desibeles

Yıllardır sevdiğim, ama bir türlü onu sevdiğimi belirtemediğim bir kız vardı. Ben onun hakkında herşeyi öğrenmiştim, ama o benim hakkımda hiç bir şey bilmiyordu. Varlığımdan haberi bile yoktu. En yakın arkadaşından, gittiği cafelere, içtiği içeceklere, hatta sevdiği müziklere kadar biliyordum. Kısa süreli bir ilişkisi olmuştu, ve sonrasında anlaşamadığı gerekçesiyle ayrılmıştı. En büyük sorunu insanlarla anlaşamıyor olmasıydı. Ve bu yüzden kimse ile, uzun süreli bir ilişki yaşayamamıştı. Bir gün cafede denk geldik bununla, sonra bir alışveriş merkezinde, sonra da bir konserde. Bir ara çarpıştık, gülümseyerek 'özür dilerim' dedi. Konuşamadım bile, dilim tutulmuştu. İlk defa bu kadar çaresiz hissettim kendimi. O da hiç istifini bozmadan gitti. Bir kaç hafta sonra, aynı cafede gördüm bunu. Yanıma kadar geldi ve oturabilirmiyim dedi, kafamı salladım. Söylenilen aksine, çok uyumlu bir kıza benziyordu. Oturdu ve; 'geçen gün konserde sana çarptığım için özür dilerim..' dedi. Önemi yok bile diyememiştim, gerçekten dilim tutulmuştu ve herkese bülbül gibi konuşan ben ona 2 kelime bile edememiştim. İşte tam o sırada, 'konuşsana be adam, dilinimi yuttun' dedi. İşte o anda farklı bir şey oldu, önümdeki adisyonun arkasına 'benim konuşmak gibi bir kusurum var, kusura bakma' yazdım. Bana öylece baktı, ama acıyan bir bakış değildi bu. Nasıl yani hiçmi? dedi. Hiç dercesine, bir kafa salladım. Seni öyle görünce, heyecandan konuşamadım, demek yerine böyle demek daha kolayıma gelmişti sanki. Nasıl oldu bu peki dedi, adisyonun arkasına gene bir şeyler yazdım. O soru soruyor, ben adisyonun arkasına yazıyordum. Bu durum onun içinde tuhaf olmuştu, beni farketmeyen o kız, benimle o gün hiç kimsenin ilgilenmediği kadar ilgilenmişti. 2 saat kadar beraber orada oturduk, sonra tekrar buluşmak için sözleştik. 3 gün sonra, aynı saatte aynı cafede buluşacaktık. Her şey iyi gidiyordu, ama tek sıkıntım ona yalan atmış olmamdı. Bunu ona bu sefer söyleyecektim, çıkıp karşısına 'seni aylardır tanıyorum, yediğin yemeklerden, çaya attığın 2 kesme şekere, dinlediğin müziğe, hatta gülünce çenende oluşan o çukura kadar her şeyi biliyorum, ama seni görünce dilim tutuldu iki kelime bile edemedim, sende dilinimi yuttun deyince, bu yalana sığındım' diyecektim ki, farklı bir şey oldu koca bir defter ve bir kalemle geldi oturduğum masaya ve kağıda 'nasılsın?' yazdı. Gülümsedim, 'iyiyim sen nasılsın?' yazdım. O kağıda bir çok şey yazdık, o an bu yalanı biraz daha sürdürmek istedim. Derken birbirimize zaman ayırmaya başladık, alışverişe gitmeye, sinemaya gitmeye, hatta hatta beraber konserlere gitmeye başladık. Beraber bir yerlerde yemek yiyor, gecenin bir saatinde dışarı çıkıyorduk. Tam 5 hafta olmuştu ki, ben ona, o da bana çok alışmıştı. İlk elimi tuttuğu an, alfabeyi tersten okuyacak düzeyde konuşabilecek, ona 'seni çok seviyorum' diyecek duruma geldim, ama bu durumun bozulmasından korktuğumdan gene sustum. Bir gün, kulenin oraya gelirmisin? diye mesaj attı telefonuma. Koşa koşa gittim hemen.. Kulenin oradaki banka oturmuş, ağlıyordu. Yanına gittim, el işareti ile 'ne oldu? ' dedim. Bana en cürretkar kelimelerini sarfetti, 'şu zamana kadar, kimseye duymadığım sevgiyi duydum sana. Hayatıma giren çoğu insanla, anlaşamıyoruz diye ayrıldık. Senin konuşamıyor olmak gibi bir kusuruna rağmen, seni çok iyi anladım. Sende beni çok iyi anladın. Aşk konuşmak değil, anlamakmış, anlaşmakmış meğer dedi.. Ve devam etti, 'keşke bir kere, bir kere bana seni çok seviyorum diyebilseydin, bunun için herşeyimi verebilirdim' dedi. İşte tam o anda, cep telefonumun mesaj kısmına 'sana bir şey söyleyeceğim, ama bana kızmayacaksın, söz'mü?' yazdım. Kafasını salladı, ben sana kızabilir miyim dercesine. Bütün desibel rekorlarını kırarcasına bir sesle, 'seni çok seviyorum' dedim. Bakakaldı bana, eliyle 'ne oluyor'? dercesine bir görüntüye girdi. 'Seni çok seviyorum, seni arkadaşlarınla gittiğin o cafeden tanıyorum, yediğin yemeklerden, çaya attığın 2 kesme şekere, dinlediğin müziğe, hatta gülünce çenende oluşan o çukura kadar herşeyi biliyordum, ama seni görünce dilim tutuldu iki kelime bile edemedim, sende dilinimi yuttun deyince, bi anda bu yalana sığınmak zorunda kaldım, kusura bakma dedim' O kusura baktı, bende yoluma.. Aşk, susmakmış. O an anladım..

