ekstreme

Cerpen : Cantik, Hanya Untuk Dilihat.

Beberapa waktu yang lalu, saya dan teman lama terlibat dalam sebuah diskusi. Mungkin karena tidak lama ngobrol ngalor ngidul. Diskusi kami membahas banyak hal. Salah satu hal yang kami ingat adalah tentang fenomena orang-orang yang begitu ingin menampilkan sisi-sisi pribadi dari hidupnya.

Rela menjadikan privasinya sebagai sesuatu yang umum. Rela memperlihatkan detail-detail dirinya secara total dan menjadi sesuatu yang umum. Pembahasan ini sebenarnya tentang kasus krisisnya tentang pasangan hidup ditengah-tengah kariernya yang menurutku sudah cukup. Juga usianya yang menurutku lebih dari cukup untuk masuk ke jenjang tanggungjawab yang berbeda. Dan saya sudah menikah, mungkin sebabnya pembahasan itu menjadi lebih realistis. Tidak seperti dulu, beberapa tahun yang lalu.

Salah satu katanya itu menarik, “Kalau melihat perempuan-perempuan yang hilir mudik di instagram itu, cantik-cantik sih emang, captionnya pun luar biasa bijak. Tapi buatku, mereka itu hanya untuk dilihat, tidak sampai membuatku ingin menikah dengannya.”ujarnya

Tentu jawaban ini bisa didebat, tapi aku tidak ingin mendebatnya. Apalagi itu hanya timbul dari asumsinya, tidak mengenal dengan baik dan personal siapa perempuan-perempuan yang hilir mudik di media sosialnya itu. Tapi aku lebih tertarik, sebab mengapa hal itu muncul di pikirannya.

“Entahlah. Mungkin karena gue anak ekonomi kali ya, tapi mungkin ini enggak ada hubungannya. Kalau kita berpikir secara ekonomi, ketika kita mau menjual sesuatu, katakanlah promosi. Kita akan menampilkan yang terbaik yang bisa kita jual kepada calon pembeli. Kalau kita tidak punya ini, kita punya itu. Kalau semua itu ditarik ke sisi manusia. Kita bisa melihat secara langsung, kalau kita tidak memiliki kecerdasan yang cukup, kita akan menawarkan tenaga atau kekuatan kita. Kalau kita tidak punya kekuatan juga kecerdasan, kita mungkin bisa menawarkan hal yang lain. Sampai ada yang paling ekstrem seperti menawarkan tubuhnya, organnya, bahkan bayinya untuk dijual.”

Aku berusaha menyimak, cara berpikirnya memang sedikit menarik.

“Di media sosial itu, orang tidak punya berusaha menampilkan agar menjadi punya. Manipulatif. Berusaha tampil secara fisik menarik. Entah dari tubuh, gaya hidup, makanan yang dimakan, tempat bepergiannya, dan sebagainya.”

Saya manggut-manggut.

“Dan terakhir, ketika ia tidak memiliki hal lain seperti kecerdasan atau kemampuan-kemampuan lainnya, ia akan menampilkan kecantikannya. Sebagai nilai jualnya.”

“Kesimpulannya apa?” tanyaku.

“Gue nyari yang cerdas, yang rendah hati, yang tahu adab dan menjaga diri. Dan yang seperti itu, gue tahu mereka nggak akan menawarkan dirinya melalui kecantikan diri. Dengan make up, pakaian paling anggun, sambil makan cantik di tempat hits. Karena mereka tahu dimana nilai jual mereka. Bukan di kecantikan.”

Saya manggut-manggut lagi. Dulu saya menemukan istri saya di organisasi, bukan di instagram sih.

“Dan yang seperti itu, mainannya tidak di dunia maya.” ujarnya mantab, sambil menyeruput es teh terakhirnya.


Yogyakarta, 19 September 2017 | ©kurniawangunadi

Çocuklaştırılmış oyuncak kadınlar

Sonia Singh isimli mükemmel kadın, aşırı seksüelleştirilmiş oyuncak bebeklerin makyajlarını silmiş, kıyafetlerini ve saçlarını değiştirip onları gerçek çocuklara benzetmiş. Kendisi bebeklerin yüzlerini, ayakkabılarını ve saçlarını “çocuklaştırırken” annesi de onlara kıyafetler dikmiş. Anne-kız böylece endüstrinin çocuklara aşılamak istediği kadınlığın üstesinden gelmişler. Buraya tekrar alkışlar gelecek!

Bu konuda bir akademik bilgim yok. Ama oyuncak bebekle oynamanın mantığı insan olarak atılamadığın maceraları bebekle yaşamaktır diye düşünüyorum. Biz uçamayız, üst üste taklalar atamayız, mağara ilan ettiğimiz koltukların arasında hazine arayan genelde oyuncak bebeklerimizdir. İlkokulda hatırlıyorum, küvette annem saçımı sabunlarken ben elimdeki bebeğin okyanusun derinliklerinde yüzdüğünü hayal ederdim. :) Bebeğin mantığı buydu yani, hayal dünyamın yarı gerçek simulasyonunu yaratmama yardımcı olması. Bu durumda mantıklı olan da bebeğin olabildiğince bana benzemesi oluyor. Ama öyle olmadı.

Oyuncak bebeklerim ne bana, ne arkadaşlarıma ne de çevremdeki herhangi bir kadına benziyordu. Yoğun makyajlı, ince belli, iri göğüslü ve kalçalı modellerden gerçek hayatımda pek de yoktu. Bunun yanında bütün o makyajıyla, saçıyla, prenses elbiseleriyle bebekler hiç de ekstrem maceralara hazır görünmüyordu. Ben birçok bebeğimin saç modelini ve kıyafetlerini değiştirirdim, bunu bilerek yapmazdım elbette ama kendime benzetirdim. Kahküllerim vardı kahkül keserdim mesela. Özdeşleşme bir ihtiyaç çünkü oyuncağın fonksiyonunda. Hangisi çocuğun kendini daha çok özdeşleştirebileceği model gibi görünüyor?

Çocukların gelişme çağında hayal dünyalarının gelişmesi çok önemli. Bu çağda neyi öğretirsen onu hayatı boyunca taşıyor içinde. Kız çocukları için üretilmiş maceralara bakıyoruz, alışverişe gitmece, havuzda güneşlenmece, stil ikonu olmaca, makyaj yapmaca… Gerçek hayattan kopabileceği, endüstri dışında doğayla yaşayabileceği hiçbir şey yok. Erkek çocukları helikopterlerden atlarken, ormanda hazine ararken bizim kızlar alışveriş merkezinde doğru renk eteği arıyor. Neden? Çünkü endüstri en çok bizim üzerimizden para kazanıyor ve endüstri de erkek.

Kız çocuklarını kısıtlı bir hayal dünyasına hapsedip, ileride endüstriye para kazandıracak bireyler olmalarını beklemek büyük acımasızlık. Keşke bütün oyuncak bebekler Sonia ve annesinin bebekleri gibi olsa. Çocuklar porno oyuncusuna benzeyen kadınlaştırılmış bebeklerle değil de kendileri gibi çocuklarla oynasalar. Cinsel obje haline gelmiş modellerle kendilerini özdeşleştirmeseler.

Kardeşlerimizi, kuzenlerimizi, kızlarımızı hatta arkadaşlarımızın yakınlarını aşırı cinselleşmeye karşı maceralara, doğaya, doğallığa teşvik etmek bizim kadınlık borcumuz. Her küçük çocuk “çocukluğu” yaşamayı hak ediyor. Onları hemen büyütüp seksin bir objesi haline gelme hevesinden korumamız gerekir.

Üstelik, çocuk doğaya ne kadar yabancılaşırsa, birey olarak doğadan o kadar uzak ve kendi özüne de yabancı olur. Kendine olduğu kadar, hayvanlara, bitkilere, dünyaya karşı saygısı ve bilgisi olan bireyler olmaları önemli.

Sonia ve annesini tebrik ediyorum, videolarını ağlayarak izledim. Haftasonu kızkardeşimle onun bebeklerini “çocuklaştırmayı” denemeye karar verdik biz de. Umarım başarılı oluruz, olursak fotoğraflarını koyarım. :) Bitirirken kendi vücuduna, yüzüne, saçına yabancılaşmayan kadınların hayallerini kuruyorum ve şunu vurgulamak istiyorum;

Bir kadının kendini sevmesi devrimdir. Her şey bizimle başlayacak.

islamku dan sikapku.

Jika aku ditanya, bagaimana kau mengapresiasi keislamanmu? Aku jawab, Islamku adalah karunia! Nikmat terbesar yang kusyukuri.

Dan aku diam-diam berharap, jika kau menganggapnya nikmat terbesar yang kau syukuri pula. Atau jika kau belum berislam, setidaknya kau mempelajari bagaimana komprehensif, holistik, balanced, dan indahnya berislam.

Sudah beberapa lama aku tidak menulis sikapku. Terutama sikapku pada Islam. Ini karena aku muak dengan hiruk-pikuk diskursus media sosial. Hiruk pikuk ini nyatanya menghabiskan energi begitu banyaak. Sedangkan aku butuh energi untuk fokus pada hal yang kini tengah kukejar.

