erim

[170910 TRANS] Jamsil BLUE Fansign Fanaccount Compilation

Oppa, between 1 billion dollars or a physique that doesn’t gain weight no matter what you eat, what would you choose? The reason?
To be honest you look really good even without dieting!♡
HC: 1 billion dollars.

OP said Himchan answered ‘1 billion dollars’ out loud before even finishing reading the question. 

(cr: iAecok)

Keep reading

Haydi Abbas…

Cahit Sıtkı askerliğini yedeksubay olarak yapmak üzere birliğine 
gider. O yıllarda yedeksubay sayısı az olduğundan her yedek subaya emir eri verilmektedir. Birliğine gittiğinde bölük yazıcısından künye defterini ister. Sırayla isimlere bakmaktadır bir isim dikkatini çeker. Abbas oğlu Abbas.. elindeki sakatlık yüzünden çürüğe ayrılmış biridir Abbas..Talim bitiminde askerin yanına gönderilmesini ister. 


Öğle saatlerinde kapı çalınır, karşısında civan mert yiğit biri selam çakıp;

” -Abbas oğlu Abbas emret komutanım!.. ” der..
aralarında şöyle bir konuşma geçer.
“-nerelisin?
“-vatanın her yeri benim, bende vatanın eriyim komutanım,”
“-aslende Mardin, Midyat kazasından”

“-sen benim emir erim olur musun?
“-siz bilirsiniz komutanım!.

askere eşyalarını toplamasını emreder ve kendi evinin altındaki boş yere
taşınmasını ister. Zamanla askerin zekiliği sıcakkanlılığından etkilenir. Abbas her sabah erkenden kalkar Cahit Sıtkı‘ya kahvaltı hazırlar, öğle yemeğini sormadan getirir, tüm ihtiyaçlarını; karşıdan bir istek gelmeden düşünüp yerine getirir. Erkenden kalkıp Cahit Sıtkı‘nın kıyafetlerini ütüler hazırlar ve evin temizliğini yapar..

Akşamları olunca Cahit Sıtkı‘nın sevdiği yemek ve mezeleri hazırlar.. zamanla aralarında komutan asker ilişkisinden daha güçlü bir dostluk bağı oluşur. Bu saf ve temiz anadolu çocuğundaki sadakat ve temiz yürekten etkilenmiştir Cahit Sıtkı.. Zaman zaman karşısına alıp  dertleşir ve bu anadolu çocuğunun ruhunda gizli şeyleri keşfeder..

Akşamları rakı sofrası kurup en güzel kızartma ve mezeleri hazırlar Abbas..aralarındaki duygu bağları güçlenir. Böyle bir keyf geçesi akşamında, alkollü Cahit Sıtkı sorar;

“-sen istanbul‘u bilirmisin Abbas?
“-bilirim komutanım..
“-orda bir Beşiktaş var bilirmisin?
“-bilirim komutanım!.ben orda acemi birliğindeydim. .
“-orda benim bir sevgilim var..sen bana kaçırıp 0nu getirirmisin?
“-emriniz olur komutanım!

sabah olur Cahit Sıtkı bakar ki..Abbas yeni takım elbise giymiş kıravat takıp, traş olmuş hazırlanmış. Cahit Sıtkı sorar;

-takım elbiseyi nerden temin ettin? nedir bu hal”
“-elbiseyi, bir tüccardan selamınız mukabili ödünç aldım.”
“-niçin? ne yapacaksın böyle?”
“-siz emrettiniz ya bana..ben gideceğim ve size sevgiliyi akşama getireceğim!.. ”

gözlerindeki hüznü ve gözyaşlarını gizlemek istercesine arkasını dönüp
kapıyı çarpar ve çıkıp gider Cahit Sıtkı..fakat bu mert askerin, yüreği sevgi dolu anadolu çocuğunun samimiyeti ve sıcaklığından duygulanır..

Beyoğlu’nda mudavimi olduğu meyhaneye gider vakit öğle üzeri olduğundan, mekan henüz yeni açılmaktadır, Meyhaneci, kızgın bir ifade ile, 

“-güneş tepede, bu saatte gelinir mi? Şimdi git akşam gel” der.
akşam olur..
Meyhanenin bahçesinde ağaç altında rakı sofrası kurdurur ve
Abbas’ı karşısına oturtur..birlikte yer içerler.
Cahit Sıtkı o meşhur şiirini kaleme döker…

Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.

Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.

Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana.

Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan…

Sen benim evim, sen benim erim, sen benim beyimsin. Şu küçücük hayatıma sığdırdığım mutlu yaşantımın sen olan kısmısın. Kaç kere şükretsem az… Var olduğun anlar yokluğunun üstesinden gelecek kadar güçlü. İyi ki, defalarca kez iyi ki..

İhtiyar Çocuklar İçin Masallar

Bir kadın vardı otobüslerde midesi bulanadığında dizime yatardı .
Ayaklarını duvara uzatarak uykuya dalardı . 
Beynimin tam şurasında bir yara gibi kaşınıyor şimdi . 
Kanadığını hissedebiliyorum kadının.
Boğazımda toplanıyor eli kolu,yutkunamıyorum …
Saçları burnumu tıkıyor , gözlerimden akıyor kokusu .
Bir kadın vardı ,insan etini leşe çeviren bir kimya formülüydü .
Farklı balkonlarda sigara içiyoruz şimdi ,meleklerin fırlattığı izmaritleri yıldız kayması sanıp dilekler tutuyoruz.
Birbirlerine uzak balkonlarda bacak bacak üstüne atarak …
Bir kadın vardı , tüm aşıkların biraz faşist olduğunu söylerdi , aşkın faşizm olduğunu anlatırdı .
Sosyalist türküler söyleyen burjuvaların arasında beni yapayalnız bıraktı .
Bir vardı kadın , bir yoktu … 
Sabaha karşı gelirdi hep , pencerenin karşısına geçer saçlarını tarardı .  
Evimde ayna yok diye bana kızardı .
Bir kadın , vardı da … yoktu da
Beni konuşurken dinlemezdi farkındaydım ,yinede anlatırdım ona duymasa da kurduğum cümleleri 
Nefretle sarılırdı boynuma . 
Sokak kedilerini benden daha çok severdi .
Tam buradaydı , beynimin burasında …
Sabaha karşı bir gün doktoralar aldı onu benden
Diazepam uyuşukluğuyla veda ettim ona , yüzüstü yattığı hijyenik beyaz bir yatakta .
Kollarımı bağladılar , ayak bileklerinden tuttular
Pembe ilaçlar soktular boğazıma
Beni , unutturdular ona … 
Suçumuz benim görünüyor olmam değil, onu benden başka kimsenin göremiyor olmasıydı …
Her gece uyanıp sabah karşı , balkonuma çıkıp bir sigara yakıyorum .
O her gece sabaha karşı , Dünya'nın balkonundan Ay'da sigarasını tüttürüyor .
Bazen gölgesini görüyorum Ay’‘ın üzerinde , ayaklarını Mars'a uzatarak uykuya dalıyor . 
Beynimin tam şurasında bir yara gibi kaşınıyor şimdi ,
Kanadığını hissedebiliyorum kadının , 
Boğazımda toplanıyor eli kolu … 

-Erim Şişman

Politikaya neden ilgimin olmadığını, Bertrand Russell çok güzel açıklamış;

“Bazı insanlar odalarımızı sağlıklı olmak için çok sıcak, bazıları da çok soğuk tutmamız gerektiğini düşünürler. Bu politik bir mesele olsaydı, bir taraf en iyi sıcaklığın mutlak sıfır olduğunu, diğeri de demirin erime noktası olduğunu savunurdu. Arada bir tutum benimseyenler ise ürkek fırsatçılar ve karşı tarafa çalışan gizli ajanlar oldukları, alelade sebeplere ruhsuzca sığınarak kutsal davaların coşkusunu berbat ettikleri gerekçesiyle hakarete uğrarlardı. Odalarımızın ne çok sıcak ne de çok soğuk olması gerektiğini söyleme cesareti gösteren herhangi bir kişi iki grup tarafından da taciz edilir, muhtemelen tarafsız bölgede vurulurdu. Belki bir gün politika daha rasyonel hale gelebilir; ama şu ana kadar bu yönde en ufak bir işaret yok.”