Alıntı

Kafa dinleme amacıyla buralardan uzak dururduğum süreçte, yanlışlıkla sosyal medyasızken daha mutlu bir insan olduğumu keşfettiğim için uzattığım inziva günlerimde iki kere ölmenin ve öldürmenin eşiğine geldiğimi biliyor musunuz?

Son bir ayda iki kere insanların nasıl katil olduğunun / nasıl mantıksız kararlar alarak kendi canlarını tehlikeye atabildiğinin empatisini acayip kapsamlı bir şekilde kurabildim ve artık onları anlıyorum.

İnsan ayırt edeceğim, insan sınıflandıracağım ve bundan rahatsızlık duymayacağımı baştan söyleyeyim. Etimesgut, Sincan, Fatih ve kısmi olarak Eryaman’dan, Bahçeli ve Tunalı tarafına inen barzo tayfa artık iyice tat kaçırmaya başladı.

Bundan 2 - 3 hafta önce arkadaşlarımla otururken muhabbetimiz epey uzadı, geç oldu diye herkesi teker teker evlerine bıraktım ve eve dönüşüm 3 - 3 buçuğu bulmuş oldu. Artık arabada tek başıma kalınca daha güvende ve rahat hissediyorum; onları evlerine bıraktıktan sonra açtım müziğimi oh, gidiyorum mis mis. (İsmim “Yawru nerdesin alim mi seni”ye çıktı zaten!) Gecenin üç buçuğunda Ankara trafiğini bir düşünün, yolda neredeyse bir ben bir de arkamdaki araba varız! Böylesi bir boşlukta, üç şeritli yolda dibime kadar giren, arada bir yan şeridime geçen, 120’ye basıyorsam 120’ye basarak benimle paralel giden, 150’ye basıyorsam 150’ye basarak yanımdan ayrılmayan ve aniden arkama geçip duran bir araba ve ben!

İnce bir çizgi var. Usta bir sürücü değilim. Normal şartlarda 80’in üzerini gördüğüm sık rastlanılan şey değil, 150’den bahsetmem benim adıma korkmanıza neden olabilecek bir şey. Dahası, takip ediliyor olmanın verdiği panik ekleniyor üzerine ve aklımdan devamlı şu geçiyor: “Arkama geçtiğinde hızla frene basacağım ve arkamdan çarparak ölecek. Arkama bir sonraki geçişinde onu öldüreceğim.”

Çok direndim. Öldürmedim. Öldürmediğim için başıma ne geldi dersiniz?

Adam beni evimin önüne kadar takip etti. Bahçeye döndüğümde, bahçenin elektronik garaj kapısının açılmasını beklerken arkamda durdu. Elim ayağım titrediği için bir süre kapıları kitlemeyi akıl edemedim, çünkü o el ayak titremesi eşliğinde telefonumu arıyordum; ya polisi arayacaktım ya da uyanık olduğunu bildiğim bir arkadaşımı. Arabayı park ettim, içinde kilitli bir şekilde otururken telefonda arkadaşımla konuştum. Arabadan inerken telefonla konuşmaya devam ettim, bi’ ara telefonda arkadaşıma “asansörün ışığı yanıyor, yanmaması lazım, kesin oraya saklandı, merdivenlerden çıkıyorum” dedim sesim titreyerek. Bi’ 10 sene gitti ömrümden arabadan inip evin içine girdiğim ana kadar. Kaç yıllık evimin asansöründen korktum yahu. Geceleri yapmaktan en çok keyif aldığım şey odamın balkonunda oturmakken, 2 veya 3 gün balkonumun perdesini bile açamadım. Ve bol bol düşündüm; o gece o panikle kaza yapsam veya gerçekten cinnetime uyup o frene bi’ koysam - ölsem gitsem arkamdan ne söylenirdi?