Namun, kupikir aku butuh menyuarakan apa yang kualami, serta sikapku soal Islam. 

So here we go.


**


Pertama, aku akan menjawab pertanyaan yang sebenarnya ditujukan kepada diriku sendiri. Mengapa aku berislam?

Sembilan tahun yang lalu kau tanyakan, jawaban jujurnya adalah “Karena orang tua”. Aku pernah menulis di multiply-ku (blogging platform yang sudah gulung tikar)– bagaimana nasib orang yang tak terlahir Islam? 

Honestly, pertanyaan ini sempat menggangguku. Hingga aku lupa dan akhirnya menjalani keislamanku seperti biasa. (Anaknya filsuf fail)

Kemudian, aku mengetahui jika akar kata ‘Islam’– adalah selamat, keselamatan, dan berserah. Kata ‘berserah’ ialah akar kata Islam yang mengikatku.

I am a ‘bad girl’ of ukhtinda. Dulu, aku random belajar banyak hal (kini terbatas pada hal-hal yang menjadi fokusku, kalaupun belajar yang lain– aku susun jadwal khusus akannya). 

Aku pun punya kenalan dari beragam kalangan. Mulai dari: Jurnalis kritis kucel. Jurnalis pinter berbaju rapi. Filsuf aliran marxist. Filsuf postmodernis. Islam kalangan ini. Kristen begitu. Buddhist anu. Perempuan feminin. Perempuan feminis. Pria peka. Pria i-must-get-what-i-want. 

Buanyak.

Beragam perspektif kujumpai. Sering kepalaku pusing memproduksi penyimpulan akan sesuatu. Secara naluriah, otakku berpikir dari ragam perspektif! Bahkan hingga kini. 

Keep reading

Çekirdek çitleye çitleye bir hal oldum sözde bu yaz önce ingilizce sonra da piyano kursuna gidecektim şuan yaptığım en ekstrem şey bahçedeki çimenlere oturmak onları da yeni biçmişler batıyor sıkıntıdan kafamı duvara sürtücem

İnsanlarla iyi anlaşıyordu.

Kediler aleminde insanlarla iyi anlaşmak, korkusuzluk göstergesiydi. İnsanların bazıları çok garipti ve kimin nasıl çıkacağını kedi sezgilerine rağmen öngöremiyordun. Kimisi kedilerden korkuyor, onlardan birini görünce durduk yere çığlık atarak uzaklaşıyor ve kendilerini kötü hissetmelerine neden oluyordu. Kimisi ise hiç düşünmeden onların kuyruğundan çekiyor ve bunu yaparken gülmeyi başarabiliyordu. “Yine psikopatın teki kedi kesme videosu çekmiş” demişti geçenlerde bilge kedi mahallenin genç kedilerine; “yaklaşmayın diyorum insanlara, onlara güvenilmez!”

Yine de bazı kediler insanlarla iyi anlaşmaktan hoşlanıyor, yaklaştığı insandan sevgi beklemeye bir çeşit “şans oyunu” gözüyle bakıyordu. Veya adrenalin içeren bir ekstrem spor çeşidi. Bahtına ne çıkarsa. Korkusuzluktu bu.

Aynı cesareti gösteremeyen kediler, insanlarla iyi anlaşan kedilerin arkasından “vay yalaka” diyordu. “Görüyor musun nasıl sürtüyor kafasını adamın eline, tam bir pragmatist” diye söyleniyordu. Çünkü kediler, ulaşamadıkları ciğere “mundar” demeleri ile ünlüydü.

İnsanlarla iyi anlaşan kedilerdendi Mahmut. Aslında genel olarak yiğit bir kediydi; etine dolgun bir kuşu, senelerdir sevdiği Hayriye’ye hediye etmek için üç katlı bir binanın çatısından atlamış, sol ön patisini kronik olarak hissetmemeye başlayacağı kadar ağır yaralanmıştı. Beğenmemişti Hayriye yediği kuşu. Aklı Alejandro’daydı Hayriye’nin. Geçen sene arka sokaktaki müstakil eve taşınan Latinlerin kedisi; tüyleri gümüş grisi, burnu salam pembesi, koca yürekli Alejandro…

Gecenin geç saatlerinde, yavşak rüzgar Hayriye’nin kokusunu Mahmut’un burnuna getirdikten yaklaşık 10 dakika sonra, çöpte bira avına çıkmıştı Mahmut. İnsanların bazıları savurgan oluyordu. Ya da mideleri bulanıyor, elindeki şişenin çoğu dolu olmasına rağmen çöpe bırakıveriyordu alkolünü. Bugün hafta sonuydu, çöpteki tüm alkol şişelerinin dibindeki damlaları uç uca eklese birkaç kediye yetebilecek bir kokteyl oluştururdu. Ama bu gece kimse kusura bakmasındı, hepsini kendi içecekti Mahmut. İçecek, içecek, bayılmayacaktı. Bayılmadı.

Arabada oturup Müslüm Gürses dinleyen bir grup gencin ön tamponuna doğru yaklaştı. Kıçını ön tekere yaslayarak gözlerini kapattı ve eşlik etti: “Artık geri ver, geri veremezsin aldıklarını. Artık geri ver, geri verilmez hiçbir yanılgı..” O sırada derinden bağıran Hayriye’nin sesini duydu. Yine mi sokak köpekleri mahalleye dalmıştı? İçlerinden biri Hayriye’ye mi saldırmıştı? Dönen başına, bulanan midesine rağmen yattığı yerden fırladı Mahmut. Arkasında kalan arabadan yükselen müzik sesi ağır ağır azaldı; “Her şeyi al, bana beni geri ver bir şansım olsun…”

Ve sonra duyulmaz oldu.

Ensesi Alejandro’nun dişleri arasında inleyen Hayriye’nin keyfine diyecek yoktu. Allah belasını versindi keskin gören kedi gözlerinin, kör olsundu Mahmut! Ne yapacağını bilemedi; sağ ön patisiyle gözlerini kapatmaya yeltendi, Hayriye için vazgeçtiği sol ön patisi tutmadı, çene üstü yere düştü. Yavşak rüzgar bir küple daha esti, Hayriye’nin orospu kokusu Mahmut’la yine buluşunca Mahmut doğruldu. Bedenindeki tüm güce “koşarak uzaklaşmama imkan ver” diye yalvararak yürürken, az önce kıçını dayayarak keyiflendiği tekeri kendi üzerinde buldu. Aptal serseriler, bir kediyi ezdiklerini bile fark edemeyecek kadar sarhoştu. Turuncu tüylerinin arasından sızan kan henüz yere damlamadan sarsılarak derin bir uykuya daldı Mahmut. Her yer kapkara oldu.

Gözlerini açtığında çoktan vazgeçilmiş olan sol ön patisi hariç tüm bacaklarının alçıda olduğunu fark etti. Burnunun üstünde, çatıdan düştüğü zamanki acıyı anımsatan bir ağrı vardı. Aldığı ilaçların etkisiyle kıpırdayamadan baktığı boşlukta, mor saçlı bir kız belirdi. Mahmut, kızın kolundaki pelikan dövmesinin pembesini, Alejandro’nun burnuna benzetti, küfretti.

“Ayyy, Ali koş koş, kendine geldi Ali koş” diye çığlık attı kız. Ali de Alejandro’nun kısaltması gibi bir şeydi. Allah belasını versindi insanların!

Gördüğü tüm insanlardan nispeten daha sevimli olan Ali, kıza “Selin” diye hitap ettiğine göre kızın adı Selin olmalıydı. Ali, Selin’i kedilere benzetirdi. O istemediği sürece kimse ona dokunamazdı. Yalnızca sevilesi geldiğinde sutyenini çıkarır, beyaz bluzunun üzerinden görünen muhteşem göğüs uçları eşliğinde Ali’nin kucağına kıvrılırdı. İstediğini aldıktan birkaç saniye sonra Ali’nin arasa da bulamayacağı noktalara kaçar, uzun süre de sesi çıkmazdı. Veterinerdi Ali, kedilerle iyi anlaşıyordu ve Selin’e nasıl davranması gerektiğini de iyi biliyordu. Yine de bir kedi olmayı dilerdi Ali, Selin en çok kedileri seviyordu…

İnsanlardan bile çok.

“Hiç merak etme dünya yakışıklısı, seni kurtardım. Çok yakında acıların geçecek ve seni kendi evime götüreceğim. Artık ben varım Leonardo, artık kimse sana zarar veremeyecek” dedi Selin, Mahmut’a.

Leonardo da neydi be? Alejandro gibi bir şey miydi? Artık afilli bir adı var diye, Hayriye onu da sever miydi? Allah Hayriye’nin de belasını versindi!

Yaklaşık 55 gün sonra Mahmut – pardon – Leonardo, ayaklandı ve Selin’le birlikte klinikten ayrıldı. Kazanın gerçekleştiği civarda oturan Selin, arabasıyla alt sokaktan geçerken Hayriye, Alejandro ve altı tane yavru kedinin mutlulukla sağa sola koşturduğunu görmesine neden oldu. Allah’ın cezası, utanmadan bir de doğurmuştu. Mahmut’a göre turuncu, griden daha güzel bir renkti ve yavru kedilere daha çok yakışıyordu.

