eczanesi

anonymous asked:

nasıl tıp kazandın ben 11 im okulum baya iyi ama ben okulda baya kötülerdenim. 9 10a gram çalışmadım yazda bitiyor kazanabilir miyim ki küçüklükten beri hep tıpa bi ilgim hastaneye falan sevgim var ama başarı çok zor geliyor ya

Merhabalar. Madem böyle bir soru geldi, yanıtı kısa kesmeyip elimden geldiğince düşüncelerimi anlatayım ki sadece sen faydalanma, yardımcı olabileceğim herkes nasiplensin. :’)

An itibariyle ikinci sınıfa geçtim ben fakültede. Zor dedikleri kadar zor, hiçbir abartması yok. Bir yerden sonra insan klişe laflara bile başlıyor; fakülteyi mi bıraksak, kocaya mı kaçsak, ay bu çektiklerimiz ne…

Lakin fakültenin tüm zorluğuna rağmen beni şimdi bir yıl öncesine yollasan ve önümde tercih listesi olsa güzel sıralamamla, yine aynı listeyi yaparım. Fakülteyi seviyorum. Anatomiyi ezberleyemiyorum mesela, cılkım çıkıyor sınav öncesi ama dinlemesini seviyorum. Hocaları bile seviyorum. Derslere girmek hoşuma gidiyor. Tabii sevmediğim hocalar/dersler var ama o hep olur zaten.

Şimdi diyeceksin ki ya ben onu mu sordum. Geliyorum yavaş yavaş soruna. Buradan söylemek istediğim ilk adıma varacağım. Nasıl kazandım, her şeyden önce çok ama çok isteyerek. Bendeki bu tıbbiye sevdası, doktor olacağım sevdası nereden gelme hiç bilmiyorum. İnan ki çok düşündüm ama çocukluğumda falan da örnek alabileceğim, rol modelim olabilecek hiçbir doktor hatırlamıyorum. Ailemde doktor yok, hemşire yok, eczanesi olan biri yok, biyolog bile yok. Ama bir şekilde, küçüklükten beri doktor olmak istedim hep. Lisede çok düşündüm, acaba yalnızca bir heves mi benimki diye. Ama yok, atamadım o isteği içimden. Ailem bir çoğunun aksine bana ‘tıp oku’ demek yerine, ‘emin misin’ dedi. Çok zorlanacaksın, üstelik sen erkek de değilsin, evin asıl çalışanı olmayacaksın ileride, yuva kurman zorlaşacak, daha önemlisi kendi kendini yıpratacaksın, kolay meslek mi, dediler. Sağ olsunlar. Vazgeçemedim. Yok dedim, eminim. Bana güvenin.

Şu hayatta emin olduğum nadir şeylerdendi, hiç değişmemesi dileğiyle.

Tahmin edersin ki bir şeyi bu kadar çok isteyen biri, emek de verir. Önce istemelisin. Yalnızca tıp değil. Herhangi bir şey kafanın içinde seni çalışman için zorluyor olmalı.

9. sınıfta tembelin tekiydim. Ciddi söylüyorum. Ben de iyi bir okulda okudum ama sürekli yattığım bir yıldı, çalışmam gerektiğini bile düşünmedim, sayılara dökmek gerekirse matematikten 20 aldığımı bilirim, 30. Fizikten 30, 40. Ortaokulda iyi bir öğrenci olduğum için bunlar şok niteliğindeydi tabii. 

10. sınıfta üniversite sınavı için değil, okul notlarım için çalıştım sadece. Aileme, ‘ya pardon, 9. sınıfta yaptık bir cahillik’ tarzı bir cevap olarak. Okul için çalışmakla sınav için çalışmak farklı şeyler. 10. sınıftan sınav için yanıma aldığım şeyler yalnızca matematik ve biyolojiydi galiba, onun da sebebi ikisini seviyordum, haliyle aklımda kalıyordu. Diğer derslerimin notları iyiydi ama 11′e geçtiğimde zihnimden vız olup uçmuştu bilgiler.