“Ne işi varmış kadın başına gecenin üç buçuğunda trafikte?”

“Kadın sürücü işte, hepsi ayrı bir salak, bu kaçınılmazdı.”

“Kesin alkollü falandır, o saatte başka ne olacak?”

“Kim bilir nereden dönüyordu, su testisi su yolunda kırıldı.”

Arkadaşlarımın yanından dönüyordum abi. Kahve içip fallarına bakmıştım, ondan uzamıştı muhabbet. “Despacito” dinliyordum arabada lan. Kime ne zararım dokunabilirdi ki?

Yetmedi, bitmedi.

Bundan 2 - 3 hafta sonra, yani geçtiğimiz cuma da şöyle bir şey oldu:

Gökşin, İlke ve ben Bahçelievler 3. caddede yürüyorduk. Yanımızdan geçen arabalardan biri bize laf attı. Kendi aramızda konuşmaya başladık “abi neden sustuk ki, ağzının ortasına çarpacaksın bir daha yapabiliyor mu bakalım” falan diye. Ama o hareket halinde olan bir arabaydı, en fazla arkasından bağırabilirdik yani. Neyse, biz daha o olayın sinirini üzerimizden atamamışken, henüz onun üzerine konuşurken birkaç adım sonra iki hödüklü, ışıkta bekleyen bir arabanın şöför koltuğunda oturan şerefsiz “hişt, hişt” dedi bize. Hani acaba az önceki olaya sinirliyiz de üzerimize mi alınıyoruz diye tepki vermedim ilk bi, gözümün içine bakarak üçüncü, dördüncü kere “hişt” deyince “ne diyorsun lan sen ne hişti” diye bağırdım ve biz üç kız arabanın üzerine doğru koştuk. Ben koşunca kızlar da koştu yani. Bir sene önce bu zamanlar Akçay’da elime tuğla alıp üç hödüklü bir arabayı kovalamıştım, ona güvendim sanırım…

Bu hödük de arabadan inip bizim üzerimize yürüdü. “Ben senin neyine hişt diyecem lan” gibi bir sav eşliğinde hem de. Hani “yanlış anladınız, biz size demedik” gibi bir şekilde de çevirmiyor olayı, “siz kimsiniz ki ben size hişt diyeyim” kafası. Bir süre hakaret, bağırtı, karmaşa, bir ton şey oldu. Bu geri zekalı arabasından indi diye arkada koca bir kuyruk, millet bunun sosyopatlığının ceremesini kornasına bile dokunamadan, şaşkınlıkla çekiyor falan. Bir arka arabadan bir hödük daha indi ama belli ki zihniyet olarak üzerimize yürüyen hödükle aynı kafada, hödüğe dönüyor “hadi bin arabana kardeşim” diyor, bize dönüp “hadi hadi yolunuza” diyor. Bu ikinci hödük bize “yolunuza” deyince bu sefer üzerimize yürüyen hödük de “hadi basın gidin"e bağladı. Kardeşim de dedi ki "sen arabana bin git, ben sen gidene kadar bekleyeceğim, gitmiyorum.”

Söylene söylene arabasına binerken “şerefsiz” dedim ben de. Ondan önce de sövüyordum ama o kendi bağırtısından duymuyordu, o esnada kendisi sustu diye duydu onu yani. Peş peşe söylediğim 38 adet ‘şerefsiz’den yalnızca sonuncusuydu. Gaza bastığı halde onu duyunca arabasını tekrar durdurup “gel lan buraya” diye bağırdı. Arabadan indi, ona en yakın kişi kardeşim olduğu için kardeşimin bileğinden tuttu ama dalacak yani, aha dedim ya ölüyoruz ya öldürüyoruz yine, buraya kadarmış. Sonra ne oldu biliyor musunuz?

Burdan sonrasını çok seveceksiniz ve neden insan sınıflandırdığımı daha iyi anlayacaksınız. Çünkü bahsi geçen hödük, bahsi geçen semtlerden gelip nispeten daha nezih olan semtlerde bu tip olayları yaratan hödüklere örnek; burdan sonrası ise bu nezih semtlerin asıl yerlilerine..