Mahmut, Selin’in her şeyi olmuştu. Onun üzerine çok düşüyor, ona Edgar Allan Poe hikayeleri okuyor, en pahalı mamalarla besliyor, bir insan bir kediyi en fazla ne kadar sevebilirse onun elli katı kadar çok seviyordu. Hatta bir gün bahçede Mahmut’u göremediği için, sanki kocası ölmüş gibi feryat etmişti: “Leonardo! Leonardo nereye gittin, Leonardo!!!”

Hala alışamadığı yeni isminin anıldığını duyarak Selin’e doğru koşan Mahmut, büyük bir coşkuyla kendisine sarılan Selin’i üzdüğü için pişmanlık duyarken; yoldan geçen “mundarcı” kediler, “geri zekalıya bak, ismi de Leonardo olmuş. Bir kedi ruhunu ancak bu kadar satabilir, pis pragmatist” diye söylendi.

Ali, Selin’i artık göremez olmuştu. Hayatının kedisini bulmuştu işte, kediyle kedi olmuştu. Nefret etti Ali Mahmut’tan. Ölesiye nefret etti. Sağlıklıydı da piç, hasta düşüp Selin’in onu kendisine getirmesine vesile olamıyordu. Yavşaktı Mahmut, dışından “yavşak” dedi Ali, köpeğinin aşısı için bekleyen müşterisini önemsemeden. Senelerdir kaç kedi kurtarmıştı, birinin de canını alsa fena mıydı?

Gece 3 sularında bahçede huzurla uyuyan, rüyasında Hayriye’yi gördüğü için istemsizce kuyruğunu sallayan Mahmut’a yaklaştı ve hiç düşünmeden onu oracıkta boğdu. Mahmut, son nefesini vermeden önce gözlerini son bir kez açtı ve tanıdık bir miyav anımsadı: “yaklaşmayın diyorum insanlara, onlara güvenilmez!”

Selin, teselliyi Ali’nin kollarında bulurken Hayriye bir kere daha Alejandro’nun altında zevk ile inliyordu. İnsanlar mı daha nankördü, kediler mi? Hiç öğrenemedi..

icer107  asked:

Hyklera heile gjengen som dreg det opp i nasa. Var jo ikkje som vi og foreldra våre leika «kåbbåj (cowboy på godt norsk) og indianer» eller noke. Eller er det ukult å meine det? Om dei skal hakke på Siv, burde du også hakke på barna som kler seg ut som indianarar også, imo.

Et barn som kler seg ut som cowboy og indianer har forståelig nok ikke kunnskapsgrunnlaget for å skjønne at det er feil. Å bringe det opp som argument synes jeg er ekstremt underlig. Det går utelukkende på foreldrene som i så fall er totalt kunnskapsløse og ignorante. At foreldre kjøper kostymer og lar barn kle seg ut som en minoritetsgruppe som har blitt undertrykket på diverse vis er utelukkende rasistisk. Å ikke skjønne konteksten rundt hva kostymet innebærer viser ekstrem ignoranse og mangel på respekt for minoritetsgrupper. 

Når det gjelder Siv Jensen, og frp generelt, så er det ikke spesielt overraskende. De sendte jo samehat-propaganda i posten til folk i nordnorge (hvor mange av dere fikk med dere det hmm? og hvor mange av dere raget av den smsen som ap sendte ut hmm?? på tide å sjekke seg selv. forstå omfanget og alvorligheten). er det noen som virkelig ikke bryr seg om minoriteter eller utsatte folkegrupper er det jo nettopp dem (:

Tentang Plagiasi

Karyamu diambil tanpa sepengetahuanmu lalu didaku itu karya dia? Adalah hal yang wajar.

Ya, wajar karena manusia adalah peniru yang ulung. Sejak kecil kita telah menirukan hal-hal yang ada di sekitar dan dari orang-orang sekitar. Sejak itu, kita membudaya dan jadi seperti sekarang, sikap kita, pandangan kita, cara berpakaian kita, dan lain sebagainya.

Ada tindakan turunan meniru yang lebih ekstrem, plagiasi. Seperti yang kita tahu, plagiasi adalah mencaplok ide, karya, dan inovasi orang lain lantas diakui sebagai hasil proses si plagiat. Ini bukan hal baru, kok.

Ketika akhir-akhir ini muncul respon dari teman-teman, yang mengeluhkan, karya mereka diplagiat oleh teman lain, saya cuma merenung panjang. Kita berada dalam dunia yang saling terhubung. Kita membuat sebuah karya lantas mengunggahnya ke dunia maya (tumblr) dan bisa diakses semua orang, bahkan dari tempat jauh (sejauh mantan gebetan yang menghindarimu), itulah kita saat ini.

Saya yakin kita semua di sini ingin karya kita dibaca banyak orang; ingin dipuji dan diberi “love” dan direblog; ingin di-ask sama followers; dan keinginan lainnya. Maka, kita pun berlomba-lomba mengunggah karya semenarik mungkin, 24 jam kalo perlu. Itulah kita.

Lalu tiba-tiba karya kita diposting di tempat lain oleh akun yang tidak kita kenal. Respons kita? Protes dan menyebarluaskan bahwa kita terkena plagiasi. Ya ini reaksi yang wajar.

Tapi, sebentar, apa tujuan kita membuat karya di sini? Sekadar main-main atau serius ingin ngeblog dan jadi penulis? Saya sendiri juga seperti itu, tapi saya tidak akan ambil pusing atas plagiasi. “Mereka bisa mengambil karya kita, tapi tidak akan bisa mengambil ide-ide kita yang masih tersimpan di diri kita,” saya ucapkan ini dalam diskusi di KITA Regional Sumatera.

Oleh karena itu, saya tidak pernah mengunggah karya puisi atau cerpen yang belum pernah diterbitkan media mana pun di tumblr saya. Sekadar menghindari pusingnya memikirkan karya yang diplagiasi orang lain. :)

Jeg savner dig.
Jeg savner at du altid var interesseret i hvordan min dag havde været.
Jeg savner den måde dine himmelblå øjne lyste op når du snakkede om ting du brændte for.
Jeg savner følelsen af den tryghed der fyldte min krop når jeg lå i dine arme.
Jeg savner at du altid skulle være helt tæt på mig og ikke ville slippe min hånd når det var tid til at sige farvel.
Jeg savner din varme og din ekstreme energi.
Jeg savner den måde du altid skulle have hænderne i mit hår når vores læber mødtes.
Jeg savner den måde du sagde “jeg elsker dig” på.
Jeg savner at høre dig sige det.
Jeg savner dig.

Min ar er mange, men gamle. Nogle dage tænker jeg slet ikke over at mine ærmer er rullet op, og andre dage køre jeg fingrene henover de bumpede hvide og røde streger. Tænker på at de aldrig går væk. Overvejer hvordan jeg skal bortforklare dem til fremtidige potentielle kærester eller venner der opdager dem. Undrer mig over om flere ar vil falde imellem dem. Holder vejret og lukker øjnene og prøver at forstille mig en ren arm, en normal arm, en arm uden fortid. Men jeg kan ikke huske den. Jeg kan ikke huske hvordan det føles ikke at have ekstrem lyst til at krølle sammen til en lille bold, når man kan mærke folks øjne hvile lidt for længe på ens arm, og derefter kigge på en med de samme øjne man sender et barn med en skramme på knæet. Jeg er ikke skadet. Jeg er ikke handicappet. Jeg bærer bare følelserne lidt mere ude på tøjet.

Kadınlar, sevgili olmayan/olmayacak erkekleri diğer kadınlar ile anlaşamıyorum kisvesi altında hayatlarına sokarlar. Gariban erkek, hayatlarına girer. Girmemesi güçtür. Altını çizerek, tekrar ama tekrar söyleyebileceğim bir şeyi yazıyorum; erkekler kadınlardan daha duygusaldır. Kadınlar kedi sevmeyi, battaniye altında üşümeyi, soğuk havada cam kenarında kahve içmeyi, sevdikleri için ağlamayı duygusallık sayarlar, zannederler. Bu yaptıkları sadece samimiyetsiz bir klişeler görüntüsüdür.

Erkek daha çok hisseder, daha çok acı çeker, daha büyük ve yüce sever, ayrıldığında daha zor unutur. Dağı delen şirin değil ferhat’tır. Çölleri aşan leyla değil mecnun’dur. Şirin ve leyla o esnada saraydaki odalarında beklemektedirler. Olay bundan ibaret, bir erkeğin sevdiği için yapmayacağı şey yok. Kadınlar böyle değil, zoru görünce kaçar gider çoğu. istisnaları ile tanıştım. Hepsi evli/erkek arkadaşları var. Adamlar bu kızları 15-16 yaşından affedersiniz ama kapmışlar. 10 yıldır da ayrılmamışlar. Niye ayrılsınlar ki?