İkarus ya da Bilimin Geleceği

Ben bu şehrin sokaklarında broşür dağıtan, bir tabureyi ayaklarının altına alıp avazı çıktığı kadar hakkı haykıran, göz kapakları yere; başı göklere yakın, alnında davasının mührü, en büyük hasmı küfrün, secdeye varmaktan dizleri çabuk eskiyen pantolonların sahibi, cami cemaatinin sağ ön safı, Milligörüş cemiyetinin bir ferdi, omuz omuza yürüdüğü kadroların sevdalısı, özgürlüğün habercisi, Irak'taki çocukla top oynayan ağabeyi, elinde beş kuruşu olmasa yetimin yedireni, yoksulun başvuranı; cansuyu, direkte namaz, zirvede cihat, dillerde şehadet, ellerde Kudüs gülleri, günahlarına tövbekar Malcolm X gibi, dâvası için ölümü göze alır Ahmed Yasin gibi, hasmın kellesini uçurur Şamil Basayev gibi, ülkenin yönetim biçimini değiştirir Necmettin Erbakan gibi, korkmadan yürür Ebu Cendel gibi, haksızlığa karşı mikrofondur Ömer bin Hattab gibi, edebi Osman Zinnureyn gibi; kitaplarda beğendiği cümlenin altını çizmeyi, okuduğunu havada bırakmayıp hayatına geçirmeyi, öğrendiğini öğretmeyi seven; bir söz diyeceği zaman Allah'tan korkan, günaha bulaşmaktan Allah'a sığınan, bir iş yapacağı zaman Allah'ın yardımına güvenen; inandığı için zaferin geleceğinin, Allah'ın nurunu tamamlayacağının bilincinde ve şuurunda; oy pusulasında koyun olmayan, kamuoyu insanı olmayan, boş lakırdı etmeyen, selam verip selam alan, Allah'ına kul; davasına erim, demelisin bana kendini tanıtırken.
—  sayinhakim

Merdivenlerden hızlı hızlı adımlarla indim. Seksen altı basamak olmasına rağmen, seksen iki basamak saymıştım. İyi değildim. Boğazım kendi kalesine gol atan kaleci gibiydi. Hüzün verici bir durumdaydım. Gün yeni yeni aydınlanmaya başlıyor. Hastane önünde kalabalıklar oluşmaya erken saatlerde başlamıştı. Pazartesi günüydü. Hafta sonu pazartesi gününün gelmesini iple çeken yaşlılar heyecanla hastane kapısındaki ipi göğüslüyorlardı. Yolda gelirken ne zamandır dışarıya çıkmadığımı fark ettim. İş yerlerini yeni açan insanların yüzlerine baktım. Kimisi umutlu kimisi mecburiyetten çeviriyordu anahtarı. Kulak burun boğaz doktoru Zeynep Hanım tüm ihtişamıyla yavaş adımlarla ilerliyordu. Hastane koridoru biraz sonra başlayacak olan maç öncesi gibiydi. Hastalık hastası yaşlılarımızın oluşturduğu koridor enteresan diyaloglara sahne oluyordu. Onlar için beklemenin bir önemi yoktu. Yaşları gereği uzun süredir beklediklerinden zamanla işleri olmaz. Zeynep Hanım tüm asaletiyle gülümseyerek odasına girdi. Yaşlılar ise gayet hallerinden memnun tepelerinde duran sıra sayacına aldırış etmeden muhabbetlerini sürdürüyorlardı. Koltuk kapmaca teyzeleri de koridorda volta atımını sürdürüyor, nerede bir çoluk çocuk görseler onu hemen kaldırıp istedikleri kişiyi oturtuyorlardı. Bir nevi koltuk mafyası.Yeni oturan bir teyze şöyle diyordu: ‘’Geçen gün tuvalete iki defa yalnız gittim.’’ İşte bütün çok şükürlerin bir cümleye sıkıştığı durum.