Nerden geldiğini anlamadığım, süper kahraman olduğu için yerin altından çıkıverdiğini kurguladığım, sinirinden eli kolu titreyen, yanında kendi kız arkadaşı da olan bir abi girdi araya. Ama adam çığlık çığlığa haykırıyor böyle, “Bu mahallede bu kızlar istediği gibi gezer, gezecekler lan” diye. Az evvel ne kadar büyük bir sinirle bağırıyorduysam, o benim 10 katım desibelle bağırıyor böyle. Bu abinin gazıyla sanıyorum, balkonlardan insanlar aşağı bağırmaya başladı “arabana bin git lan” diye. Bi’ kattan bir abi hödüğü azarlarken bir üst katından bir teyze “rahat bırakın kızları aloooooğ” diye bağırıyor falan. Arkada oluşan araba kuyruğundan insanlar inip akın akın bize doğru gelmeye başlıyor. Biz o noktada kendimizi ve kendi sinirimizi unutup hödüğe dalmak üzere olan abiye yalvarıyoruz durması için, ağlamak üzere olduğumu, “yalvarırım ne olur, yalvarıyorum size sakın vurmayın” falan dediğimi hatırlıyorum.

İnsanlar bu hödüğün üzerine gidince, biz de abiyi sakinleştirince hödük kaçtı gitti biz de yürüdük uzaklaştık. Ya, orda mahalle sakinleri ve o abi duruma müdahale etmese muhtemelen Gökşin'den başlayıp hepimizi dövecekti ki kardeşimin kolu falan morardı falan yani, nasıl sıkmışsa babası şerefsiz.

Birkaç adım sonrası ulaşmaya çalıştığımız yerdi ama o birkaç adımı elimiz ayağımız boşalmışken yürümek sanki Bahçelievler'den Eskişehir’e yürümek gibiydi. Muhtemelen bizim biz olduğumuzu bilmeyen ama sesimizi uzaktan duymuş olan iki genç çocuğun yanımızdan geçerken "abi kızlar da cesaretliymiş yalnız di mi” falan diye konuştuklarını duyduk. Orda bi’ gülmemsi bir şey geldi bana, insanların bunu söylemesi hoştu çünkü, çünkü yine orda ölsek veya öldürsek “abi kızlardan ikisi şortlu” demezler miydi? “Karı başlarına erkeğin üzerine yürümüşler” demezler miydi? “Ne işleri varmış gecenin 11'inde dışarıda?” demezler miydi? Kimsenin durup da “ne işi varmış iki sapığın arabayla toplum içinde?” demeyeceğini biliyorsunuz değil mi?

Sanırım hayatımda hiçkimse için o hiç tanımadığım, bizi hiç tanımayan, kardeşimi o hödüğün ellerinden kurtaran, yumruğunu havaya kaldırarak tir tir titreyen abiye dua ettiğim kadar iyi dileklerde bulunmadım. Sanırım hayatımda hiçkimse için de beni evime kadar takip ederek ömrümden 10 sene çalan o hödüğün ve kardeşimin kolunu morartan diğer hödüğün arkasından ettiğim kadar çok beddua etmedim. Ölürler yani, ölsünler lan, arabaları da kendileri de atomlarına ayrılsın, cesetleri bulunamasın umarım. Yakın çevremin “aha sıçtı, Selcan beddua ettiyse gerçekten sıçtı” dediğini duyar gibiyim!

Bunları anlattım çünkü Ankara’nın güzel semtlerinde kendi halinde takılan BANA bile ayda iki kere denk geliyorsa gezegenin çivisi gerçekten çıkmış demektir. Kendinize dikkat edin benim güzel kadınlarım. Susmayın, korkmayın, pes etmeyin, vaz geçmeyin. Mesela, ben annemin geçirdiği trafik kazasının getirdiği trafik travmasını yenmek için araba kullanmaya başlamışken, yani kendim için çabalarken sikiğin teki gelip bende yeni bir travma yaratma girişiminde bulunuyor ama hayır, hayır efendim hayır, ben yine gecenin üçünde araba süreceğim, BOK korkutursunuz.

Yarın birisi bana arabadan laf atsın, yine arabasının üzerine koşacağım, BOK korkutursunuz. Birinde yapayalnızdım, diğerinde ise koca bir mahalle vardı arkamda. Her ikisinde de dimdik durabildim lan, ne olur siz de yapın!

Bu arada, biriken tüm mesajları okudum. Ben bilmiyordum bu kadar yokluğu fark edilen / özlenebilen bir insan olduğumu, beni mutluluktan kudurttunuz. Teker teker mesajlara cevap yazmak yerine iyi olduğumu bu vesileyle belirtmek isterim, ama cevap da yazacağım hepiciğinize tek tek ilerleyen günlerde. İnnannılmaz güzel haberler getireceğim size özellikle kitap hakkında, ancak sosyal medyasızlığın keyfini çok azcık, birazcık daha çıkarmak istiyorum. Beni bekleyin, neden beklemeyesiniz ki seviyosunuz çünkü! Ben de sizi :j

Adrianne Blue | Öpüşme - Metafizikten Erotiğe

Bebeklikten yetişkinliğe, sinemadan antik döneme değin öpüşmenin tarihini her açıdan inceleyen bir eser. Sindirerek okuyunuz.

