deneys

Coming Soon To #Instagram
From The Directors of #ScarFace #GodFather #BoysInTheHood #Juiced #Friday comes a new kind of Gangster that will make you change his Pamper and Eye Dog you out
WHAT ARE YOU LOOKING AT PART 3 … This time it’s #Mom Turn … Rated PG #Nephew #GrandmaAndGrandsonLove #CuteBabies #Toddlers #Friday #Hangout #Deneys

anonymous asked:

niye başkalarının selfielerini reblogluyosun, sadece merak

herkese açık bir sosyal medya ortamında selfie paylaşımı üzerine psikolojik bir deney yapıyorum

aniden hiç tanımadığınız birinin sebepsiz yere fotoğrafınızı paylaşması rahatsız edici ya da egonuzu okşayan bir durum olmalı

ben bu iki durum arasındaki ilişkiyi merak ediyorum

bir de aslında merak ediyorum mesela selfieniz hadi diyelim 20bin kişinin takip ettiği bir hesapta rebloglandı ve şoklardasınız. kendiniz yani kimliğiniz 20bin kişinin önünde aslında. sadece, ekranın ardından bu sayının büyüklüğünü fark etmiyoruz çünkü kimse sanal dünyada görünür değil. ekranın ardına gizlenen 20bin küsür kişiye kendimizi açıyoruz

bu açıdan aslında self-photo değimiz olayın sosyal medyada güvenilir bir şey olup olmayacağını ölçmeye çalışıyorum

fotoğrafınızın kime nasıl ulaştığı ve ne kadar çabuk ulaşabildiğini tahmin bile edemezsiniz.

bir gün istanbulda bir vapurda bir deney yapılıyor. bi çocuk vapur sırasında beklerken gördüğü bir kızın fotoğrafını çekiyor ve bu fotoğraf ona ulaşana kadar sosyal medya paylaşılsın istiyor.

sonuç: birbiriyle alakası olmayan iki insan olmalarına rağmen iki saat içinde çocuğun gönderisi kıza ulaşıyor

bir bağlamda aslında ne kadar birbirimizin iç içe olduğunu, ortak arkadaşlarımızın ortak arkadaşları vs durumuyla aslında tahmin edemeyeceğimiz kadar çok insanla içiçe olduğumuzu gösteriyor bu durum.

biz bilgisayarın karşısında ya da telefondayken kimbilir kaç kişinin bize ulaşabileceğinin farkında değiliz.

başkalarının selfielerini de reblog yapmak aslında bir “noluyoz ya” anlaşını içeren bişey çünkü bu çok alakasız bir yabancının fotoğrafınızı sebepsiz yere alıp yayabilmesini gösteren bir mesaj, bir oluşum.

biraz da bu farkındalığı arttırmak, bir şeyi internette paylaştığınız anda onu halka açık hale getiriyorsunuz. mesela herkese açık bi hesapta paylaştığınız bir resmin kaç bin insana göründüğünü bilemezsiniz (takipçi sayınız 3 olsa bile bu durum geçerli, yani olay takipçide değil olay ona kimin ulaşabileceğinde) ve internetin en kötü özelliği dövme gibi olması, bir şey silinse bile bilgiler mutlaka ama mutlaka bir yerde kayıtlı kalır.

reblogluyorum- çünkü bunun üzerine hiçbir engel ve yasal sınırlama yok. kişi kendi resminin kaldırılmasını rica edebilir ama aslında onu bu platforma koyduğu an public olarak yayınlamaya izin vermiş sayılıyor. 

son olarak, biraz da reklam gibi düşün. bazı insanlar gözüme çarpıyor ve bilinsinler istiyorum

biraz social awareness gibi biraz manyaklık gibi

bi de canım istediğinden- 

(aslında böyle bitirip işin felsefesini bozmak istemem ama, gene burada şu var, bi kişi canı isterse resminizi alıp kendi özel bilgisayarı içinde ya da hesabında istediği her şeyi yapabilir. tamam belki suça varabilen şeyler yapabilir ama gene de yapma aşamasında bu karar ona ait, yani bunu engelleyen bir yazılım olmadığına göre yapıp yapmama olayı sadece kişinin moral ahlakına bağlı)

vs. tam anlatamadım ama galiba elimden geldiğince bu

Sirklere GİTME!

İnsanları eğlendirmek için eğitilirken aç bırakılan,dövülen tutsak edilen hayvanları izlerken çok mu eğleniyorsunuz?

Hayvanat Bahçelerine GİTME!

