürler. Bu politik bir mesele olsaydı, bir taraf en iyi sıcaklığın mutlak sıfır olduğunu, diğeri de demirin erime noktası olduğunu savunurdu. Arada bir tutum benimseyenler ise ürkek fırsatçılar ve karşı tarafa çalışan gizli ajanlar oldukları, alelade sebeplere ruhsuzca sığınarak kutsal davaların coşkusunu berbat ettikleri gerekçesiyle hakarete uğrarlardı. Odalarımızın ne çok sıcak ne de çok soğuk olması gerektiğini söyleme cesareti gösteren herhangi bir kişi iki grup tarafından da taciz edilir, muhtemelen tarafsız bölgede vurulurdu. Belki bir gün politika daha rasyonel hale gelebilir; ama şu ana kadar bu yönde en ufak bir işaret yok.”

İkarus ya da Bilimin Geleceği

Merdivenlerden hızlı hızlı adımlarla indim. Seksen altı basamak olmasına rağmen, seksen iki basamak saymıştım. İyi değildim. Boğazım kendi kalesine gol atan kaleci gibiydi. Hüzün verici bir durumdaydım. Gün yeni yeni aydınlanmaya başlıyor. Hastane önünde kalabalıklar oluşmaya erken saatlerde başlamıştı. Pazartesi günüydü. Hafta sonu pazartesi gününün gelmesini iple çeken yaşlılar heyecanla hastane kapısındaki ipi göğüslüyorlardı. Yolda gelirken ne zamandır dışarıya çıkmadığımı fark ettim. İş yerlerini yeni açan insanların yüzlerine baktım. Kimisi umutlu kimisi mecburiyetten çeviriyordu anahtarı. Kulak burun boğaz doktoru Zeynep Hanım tüm ihtişamıyla yavaş adımlarla ilerliyordu. Hastane koridoru biraz sonra başlayacak olan maç öncesi gibiydi. Hastalık hastası yaşlılarımızın oluşturduğu koridor enteresan diyaloglara sahne oluyordu. Onlar için beklemenin bir önemi yoktu. Yaşları gereği uzun süredir beklediklerinden zamanla işleri olmaz. Zeynep Hanım tüm asaletiyle gülümseyerek odasına girdi. Yaşlılar ise gayet hallerinden memnun tepelerinde duran sıra sayacına aldırış etmeden muhabbetlerini sürdürüyorlardı. Koltuk kapmaca teyzeleri de koridorda volta atımını sürdürüyor, nerede bir çoluk çocuk görseler onu hemen kaldırıp istedikleri kişiyi oturtuyorlardı. Bir nevi koltuk mafyası.Yeni oturan bir teyze şöyle diyordu: ‘’Geçen gün tuvalete iki defa yalnız gittim.’’ İşte bütün çok şükürlerin bir cümleye sıkıştığı durum.

