ciddi misin

Sıradan bir gündü cuma sabahıydı ve tam üç yıl önceydi, neler yaşayacağımdan bihaber kalktım bir çay koydum. Kapıcı ekmeği ve gazeteyi getirmişti, kapının önünden aldım. Çay olana kadar kahvemi yapacaktım, fakat kahve bitmişti. Her sabah kendime gelmek için içmem gerekiyordu. Çay kaynadıktan sonra üç kaşık çay döktüm, çökmesini bekledim o sırada, bir dal sigara yaktım ve ekmeğimi kızartıyordum. Kahvaltıyı yaptıktan sonra, işe gitmek üzere kıyafetimi giydim. Giyimime fazla dikkat etmezdim, anca özel günlerde falan, ayda yılda bir yani. Aynı takımdan birkaç tane vardı zaten, işe giderken hangisi temizse onu giyiyordum. Çocukluktan gelen bir şey bu, aynı kıyafetten birkaç parça alırım ve sürekli onları giyerdim. Fakat planlı biriydim, plan/programımın dışına asla çıkmazdım. İstisnai durumlar hariçti, o yüzden planlarımda hep beş/on dakika gecikme süresi ayarlardım. Hazırlandım ve evin kapısını kilitleyip dışarı çıktım. Apartmanın girişinde kapıcı Rüstem’i gördüm, selamlaştık, havadan sudan muhabbet ettik. Arabama binmek üzere garaja gittiğim sırada apartmanın yanında bi köpek gördüm, bacağı kırılmıştı, şerefsizin biri çarpıp yol kenarına bırakmıştı muhtemelen. Hayatta en haz etmediğim durumlardan birisidir bu. Arabayı apar topar getirip, köpeği arka koltuğa koydum, veteriner arkadaşım vardı Necati, onu aradım
-Neco, oğlum büroda mısın?
+Aynen Murad, bürodayım. Hayırdır la ne oldu?
-Tamamdır geliyorum, huur evladının biri köpeğe çarpıp yol kenarına atmış gitmiş, hayvanın ayağı kırık, canı yanıyor.
+Tamamdır kardeşim, hazırlanayım ben, sen hemen gel.
-Yoldayım, 5/10 dakikaya ordayım.
Telefonu kapattıktan sonra, kafamı çevirip birkaç saniye köpeğe baktım, o kadar tatlıydı ki aynı zamanda eğitimliydi tahminimce. Birkaç kırmızı ışık geçip, hemen vardım Neco’nun büroya. Köpeği ona bıraktım, haberdar etmesini söyleyip işe gitmek üzere, tekrar arabaya bindim. Sunum yapılacaktı, dosyaların hepsi arabadaydı. Şirketin önüne geldim, dosyaları çantaya koyup apar topar bir şekilde ofisime çıktım, ardından müdür Ahmet beyin yanına gittim. Ofiste her gün olan muhabbetler, selam/nasılsın faslı yani. Ofistekilerin hiçbirinden haz etmiyordum, hepsi gereksiz samimi geliyorlardı. Sunumu yaptım, iş halledildi ve anlaşma imzalandı. Ahmet bey yanıma geldi. Biraz konuştuk.
+Murat, yorgun gözüküyorsun, iyi misin?
-İyiyim Ahmet bey, sabah kahve içemedim, ondandır sanırım.
+İşler halloldu, burada pek yapacağın şey kalmadı. Haftaya seni burada görmeyeceğim, izinlisin!
-Teşekkür ederim, efendim.
Bütün plan listem bozuldu, ne yapacağıma karar veremedim. Liseden arkadaşları aradım sırayla, önce Muhammed’e öncelik verdim. Çünkü; hep planları o yapardı.
-Mami, napıyon la? nerdesin?
+Evdeyim, yatıyorum.
-Başka bir bok yaptığın olmaz zaten, neyse akşama boş musun? Bizimkiler falan buluşalım?
+Boşum, saat kaçta ve nerede buluşalım?