İnsanlar onları görebilsin diye dünyanın dört bir tarafından evlerinden,yuvalarından alınıp kafeslere kapatılan iklimine alışık olmadığı bir ülkede,sakin kalması için ilaçlar verilen hayvanları görmeyi çok mu istiyorsunuz? 

Akvaryumlara,Yunus Gösterilerine GİTME!

Uçsuz okyanuslardan,özgürlüklerinden mahrum bırakılıp havuzlara atılan balıkları görmek çok mu önemli sizce?Yunus gösterilerini izlemek için verdiğiniz paralar,yunusları eğitmek için bin bir türlü işkenceye başvuran eğitmenlerin cebine gidiyor. Bu insanlara para kazandırmak onları caniliğe teşvik etmek değil midir?

Kürk GİYME! Deriden Uzak DUR!

O kürk düşünüldüğü gibi sizin üzerinizde güzel durmuyor,size ait olmayan hiç bir şey sizi güzel gösteremez,eğer güzel görünmek,soyulmuş hayvanlara,fok katliamlarına yol açıyorsa dünyanın en çirkin yaratığı sizsiniz.Sağlığınızı en az tehdit edecek kozmetik ürünler üretmek için hayvanların üzerinde deney yapıyorlar,onların sağlığını bozarak kimyasallarla öldürüyorlar. Ama bence makyaj yapmaya devam edin her kötünün bir maskeye ihtiyacı vardır!!

Faytona BİNME!

Faytona binmek ne kadar da romantik hele bir de yanınızda sevgiliniz varsa,nostalji güzel bir şey değil mi?

Kutuplarda yerler beyazdan kırmızıya dönerken,dünyanın her yanında birçok avcı hayvanları katlederken(kimisi spor yapıyor tabi onlara diyecek lafımız yok,sağlıklı yaşam sonuçta(!)) bıkmadan usanmadan deney yapmaya devam eden cani insanlara bilim insanı demeye devam ederken farkında olmadan kendi sonumuzu yazıyoruz.

 Korkuyorum ki bir gün bu dünyada sadece bizler kalırsak sıra güç manyağı cani insanlara karşı durabilecek gücü olmayan insanlara gelecek.

Gözü doymayan hasta insan artık kafeslere,sirklere insanları kapatacak,deneyler insanlar tarafından yine insanların üzerinde yapılacak(yapılıyor da).Hayvanlar bizim hayatımızı değil,biz onların hayatını işgal ediyoruz.Onlar zararsız onları inciten biziz,doğal yaşam alanlarına da zarar veriyoruz.Onların yaşamını tehdit ederek kendi yaşamlarımızı da tehdit ediyoruz.Onları kürkleri için öldürmemeliyiz.Kendi zevklerimiz ve çıkarlarımız için onları öldürmemeliyiz.Huzur ve sağlık için de yaşamak istiyorsak,onları da yuvalarında huzur ve sağlık içinde tutmalıyız.

Eskiden onların bize ihtiyaçları yoktu,bizim onlara ihtiyacımız vardı şimdiyse onların hayatlarında iyi insanlara ihtiyaçları var çünkü kötü insanlar onları bir kez korkuttu ve korkutmaya devam ediyorlar.

ONLAR VAHŞİ DEĞİL,BİZ VAHŞİYİZ.

golgegezgin.blogspot.com


İstemek, bazen de tutkulara kapılmak, aradığını bulamamak, ardından da umulmadık rastlantıların verdiği mutluluklar… İşte buydu bütün, ‘hayat’ dedikleri. İstediklerinin olmaması ile onların yerini doldurmaya çalışan başka şeyler… Deney de buydu, ‘hayat deneyi’ dedikleri. Güzel şeyler de vardı; çeşitli görünüşler, yeni gelinmiş kentler, kadınlar, kimi yerde doğanın görünüşleri, güneşin vurduğu deniz, deniz kokusu, bahar sabahları, kalabalık iskeleler… Ardından da çekip gitmek gerekiyordu, zamanı iyi seçilmeliydi ya da kendiliğinden gelmeliydi o zaman. Buydu hepsi…

( Demir Özlü, Bir Beyoğlu Düşü )

.

.

.

.

.