  • Freud, uzun zaman önce, annemizin memesinin bizi sevgilimizin öpücüğüne hazırladığını açıklamıştı. …Bir öpücük insanlığın bütün öyküsünü anlatıyor. Memeden beslenirken ve biraz farklı da olsa biberondan beslenirken gerçekleşen emme ve yalama, temelde öpüşürken kullanılan eylemlerdir. Erotik öpüşme meme emme taklididir. Öpüşme de, öbür kişinin beslenmesinin taklit edilmesidir.
  • Bebekliğinizde beslenmek için, bugünse öpüşmek için kullandığınız emmek, yutmak ve tutmak için gereken bütün biyolojik yetenekler doğumdan önce gelişir. Tek hücreli bir hayvan gibi, yeni doğmuş bir bebek neredeyse yalnızca ağızdan ibarettir. Yaşam, öncelikle meme emmek ve dünyayı tutmaktan oluşur. Bebeğin yanağına dokunulduğunda, hemen öbür tarafına dönüp küçük, hızlı, ani hareketlerle meme ucunu aramaya başlar. Bu, arama refleksidir. Bunu sevgilinizle deneyin. Dudaklarını aralayıp arzu nesnesine yönelecektir.
  •  Meme emen bebek meme ucunu kökünden geriye doğru alır ve diş etleriyle çiğner, böylece sütü ağzına iter. Biberondan beslenen bebekse, önceliğin emme eyleminde olduğu, biraz farklı bir yöntem kullanır. Öpüşme biçiminiz memeyle mi, yoksa biberonla mi beslendiğinizi ele verir.
  • Öpüşme, vücudun doğal afyonu olan endomorfini tetikler. Öpüşme, endomorfin uçuşuyla sonuçlanır. Annenin öpücüğü de bu kimyasalların vücuda hücum etmesini sağlayabilir. Koşmak ve aşık olmak da böyledir, her ikisi de bağımlılık yapar.
  • Öpüşme, cinsel birleşmeye giden yolda bir lezzet istasyonu olarak görüldüğü için bugün Japonya'da bir rahatlık ya da toplumsal bir öpüşme yok. Öpüşme, sokakta yapılabilen bir şey değil. “Japonya'da öpüşmek ve sarılmak kesinlikle sevgi göstergesi olarak bilinmiyor. Bebeklikten sonraysa öpüşmek çok iffetsiz sayılıyor.” Yani öpüşmeyi bilmiyorlar. “Sevgi en çok aşırı kibarlık ve yakınlıkla gösteriliyor.”
  • Yalnızca birkaç Afrika halkı öpüşmeyi gerçekten iğrenç buluyor. Kadınların dudaklarına halkalar ya da başka sakatlayıcı nesneler takmak ya da hala yaygın uygulamalar olan kadın sünnetiyle sonuçlanan kadın cinselliğini dizginlemek gibi şu ya da bu kültürel nedenler yüzünden bazı toplumlarda bu uygulama yok olmuştur.
  • Erkeğin Cinselliği adlı raporu 1948 yılında yayımlanan Kinsey
    1. Dünya Savaşı'ndan önce evlenen Amerikalıların çok azının Fransız öpüşmesi yaşadığını ortaya çıkarttı. Çok mu saftılar yoksa yalnızca gerçekten öpüşemeyecek kadar çekingen miydiler?
  • 1940'larda erkekler ne kadar çabuk boşaldıklarıyla övünürlerdi, ne kadar uzun süre sevişebildikleriyle değil.
  • Konuştuğum erkeklerin çoğu hangi kadınlarla yatacakları konusunda titizlik göstermediklerini ama iş kadınları öpmeye gelince seçici davrandıklarını söylediler. Erkekler arasında, özellikle de yirmi yaşlarında olanlar arasında, öpüşmenin cinsel birleşmeden çok, aşkla ilgili bir şey olduğu görüşünün ne kadar yaygın olduğu gerçeği beni şaşırttı.
  • Foucault bize bir başka çürütülemez gerçeklik daha sunar: Cinsel ahlak kültürel koşulların bir ürünüdür. 19. yüzyılın son on yıllık döneminde, Freud Viyana'da hasta kabul ederken kültürel koşullar çok baskıcıydı. Cinsellik uygar toplumun pis bir küçük sırrıydı.
  • Babalar da özlem nesnesi olmuşlardır, bu konu aşırı Freudyen bir görüşle ellili yılların ortalarında, zaman zaman televizyonda da gösterilen The Rack adlı mahkeme filminde canlı bir biçimde betimlenmiştir. Filmde Paul Newman Kore Savaşı'nda kahramanlıklar göstermiş, ancak savaş tutsağı olunca düşmanla işbirliği yapmış bir subayı oynar. Fiziksel işkence yoktur ama aşırı soyutlanma ve çocukluğunu anımsamaya zorlanmanın çifte ruhsal işkencesi onu yıkar. Newman'ın askeri mahkemede yüksek sesle okuması emredilen ifadesinin bir bölümü, yalnız çocukluğunu yazmaya zorlandığı açıklamasıdır. Sık sık hastalanan annesi o on iki yaşındayken ölmüştür. Sert bir albay olan babası her zaman uzaktadır.