-Sen diğerlerini ara, ayarlarız saati, yeri.
+İlk beni aradın demi? Tamam ben ayarlarım, sen yeri falan ayarla saati mesajla.
-Tamamdır, hadi görüşürüz.
+Görüşürüz.
Beni aramasına fırsat vermeden Necati’nin yanına gittim. Asistana, Necati’nin nerede olduğunu sordum. Getirdiğiniz köpeğin yanında efendim, isterseniz siz Necati beyin ofisine geçin, birazdan gelecektir.  Oturdum Neco’nun ofisine, 5/10 dakika sonra geldi, yanında köpek de vardı. Adı Floki’ymiş. Floki çok uysaldı, geldi sırnaşmaya başladı, o kadar tatlıydı ki, insan git diyemiyordu bu köpeğe.
-Neco, la akşam müsait misin? Bizim arkadaşlarla buluşacağız sende gel.
+Olur, planım yok, gelirim.
-Tamamdır, şimdi bu köpeği n’apacağız?
+Al evinde besle olum, yalnız ayyaş gibi dolaşıp durma ortalıkta.
-Fena fikir değil aslında da ben ne anlarım oğlum köpek bakmaktan?
+La bi şeyi yok, sabahları yürüyüşe çıkacaksın, zaten hayvan eğitimli. Mamasını vereceksin, oldu bitti. Kendine baktığın gibi bakma, hayvancağız ölür kalır. Öyle yapacaksan bende kalsın.
-Yok, yok ben alırım. Kocaman evde tek başımayım zaten, iyi gelir.
+İyi bakalım, benim biraz işim var. Akşam nereye gideceğiz? Söyle, ben gelirim.
-Mesaj atarım, daha belli değil.
+Tamamdır, bekliyorum.
Muhabbet böyle sürdü, Floki’yi alıp çıktım. Bir alış-veriş merkezine gidip, arabayı dışarıya park ettim. Floki’yi arabada bıraktım, cam biraz aralık kaldı. Birkaç torba yem ve birkaç kutu kahve alıp, parasını ödeyip eve gittim. Saat 18:25’di eve gittiğimde. Floki’yle beraber eve girdik. Televizyonun karşısındaki, genelde kitap okurken veya televizyon izlerken uyuya kaldığım koltuğun soluna yattı. Akşam gideceğimiz yeri düşünecektim, tamamen aklımdan çıkmış. Tam o sırada Mami’den mesaj geldi, ‘’barın birinin adını yazmıştı 20:00’de orda ol.’’ Duşa girip hızlıca çıktım, saçlarımı kurutup Floki’nin mamasını bir kaba koydum. Ardından üstümü giyinip, saatime baktım. 19:30’du arabaya atlayıp mekâna gittim. Rezervasyon yaptırmış, girdim söylediği yere oturdum. O sırada biri geldi, Asuman’dı bu. Lise aşkım… Geldi oturdu, selam/nasılsın faslı geçti, bekledik diğerlerini. Saat 20:35 falan oldu, baktım gelen yok. Asuman’ın doğum günüydü bugün. Onu çağıracağını tahmin etmemiştim. Asuman’ın biraz morali bozuk gibiydi.
-Asuman, iyi misin, dalgın gibisin?
+Şey evet, biraz moralim bozuk, köpeğim kayboldu da. Başına bir şey gelmesinden korkuyorum.
(O an aklıma Floki geldi.)
-Adı neydi bu köpeğin?
+Floki’ydi.
Gülümsedim, bana o şaşkın ve tatlı bakışını attı.
-Sabah, evimin yakınında bir köpek buldum, ayağı kırıktı. Birisi çarpıp, yolun kenarına atmıştı muhtemelen. Adı Floki’ydi.
+Ciddi misin sen?
-Evet, evimde şu an, dinleniyor.