Konuya tekrar dönüyorum. Kadınlar bu adamları hayatlarına soktuklarında ne düşünür hisseder bilmiyorum. Ancak varsayımlarla yola çıkabilirim. Ama bu adamlara bu kadınlar içlerini döker. içlerini dökmekten de öte saatlerce kendi hayatları ile ilgili gereksiz ayrıntıları anlatırlar. “ya ben kolyemi kaybetmişim” “çanta almam lazım” “italyan erkekleri çok yakışıklı ya” vs. gibi bir erkeğin hiç ilgisini çekmeyecek, çekmeyen şeyleri anlatırlar. Kadınlarla aralarında bu konuşmaları pek yapamazlar. Çünkü kadınların bazı özellikleri prototiptir. Hangi kadına sorsanız “ben farklıyım, bu camiaya ait değilim” der ama hepsinin, özellikle türkiye’de, hepsinin ortak özelliği dengesizlik’tir. Dengesiz olmayan bir kadınla henüz daha karşılaşmadım. Kendine dürüst olan kadınlar bunu kendilerine de itiraf ediyorlar, size de. “evet dengesizim” diyorlar. Çirkin olanları(karakter olarak, fiziksellik tamamen giri dışı) suçu yine sözde duygusallık, hormonlar ve adet dönemlerine atıyor. İyi de norveçli kızımız da adet oluyor? Onda hormon yok mu? Ya meksikalı? O da her ay yumurtalarını atıyor? Senin fizyolojik olarak farkın ne ki?(ekstrem durumlar olabilir, konu dışı)

Neyse efendim, bu kadınlar hayatlarındaki her şeyi erkeklere anlatıp anlatıp mutlu olurlar. Paylaştıklarını zannederler. Aslında hissettikleri içlerindeki her şeyi kusup, yalnız kaldıklarını düşünerek birine tutunma ihtiyacıdır. Erkek bunları dinlemek istemez ama yine de katlanır. Kadın hayatını o kadar çok erkeğe kusar ki, erkek bir noktadan sonra kadının hayatının bir parçası olduğunu hisseder. İstemsizce kendisine karşı duygular beslendiğini düşünmeye başlar. Her erkek düşünür, ben de düşündüm arkadaşlarım da. Bir kadın her sabah kalkar kalkmaz size günaydın diyorsa, gece yatana kadar en fazla 20 dakika aralıklarla sizinle konuşuyorsa, akşam en son size iyi geceler deyip yatağına giriyorsa, sizinle konuşmayı seviyorsa ve bir şeyler anlatıyorsa her erkek, o kadının kendisine karşı ilgi duyduğunu düşünür. Ama işin aslı böyle değil.

Kadınların bu yaptığını zaten erkekler istemiyor ama kadınlar ısrarla yapıyor. Halbuki bunu yapmak için psikolog diye bir kavram var. 1 saat gidip aşağı yukarı 100 tl bayılıp hiç susmadan, ağzın kuruyana kadar her şeyi anlatabilirsin. Ama kadın bunu istemiyor. O erkeği istiyor. Çünkü o erkeğin ilgisine ihtiyacı var. Bunu arzuluyor, buna şiddetle ihtiyaç duyuyor. Ama istediği sadece ilgi. Başka bir şey değil. “Seninle hep konuşurum, habire bir şeyler anlatırım. Seni hatta özlerim. Kimbilir belki bir gün seni severim ama asla ama asla benden bir şey bekleme!! Sevgilin olmam!! Bana bağlanma !! Bilmiyorum” der kadın. O erkeğin ilgisi önemlidir ama o erkek beyaz atlı prens kesinlikle değildir. Beyaz atlı prenslere hayat anlatılmaz, dertler, sorunlar, mutluluklar, coşkular anlatılmaz. Beyaz atlı prense sadece aşık olunur. Kadın aşık olunca saçmalar zaten.

Bu hataya erkekler çok sık düşüyor. Bakın yeniden diyorum, ben de düştüm. Bunu aydınlatma amacıyla yazıyorum. Aynı zamanda çok yakın bir arkadaşım da bu durumu yaşıyor. Yaşadı. Adam geldi bana bir gün dedi ki “abi ben bir kızla günde 10 saatten fazla konuşuyorum. Sürekli bir şeyler paylaşıyoruz. Beni rüyalarında gördüğünü söylüyor, beni özlediğini söylüyor. Hatta bana beni sevdiğini bile söyledi!”. “Eee, ne güzel işte beraber olun o zaman. Tut elini, sarıl ve takılın” dedim haliyle. Adamın bana dediği şu; “Abi kız seviyor ama sevgili olmak istemiyor..”. Oğlum manyak mısınız siz? Nasıl bu konuma düşürüyorsunuz kendinizi? Sonra günde 2 paket sigara içip alkol masalarından kalkmıyorsunuz. Hiç mi anlamıyorsunuz, günde sana 10 saat abuk sabuk şeyleri anlatan kadına sen değil anlatmak iyi geliyordur. Senin yerine put koysalar kadın o puta da anlatır. Köpek koysan ona da anlatır. Ama onların vereceği ilgi senin ilgine eş değil. Çünkü sen zamanla seveceksin. Onu düşünecek, arzulayacaksın. Folloş hale geleceksin. Kadının niye umrunda olsun? Ona göre siz yakın arkadaştınız(!), ama sen duygular beslemeye başlayınca her şeyi mahvettin. Bu kadar basit.
Neyse, bu adam gitti 2 hafta sonra aradı beni.

Adam gözyaşları içinde. Bildiğiniz salya sümük ağlıyor. Dedim “ne oldu oğlum ya. Silkelen Allah aşkına, kendine gel..” Adam içimi parçaladı, biliyordum. “sevdik, sevildiğimiz söylendi ama canı sıkılıyormuş. Hayatına giren başka şeyler yüzünden ilgi hissettiğini düşünüyormuş. Benimle konuşmak ona çok iyi geliyormuş ama hepsi bu..” E oğlum demedik mi sana? Sevmediğim adam olsan “gerizekalısın siktir git!” Derdim, atladım yanına gittim. içim paramparça oldu yemin ederim çünkü kendimi gördüm. Adam bildiğin dağılmış, kültablası dağ olmuş üzülmekten. Eli ayağı titriyor. Gir bi duşa dedim hareket edemiyor, tuttum kendim soktum adamı duşa. Üstüne soğuk suyu bocaladım. Kahve yaptım. Sabaha kadar konuştuk. Habire anlatıyor, “Sevdim, sevdim, sevdim de sevdim..” iyi de kardeşim sevilmemişsin. Sana sadece sevildiğin hissettirilmiş. Yani ona daha iyi gelmen için seninle oyun oynanmış. Adama bunu dedim yine ağlamaya başladı.

“Bak” dedim. Sevdiğime gitmek için, cebimde para yokken 30 km yol yürüdüm gecenin 2’sinde. Ona hayatımı sundum, önerdim. Seninle yaşarım, seninle ölürüm dedim. Önünde engel olmam, yanında yürürüm, elini tutarım tüm engelleri beraber aşarız dedim.” “niye olmadı be abi?” Dedi bana. “seninle aynı cevapları duydum çünkü. Ben kimseye acı çektiremezdim. Yaralayamazdım. Darbe vuramazdım. Ben kadına el kaldıramazdım. Hakaret edemezdim. insan sevdiğine kötü söz söyler mi hiç? Ben arkadaştım onun için sadece. O böyle görmüştü beni. Kendi kafasında öyle yaratmış. Ben sevmiştim. Olmadı.

Yapmayın! Bir kadın size hayatı ile ilgili gereksiz ayrıntıları anlatırsa kaçın. Çünkü o kadına aşık olacaksınız ve o kadın sizi sevmeyecek, bir süre sonra size kötü davranıp size yol verecek %1 için aylarınızdan, yıllarınızdan vazgeçmeyin. Bir gün çıkar karşınıza gerçek bir kadın, kadın gibi kadın. Sizi sever, sizinle olmak ister. O zaman da tipine falan bakmayın. Sizi gerçekten sevebilen bir kadın bulursanız kaçırmayın. Çünkü sevmek kolay ve rahat olanı, zira eminsiniz. Ama sevilmek çok zor. Emin olmak da öyle. Olursanız anında kapın. Olasılıklar az, ihtimal düşük, hayat da zor ve gittikçe ilişkiler daha da yozlaşıp zorlaşıyor ve bu etrafında sevgili olmayan erkek arkadaş bulundurmak isteyip ego tatmini yapmak isteyen kadınların sayısı hızla artıyor.

Kendinizi koruyun. Bu tiplerden kollayın. hadi sağlıcakla kalın.

Perempuan itu menangis haru. Tangisan yang tidak biasa itu membuat suasana sepasang kekasih itu menjadi kaku dan waktu melambat. Si perempuan memang gampang menangis, dan itu menjadikannya tidak bisa mengungkapkan banyak hal, seperti perasaannya saat ini.

Kata-kata yang tertera dalam kertas–yang kini gugur ke bawah bangku yang mereka duduki–menjawab semua tanya yang hadir selama ini. Sebuah jawaban sekaligus pelukan.