Her şey 11′de başladı diyebilirim. Hocalar sürekli şimdiden çalışın diyip duruyordu ve dershane değiştirmiştim ki yaptığım en iyi şeylerden biriydi. İsim vermeyeceğim çünkü olay dershanede değil, karşılaştığım hocalardaydı. Dershane hocalarımı çok sevdim. İşlerini iyi biliyorlardı ve ilgiliydiler. Onlar da işi biraz sıkı tutunca, zihnime bir kuşku düştü. Seneye her şeyi yetiştirebilecek miydim? 9′a dair hiçbir şey bilmiyordum. 10 zaten anlattım. Düşündüm, taşındım, 2. dönemin başında kendi kendime en azından ygs mat çalışayım dedim. Fizik ve kimya kendi başıma halledebileceğim dersler olmadılar hiçbir zaman. Biyolojiyse çoğunlukla hobiydi benim için, komiktir ki. Ama matematiği sevsem de zordu, öğrenmem gerekiyordu.

Tembel bir insanımdır biraz aslında. Kendi başıma mat ygs bitirmemin imkanı yoktu. Bu yüzden örnek çözümleri çok bol olan ayrıntılı bir ygs mat kitabı aldım. Okulda sevdiğim bir mat hocası vardı, o zaman geometrime giriyordu galiba. Yanına gidip durumu açıkça anlattım, hocam dedim, kendi başıma imkanı yok yapamam, yardımcı olur musunuz? İstediğim bana bir şeyler anlatması değildi, sadece her hafta neler çözdüğümü, ne kadar ilerlediğimi kontrol edip görev verecekti. Memnunyetle kabul etti, dönem boyunca, atıyorum şu sayfadan bu sayfaya kadar diye ödev verdi sürekli, sağ olsun.

Dönem bittiğinde muhteşem bir ygs mat’ım olduğunu sanabilirsin ama öyle bir mevzu yoktu ortada. Sadece konuları anlamıştım. Ama o kadar.

Sınavda konuları bilmek yetmez. Hızlı düşünebiliyor olman lazım, mümkünse o soru çeşidini tanıyor olman lazım. Sayısalda özellikle. Böyle soruyu görünce zihninde *heh ben bu soruyu daha önce gördüm* şimşeği çakabilmeli. Gözüne imkansız görünüyor olabilir ama yarısında falan çakıyor o şimşek. Diğer yarısında ösym o kadar mal salak aptal sorular sormuş oluyor ki önce bir sinirleniyor, sonra kendinize yapabileceğinizi, konunun temelini bildiğinizi hatırlatıyorsunuz. Yapacağınız varsa da yapıyorsunuz nitekim.

Neyse, velhasıl. Çok dizi izleyen biriyimdir. Böyle tumblrda falan da takılmalarımın maşallahı vardır. İnterneti severim. Kitap çok okurum filan… İşte 12. sınıfın başı, dershane başlıyor. Kendi kendime dedim ki, canım, gülüm. Şimdi sakince o dizilerini bir kenara bırak. Kitapları da. Bu ikisini kenara bırakınca netle de bağımı otomatik olarak kestim zira spoiler en nefret ettiğim şeydir, olmasa bile her gün dizi gifleri, kitap yorumları görerek nasıl kendimi tutabilirdim? Fb hesabımı dondurdum filan. Çok net kopardım ipleri. Zaten bir şeyleri tadını çıkararak yapmaktan hoşlanan biriyim. Aklımda sınavla dizi izlemenin manası olmayacaktı yani benim için.

İşte böylece, 12. sınıfta o açıdan zihnim temizdi. Ben böyle anlatınca masal gibi geliyor olabilir ama her şey fazlasıyla zordu ve her gün, sinirden stresten boğulacak gibi hissediyordum. Üstelik buradan bakınca bir rüyayı andırıyor ama gerçekten olacak mı olmayacak mı bilmiyordum. Muhteşem, parlak bir öğrenci değildim. Dershanedeki sınavlarda ilk 20′ye ancak giriyordum ki bu iyi gibi görünebilir ama çok kalabalık bir dershane değildi. Etrafımdaki insanlara bakıp, ya çok çalışıyorlar, onlar mı kazanacak ben mi, tabii ki onlar, bile diyordum. Diş istemiyordum, eczacılık istemiyordum. Mühendislik istemiyordum, fizik bana çok uzaktı. Her şey üzerime üzerime geliyordu.