          “Anımsadığım kadarıyla”,

         -Newman gözyaşlarını güçlükle tutar-

          babam beni hiç öpmedi, bize sarılmazdı

          Artık kimseyi sevemiyorum.“

  • Belki de aşık olmak olarak nitelendirdiğimiz fiziksel çılgınlık sözünü ettiğim cinsel uyarılma sonucu ortaya çıkan kimyasal maddelerden kaynaklanıyordur. Belki de aşık olmak hazzın kendisinden ve daha fazla haz arzusundan geliyordur. Bazı insanların ilk öpüşmeden önce aşık olduklarını biliyorum ama çoğu olmuyor.
  • Yirmi bir yaşındaki pek çok kadın -erkeklerle cinsel ilişki kurmuş olanları bile- erkeklerin kendilerinin ucuz ya da kolay olduklarını düşünmelerinden korkuyor. Annelerimiz bize böyle öğretirdi. Şimdi de insanbilimciler yapıyor bunu.
  • Bazı kadınların seksi tehlikeli -istenmeyen gebeliğe yol açabilir ve kolayca ölüverirsin- ya da olayın öznesi erkek tiksindirici olduğu için iğrenç bulduğunu kabul etmek istemeyen erkekler, kadınların cinselliği kötü bulduğuna karar verdiler. Büyük bir olasılıkla da cinsellik çoğu kadın için hatta pek çok kadın için pek hoş değildi, çünkü şaşılacak kadar yakın bir zamana değin erkekler kadın bedeninin cinsel açıdan nasıl çalıştığını bilmedikleri gibi çoğu zaman umursamıyorlardı da.
  • Böylesi bir dünyada, haz duyan pek çok kadın haz almıyormuş gibi yapmak zorunda hissetti kendini. Orgazm taklidi yerine kadınlar ilgisizlik taklidi yapmalıydı. Haz alabileceğini bilmeyen kadınlar, onu bulma çabası içine girmeyebilirdi. Ve pek çoğu asla yüksek oranda uyarım yaşayamadı. Annelerinden, iyi kadınların seksten hoşlanmayacağını, yalnızca orospuların hoşlanabileceğini duyan pek çok kadın tanıyorum. Eski kuşaklar annelerinin söylediklerine inanırdı. Çok şükür bizim kuşak inanmıyor.
  • Tuhaftır ki, yüzyıllarca insanlar eşzamanlı olarak görünürde birbirini tamamlayan iki kavrama inandılar. Erkeğin tutkulu bir cinselliği vardı, kadının yoktu. Aşk sporunda erkek, Ovidius'un da dediği gibi avcıydı, kadınsa av.
  • Cinsellikten zevk almak, ister kadın, ister erkek için olsun, şeytana sarılmaktı; şeytanı öpmek, kadınların eğilimli olduğu bir şeydi ve cadılığa başlama törenlerinden biriydi. Yaşam eskiden ne kadar da değişikti:
  • Günümüzde İspanyollar, İtalyanlar ve Yunanlılar hayranlıklarını göstermek için parmak uçlarını öperler.
  • Fransız köylüleri birbirlerini omuzlarından kavrayıp yanaklarından gürültüyle öperlerdi -sevgi, desibel düzeyiyle ölçülebilirdi. Oysa, kent kültüründe, komşunun müzik setinin kısıkken daha kabul edilir olması gibidir beden sesleri. Sosyal öpüşme artık sessiz..
  • Öpüşmek İngiltere'de de büyük bir şeydir. Yalnızca biraz yavaş ilerler. İnsanlar birbirlerini kızdırdıktan sonra öpüşürler. Sinirli, meramını anlatamayan takılmaları, neredeyse tam yüzyıl önce Cyrano de Bergerac'daki öpüşme üzerine tumturaklı tartışmayı akıllara getiriyor:

           "Nedir ki buse? Biraz daha yan yana.
           Yapılan bir vaattir…Yemindir kanmayana.
           Bir itirafın candan bir delil bulmasıdır,
           Sevişmek mastarının gül pembe noktasıdır”