“Kakak benar ingin menemaniku setiap hari?”

Lelaki itu tersenyum. Perempuan itu tahu isyarat senyum itu bahwa wajah meneduhkan itu tidak sedang bercanda.

“Menemani untuk mencari jawaban yang lebih hakiki,” kata lelaki itu berusaha ingin memecah suasana haru yang membuatnya sedikit larut juga.

Kemudian perempuan itu melepaskan pelukan dan berdiri di depan lelaki itu. Ia tersenyum bagai kembali menjadi dirinya dua puluh tahun yang lalu. Tampaknya kalimat di kertas itu mengubahnya sedemikian ekstrem, meskipun ia sendiri percaya ada keajaiban yang datang tanpa diduga.

“Ayo kita ketemu mamaku,” ujar perempuan tersebut. Dan sang lelaki telah menyiapkan kata-kata yang pantas untuk selanjutnya.

Umarım zaman ayırır ve okursunuz :)

Merhaba.
Benim adım Mehmet ve ben bir içe dönüğüm.

Toplumda yanlış bir algı var içe dönüklük konusunda. Utangaçlık, asosyallik ile benzer yönleri olsa da içe dönük olmanın, aslında çok ayrı noktalar. Kaygı, korku, utangaçlık, asosyallik psikolojik bir rahatsızlığın belirtileri ve sonuçları olarak kabul edilir ve anksiyete olarak isimlendirilir ve tedavisi yapılabilir. İçe dönük olmak ise (İngilizce terimi “personal trait”) yani kişiliğin bir parçası olarak kabul edilir ve tedaviye gerek yoktur. Bu terimin tersi olan dışa dönüklük de kişiliğin bir parçasıdır ve her insan bu ikisinden birine daha yatkın olur.

Ve evet, ben içe dönüğüm.

Bunda kötü bir yan yok. Tabi arkadaşlarınız bir süre sonra, “Sen daha yirmi yaşındasın, hayatını böyle asosyal geçirmeyi bırak” demeye başladığında kendinizde bir sorun var gibi hissediyorsunuz. Ama düşünüyorum, bir kanalda çalıştım, bir dergide yazar ve editörüm, okulda sinema kulübü, slam poetry kulübü ve quidditch kulübüne (evet okulumuzda quidditch kulübü var) üyeyim. Pek de asosyal olduğum söylemez. Tabi çevrenizdeki insanlar asosyallik tanımını partilere gitmemekten yana kullanıyorsa durum ayrı. Sadece olayları kendi içimde yaşamaktan hoşlanıyorum. Bu kadar çok şeye el atsam da, beni kalabalık bir grup içinde kendi düşüncelerine dalmış biçimde bulabilirsiniz. Ailem bile hep böyle olduğumu söyler. Küçük bir çocukken, başkasının evine gittiğimizde annemlerin yanına oturur ve diğer çocuklarla oynamazmışım. 

İçe dönük insanların beyninde sürekli bir tetikleme, bir uyarı, bir bilgi alış verişi mevcuttur. Normal bir insan beynine göre daha fazla mesai yaparlar. Tabi bu onları her durumda daha zeki ya da daha aptal yapmaz. Olayları derinlemesine irdelerler. İçe dönük insanları sürekli bir şey düşünüyor ya da hayal ediyor olarak görebilirsiniz. Bir partide köşeye çekilmiş ve kendi halinde olarak görebilirsiniz. Bunun nedeni, beyinde dönen hareketliliğin dışarıdaki dikkat dağıtan etkenlere kendini kapatmasıdır. Dışarıdaki hareketlilik sanki onların enerjisini emiyor ve yoruyor gibidir. Bir içe dönük küçük arkadaş topluluğunda daha konuşkandır. Ancak grup büyüdükçe ve arkaya yüksek bir müzik geldikçe, içe dönük kişiyi bir köşeye çekilmiş olarak bulursunuz. Ekstrem olaylardan kaçınırlar genelde. Sakinliği tercih ederler ya da çoğu zaman yalnızlığı.

YALNIZ OLMAM ÜZGÜN OLDUĞUM ANLAMINA GELMEZ.

Sadece yalnız olmayı daha çok sevdiğim anlamına gelir. Tek başıma sinemaya gitmeyi severim, diğer insanların gözlerini üzerimde hissetsem bile. Tek başıma alışverişe çıkmasını, kitapçıya gitmeyi severim. Tek başıma dışarı çıkıp bir şeyler yemeyi, yolculuk yapmasını severim. Kitabımı okumayı ve müzik dinlemeyi. Kulaklığım genelde takılı olur ve bunu diğerlerine “Benimle konuşma” mesajını vermek için kullanırım. Ben kendimle mutluyum çünkü ya da küçük grup arkadaşlarımla. Bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda.

Ben tahmin ediyorum ki beni takip eden insanların çoğu içe dönük kişiler. Bazı mesajlar alıyorum çünkü, “Arkadaşlarım bana asosyal diyor ama ben kendi başıma vakit geçirmeyi seviyorum, kitabımı okuyup, film izleyip, küçük yürüyüşler yapmak istiyorum. Partileri sevmiyorum. Kalabalık ortamlar beni korkutuyor ve yeni insanlarla tanışırken zorlanıyorum” diye. Çünkü birbirimizi daha iyi anlayabiliyoruz. Herhangi bir dışa dönük insan, bizi garip ya da asosyal olarak nitelendirebiliyor. Ama bu yanlış bir algı! Böyle bir ifade oluşmasında sanırım neden şu, dünyada bir kariyere sahip olmak istiyorsan daha dışa dönük olmalısın, bir işe atılmalı, yeni insanlarla tanışmalı ve kontak kurmalısın. Ancak şu yönden baktığımız zaman bu ifadeyi çürütüyoruz. Dünyaya yön veren çoğu büyük insan içe dönüktü. Albert Einstein, J.K. Rowling, Mahatma Gandhi, Shakespeare bunların hepsi dünyaya yön veren insanlar ve hepsi birer içe dönüktü. 

İçe Dönük olmaktan korkmayın. Olduğun kişi garip birisi değil ve bu halinle bile mükemmel işler başarabilirsin.

Bu yazıda dışa dönük insanları kötülemedim. Hatta en yakın arkadaşlarımdan bazısı aşırı derece dışa dönük. Bu yazıyı sadece içe dönük insanların asosyal olduğu algısını ortadan kaldırmak için yazdım. 

Benim adım Mehmet ve ben bir içe dönüğüm.

Peki ya sen?

Riset 5. Bijak di Fase Penulisan Tesis/Skripsi

Menulis laporan bukan hal mudah untuk proyek yang berbulan-bulan lamanya. Saat mulai menulis di penghujung proyek, mungkin kita sudah lupa sebagian dari apa yang pernah kita kerjakan di awal. Untungnya, setiap proyek tesis dimulai dengan sebuah proposal atau rencana riset.

Biar satu frekuensi, sebelum membaca lebih lanjut, ini kerangka laporan saya:
Bab 1 Introduction
Bab 2 Literature Review
Bab 3 Methodology
Bab 4 Results and Discussion
Bab 5 Conclusion
Bab 6 References

*

Banyak yang mengamini pameo ini “palingan juga ntar tesis lo beda ama yang di proposal”. Tapi tidak begitu bagi saya. Proposal saya tidak berbeda dari eksekusi, tapi… tapi… proposal saya jauh dari predikat “detail”. Saya menyadari hal ini saat membuka kembali bab Literature Review dalam file MS Word proposal saat ingin menulis laporan akhir. Proposal saya, akibatnya, tidak bisa plek dimasukkan ke dalam file laporan. Saya panik, karena saya kira saya telah selesai bagian Introduction dan Literature Review. 


Jika saya bagi waktu yang saya punya untuk menulis laporan akhir, i.e. 28 hari, dalam beberapa bagian, tiga hari pertama saya habiskan hanya untuk menenangkan diri, seminggu pertama untuk memperbaiki Literature Review, seminggu kedua menata data, seminggu ketiga bikin analisa, melengkapi Methodology, dan kemudian kembali ke Literature Review. Sisanya untuk proofreading dan melengkapi tetek bengek laporan seperti pernyataan copyright, plagiarism, abstact, daftar isi, dsb..


Panik tiga hari pertama dimulai saat membuka kembali file proposal. “Beuh… Poposal gua nggak ada isinya!” Terasa sekali bahwa proposal ini kurang niat dan merupakan karya seorang deadliner, hahaha. Tapi, yang paling jauh adalah masa lalu jadi ini tidak perlu disesali. Saya akhirnya merombak Bab 2 dan sekalian membangun kerangka baru untuk keseluruhan laporan. Sisa waktu di fase ini saya pakai untuk menata folder di Dropbox dan harddisk berisi pdf artikel jurnal/review dari riset terkait dan file data yang sudah diolah maupun yang belum. Sayapun siap menulis. Saya masih punya cukup waktu. #sugesti


Ada dua tipe orang, tipe bensin dan tipe diesel alias solar. Tipe bensin mesinnya cepat panas, tapi lebih boros karena butuh energi lebih untuk menjaga mesin tetap panas. Sebaliknya, mesin diesel itu untuk panasnya makan waktu, tapi sekalinya panas mesinnya irit dan bandel. Kurang lebihnya, saya menilai diri saya tergolong tipe diesel. Saya butuh waktu untuk tuned in ke satu kerjaan. Tapi pas sudah tuned in, bisa tancap gas dan tidak gampang jenuh.