O stres vahim bir şey. Kazanacak olan da kazanamayacak olan da yaşıyor onu.

Çok çalışan da yaşıyor az çalışan da.

Hiçbir zaman kendi başıma olmadım. Arkadaşlarım hep destekledi. Her türlü sinir patlamalarıma göğüs gerdiler ki sinir patlamalarım çok beterdir. Ailem hep destekledi. Dershanedeki hocalarım hep yardım etti. Mesela o zaman da dershanedeki geo hocama gidip hocam bana haftalık soru sayısı yazalım ders ders demiştim, o günlük yapmıştı programlarımı, tüm yıl takip etmişti ne yapıyorum diye.

Mutlaka güvendiğin insanlar olsun, yardım iste, tek başına değilsin, asla. Hep birileri olur, belki sen göremiyorsundur ama vardır. Dikkatli bak. :)

Başarı çok zor geliyor, demişsin ya. Zor zaten. Sen öyle hissetmiyorsun, başarı öyle zor ki. Bir gün anılarımın zayıflayıp köreleceğini biliyorum ama henüz bu gerçekleşmedi ve neler çektiğimi, neler hissettiğimi iyi hatırlıyorum. Kaç kez hiçbir şeyden değil, safi stresten ağladığımı. Uyumamak için bangır bangır çalan rock müzikler dinleyişimi. Gece 1′e kadar çalıştıktan sonra -ki sabah da erken kalkıyorduk, bu tıpçılar için hiçbir şey ama liseliler için çok şey- kulaklığı çıkarıp, herkesin uykusunun sessizliğinde, ortasında, yere oturup halının üzerinde, değecek mi tüm bunlara diye düşünüşümü. İnsanları hayal kırıklığına uğratmak istemeyişimi ki ben o puanı ekranda görene dek hep hayal kırıklığına uğrayacaklar sandım.

İnsan sanıyor ki çalışınca stres yapmak manasız ama öyle olmuyor, bunu çok iyi biliyorum. Bu sınav yılının en önemli mevzusu olabilir bu yüzden engel olmak mümkün olmasa da azalt stresini. Kitap okumadım, dizi izlemedim diyorum ama arkadaşlarımla dışarı çıktım ayda bir falan. Çok eğlendik. Okulda da eğlenirdik. Ya da mesela yılbaşı günü kendime bir sezon dizi izleme hakkı vermiştim. Bir kere de Mart’ta. Ara ara küçük sürprizler.

Ben böyleydim ama kendini en iyi sen tanırsın. Başarı zor. Peki ama sen ne yaparsan kazanırsın? Ben biyolojimin kuvvetli olduğunu biliyordum bu yüzden onu sağlam tuttum ki diğerleri çökse bile beni kurtarsın ki öyle de oldu, biyolojiden 1 yanlışım daha olsa çok daha farklı bir yerde olurdum -standart sapması yüksek malum-. Keza matematik. Ama fiziği kabullenmiştim mesela, ne kadar çalışırsam çalışayım olmayacaktı, 20 net belki yapardım. Ki bu kabullenişime rağmen zor bir kitap alıp pek sevdiğim fizik hocama gitmiş, hocam bana ödev verin deme cesaretinde bulunmuştum ki sert adamdı, dediğini yapmazsan cezanı bulurdun… Bu da pes etmemektir mesela. Önemlidir.

Hiçbir şeyin laftaki kadar kolay olmadığını biliyorum, inan ama hiçbir şey göründüğü kadar da zor değil. Ama zor. Zor olmasa güzel olmazdı.