  • 1960'lara ve etoburluk çağının başlamasına kadar dudaklar araştırmayacak, diller uzanmayacak ve orbicularis oris kasları yoğun kasılma durumlarına girmeyecekti. 1960’lar, çıplaklığı geri getirme savaşıyla geçti ve uzun beyazperde öpüşmeleri o yıllarda geldi.
  • AIDS canavarı, dikkatten doğan yeni bir romantik bilinç yarattı. Artık insanlar yatağa atlamadan önce birbirini tanıyor. İşleri ağırdan alıyorlar. Günümüz filmlerinde giderek sıklaşan bastırılmış cinsellik teması ve kadınlar için aşırıya kaçmayan erotik filmlerin çekilmesi, Slow Hand gibi derlemelerde olduğu gibi, cinsel ideolojiimizdeki bu değişimin yansımalarıdır.
  • Roger Scruton “Cinsel Arzu"da, uyarılmanın duyguya değil, düşünceye tepki olduğunu ileri sürüyor. Başka insanın bedenselliğine değil, o insanla ilgili düşüncenize karşılık veriyorsunuz, diyor.
  • Anlamlı bir öpücük bedensiz de olabilir.
Yıllardır sevdiğim, ama bir türlü onu sevdiğimi belirtemediğim bir kız vardı. Ben onun hakkında her şeyi öğrenmiştim, ama o benim hakkımda hiç bir şey bilmiyordu. Varlığımdan haberi bile yoktu. En yakın arkadaşından, gittiği cafelere, içtiği içeceklere, hatta sevdiği müziklere kadar biliyordum. Kısa süreli bir ilişkisi olmuştu, ve sonrasında anlaşamadığı gerekçesiyle ayrılmıştı. En büyük sorunu insanlarla anlaşamıyor olmasıydı. Ve bu yüzden kimse ile, uzun süreli bir ilişki yaşayamamıştı. Bir gün cafede denk geldik bununla, sonra bir alışveriş merkezinde, sonra da bir konserde. Bir ara çarpıştık, gülümseyerek ‘özür dilerim’ dedi. Konuşamadım bile, dilim tutulmuştu. İlk defa bu kadar çaresiz hissettim kendimi. O da hiç istifini bozmadan gitti. Bir kaç hafta sonra, aynı cafede gördüm bunu. Yanıma kadar geldi ve oturabilir miyim dedi, kafamı salladım. Söylenilen aksine, çok uyumlu bir kıza benziyordu. Oturdu ve; 'geçen gün konserde sana çarptığım için özür dilerim..' dedi. Önemi yok bile diyememiştim, gerçekten dilim tutulmuştu ve herkese bülbül gibi konuşan ben ona 2 kelime bile edememiştim. İşte tam o sırada, 'konuşsana be adam, dilini mi yuttun' dedi. İşte o anda farklı bir şey oldu, önümdeki adisyonun arkasına ‘benim konuşmak gibi bir kusurum var, kusura bakma’ yazdım. Bana öylece baktı, ama acıyan bir bakış değildi bu. Nasıl yani hiç mi? dedi. Hiç dercesine, bir kafa salladım. Seni öyle görünce, heyecandan konuşamadım, demek yerine böyle demek daha kolayıma gelmişti sanki. Nasıl oldu bu peki dedi, adisyonun arkasına yine bir şeyler yazdım. O soru soruyor, ben adisyonun arkasına yazıyordum. Bu durum onun içinde tuhaf olmuştu, beni farketmeyen o kız, benimle o gün hiç kimsenin ilgilenmediği kadar ilgilenmişti. 2 saat kadar beraber orada oturduk, sonra tekrar buluşmak için sözleştik. 3 gün sonra, aynı saatte aynı cafede buluşacaktık. Her şey iyi gidiyordu, ama tek sıkıntım ona yalan atmış olmamdı. Bunu ona bu sefer söyleyecektim, çıkıp karşısına ‘seni aylardır tanıyorum, yediğin yemeklerden, çaya attığın 2 kesme şekere, dinlediğin müziğe, hatta gülünce çenende oluşan o çukura kadar her şeyi biliyorum, ama seni görünce dilim tutuldu iki kelime bile edemedim, sende dilini mi yuttun deyince, bu yalana sığındım’ diyecektim ki, farklı bir şey oldu koca bir defter ve bir kalemle geldi oturduğum masaya ve kağıda ‘nasılsın?’ yazdı. Gülümsedim, ‘iyiyim sen nasılsın?’ yazdım. O kağıda bir çok şey yazdık, o an bu yalanı biraz daha sürdürmek istedim. Derken birbirimize zaman ayırmaya başladık, alışverişe gitmeye, sinemaya gitmeye, hatta hatta beraber konserlere gitmeye başladık. Beraber bir yerlerde yemek yiyor, gecenin bir saatinde dışarı çıkıyorduk. Tam 5 hafta olmuştu ki, ben ona, o da bana çok alışmıştı. İlk elimi tuttuğu an, alfabeyi tersten okuyacak düzeyde konuşabilecek, ona ‘seni çok seviyorum’ diyecek duruma geldim, ama bu durumun bozulmasından korktuğumdan yine sustum. Bir gün, kulenin oraya gelir misin? diye mesaj attı telefonuma. Koşa koşa gittim hemen.. Kulenin oradaki banka oturmuş, ağlıyordu. Yanına gittim, el işareti ile ‘ne oldu? ’ dedim. Bana en cürretkar kelimelerini sarfetti, 'şu zamana kadar, kimseye duymadığım sevgiyi duydum sana. Hayatıma giren çoğu insanla, anlaşamıyoruz diye ayrıldık. Senin konuşamıyor olmak gibi bir kusuruna rağmen, seni çok iyi anladım. Sende beni çok iyi anladın. Aşk konuşmak değil, anlamakmış, anlaşmakmış meğer dedi.. Ve devam etti, 'keşke bir kere, bir kere bana seni çok seviyorum diyebilseydin, bunun için her şeyimi verebilirdim' dedi. İşte tam o anda, cep telefonumun mesaj kısmına ‘sana bir şey söyleyeceğim, ama bana kızmayacaksın, söz’mü?’ yazdım. Kafasını salladı, ben sana kızabilir miyim dercesine. Bütün desibel rekorlarını kırarcasına bir sesle, ‘seni çok seviyorum’ dedim. Bakakaldı bana, eliyle ‘ne oluyor’? dercesine bir görüntüye girdi. 'Seni çok seviyorum, seni arkadaşlarınla gittiğin o cafeden tanıyorum, yediğin yemeklerden, çaya attığın 2 kesme şekere, dinlediğin müziğe, hatta gülünce çenende oluşan o çukura kadar her şeyi biliyordum, ama seni görünce dilim tutuldu iki kelime bile edemedim, sende dilini mi yuttun deyince, bi anda bu yalana sığınmak zorunda kaldım, kusura bakma dedim' O kusura baktı, bende yoluma.. Aşk, susmakmış. O an anladım.. Erkan Akagündüz, Ahmet Yavuz