Sıra bana geldi. Tanımasına imkan vermiyordum. Çok zaman geçmişti üzerinden. Hafızası kuvvetli bir kızdı ama ben beni hatırlayamayacağına kanaat getirmiştim. Allah kahretsin! Yanılmışım. Fikret! Sıcak bir gülümsemeyle beraber elimi sıktı. Birden sorular sormaya başladı. O konuşuyor ben dinliyordum. O konuştukça ben konuşmayı unutuyordum. Elim ayağım birbirine dolanıyordu. Ne oluyordu o dakika böyle kendimi kaybetmiştim. Uçurum kenarına kadar gelip arkamdan tekmeyi vuracağı anı beklemeye başlamıştım ki, ellerine sağa sola sallıyordu. Dalmışım. Bir süre sadece masanın köşesine odaklandım. O kadar çok odaklandım ki gözlerimden yaş geldi. Ona odaklanınca etrafımdakileri göremediğimi fark ettim. Halbuki ben o masanın köşesine odaklanırken pencereye kuş konmuştu. Sonra dışarıda kar yağmaya başladı. Kapı vuruldu iki kere. Saat onu bir geçiyordu. Fanustaki balık suyun üstünde yem arıyordu. Bunların hiçbirini fark edemedim. Çünkü bir yere dalarsanız orada boğulur gidersiniz. Sonra oradan çıkamaz vurgun yersiniz. Yapmayın böyle şeyler. Hayata dönün.
‘’İyi olmaya geldim, sen nasılsın,’’ dedim. ‘’
‘’Seni gördüğüme sevindim. Boğazların mı yine?’’
‘’Kış ayı malum.’’
‘’Hiç dikkat etmiyorsun.’’
  Muhabbet hiç iyi yönde ilerlemiyordu. Ne doğuya ne batıya hatta kuzey ve güney de değil. Önüme bakıyordum. Sürekli gelen ataklara müdahale etmek zorunda kalıyordum. Onunla üniversitede tanışmıştık. Bir kadına verilebilecek en güzel hediye ne deseler dört yılım derdim. Dört yılımı verdim sana hediye olarak karşılığı bu muydu ha bu muydu diye söylendim içimden? Sakinleşmem gerekiyordu. Onu son kez görmeye gelmiştim. Son kez bir cevap duymak için geldim. Boğazlarımı feda ettim. Dört yılın yanında boğazlarda ne ki zaten. Dün üç tane dondurma ardından iki litre buzlu su içtim. Niye bunu yapıyorum ki kendime. Niye?
‘’Evlilik teklifime neden bir cevap vermedin? Ve gittin?’’
Zeynep hiç beklemediği bir anda golü yedi. Top ağlarda. Tüm koridor Fikret diye bağırıyor.
‘’Başkasını seviyordum.’’ Üzerimden soğuk sular döküldü.
‘’Neden hayır demedin o zaman?’’
‘’Senide seviyordum.’’ Örs, üzengi ve çekiç kemiklerim sızladı.
Şimdi ne oldu Zeynep. Değdi mi bari bu olanlara? Beni yarı yolda bırakıp giderek zaferini başkasıyla mı kutladın? Allah kahretsin! Seni sevmiştim. Seni sevmiştim. Demek benden ayrılınca böyle oluyordu. İyi olunabiliyordu. Ben neden iyi olamadım Zeynep, neden? Keşke o gün kendimi de terk etseydim. Bunca yıllık benim ama kaldıramıyorum artık bazı şeyleri. Bunu hangi teoriyle hangi formülle açıklayabilirim ki sana? Bu benim tükenmişlik formülüm. Bende saftım o zamanlar. En küçük yapı taşım kalbimdi. Kimyasal ve fiziksel yollarla beni ayrıştıramazlardı. Erime ve kaynama noktalarım sen yanımda olduğun zamanlar karışıyordu. Tüm bilim dünyasını yerinden oynatmıştım o zamanlar. Şimdi ne oldu Zeynep, anladım ki oynatılan benmişim. 

Vurgun yemiştim. Hayata geri döndüm. Sıra bana gelmeden koridorda yanıma delikanlı bir çocuk oturmuştu. Lise sona gidiyordur diye tahmin ettim. Saçları üç numara, üzerinde Breaking Bad tişörtü vardı.

‘’Feride Hanım iyi doktordur. Bizim uzaktan akrabamız olur.’’
‘’Ne güzel.’’
‘’Sizin de mi boğazlar gitti?’’
‘’Gittiler,’’ dedim. ‘’Çok uzaklara gittiler.’’
‘’Zeynep kim abi,’’ diye sordu. Cevap vermedim.
  Başka bir noktadan bakmaya başladığımızda artık acılarımızın eski acılar olmadığını, hatıraların birer mezarlığa dönüştüğü, geçmişin sadece kitabın üzerinde biriken toz olduğunu düşünüp üflediğini görüyorsun. Zaman bunların üzerini örtüyor kabul edelim. Canım hatıralarda oracıkta sıcak bir şekilde tatlı tatlı uyuyorlar. Uyusun da büyümesin… 

Düzen böyledir. Her şey değişir. Birileri gelir birileri gider. Kalan hep acı olur. Acını sev. Kalbine iyi bak dostum. Ben odadan içeriye girdiğim sırada yan koridordaki psikiyatri polikliniği hastaları bizi izlemeye devam ediyordu.

Sabit Emre Zengin

Adam şiir kokmalı o an, çiçek türkü yakmalı. Adamın yüzü sararmalı mahcubiyetten, çiçeğin yüzü ağarmalı aşktan. Çiçek yüzünü adama dönmeli, adamın yüzü çiçeğe dönmeli. Adamla çiçek bir olmalı. Erimeli çiçek adam. Bir kalp kalmalı ondan geriye. Yokladıkça Allah, kokladıkça ah diyen bir kalp.
“Elîf lâm râ”
İşte bütün hikaye… 🥀

anonymous asked:

Sana soru sorabilmek için 'Robot değilim yahu değilim!" testine tabi tutulmak sevdaya dahil mi.. Öp'erim 🌹

öperim’ var’ol )