[ Ankara, Kızılcahamam, Akdoğan, 04.06.2015 ]

2

Gelelim Philedelphia’ya. Bu deney ABD donanmasının radara görünmez kruvazör istemesiyle başlamış. Donanma finansa etmiş; Jessup Morris yönetmiş. Ama Jessup K. Morris’e deney hakkında tüm detayları anlatan C.Allan M. Bu adamın da kim olduğu onca şeyi nerden bildiği spekülatif. Tüm büyük projelerde onun geriden güdümü var. Hangi proje tıkansa hangi bilgin takılsa o devreye giriyor. Ya mektuplarıyla ya da bizzat. Yaklaşık 1 asırdır sağ. Ya da bu isim el değiştiriyor. İnternette ilgili linklerde hakkında daha fazla bilgi var. Her taşın altından çıkıyor bu esrarengiz adam. Haziran’ın sonuna doğru Philedelphia Limanında:
2 tane çok güçlü jeneratör yerleştiriliyor Philedelphia deneyindeki gemiye.

Projenin adı:Rainbow Project. Şalter açılarak çok güçlü ve mono blok (yekpare) bir manyetik alan yaratılıyor. Geminin etrafında yeşil bir sis oluşuyor. Gemi siluet oluyor. Sonra gözalıcı parlak bir ışıkla gemi gözden kayboluyor. Hayretle izleniyor deney. Mürettebat ise başına gelecekten habersiz seçilmiş deney için. Deney bittiğinde gemi görünür oluyor ama tayfalar bir garip. Geminin metaliyle
kaynaşmışlar (T 1000 gibi) Bir kısmi duvarların içinden geçiyor. Mideleri bulanıyor, başları dönüyor. Kimisi hepten delirmiş. Bazısı donup kalıyor, birisi dokununcaya kadar heykel gibi kalıyor. Kimisinin vücudunun yarısı görünmüyor.
Yazın yapılan bu deneyden sonra Ekim’de final deneyi yapılıyor. Sonuç daha inanılmaz. Gemi teleportasyon ve bilokasyon yapıyor. Türkçesi ışınlanıyor ve aynı anda birden fazla yerde görünüyor. 6 dk. İçinde dünyanın çeşitli limanları görünüp kaybolan bir gemi rapor ediyorlar. Bu kez tayfaların durumu daha feci. Mürettebat deneyden sonra kaderine terk ediliyor. Deneyeyse son
veriliyor. Deneyden kısa süre sonra dokümanlar ortadan kaldırılmaya başlanıyor.

youtube

Sosyal bir deney..

ders çalışabilmek için oluşturduğum “paşa köşesi”
dedim bu paşalar içi kaz tüyü dolu pofuduk minderler üzerinde, önlerinde rahle çalışmışlar. acaba nasıl çalışmışlar? bi’ deneyimlemek istedim.
(DENEYİMLEYEMEDİ)
çöken rehavet duygusundan bahsetmek istemiyorum

anonymous asked:

Ejderha Avcısı Bay Hiçkimse Splice Deney Hellboy Serileri Babil M.S Ben 4 numara Avatar Karayip Korsanları Gamer Iron man Kill Bill Yeşil Yol Bir Rüya İçin Ağıt Wanted The Godfather Truva Er Ryan'ı Kurtarmak Ucuz Roman Dchindler's List Inception Guguk Kuşu Se7en American History X The Pianist Taxi Driver Reservoir Dogs Braveheart Sil Baştan Soysuzlar Çetesi The Dark Knight Para Avcısı Scarface Zor Ölüm Altıncı His 3 İdiots Büyük Dövüş Rush 12 Yıllık Esaret V For Vendetta Da Vinci Şifresi -btral

Uuu güzel burda izlemedigim fazla bakıyorum bekle asdfghjkl

geçen sene bu zamanlarda sınıfta ojemi siliyodum arkim selçuk dedi ki betül asetonu bi versene bende al dedim siralara döktü ve sınıfı yaktı bundan o kadar haz aldikki dışarı cikip iki sise kolonya alip tum sınıfı yaktik sonra gulbanu hoca hepimizi topladi neden yaptiniz dedi bizim sinifin süzme salagi reha -ismi bence güzel- hocam deney yapiyorduk dedi sonra gulbanu hoca hepimizi tebrik etti 45 yıldır bu okulda kimse buna cesaret edemedi tebrikler dedi ne kadar asiyim farkinda mısın?

TÜKENMİŞLİK SENDROMU DENEYİMLERİ

Tükenmişlik sendromu,yaygın olarak insanların yüz yüze çalıştığı mesleklerde bireylerin, duygusal yönden kendilerini tükenmiş hissetmeleri, işleri gereği karşılaştıkları insanlara karşı duyarsızlaşmaları ve kişisel başarı duygularında azalma şeklinde görülen bir sendrom. Bu sendromun üstesinden gelmek için bir çok yöntem elbette ki var. Bu yöntemleri zaman içerisinde elimizden geldiğince paylaşıyoruz. Ancak elbette uzman bir psikolojik danışmandan destek almak oldukça önemli.