Bazıları hırslı bir insan olduğumu söyler ama hırslı değilim. Hiçbir zaman boş yere bir ders notum yüksek olsun istemedim. Bir şeyi takmıyorsam da beni dizimin başından kaldıramazsın sırf başarayım diye.

Ama doktor olmayı gerçekten istiyordum. Hala istiyorum. Fakülteyi kazandım ve hala doktor değilim çünkü ben doktor değil, iyi bir doktor olmak istiyorum. Yıllarda kendimi kaybetmemek, hastanın gözlerine bakabilmek istiyorum. İnsanlara yardım edebilmenin hazzına varabilmek istiyorum. Bunlara hala ulaşmadım, sadece bir adım attım. Belki kayıp düşebilirim. Unutma, kazanmak her şey değil, kazanmak hiçbir şey. Fakülteye adım atınca anlıyorsun bunu. Kazanmak hiçbir şey ama yapmak zorundasın çünkü yol oradan geçiyor.

Bu yazıdan sonra otur düşün. Hastaneyi seviyorum, doktor olmayı çok istiyorum demişsin. Gerçekten mi? Ne kadar çok? Çok istiyorsan, kalbindeyse gerçekten bu istek, zaten gerekli her şey elinde demektir. Kendini de tanıyorsun. Çık mesela, biriktirdiğin paradan bir soru bankası al. Kendi paran olduğu için değer verirsin, çözmeden edemezsin. Belki sen ödevlerden nefret ediyorsundur, kendi kendine program yapman gerekiyordur. Herkesin kendi yöntemleri olur. Ama istemeden yöntemini bulamazsın. O masada oturup yüzlerce soruyu çözmek kolay iş değil. Tıpçılar, yaav sınav neymiş kiee fakülte çok zooooğğğrrr diye zırvalar. Fakülte anamızı ağlatıyor. Ama sınav ayrı bir şey. Ne olacağını bilmemenin verdiği o stres ayrı bir şey.

Ama yapabilirsin çünkü istiyorum demişsin.

Gerçekten isteyen herkes başarabilir, inanıyorum. :)

Umarım yardımcı olmuşumdur. Ne zaman istersen gelebilirsin konuşmaya, kapım hep açık.

İyiler kötülere yenilir (Türkiye'de )