İhtiyar Çocuklar İçin Masallar

Bir kadın vardı otobüslerde midesi bulanadığında dizime yatardı .
Ayaklarını duvara uzatarak uykuya dalardı . 
Beynimin tam şurasında bir yara gibi kaşınıyor şimdi . 
Kanadığını hissedebiliyorum kadının.
Boğazımda toplanıyor eli kolu,yutkunamıyorum …
Saçları burnumu tıkıyor , gözlerimden akıyor kokusu .
Bir kadın vardı ,insan etini leşe çeviren bir kimya formülüydü .
Farklı balkonlarda sigara içiyoruz şimdi ,meleklerin fırlattığı izmaritleri yıldız kayması sanıp dilekler tutuyoruz.
Birbirlerine uzak balkonlarda bacak bacak üstüne atarak …
Bir kadın vardı , tüm aşıkların biraz faşist olduğunu söylerdi , aşkın faşizm olduğunu anlatırdı .
Sosyalist türküler söyleyen burjuvaların arasında beni yapayalnız bıraktı .
Bir vardı kadın , bir yoktu … 
Sabaha karşı gelirdi hep , pencerenin karşısına geçer saçlarını tarardı .  
Evimde ayna yok diye bana kızardı .
Bir kadın , vardı da … yoktu da
Beni konuşurken dinlemezdi farkındaydım ,yinede anlatırdım ona duymasa da kurduğum cümleleri 
Nefretle sarılırdı boynuma . 
Sokak kedilerini benden daha çok severdi .
Tam buradaydı , beynimin burasında …
Sabaha karşı bir gün doktoralar aldı onu benden
Diazepam uyuşukluğuyla veda ettim ona , yüzüstü yattığı hijyenik beyaz bir yatakta .
Kollarımı bağladılar , ayak bileklerinden tuttular
Pembe ilaçlar soktular boğazıma
Beni , unutturdular ona … 
Suçumuz benim görünüyor olmam değil, onu benden başka kimsenin göremiyor olmasıydı …
Her gece uyanıp sabah karşı , balkonuma çıkıp bir sigara yakıyorum .
O her gece sabaha karşı , Dünya'nın balkonundan Ay'da sigarasını tüttürüyor .
Bazen gölgesini görüyorum Ay’‘ın üzerinde , ayaklarını Mars'a uzatarak uykuya dalıyor . 
Beynimin tam şurasında bir yara gibi kaşınıyor şimdi ,
Kanadığını hissedebiliyorum kadının , 
Boğazımda toplanıyor eli kolu … 

-Erim Şişman

anonymous asked:

Ya Erim ben şimdi 170 kızım haftaya mezuniyet var herkes topuklu giyecek ben de giymek istiyorum aldım bi tane hayatımda ilk defa giyecem ama çok uzun oluyorum. 177 falan sence çok abartılı ve gıcık durur muyum

zaten uzunsun boşver terlikle git

anonymous asked:

Yanlış anlama ama Erim Şişman'ın sadece bir kitabını okumadın mı? Nasil en sevdiğin yazar oluyor? Biraz tuhaf geldi ama nolur yanlış anlama :"")

Yok be ne yanlış anlaması, Zürafa Tozu’nu okuduktan sonra sen de benim gibi hissedebilirsin ^^ Bir yerde bulursan kaçırma oku 

Bir sarı çiçek bulmalı şimdi.Oturup başına bir türkü söylemeli :
‘’Ben bağrımı toprak sandım taş imiş / Meğer taşa tohum ekilmez imiş .‘’ 
 
Bir sarı çiçek olmalı şimdi.Başında türkü söyleyen adama dönüp bir şiir okumalı :
‘’Taş taş değildir bağrındır taş senin / Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin.’’
 
Adam çiçek kokmalı o an, çiçek türkü yakmalı.Adamın yüzü sararmalı mahcubiyetten,
Çiçeğin yüzü ağarmalı aşktan . Çiçek yüzünü adama dönmeli, adamın yüzü çiçeğe dönmeli. Adamla çiçek bir olmalı. Erimeli çiçek adam. Bir kalp kalmalı ondan geriye.
Yokladıkça Allah, kokladıkça ah diyen bir kalp…

|Serdar Tuncer,
Delilim yok kalbimden başka

EŞKIYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ

Merhaba! Bu sefer “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” adlı Kurtlar Vadisi ve The Godfather kırması atv dizisine bakacağız. Bu dizi, Kurtlar Vadisi'nden aşina olduğumuz Raci Şaşmaz'ın elinden çıkıyor. Dizi hakikaten de dünyaya hükümdar olmak isteyen bir avuç magandayı ele alıyor. Birbirlerine racon kesen adamlar, silah ticaretleri, büyük adamların büyük meseleleri ve Karadenizli bir geniş aile etrafında şekillenen bu dizide bizim odak noktamız ise belli: Kadın.

Dizide kadınlar erkeklerin dünyasında “hiç” rolünde. Olaylar erkeklerin etrafında dönüyor. Kadınlar ise erkeğine tabir-i caizse saçını süpürge eden, “Git” deyince giden, “Gel” deyince gelen karakterler. Kadını ve kadınlığı aşağılamak adına hayli çaba sarfeden bu dizi anladığım kadarıyla ne yazık ki hayli rağbet görüyor.