Salah satu tips agar waktu penulisan lebih efektif adalah bikin kerangka yang lebih detail, mulai dari subbab, sub-subbab, sub dari sub-subbab, bahkan sampai ide utama setiap paragraf. Walaupun pekerjaan ini terlihat remeh, pendetailan ini akan memudahkan kita menulis nantinya dan meminimalisir apa yang disebut “The Writer’s Block”.


Tips berikutnya adalah berpikir retro atau terbalik. Karena data sudah kita pegang pada fase penulisan laporan akhir, kita sudah bisa memperkirakan laporan kita akan seperti apa. Seperti yang pernah saya sampaikan sebelumnya, bahwa hipotesis kita bisa dijawab dengan argumen, argumen dibentuk dari kumpulan informasi, dan informasi bisa diperoleh dari data yang bisa dipercaya. Maka dari itu, bepikirlah mundur dari Bab 4 Results and Discussion lalu ke bab-bab sebelumnya. Bikin struktur Bab 4 ini, baru sesuaikan dengan bab sebelumnya.


Terakhir, ada orang yang bekerja dengan alur yang tidak teratur dan ada yang harus teratur. Jika kamu tipe tidak teratur, pendetailan sub yang dibahas di atas sangat membantu karena kamu bisa menulis per sub dari kerangka yang sudah ada, terserah mulai darimana. Bagaimanapun, pastikan kamu punya waktu untuk menjahit laporanmu terhubung dan koheren nantinya. Sedangkan orang yang teratur tidak perlu memusingkan soal menjahit laporan, melainkan perlu kelenturan dalam pengerjaan tulisan, yaitu kalau mentok jangan dipaksakan, lanjut saja dulu. Saya sendiri ada di antara dua ekstrem ini, yaitu orangnya lebih enak bekerja serial (teratur) tapi moody dan picky (tidak teratur) dalam hal mau mengerjakan yang mana dulu.


Satu hal yang saya syukuri betul adalah aturan main yang sudah ditentukan oleh dosen pembimbing saya, yaitu harus presentasi tiap dua minggu untuk setor perkembangan terbaru, kritik dan saran, serta konsultasi teknis antaranggota grup. Kami menyebutnya “Surgery” alias pembedahan. Dari laporan setiap pembedahan ini, saya sudah punya data yang sudah diolah menjadi pundi-pundi informasi yang saya cicil selama pengerjaan eksperimen. Sehingga saya hanya butuh satu minggu untuk menuangkan semua data dan menjahitnya menjadi Bab 4. 

Hal lain yang saya syukuri adalah kebisaan saya menggunakan peranti lunak pembuat referensi otomatis yang saya pelajari di bangku sarjana. Di kalangan mahasiswa Indonesia di Manchester, sebagian menggunakan Mendeley dan sebagian menggunakan Endnote. Saya sudah nyaman dengan yang kedua. Buat kamu yang belum terbiasa dengan software ini, silakan dipelajari mulai sekarang. Bayangkan saja kalau kamu mensitasi puluhan bahkan ratusan sumber dalam mahakaryamu di akhir program studimu dan harus menulis manual satu-satu?

Terakhit banget, yang tidak kalah penting adalah piknik selama proses pengerjaan karena tekanan dari tenggat waktu, dosen pembimbing, dan bahkan dari teman sejawat juga besar (bakal banyak nanyain soal laporan tesis daripada nanyain kabar lo! Pffft). Piknik bikin pikiran segar dan syukur-syukur memberi inspirasi. Jadi jangan lupa piknik! 

Kembali Percaya dan Mempercayakan

Entah apa reaksinya diseberang sana saat membaca chat-ku yang ini, sepertinya pertanyaanku barusan agak sedikit merusak suasana pembahasan kami sebelumnya. Tapi aku tidak pernah menyesal menanyakan ini padanya setelah mendengar jawabannya.

“Masih trauma sama proses sebelumnya? Kok sampai sekarang masih belum kelihatan serius sama seseorang.”

“Pertanyaannya…”

“Hehehe, kalau sangsi ngga usah dijawab. Aku sedot lagi pertanyaanku, slurp!”

“Bukan trauma sebenarnya, aku juga ngga ada kepikiran sampai ngga pengen nikah. Hanya saja sekarang sedang pada proses berpikir dan bersyukur.”

“…”

“Berpikir lebih mencari hikmah atas kegagalan proses sebelumnya, bersyukur juga karena itu artinya ada hal-hal baik yang didapat. Menjaga pikiran dan hati tetap waras dan positif.”

“Berprasangka baik ya..”

Lalu aku ingat lagi salah satu doanya Umar bin Abdul ‘Ya Allah buatlah aku rela dengan keputusanMu hingga aku tidak suka minta dipercepat apa yg Kau tunda dan minta ditunda apa yang Kau percepat’.

“Allah sendiri yang bilang bahwa Dia akan memberikan rezeki di jalan yang nggak disangka-sangka kan? Biar Allah saja yang menggerakkan langkahku, aku sudah pasrah.” lanjutnya lagi.

“Hmm” Aku sedang berpikir keras.

“Ini ujian keimananku, rasanya aku sedang diuji sama Allah.”

“Diuji gimana?”

“Kamu baca Hujan Mataharinya Mas @kurniawangunadi nggak? Yang bagian Percaya dan Mempercayakan?”

*brb baca lagi*

“Selama ini aku merasa cuma percaya kalau Allah itu ada, tapi kurang bisa mempercayakan urusan-urusanku sama Allah. Aku lagi belajar. Belajar mengesampingkan kriteria-kriteriaku sebelumnya. Aku pernah punya kriteria, aku kejar yang seperti itu, tapi sampai saat ini pun aku masih gagal. Sepertinya yang salah caraku. Cara yang aku pakai, kaya kurang berserah sama Allah. Mulai sekarang, terserah gimana Allah kasihnya, nggak cuma soal jodoh. tetapi juga urusan lainnya.”

“Kadang aku bingung batas antara ikhtiar dan tawakkal itu sampai gimana…”

“Sejauh ini yang aku rasakan, nggak ada rumusnya. Batas itu dirasakan sendiri. Nanti kamu akan tahu dimana batas itu dengan sendirinya. Dijalani dan dirasakan. Kamu perlu tahu rasanya nyetir mobil biar bisa merasakan dimensi mobilnya, mana batas depan dan belakang. Apalagi ketika kamu pernah nabrak, nyerempet, dsb.”

“Hmm..mentang-mentang aku ga jago markir, analoginya pake nyetir mobil.”

“Hahaha, kalau kamu pernah lari jauh, kamu akan tahu batasmu, sampai mana kamu terengah-engah dan ngga kuat lagi. Kalau kamu pernah makan banyak, kamu akan tahu sampai mana batasanmu ngga bisa makan, pun sesuap lagi.”

“Noted.”

“Kamu harus menjalani dulu sampai dalam kondisi ekstrem, baru mungkin akan sadar, kalau kamu sudah di ambang batas. Aku pun begitu sepanjang usahaku selama ini. Dan aku sudah benar-benar pasrah. Terserah Allah bagaimana jalannya…Ini pelajaran ego pik.”

“Eh?”

“Ya soal percaya dan mempercayakan ini. Kita bisa redam ngga? Percaya aja sih banyak yang selama ini bisa percaya. Tapi mempercayakan? Memasrahkan semuanya? Terserah gimananya Allah? Susah. Dan sampai sekarang aku masih belajar. Semoga bisa istiqamah.”

“Mempercayakan…”

Aku memeluk benakku sendiri, ambisi-ambisiku, egoku.. Mungkin selama ini kerisauan, kegalauan, dan keresahan ini kita sendiri penyebabnya. Yang kurang mengimani. Yang kurang percaya dan mempercayakan padaNya.

Anyway, terimakasih sudah mengingatkan.
Tos Yes Lumba-lumba,


Apik.

Malang, 13 Juli 2016.

Hari ini baca lagi berita seorang ibu yang menghabisi nyawa anak kandungnya. Di cengkareng ya, kemarin kejadiannya. Ibu yang dikenal pendiam dan tanpa masalah membunuh dan memutilasi anak keduanya yang berusia satu tahun. Suaminya anggota provost di polda metro jaya. Gak ada yang aneh, kehidupan bertetangga berjalan normal saja.