Sıra bana geldi. Tanımasına imkan vermiyordum. Çok zaman geçmişti üzerinden. Hafızası kuvvetli bir kızdı ama ben beni hatırlayamayacağına kanaat getirmiştim. Allah kahretsin! Yanılmışım. Fikret! Sıcak bir gülümsemeyle beraber elimi sıktı. Birden sorular sormaya başladı. O konuşuyor ben dinliyordum. O konuştukça ben konuşmayı unutuyordum. Elim ayağım birbirine dolanıyordu. Ne oluyordu o dakika böyle kendimi kaybetmiştim. Uçurum kenarına kadar gelip arkamdan tekmeyi vuracağı anı beklemeye başlamıştım ki, ellerine sağa sola sallıyordu. Dalmışım. Bir süre sadece masanın köşesine odaklandım. O kadar çok odaklandım ki gözlerimden yaş geldi. Ona odaklanınca etrafımdakileri göremediğimi fark ettim. Halbuki ben o masanın köşesine odaklanırken pencereye kuş konmuştu. Sonra dışarıda kar yağmaya başladı. Kapı vuruldu iki kere. Saat onu bir geçiyordu. Fanustaki balık suyun üstünde yem arıyordu. Bunların hiçbirini fark edemedim. Çünkü bir yere dalarsanız orada boğulur gidersiniz. Sonra oradan çıkamaz vurgun yersiniz. Yapmayın böyle şeyler. Hayata dönün.
‘’İyi olmaya geldim, sen nasılsın,’’ dedim. ‘’
‘’Seni gördüğüme sevindim. Boğazların mı yine?’’
‘’Kış ayı malum.’’
‘’Hiç dikkat etmiyorsun.’’
  Muhabbet hiç iyi yönde ilerlemiyordu. Ne doğuya ne batıya hatta kuzey ve güney de değil. Önüme bakıyordum. Sürekli gelen ataklara müdahale etmek zorunda kalıyordum. Onunla üniversitede tanışmıştık. Bir kadına verilebilecek en güzel hediye ne deseler dört yılım derdim. Dört yılımı verdim sana hediye olarak karşılığı bu muydu ha bu muydu diye söylendim içimden? Sakinleşmem gerekiyordu. Onu son kez görmeye gelmiştim. Son kez bir cevap duymak için geldim. Boğazlarımı feda ettim. Dört yılın yanında boğazlarda ne ki zaten. Dün üç tane dondurma ardından iki litre buzlu su içtim. Niye bunu yapıyorum ki kendime. Niye?
‘’Evlilik teklifime neden bir cevap vermedin? Ve gittin?’’
Zeynep hiç beklemediği bir anda golü yedi. Top ağlarda. Tüm koridor Fikret diye bağırıyor.
‘’Başkasını seviyordum.’’ Üzerimden soğuk sular döküldü.
‘’Neden hayır demedin o zaman?’’
‘’Senide seviyordum.’’ Örs, üzengi ve çekiç kemiklerim sızladı.
Şimdi ne oldu Zeynep. Değdi mi bari bu olanlara? Beni yarı yolda bırakıp giderek zaferini başkasıyla mı kutladın? Allah kahretsin! Seni sevmiştim. Seni sevmiştim. Demek benden ayrılınca böyle oluyordu. İyi olunabiliyordu. Ben neden iyi olamadım Zeynep, neden? Keşke o gün kendimi de terk etseydim. Bunca yıllık benim ama kaldıramıyorum artık bazı şeyleri. Bunu hangi teoriyle hangi formülle açıklayabilirim ki sana? Bu benim tükenmişlik formülüm. Bende saftım o zamanlar. En küçük yapı taşım kalbimdi. Kimyasal ve fiziksel yollarla beni ayrıştıramazlardı. Erime ve kaynama noktalarım sen yanımda olduğun zamanlar karışıyordu. Tüm bilim dünyasını yerinden oynatmıştım o zamanlar. Şimdi ne oldu Zeynep, anladım ki oynatılan benmişim. 

Vurgun yemiştim. Hayata geri döndüm. Sıra bana gelmeden koridorda yanıma delikanlı bir çocuk oturmuştu. Lise sona gidiyordur diye tahmin ettim. Saçları üç numara, üzerinde Breaking Bad tişörtü vardı.

‘’Feride Hanım iyi doktordur. Bizim uzaktan akrabamız olur.’’
‘’Ne güzel.’’
‘’Sizin de mi boğazlar gitti?’’
‘’Gittiler,’’ dedim. ‘’Çok uzaklara gittiler.’’
‘’Zeynep kim abi,’’ diye sordu. Cevap vermedim.
  Başka bir noktadan bakmaya başladığımızda artık acılarımızın eski acılar olmadığını, hatıraların birer mezarlığa dönüştüğü, geçmişin sadece kitabın üzerinde biriken toz olduğunu düşünüp üflediğini görüyorsun. Zaman bunların üzerini örtüyor kabul edelim. Canım hatıralarda oracıkta sıcak bir şekilde tatlı tatlı uyuyorlar. Uyusun da büyümesin… 

Düzen böyledir. Her şey değişir. Birileri gelir birileri gider. Kalan hep acı olur. Acını sev. Kalbine iyi bak dostum. Ben odadan içeriye girdiğim sırada yan koridordaki psikiyatri polikliniği hastaları bizi izlemeye devam ediyordu.

Sabit Emre Zengin

Adam şiir kokmalı o an, çiçek türkü yakmalı. Adamın yüzü sararmalı mahcubiyetten, çiçeğin yüzü ağarmalı aşktan. Çiçek yüzünü adama dönmeli, adamın yüzü çiçeğe dönmeli. Adamla çiçek bir olmalı. Erimeli çiçek adam. Bir kalp kalmalı ondan geriye. Yokladıkça Allah, kokladıkça ah diyen bir kalp.
“Elîf lâm râ”
İşte bütün hikaye… 🥀