Yüzünde çok tatlı bir tebessüm oluştu ve saat iyice ilerledi. Acıkmıştım, yemek yedik. Birer bira söyledim, içerken muhabbet muhabbeti açtı. Aklıma lise günlerimiz gelmişti, hayatımın en güzel günleriydi onunla geçenler. Geçmişi yad ettik, içtikçe kafası çakır olmaya başladı. Birkaç saat sonra zilzurna sarhoş oldu, evini bilmiyordum ve köpeği de zaten bende deyip, evime götürmek üzere arabaya bindirdim. Arka koltukta, sayıklıyordu. ‘’Murad, Murad, Özür dilerim Murad, Seni seviyorum.’’ Falan filan dedi, başka şehre taşınması yüzünden ayrılmıştık. O zamanlar ulaşma imkânım yoktu, unutmak için aramadım zaten. Eve varmıştık, kucağıma alıp asansöre gittik, evim 6. kattaydı asansör geldi ve çıktık. Kapıyı açtım, Floki geldi sırnaşmaya başladı Asuman’a. Kendi yatağıma yatırdım Asuman’ı, o sırada telefonuna mesaj geldi Mami’den. ‘’Asuman, özür dilerim. Tüm sınıf olarak bir plan yaptık, sizin için, tekrar birleşmeniz için. O yüzden gelmedik.’’ Bana da benzer bir mesaj attı. Gülerek okudum. Asuman’ı yatırdım, üstünü örtüp, tekli kanepeme gidip oturdum. Kitaplığımdan bir kitap aldım ve televizyondan kısık sesle klasik müzik açıp okumaya başladım. Kitap okurken uyuya kalmışım, sabah burnuma gelen kahve kokusuyla uyandım. Asuman kahvaltıyı hazırlıyormuş, hemen toparlanıp elimi yüzümü yıkadım. Yanına gittim, günaydınlaştık, kahvemi dökmüştü. Tam 10 sene geçti, ama kahveyi nasıl içtiğimi hala biliyordu. Sade, şekersiz. İstem dışı bir şekilde gülümsedim, o da gülümsedi.
+Akşam olanlardan haberin var mı?
-Şey, evet var bizimkiler plan yapmış, işin içine müdürümü de katmışlar.
+Benim huysuz patronum da izin vermişti, bu yüzdenmiş demek…
Aynı anda, ‘’Ben, sana bir şey söyleyeceğim.’’ dedik. Gülümsedim.
-Önce sen söyle.
+Yok, hayır hayır, sen söyle.
-Hayır, lütfen, sen söyle ardından ben söylerim.
+Murad, o lise 2’nin ortasında senden ayrılmak zorunda kalmıştım, hatırlıyor musun?
-Evet.
+Ben 10 senedir senden başkasını düşünemiyorum, hayatıma giriyorlar ve hemen çıkartıyorum. Senin yerine kimseyi koyamadım. Seni de aramaya korkuyordum, evlenmişsindir diye düşündüm. Yanında çocukların olmasından korktum, bir de gittiğimde söylemişsin sanırım. Kızına adımı verecekmişsin, planın buymuş. Öyle söyledi arkadaşlar.
-Şey, evet. Senin yerin bende başkaydı, kızıma adını vermek istedim. Onun gözlerine baktıkça seni hatırlayacaktım. Planım buydu yani…
+Peki, evlenmedin mi? Hayatına kimse girmedi mi?