Efsane Gırgır'ın efsane tiplemesi vardı, Utanmaz Adam.
Karaktersiz karakter'di.
Şerefsizin önde gideniydi, adı Şeref'ti.
Oku oku doyamazdık.
*
Bi ara Dallas modaydı.
Ceyar.
Haysiyetsizlik abidesiydi, babasını bile dolandırıyordu. Salgın gibi yayıldı, memlekette nerdeyse bütün tabelalar değişti, Dallas kafe, Dallas kuaför, Dallas market peydah oldu, Dallas eczanesi bile vardı. Herkes birbirine “naber lan Ceyar” diye sesleniyordu. Hiç kimse “Bobby” olmaya özenmiyordu.
*
Mükremin Çıtır'la Tirbuşon, bir baltaya sap olamamış, işsiz güçsüz, yumurta topuk serserilerdi, magandanın Feriştah'ıydılar, izlenme rekoru kırdılar.
*
Sayın ahalimizden en çok mesaj alan yarışmacı, gelin oldu, damadı uyuşturucu komasından ölü buldular, tabuta Türk bayrağı sardılar, kaynana Semra'yı “şehit anası” ilan ettiler. Fatih Camisi'ndeki cenaze töreninde izdiham oldu, sayın ahalimiz tabutla fotoğraf çektirebilmek için birbirini ezdi. Televizyonlar kesintisiz dörder saat canlı yayın yaptı, muhabirler geniş açı almak için minareye çıktı, kayınpeder sevgilisiyle geldi, musalla başında tekme tokat kavga çıktı, polis dağıttı, kaynana bayıldı, kalabalıktan bunalan hıyarın biri “bomba var” diye bağırdı, panik yaşandı, akşam ana haber bültenleri komple bu haberle başladı bitti. Hiç unutmam, o sırada atv haber'i yönetiyordum, beş bin dolar vereyim tabutun önüne kamera takayım dedim, prensipte anlaştık, parada anlaşamadık.
*
O kadar şarkı yarışması yapıldı, en çok kim sevildi?
Cinayetten sabıkası olan, esrarla yakalanan Bayhan.
*
Polat Alemdar, ailemizin katili… Tetikçisi Memati'yle birlikte üniversitede konferans verdiler, salon inim inim inledi, Türkiye sizinle gurur duyuyor diye, dakikalarca ayakta tezahürat yapıldı.
*
Behlül gizli gizli yengesini düdüklerken, “Bihter'e kocası tecavüz edecek” diye bir hafta boyunca anons yaptılar… Benim rahmetli valide bile, tecavüz sahnesini kaçırmasın diye misafirlikleri filan iptal etti.
*
Fatmagül olsun da, ister Hülya Avşar olsun, ister Beren Saat olsun, hiç farketmiyor, yeter ki tecavüz olsun, reyting daima garanti.
*
Bu dizileri “ahlaki açıdan” denetleyen RTÜK'ün başkanı, Keriz Feneri'nden tutuklandı iyi mi!
*
Recep İvedik.
Öküzün önde gideni.
Tüm zamanların gişe rekortmeni.
*
Türkiye'de örnek tavırlar sergileyen bir insanın örnek alındığını asla göremezsiniz.
Doğru, küçümsenir.
Yanlış, onore edilir.
*
İnternette yılın valisi anketi yaptılar, vatandaşa “gavat” diyen vali açık ara birinci seçildi.
*
Dünya beyefendisi rahmetli Erdal İnönü'ye “uzaylı E.T.” lakabı takılmıştı.
Ananı da al git diyene, asrın liderimiz deniyor.
*
Bu millet… Tabanca sesi duyduğu zaman, saklanacağına, balkona pencereye koşup, nereden ateş edildiğini görmeye çalışan, dünyadaki tek millettir. Olumsuzluğu merak eder.
*
İyi haberi bangır bangır manşet yap, kimse okumaz.
Kötü haberi istersen tek sütuna koy, tıklana tıklana bi hal olur.
*
O nedenle yazıma “kelaynak” başlığını koydum.
“Kara kartal” desem, pek kimseyi ırgalamazdı!
*
Çünkü, futbola bakışımız da böyledir.
Efendi gibi spor programı yap, kimse suratına bile bakmaz, pislik yap, küfret, dedikodu saç, yalan söyle, iftira at, herkes adeta büyülenmiş gibi ekrana yapışır, nefes almadan seyreder.
Rakip kulübe hakaret etmeyen başkan, istifaya çağrılır, rakibe dümdüz giden başkan, alkışlanır.
Centilmen teknik direktörler pısırık bulunurken, taraftarın en sevdiği teknik direktör, ağzı en bozuk olan, hakemlerle en çok hır çıkaran, sağı solu tekmeleyen, etrafını aşağılayan teknik direktördür.
*
Del Bosque…
“Bu göbekli haliyle olsa olsa Yeniköy kasabı olur” dediler.
Adam gitti, Dünya Kupası'nı kazandı.
Biz kasap işlerinden çok iyi anladığımız için, inek ithal ediyoruz, kuzu ithal ediyoruz.
*
Löw…
“Alman köylüsü” dediler.
Adam gitti, Dünya Kupası'nı kazandı.
Biz köy işlerinden çok iyi anladığımız için, saman ithal ediyoruz.
*
Ve, Şenol Güneş…
“Karizması yok” dediler.
“Prada giymiyor” dediler.
“Saçı demode” dediler.
“Kaleciden antrenör olmaz” dediler.
Futbol tarihimizin en büyük teknik direktörü olduğunu, bir kez daha kanıtladı.
*
Spordan kültüre, ekonomiden diplomasiye, elbette özellikle siyasette…
İnsan sarrafıyız maşallah!👍

Yılmaz Özdil