Peristiwa ini membuat aku teringat Maria Ayama. Pada tanggal 30 Mei 1990, dia menggunakan pisau dapur untuk menggorok leher keempat anaknya yang berumur 3 sampai 11 tahun. Atau kasus psikologi ekstrem yang mendunia, Andrea Yates, tanggal 3 Mei 2001, dia menghabisi nyawa kelima anaknya dengan cara menenggelamkan di bath tup. 14 Mei 2001 dia didiagnosis menderita depresi berat pasca melahirkan (psikosis post partum) dan kasus ini ramai diperbincangkan para psikiater termasuk pemberian Haldol (obat keras antipsikopatik) untuk diresepkan ke pasien.
Oiya pernah juga aku baca seorang ibu di bandung yang membunuh ketiga anaknya dengan cara persis seperti Andrea, ditenggelamkan di bath tup. Ibu itu berjilbab lebar, suami berjenggot dan baik2 saja sama tetangga. Maksud aku, kehidupan spiritual dan sosial mereka baik2 saja. Semua peristiwa memilukan ini dilakukan ketika suami2 mereka sedang bekerja.

Hmm, ada beberapa ilmu yang harus digunakan untuk menguraikan kasus ini. Psychoanalysis, Archetype, Field Theory, Genetics, Innate, Determination dan Existentialism. Deretan ini bisa diperpanjang dan aku capek nulis panjang2 hihihi..

Ok, kembali ke laptop..
Depresi pasca melahirkan terdengar menyeramkan ya? Tahukah kita faktanya hampir 70% ibu melahirkan mengalaminya. Mulai dari yang levelnya paling rendah, baby blues syndrome sampai psikosis seperti Andrea dan Ayama. Kenapa wanita begitu rapuh? Plis dong ah, wanita itu agamanya kurang dan akalnya cuma setengah, itu kata agama. Tentu butuh sosok yang bisa menambah agama dan bisa menggenapkan akal kan? Siapa? Tentu saja orang terdekat yaitu suami. Jangan tuduh wanita cengeng kalo kamu belum pernah ada di posisinya. Kesusahan selama hamil hampir 10 bulan dan kesakitan saat melahirkan bahkan Alloh sebutkan dalam Alquran. Menyusui selama 2 tahun, mengatur uang belanja, memastikan anak dan suami makan, lantai mengkilat, dapur bersih, kasur nyaman. Deretan ini bisa diperpanjang…

Wahai para suami, hentikan sejenak aktivitas social mediamu, mancingmu, berkuda, naik gunung, memanah, ngopi di warkop. Deretan ini bisa diperpanjang…

Pulang, peluklah istrimu, pandanglah wajahnya yang lelah tidak secantik dulu waktu pertama kali kau lihat. Sekali2 gantikanlah tugasnya sebentar, buatkan dia teh manis hangat dan belai lembut rambutnya. Ucapkan terima kasih untuk jihadnya selama ini. Anak2mu sehat dan aman bersamanya. Kamu pun tenang dalam bekerja mencari nafkah. Ucapkan terima kasih, dia bertaruh nyawa melahirkan keturunan yang kau banggakan. Meninggalkan kenikmatan bersama orang tuanya demi merajut hidup bersamamu.

Maafkan kekurangannya
Luangkan waktumu
Cintai dan berterima kasihlah.
Coba aja praktekin, aku yakin istrimu akan menangis haru diperlakukan demikian.

Istri dan ibu yang bahagia adalah asset anak2 untuk bahagia.

Facebook Pipit Sophia

Dheg!

Iya. Berita tentang ibu yang mutilasi anaknya berusia 1 tahun itu ngegeleser di hati. :’’((. Sebagai manusia biasa, yang dirasakannya pastiiiiii berat. Tekanan yang tidak terlihat bahkan oleh orang terdekat (suami), baik-baik saja dari luar nyatanya berantakan, ingin bicara (mengeluh) tapi ada ketakutan dan keengganan, dan lain-lain.

Jika ini dikatakan sebagai sebuah penyakit, ini pasti ada obatnya. Komunikasi yg baik antara suami dan istri salah satunya. Wanita butuh sekali teman bicara, didengar, dimengerti. Seringlah bertanya ada apa, kenapa, lalu dengarkan. Sesederhana itu bisa menebus kelelahannya, bisa mengurangi tekanan yang dirasakannya. Jangan dicap drama, melankolis, cengeng, lemah, karena memang begitu kebutuhannya.

Duh ya…. kita beruntung gak bernasib sama dengan adek bayi itu. Semoga ini bisa jadi pelajaran buat semua, mas-mas yg sudah jadi suami dan ayah, mbak-mbak yg sudah jadi istri dan ibu, calon-calon istri dan calon-calon suami. Menikah bukan mudah, tapi pasti tidak juga sesulit yg dibayangkan: selama pikiran mau terbuka, hati mau menerima, dan Allah yang ada di antara keduanya.

Life is Relationship

Semua bermula dari sebuah pencarian akan arti kebahagiaan. Pencarian itu dilakukan melalui pengalaman sampai pada akhirnya aku menjadi kumpulan pengalaman-pengalaman itu sendiri. Pengalaman ditolak menjadi dirigen paduan suara di sekolah, pengalaman menggosok laos pada muka yang panuan, pengalaman kepala kejatuhan tempat selotip besi dari atas lemari, pengalaman dibanting pintu dan dimarahin, pengalaman minum air hujan di atas motor saat badai, pengalaman duduk di pantai belakang Puskesmas Semau bersama Ali membicarakan tentang semangatnya untuk belajar Bahasa Inggris untuk memajukan Atambua suatu hari, pengalaman mencintai dengan pamrih, pengalaman mencintai tanpa pamrih, pengalaman kehilangan, melepaskan, mengambil, memberi, menjadi.

Pengalaman-pengalaman ini jugalah yang membukakan pikiran aku tentang kebahagiaan, bahwa kebahagiaan adalah sebuah spektrum yang luas. Bukan hanya terbatas pada hidup mapan, beruang, bisa menafkahi keluarga dan mampu menyicil rumah di pinggiran kota, tapi ternyata bahagia itu sesuatu yang lebih sederhana… hm, atau bahkan lebih rumit dari itu. Dan menariknya di tengah perjalanan ini aku dipertemukan dengan bahagia yang aku kasih arti sendiri: sebuah pemahaman seutuhnya bahwa “Life is relationship.” Sebuah kesimpulan yang sebenarnya selalu menjadi kata kunci di setiap bukunya Krishnamurti, seorang filsuf panutan dari India yang sepanjang hidupnya didedikasikan untuk mendalami hidup. Awalnya sempet kecewa sih, setelah baca buku-buku dan banyak artikelnya, ternyata kesimpulannya hanya itu. Hanya itu? Waktu itu pikir aku. Kalau gitu mending baca kumpulan quotes yang dipost selebtwit aja. Haha. Tapi ternyata pengalamanlah yang memberikan arti beda buat kesimpulan tadi.

Pemandangan dari kereta Bandung ke Jogja kali ini memberikan banyak waktu buatku berpikir, selain duduk sebelah seorang misionaris dari Texas yang banyak bercerita tentang keimanannya, diiringi dengan diskusi seorang profesor di perguruan tinggi Islam dan seorang filsuf jalanan dari Lombok yang gemar membaca dan sudah khatam semua kitab-kitab agama Abrahamistik, “Apa mungkin di balik setiap keberadaan tidak ada penciptaan?” celetuknya. Di sela pembicaraan terlintas beberapa visualisasi tentang hal-hal yang aku kangenin, naik kereta ke Cepu dan disambut kopi lokal di kantor diiringi dangdutan dari acara khitanan tetangga, ngobrol dengan kepala desa sampai larut tentang skandal pembunuhan terbaru, basa-basi dengan ibu-ibu di kampung ngobrolin hasil panen dan kegiatan kelas literasi buat lansia. Apa ya yang membuatku bahagia? Observasi rasa menyimpulkan dua hal, yang adalah turunan dari “life is relationship” tadi, yang pertama adalah hubungan aku dengan diriku sendiri. Sebuah pemahaman yang menyeluruh tentang diriku, Tuhanku dan tuhan-tuhan kecilku, apa yang aku mau, apa yang aku butuhkan, yang aku inginkan, apa yang membuatku bisa terus belajar dan juga bisa merasa seutuhnya adalah aku.

Lalu aku pikir, kayanya ga mungkin berhenti di situ. Karena hidupku ga berotasi hanya disekitarku. Hidup ini jelas lebih besar dari itu. Makanya poin keduanya adalah hidup bahagia juga adalah bagaimana aku bisa menjadi arti dan membantu orang lain. Klise sih, tapi lagi-lagi pemahaman itu hanya hadir buatku ketika dibarengi dengan pengalaman - yang baru aku alami sedikit setelah hidup hampir 25 tahun. Kita semua seperti punya peran masing-masing di dunia ini, dan peran-pertan itu tergabung dalam sebuah skema besar dengan tujuan untuk saling membantu. Pak satpam di depan bank BCA yang selalu bukain pintu, menyapa dan mengarahkan kita ke mesin cetak nomor antrean, bapak supir angkot Batak pemarah yang dengan cara mengemudinya yang amburadul tapi bisa bikin aku ga telat masuk kelas, peminta-minta yang pakai kostum teletubbies di perapatan jalan yang bikin kita mikir betapa susahnya mencari penghidupan untuk banyak orang di dunia ini. 