Dünyanın en sessiz yeri Steven Orfield tarafından oluşturuldu.Ses -9 desibel bu odada 45 dakikadan fazla kalırsanız halüsinasyon görmeye başlıyorsunuz.Hatta bu süreçte kalp atışlarınızı, akciğerlerinizi, karnınızın guruldadığını yani vücudunuzdaki tüm sesleri duyabiliyorsunuz.Odada oturmak zorundasınız çünkü vücudunuzun denge sistemi devre dışı kalıyor.Ayrıca sesi 99.99 soğuruyor ve odadaki sessizlik, 1 metre kalınlığındaki fiberglas akustik dilimler, yalıtılmış çelikten çift kat duvarlar ve 35 santimetre kalınlığındaki beton kaplamayla sağlanıyor.Ne muhteşem bir şey bu sessizlik..

6

benim kışlarımdan bahar çıkmaz mı hiç?
ben hangi ağlama krizimin ortasında kahkaha atmadım?
nasıl arkama bakmadım ve nasıl dünya sağlık örgütünün desibel düzeyini umursamaksızın açmadım müziğin sesini?
ben ne zaman pes ettim de şehir grileştiğinde yüzüm güneş açmadı.
hiç!
hem ben
“bugün çok güzel görünüyorsun sevgilim,” dedim de doğaya.
böyle güzel öpülmemiştim karşılık olarak.
kayıp düştüm de.

Hiç elimizi açıp da Rabbimize ;“Allah'ım,sana sonsuz şükürler olsun.İyi ki beni 500-2000 megaherz aralığında,25-85 desibel şiddetindeki seslerin olduğu ortamda yarattın.” diye dua ettik mi?

Dünyanın en sessiz yeri Steven Orfield tarafından oluşturulan bu oda. Burada ses düzeyi -9 desibel. Bu odada kimse 45 dakikadan fazla kalamamış. Belli bir süre sonra kalp atışınızı, damarlarınızdaki kanın akışını, bağırsaklarınızın seslerini duyuyormuşsunuz. Esas işin kötü yanı 25. dakikadan sonra sessizlik nedeni ile iç kulaktaki denge merkezi devre dışı kalıyormuş ve ayakta duramıyor muşsunuz.

İçinde olduğunu bilmediğimiz nimetler için de sonsuz şükürler olsun Rabbim..