Kurucumuz Pınar Kobaş, tükenmişlik sendromuyla alakalı kendi tecrübesini aktarıyor…

(Not: Yazının kaleme alınışı biraz eski olmasına rağmen konu hakkında oldukça fazla soru gelmesi üzerine paylaşma gereği duyduk. Biraz önce belirttiğimiz gibi, tükenmişlik sendromuyla alakalı zaman içerisinde yararlı bilgileri/uygulamaları paylaşıyor olacağız. Bunun için bizi takipte kalmanız yeterli.)

—-

Bir baltaya sap oldum da…


Geçtiğimiz Mayıs ayında kendi hikayemi yazmak için göbeğimi çatlatan cinsten keyifli bir yolculuğa çıktım. İnsan ancak benim gibi olursa zaten “göbeğinin çatlaması” deyimiyle “keyifli” kelimesi bir cümlede yan yana gelebilir.
Göbeğim çatlıyor çünkü kol kırılır, yen içinde kalır diye düşünen bir ailede yetiştim. Ve bu hikaye sadece benim değil, aslında bir yerde onların da hikayesi. Ve ben hikayemi yazarken kimsenin incinmesini istemiyorum. Bir yandan da bu süreçten keyif alıyorum, çünkü geçmişte canımı acıtan olaylara ve kişilere duyduğum öfkenin şifalanmış olduğunu görmek beni çok mutlu ediyor. Aslında kendimi bu kadar germeye hiç gerek yok. Çünkü yıllardır seminerlerimde anlattığım hikayemi şimdi kağıda döküyorum. Kitabımın konusu tabii ki “Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’na rağmen bir baltaya nasıl sap oldum?”


DEHB tanısı almış çocukları olan anne babaların en büyük korkularından biri çocuklarının ileride kendi ayakları üzerinde durup duramayacaklarıdır. Bu yüzden seanslarımda ilk başta kendi hikayemi anlatırım danışanlarıma. Çünkü onların duymak istediği türden bir hikayedir benim hikayem, içinde umut olan. İlkokul üçüncü sınıfta rüyamda görsem inanamayacağım şeyleri başardım hayatımda. Tembel teneke Pınar liseyi kazasız belasız bitirecek, üniversiteye gidecek, iyi bir not ortalamasıyla Amerika’da bir üniversiteye geçiş yapacak. Okulu o kadar sevecek ki bir de üstüne yüksek lisans yapacak. Yüksek lisansını yaparken araştırma görevlisi olacak ve üniversitede ders verecek, son olarak da “Baba parasıyla herkes Amerika’da okur” diye laf çakanlara sus payı olsun diye Yale Üniversite’sinde araştırma görevlisi olarak çalışacak…


İTİRAF EDİYORUM!

Seminerlerimde hep söylerim 38 yıllık ömrümün yarısı kendimi salak hissederek ve hissettirilerek, geriye kalanın çeyreği de salak olmadığımı kendime ve yakınlarıma kanıtlamaya çalışarak geçti. Meğer ben uyurken, diğer çeyreği de bizim alanda kendimi kabul ettirmeye çalışarak geçmiş. 

Üniversitede anne ve babam istedi diye İşletme okudum. İşletme lisansımın üzerine Amerika’da Akıl Sağlığı Danışmanlığı üzerine yüksek lisans yaptım. Bu bile Türkiye’de bizim alanda kendini kabul ettirebilmek için başlı başına bir problemken, bir de üstüne Türkiye’de daha hiç kimsenin bilmediği Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Koçluğu yapmaya başladım. Çok şükür bu kadar tırmaladıktan sonra emeğimin karşılığını aldım ve Türkiye’nin en iyi psikiyatristleriyle çalıştım. Evet, sonunda bir baltaya gerçekten sap oldum! Peki, oldum da noldu??? İşte, danışanlarımın hikâyemin henüz bilmediği kısmı burada başlıyor: TÜKENDİM! Eğer Cahit Sıtkı haklıysa, DEHB ile başlayan hayatımın ilk yarısı Tükenmişlik Sendromu ile sona erdi.