Peki dizinin kadına bakış açısı ne? Örneklendirmek gerekirse şöyle;

Dizideki iki karakter arasında bir anlaşmazlık var, bunlar birbirlerine hayli diş biliyorlar. Bir tanesi diğerine ‘ceza’ olarak “Sana etek giydireceğim.” gibi bir şeyler diyor, diğeri de “Bunu giyeceğime kefen giyip kafama sıkarım.” diyor. Bu dizinin kadınlıkla ilgili ilk falsosu. Öyle ki, kadına ve kadınlığa özgü her şey aşağılayıcı ve küçültücü. O muhteşem erkeksilikleriyle bu karakterler birbirlerine sürekli kadın üzerinden hakaret ediyor. Dizinin başrolü, adamlarına “hanımlar” diye sesleniyor, çünkü kadın olmak ziyadesiyle alçaltıcı bir şey onlara göre. Kadının ikinci sınıf insan muamelesi görmesini de geçelim, kadınlık tamamıyla ofansif bir şey gibi gözümüze gözümüze sokuluyor. Hiç kimse de “Ne biçim senaryo bu?” demiyor, hatta muhtemelen Kurtlar Vadisi'nin altın çağını yaşadığı dönemlerde gördüğümüz gibi bu konuşma tarzını örnek alacak çok sayıda genç vardır. Yani ataerki yine televizyonun içinden çıkıp yumruğunu suratımıza sallamaya devam edecek gibi.

Diğer rahatsız edici nokta ise erkeklerin kadınlığa bakış açısından daha çok can sıkan ‘kadınların kendilerine ve birbirlerine saygısının olmaması’ durumu. Dizideki başrol ağır abimiz evli, iki çocuk babası fakat aynı zamanda genç ve güzel bir metresi var, hem de hamile! İşin garibi, abimiz karısını da metresini de çok seviyor. Yani ne yardan geçiyor ne serden. Hanımağamız kocasını boşamak şöyle dursun, metresine gidip çocuğu aldırırsa ömür boyu hamisi olacağını söylüyor (burda bir “oha” diyoruz) reddedilince metresi işten kovduruyor. Metresi ise hiçbir seyi umursamıyor aksine çok gururlu, çünkü çocuğu erkek olacak! Ağır abimiz ise bu duruma hayli sinirlenip karısını azarlıyor. Yanılmıyorsam adamın annesi, yani kayınvalide, gelinine “Boşanırsan seni vururum, benim ailemde kimse boşanmadı bu zamana kadar.” diye çıkışırken aynı zamanda oğlunun gayrimeşru çocuğunu torun diye sahipleniyor. Oğlunu hala aslan oğlum canım oğlum diye pohpohlamaya devam ediyor. Ailenin sadece erkekleri değil kadınları da evde oturup koca yolu bekleyen imajlarıyla ataerkiye hizmet ediyor anlayacağınız. Senaristler de bunu yazmaktan asla ama asla rahatsız olmuyor, hatta muhtemelen “Fakat iyi yazdık ha” diye kendileriyle gurur duyuyorlardır.

Bugün televizyonda oynayan tüm dizilerde kadınlar ötekileştiriliyor, erkek dünyasında bir yan karakter muamelesi yapıyor. Gerek aptal çizilen kadınlar, gerekse böyle “Erim hem döver hem sever.” kafasındaki kadın karakterlerle senaristler bugün yıkmak için uğraştığımız her şeyi bir yandan tekrar inşa ediyor. Ben genelde bu tarz dizileri izlememeyi tercih ediyorum, “aman sen izlemesen ne olur” demeyin, “bir oy, bir oydur.” misali, ne kadar insan bunun için çabalarsa bunlar bir an önce son bulacaktır. Eleştirerek senaristlerin fikrini değiştirmek pek mümkün değil çünkü malesef diziler içerdikleri abukluklar yüzüne değil ratingden dolayı kaldırılıyor veya bitiyor.

Kadın olmak asla aşağılayıcı bir şey değildir, kadın kimsenin malı değildir ki öyle canım istiyor senin koynuna gireyim, aman sıkıldım ötekine gideyim gibi bir durum söz konusu olamaz. Bizler erkek dünyasının aksesuarı değil aksine kendi dünyası olan, yansıtılanın aksine aptal olmayan, hayattaki tek amacı evlenmek, kocasının yolunu gözlemek, çocuğa bakmak olmayan bireyleriz. Bunu söylemek zorunda olmak bile utanç verici açıkçası. Başkaları bizim farkımıza varmasa bile biz kendi kendimizi fark edip bu karanlığı artık bitirmeliyiz ve bu baskıya başkaldırmalıyız. Bizler kadınız ve ne eksiğiz ne de ezik. Bunu bitirecek gücün içimizde olduğunu daima aklımızda bulundurmalıyız.