edit:be

Altın suyuydu teninde munzurluğu ve gelirdi gecenin karanlık şiirleri selam durmaya yalnızlığına. Sel verirdi gözleri susturmak için yalanlarını. Elleri Beyoğlu kadar eski, elleri kalabalık kadınlar. Dokunmaya korkar insan oysa, öyle güzeldi.
Ve bir sabah güneşe dokunduğunda ahengi, sarardı beti benzi büyüdü gözleri. İnansaydı eğer yüreği, bulabilseydi yaşamak için gerekli olan nesne yahut duyguyu böyle olmayacaktı belki. Chevrolet marka arabasına atlayıp gidecekti okyanus aşırılara belki, belki de kalırdı sevseydi bir çift gözü veya küçük dudaklı kadınları.
İçinde çocuk hapishanesi, sopalanırdı bastırılmış yanından, yüreği susmuşlar denizi. Yüreğinde eller öpülürdü, yüreğinde çocuk elleri kanardı.
Dudakları gül açardı, viski kokarken. Dökmezdi pembe dudaklarından içinde kalmışlıkları, özlemlerini. Sorulan sorulara susardı şakalı kaçamakları. Savaş açsan barış açardı gözleri. Konuşmamak için. Anlatamadığından derdini tüten dumana sığınırdı elleri ve dudaklarına hapsederken sigarasını, dışarı üflerdi dumanını.Öldürmezdi, çocuk yanını yaşatmak içindi bu savaşı. Korkardı yaşlanmaktan. Göz altları birikirdi geceleyin, utanırdı aynaya bakmaktan. Bu yüzden sevişmezdi gece vakti, görmezdi kimseleri.
Sabaha karşı yürürdü, gün şarap kokardı parklarda, banklarda evsizler, şişelerden kalmış gazete kağıtları, birde köpekler uyurdu. O güneşi doğururdu sabaha karşı yürüyüşlerinde. Gün bitmeden terbiyesiz gözleri büyürdü kadınlara. Sevişirdi, bazen sevmiş gibi bazen sadece siktirip gitmeleri için.
Ve içinde çocukluğu ihtiyar gözlerine direnirdi. Yirmisini geçmişti henüz o etten bedenini kasap gibi önüne serdiğinde, dövdükçe ciğerlerini cigarasıyla, çocuklar ağlardı içinde. Oysa korurdu hep çocuk yanını, anlaşabilseydi döl sahibiyle olmayacaktı böyle. Ölmeyecekti çocukluğu. İki kadın, sarılıp tenine değmiş bez parçalarına, kurutmayacaktı yaşlarını. Hurda kalmış oyuncakları anasına sunulmuyormuş bugünlerde. Eskimişlere ağıt yakmıyormuş artık, genzi yanan kadın. Kokusunda yaşamak ne zor olmayan bir insanın. Uzanıp yatağına gelmeyecek olanın. Çocukluğuydu o dört duvar, gençliği. Oysa kağıttan bir uçak görmeyeli uzun zaman olmuştu. Uzun zaman olmuştu bir bebeğin serçe ellerine dokunmayalı, yağmurlu bir havada gündüz uykusu uyumayalı. Uzun zaman olmuştu anneannesinin yemeklerine kaşık çalmayalı, dizlerine yatmayalı. Gençti bilmem kaç sene öncesinden şimdikinden, çocuk olamadan yaşlanmaktan korkardı. Kahverengi çarşaf sarmalamış şimdi, üç aydır yaşlanmıyor artık bedeni. Üzerinde bir yığın çiçekler, başında bir çam ağacı dili olsa onun kadardır yaşı.
Bir sabah sarılmıştık en son, dudakları viski kokuyordu. Sabah altı sularına o gözyaşlarını akıtıyordu. Susuyordu en çok o vakitler. Düşündüm yaşı yaşıma karışırken. Güzel gülerdi, oysa çarpıktı dişleri ve bir kadın onun gözlerinde ömrünü yeniden bulmuş gibi severdi. Uzundu boyu ve zayıftı bedeni. Sarılınca kokusu kalırdı boynunda insanın, unutulmayı sevmezdi. Bir sabah uyandığımda güneşe değmeden gözlerim ıslandı. Boynum o koktu birden.
Şiir yanıydı elleri, dokundukça büyüyordu namı şöhreti. Konuşamadığından belki, hayallerini, şiirlerini, susmuş yanıyla aldı götürdü yüreğini.