Aslında “Tükenmişlik Sendromu” ile ilgili kendi hikâyemi burada paylaşmaya hiç niyetim yoktu. Bunları kitabıma ve seminerlerime saklıyordum. Ama geçenlerde genç bir oyuncu arkadaşla yapılan röportajı gazetede okuyunca artık dayanamadım ve “Hadi kalemine kuvvet Pınar” dedim. Meryem Uzerli Tükenmişlik Sendromu sebebiyle ülkeyi terk ettiğinden beri gazetecilerin en büyük zevki yıldızı yeni parlamakta olan oyuncularla yaptıkları röportajlarda konuyu Tükenmişlik Sendromu’na getirmek ve bu konuyla ilgili onların düşüncelerini öğrenmek. Bu genç oyuncu arkadaşların da verdikleri cevaplar üç aşağı beş yukarı: “Etik bulmuyorum yaptığını”, “Ben kendimi o pozisyona getirmem, önceden tedbirimi alırım”, “İşimi çok seviyorum, o yüzden ben böyle bir sendrom yaşamam.”


Bu cevapların üzerine söylenecek bir sürü şey olabilir, ama ben topa sadece mesleğimle ilgili kısımda girip Tükenmişlik Sendromu ile ilgili toplumdaki bilgi eksikliğini gidermek istiyorum.


TÜKENMİŞLİK SENDROMU NEDİR?


Tükenmişlik Sendromu, çalışandan beklentinin ya da kişinin kendisinden beklentisinin yüksek olduğu yoğun iş temposunda çalışan kişilerde görülür. Bu sendromu yaşayan kişi; işine karşı heyecanını kaybeder, iş ortamından soğur, duygu iniş çıkışları yaşar, kendini bitkin, çaresiz ve öfkeli hisseder, kendine güveni azalır, kendini yetersiz hisseder. Sürekli yorgun ve halsizdir. Uyku problemi ve bedensel ağrılar yaşar, intiharı bile düşünebilir. 

Özetle; çok ciddi bir sorundur. Bu sorunu yaşayan kişilere, diğer ruhsal ya da fiziksel rahatsızlığı olan kişilere gösterilen anlayış ve hassasiyet gösterilmelidir. Kişinin işini sevip sevmemesiyle bu sendromun alakası yoktur. İşini sevmeyende de, işini aşkla yapanda da görülebilir. Son olarak da herkesin kendiyle ilgili bir kör noktası vardır. Şekil 1A’da görüldüğü gibi, mesleğinizin danışmanlık olmasına rağmen tükendiğinizi fark edemeyebilirsiniz.

İşte bu noktada yapmamız gerekenler başlıyor; Kendimize yönelmek ve durumun üstesinden gelmek. Tabi ki bu psikoloji içerisindeyken kişi kolunu kaldıracak gücü bile bulmakta zorlanabiliyor. Ancak imkansız değil. Zaman içerisinde aralıklarla Tükenmişlik Sendromuyla alakalı tavsiyeler ve genel olarak yapılabilecekleri yazıyor olacağım. 

Hepimize kendimizi tüketmediğimiz, hayatın tadını çıkarttığımız günler dilerim.

Ay her tespit için deney düzeneği kurasım, parametreleri sıralayasım geliyo. Bitsin bu okul da psikolojimiz düzelsin artık. Hayır ben pörsınıl yaşantımda da mühendislik yapmak istemiyorum hatta kaçak tesisler dikmek istiyorum, emniyet ventilsiz, patlama disksiz, tedbirsiz yaşamak istiyorum, bi çılgınlıklar yapmak istiyorum. Sermayeyi kökten batırmak istiyorum.