Observasi berlanjut. Terdengar sayup-sayup diskusi si misionaris dengan filsuf jalanan, “Tapi dalam hidup itu kita harus sengsara.” sambil menatap dengan bingung ke arah jendela, aku liat ada 2 anak lagi main delman-delman-an, anak satu jadi delmannya, anak kedua ditali dan jadi kudanya. Pengalaman audio-visual yang absurd. Sengsara… ngingetin aku tentang relationship yang mengharuskan kita untuk menjalani hidup “give and take”. Keimananku pada konsep in yang sebenrnya seringkali menjadikan aku tidak terlalu ekstrem ke mana-mana, sebab, ga ada salahnya sih menurutku misalnya suatu hari ngikut suami yang harus sekolah atau hidup jadi penulis di Peru, dan aku harus merelakan pekerjaan tetap di Jakarta, karena mungkin di saat anakku umurnya 4 tahun dan aku ingin lanjut sekolah S3, suamiku yang akan mengalah jadi stay at home dad. Atau memilih untuk memilih dengan konsekuensi berani menerima konsekuensi dalam hidup ini. Atau sesederhana, memberi ketika bisa memberi, dan mengalah sepenuhnya untuk mengalah.

Hm, hidup ini pendek dan katanya cuma sekali, maka rasanya terlalu rugi sih buat dihabisin dengan hal-hal yang menjadikan aku benci dengan hidup ini. Segala yang dikerjakan setengah hati tidak sepatutnya diperjuangkan lagi, mantraku seperti itu. Makanya aku mikir, kalau emang hidup ini dianalogikan sebuah perjuangan, perjuangkanlah dengan sepenuh hati. (meskipun menurutku hidup ini ga melulu tentang perjuangan sih) Dan ternyata untuk bisa kaya gitu, aku harus bisa berdamai dengan diri aku sendiri dulu yang adalah susah. Dan mungkin dengan kemampuan itu, peran apapun yang akan aku mainkan di dunia ini bisa aku hayati dan pada akhirnya bisa jadi berarti, mau itu jadi ibu rumah tangga yang rajin blogging tentang resep makanan vegetarian dan hidup sehat, antropolog yang separuh hidupnya dihabiskan di desa, ataupun jadi pemilik perpustakaan umum sederhana yang juga jualan teh botol dan tutug oncom di Kecamatan Sukamiskin.

Doaku malam ini cuma satu: kalau memang hidup ini punya arti, semoga arti itu adalah titik temu antara menjadi diri sendiri dan kesempatan untuk bisa terus berbagi. Juga bagaimana aku bisa mengenal apa arti batas di antaranya. “Batas yang membuat manusia mengenal dunia tetapi tak bisa mengubahnya,” mengutip kata-kata Bhisma kepada Amba sebelum ia mati. 

Yogyakarta, 12 Oktober 2014

Tulisan : Tentang Takdir

Setiap hari kita dihadapkan pada kondisi dimana kita harus selalu mengambil keputusan untuk hidup kita sendiri. Dimulai dari bangun tidur, kita harus memutuskan apakah akan langsung bangun, atau tidur lagi. Apakah kita memutuskan untuk membaca doa bangun tidur atau mengecek handphone kita ada notifikasi atau tidak.

Setiap detik adalah pengambilan keputusan. Kadang, saya berpikir bahwa takdir sebenarnya adalah keputusan yang kita pilih sendiri. Apakah kita akan menjadi orang yang berguna dan berdaya atau tidak, itu adalah takdir yang kita pilih. Apakah kita akan berbuat baik atau jahat, itupun sebuah pilihan dan menjadi takdir yang bisa kita pilih.

Hanya saja, banyak hati dan pikiran manusia yang terlanjut mati oleh rutinitas. Menganggap bahwa apa yang terjadi setiap detiknya adalah hal yang wajar, biasa saja, dan sudah berjalan sebagaimana mestinya. Setiap hari melakukan hal yang sama, selalu serupa. Mengulang-ulangnya tanpa sedikitpun berusaha untuk mengubahnya menjadi lebih baik, lebih efisien, atau lebih bermanfaat.

Kita menganggap apa-apa yang sewajarnya, ya disikapi sewajarnya. Lantas ketika kita berhadapan pada kondisi yang tidak sesuai, kondisi yang tiba-tiba mengacaukan rutinitas kita, kondisi yang membuat apa yang tadinya biasa kita lakukan menjadi tidak bisa. Kita kalang kabut.

Biasa bangun jam 8 pagi, dipaksa bangun jam 3 pagi. Biasa tidak pernah sarapan, dipaksa sarapan. Takdir, seringkali bertindak sesederhana itu. Hanya saja, kita tidak pernah siap. Dalam kondisi ekstrem, takdir bisa mengubah rencana hidup kita secara total. Bisa membelokkan arah hidup kita secara dratis.

Di saat itulah, kita mungkin baru merasakan bahwa hidup ini tidak mengalir begitu saja.

Yogyakarta, 3 September 2016 | ©kurniawangunadi

sukarela

waktu kita masih SMP, menjadi anak OSIS itu hits sekali. saat pendaftaran menjadi anggota OSIS dibuka, yang ikut sangat banyak. pesan-pesan guru dan kakak kelas yang teringat pertama kali adalah–bahwa melakukan sesuatu dengan sukarela itu keren. menjadi panitia bakti sosial, menjadi panitia pensi, menjadi kakak MOS (yang super galak), atau sekadar menjadi pengelola mading.

semakin besar, semakin sering kita diperkenalkan dengan istilah menjadi sukarelawan–melakukan kegiatan secara sukarela. waktu kuliah, kita berbondong-bondong ikut organisasi dan kepanitiaan. sebagian ada yang benar-benar niat membantu. sebagian lagi, berburu tambahan daftar CV.

kata penelitian, orang yang dengan rutin melakukan kegiatan sukarela selama beberapa jam setiap minggunya cenderung lebih bahagia daripada yang tidak. saya rasa, karena ini jugalah, mengikuti kegiatan sukarela menjadi semacam gaya hidup anak muda sekarang–yang menurut saya sih bagus banget!

suatu hari, saya pernah merasa terpanggil untuk ikut kegiatan sukarela yang lumayan ekstrem: mengajar satu tahun di pedalaman–untuk seumur hidup menginspirasi. namun, Ibu saya menolak ide ini sebab menurut Ibu, orang lain bisa menggantikan peran yang ingin saya jalani di entah berantah itu, tetapi tidak ada yang bisa menggantikan peran saya sebagai saya di rumah dan di perusahaan dan yayasan keluarga kami. tentu saja saat itu saya kesal. padahal, saya yakin bisa belajar banyak sekali dari pengalaman tersebut. terlebih, adalah karena saya bukan anak tunggal. ah, bisa saja kan peran saya diganti Mas Uta, Dek Ute, atau Dek Uto?

sore ini Ibu menelepon. Ibu bercerita sedang di jalan, disetiri Dek Ute. Ibu bercerita bagaimana adik saya kini melakukan semua hal di rumah yang dulu biasa kami lakukan berdua. mengantar Ibu ke mana-mana, membantu apapun yang Ayah dan Ibu perlukan, termasuk, merawat Eyang yang sudah tidak bisa bangun dari tempat tidur. setiap hari Dek Ute membuatkan bubur untuk Eyang, menyuapi, memandikan, menggantikan popok, merawat luka ulkus dekubitusnya, membersihkan kamarnya, membukakan dan menutupkan jendela, juga menggunting kuku Eyang seminggu sekali.

Dek Ute ini, hampir seratus delapan puluh derajat berseberangan dengan saya. kalau saya ekstrover luar biasa, dia introver luar biasa. kalau saya senangnya main-main di luar, ikut organisasi dan lain sebagainya, Dek Ute senangnya di rumah, memberi makan kucing-kucing liar yang lewat, atau menyikat kamar mandi dan beberes kamar.

sekali lagi Ibu mengingatkan saya tentang kesukarelaan, Dek Ute yang menjadi teladannya. sering kita berpikir bahwa kesukarelaan adalah melakukan sesuatu yang bisa mengubah hidup banyak orang, yang menginspirasi banyak orang, atau kadang–yang harus tersorot. kita lupa bahwa kesukarelaan sejatinya dekat dengan kita, kesempatan melakukannya ada di mana-mana. melakukan pekerjaan yang lebih dari yang diminta atasan di kantor adalah kesukarelaan. memberikan bantuan agar rekan-rekan sejawat lebih mudah bekerja adalah kesukarelaan. membantu mengisi kuisioner teman yang sedang penelitian adalah kesukarelaan–masih banyak lagi bentuk kesukarelaan lain.

kita biasanya senang dengan ukuran-ukuran ini: jauh, besar, banyak. kadang kita lupa, bahwa kesukarelaan bisa juga berarti menjadi bermanfaat bagi yang dekat, kecil, sedikit. sebab sejatinya, manfaat kesukarelaan tidak terletak pada ukurannya, melainkan pada makna bagi mereka yang menerima.

kesukarelaan adalah apa saja yang dengan sangat ikhlas kita lakukan.