Tanrıyla Konuşmak; 1983 yılında aşırı derecede dindar olan bilim insanları gizli bir tesiste uçuk bir deney yaptılar. Teorilerine göre duyu organlarıyla ve uyaranlarla bağlantısı kesilen bir insan Tanrının varlığını algılayabilirdi. 5 duyu organının sonsuzluğun farkında olan kısmımızı perdelediğine inandılar, ve onlar olmadan insanın düşünce yoluyla Tanrı ile iletişim kurabileceğine. Uğruna yaşayacağı hiçbir şey kalmadığını söyleyen yaşlı bir adam onların tek gönüllü kobayıydı. Onu tüm hislerinden arındırmak için yaptıkları operasyonla bilim insanları, adamın beynine giden tüm sinirleri kestiler. Denek kaslarına olan bağlantısına hala sahip olsa da, göremiyor, duyamıyor, koklayamıyor, hissedemiyordu. Dış dünyayla iletişim kurmak, hatta dış dünyayı hissetmesi için bile hiçbir yol yoktu. Düşünceleri ile baş başaydı. Denek kendisi bile duyamazken kafasının içindekileri karışık,peltek bir şekilde anlatırken bilim insanları onu gözlemledi. 4 günden sonra denek kafasının içinde sakin, anlaşılmaz sesler duyduğunu söyledi. Bunun psikozun* bir başlangıcı olduğunu varsayarak adamın dediklerine dikkat ettiler. 2 gün sonra denek ölü karısının onunla konuştuğunu söyleyerek ağlamaya başladı, ve üstelik o da onunla konuşabiliyordu. Bilim insanları şaşırmışlardı, ancak denek hepsinin ölü akrabalarının isimlerini sayıncaya kadar ikna olmamışlardı. Denek, sadece bilim insanlarının ölü eşlerinin ve ailelerinin bilebileceği özel bilgileri söyledi. Bu noktada, bilim insanlarının büyük bir kısmı deneyi terk etti. Ölülerin söylediklerini ilettiği 1 haftadan sonra denek seslerin acı verici olduğunu söyleyerek sıkıntılı bir ruh haline girmeye başladı. Uyandığı her anda, bilinci onu rahat bırakmayı reddeden yüzlerce ses tarafından bombardımana tutuluyordu. Kendini sürekli duvarlara vurarak acıyı hissetmeye çalışıyordu. Bilim insanlarına sakinleştirici için yalvardı, böylece uyuyarak o seslerden kaçabilirdi. Bu yöntem 3 günlüğüne çalıştı, ardından kabuslar geldi. Denek rüyasında sürekli olarak ölüleri gördüğünü söylüyordu. Sadece 1 gün sonra, denek çığlık atmaya ve artık işlevsiz olan gözlerini pençelemeye başladı, fiziksel dünyadan bir şey hissetmeyi umuyordu. Artık histerik bir hale gelmiş olan denek, ölülerin düşmanca bir şekilde cehennemden ve dünyanın sonundan bahsettiğini söyledi. Ardından 5 saat boyunca aralıksız bir şekilde "Cennet yok, bağışlanma yok." diye bağırdı. Onu öldürmeleri için defalarca kez yalvardı, ama bilim insanları onun Tanrıyla iletişime çok yaklaştığına ikna olmuşlardı. Başka bir gün daha geçtikten sonra, denek tutarlı cümleler kuramamaya başladı. Delirmiş görünüyordu, kolundaki etleri ısırarak koparmaya başladı. Bilim insanları test alanına koştular ve kendisini öldürmesini engellemek için onu masaya bağladılar. Bir kaç saat daha bağlı kaldıktan sonra, denek kıpırdanmayı ve çığlık atmayı kesti. Gözyaşları yüzünden akarken sessizce tavana baktı. 2 hafta boyunca ağladığı için su kaybına uğrayan deneğe takviye yaptılar. Bir süre sonra, denek kafasını çevirdi, kör olmasına rağmen bilim insanlarından biriyle doğrudan göz bağı kurdu. Ve: "Tanrıyla konuştum, ve o bizi terk etti." diye fısıldadı, ardından hayati işlevleri durdu. Ölüm nedeni bulunamadı.

Valla dedi Chick,ona Jean-Sol Partre'ı sevip sevmediğini sordum,
o da bana kitaplarının koleksiyonunu yaptığını söyledi… Ben de ona: «Ben de dedim. - Bundan sonra ona ne söylediysem o her keresinde bana: Ben de diye cevap veriyordu…
Ben de öyle yapmaya başladım…
Sonra, sonunda, varoluşçu bir deney yapmak için ona:
«Sizi çok seviyorum» dedim, -
O da:
Nee?!! dedi.

- Böylece deney de suya düştü, dedi Colin.

- Evet, dedi Chick. Ama gene de hemen gitmedi. O zaman: «Ben bu
taraftan gidiyorum» dedim, - o ise - «Ben o taraftan gitmiyorum» dedi, - ve
sonra ekledi: - «Ben bu taraftan gidiyorum.»

- Harika bir şey bu, diye niteledi Colin.

- O zaman da ben: «Ben de» dedim. Bundan sonra o nereye gitse ben de
oraya…

- Peki nasıl bitti bu hikaye? dedi Colin.
- Valla dedi Chick. Yatma saati gelmişti.

Günlerin Köpüğü - Boris Vian

so uh, can someone explain to me why everyone basicly deneys the existance of gate to infnity pmd? cuz i never played it idk. was it rely bad or somthin?