-Hayır, evlenmedim. Hayatıma birçok kişi girdi, hatta onlarca kişi girdi diyebilirim. Ama bir şeyler eksikti, sanki her insanda bir şey eksikti. Anlıyor musun? Hiçbirisi sen değildi. Sen o gün gittin, benim toparlanmam yıllar sürdü. Unutmak zorundayım diye düşündüm, mesafeden korktum. Gelmeye korktum yanına, biliyorsun, ailemin durumu da iyi değildi. Üniversiteye hazırlanmam gerekiyordu, ailemi kurtarabilmek için. Sen gittikten sonra tek amacım ailemi kurtarmaktı. Yangın çıkmıştı, dededen kalma evdi. Ve yanıp kül olmuştu, bana Cemil amcam haber verdi, vize haftasındaydım. Apar/topar bir bilet alıp eve gittim. Gittiğimde, evin o görüntüsünü gördüm. Sordum, annem nerede, babam, abim? Neredeler, Cemil amca? Cevap verememesinden anladım, öldüklerini… O an yere yığılıp kalmıştım. Nefes bile alamadım. Sadece ağladım, hem de saatlerce. Bir başımaydım. Bizimkiler aradı, arkadaşlar falan. Teselli vermek için yanımdaydılar. Hiçbir halta yaramıyordu, ama yanımdaydılar. Ailem gitmişti, dostlarım vardı yanımda sadece. O an senin de yanımda olman için Tanrı’ya dua etmiştim. Ama yoktun…
+Amerika’daydım Murad. Gitmem gerekiyordu, gitmek zorunda kalmıştım. Üzgünüm.
-Önemi kalmadı artık. Geçti gitti, öldüler. Peki neden döndün Amerika’dan?
+Seni bulmak için. Seni beş dakika bile olsa görmek için…
-Neden, görmek için?
+Hala seni seviyorum be adam! N’apayım ha? Unutamıyorum.
O an gidip ona sarıldım. 10 senenin özlemini dindirecek kadar sarıldım. O sırada Floki geldi, ayağımın etrafında dolaşıyordu, Asuman eğildi, başını okşadı. Sonra dudağıma öpücük kondurdu ve soru sordu.
+Gitmemi veya kalmamı istiyorsan söyle.
-10 sene önce gitme diyemedim Asuman sana, şimdi diyorum. Gitme be. Seni hala seviyorum…
Tekrar sarıldı bana, oturduk geçmişi biraz daha yad ettik. Ve sürekli sarılıp/öpüp duruyorduk birbirimizi. Özlem geçen bir duygu değildi. Sarılırken anladım. Kalacak yeri olup olmadığını sordum, otelde olduğunu söyledi. Eşyalarını alıp, geldik. Arkadaşlara fotoğraf attık, altına teşekkür ettiğimizi yazdık. Hepsi sırayla, kutlamak için aradı falan. Ne yapacağımızı bilmiyorduk. 10 sene önceki halimiz gibi davranmak saçma olurdu, otelden eşyalarını aldık, parayı girerken ödemiş. Öyle çıktık gittik, tüm arkadaşları toplayıp akşama aynı barda buluşma ayarladık. Konuştuk, ettik. Ama Asuman duraksadı.
+Köpeğime çarpan kimdi?
-Harbi lan Floki’ye kim çarptı?
Herkes Neco’ya baktı o sırada.
+(Neco) Valla onu bende bilmiyorum ama çarpan sayesinde oldu bütün bunlar. Numaranı o sayede buldum Asuman, tasmanın arkasında adın soyadın telefonun yazıyordu, bu sayede planı kurduk, ayarladık.
-Ulan deli herif! (Herkes kahkaha attı)
Birkaç saat konuştuk öyle, muhabbet muhabbeti açtı ve iyice koyulaştı. Gece 11 civarı, evli olanlar gitti. Birkaç kişi kaldık 2/3 saat sonra bizde dağıldık. Asuman benle geldi, eve girdik. Odama gitmişti, dayanamadım birer fincan kahve yapıp yanına gittim. Konuşmadık bu sefer, birbirimize baktık durduk birkaç saat oldu bu. Bakışlarımızla seviştik ve sonra sabaha kadar seviştik. Birkaç hafta her akşam, sabaha kadar deliler gibi sevişiyorduk, saatlerce… Sonra, evlenme teklifi etmeye karar verdim Asuman’a nasıl yapacağımı bilmiyordum. Ama sürpriz yaptım, hiç beklemediği bir andı ve beklemediği bir yerdi. Şaşırdı, gözlerinde mutluluk vardı. ‘’EVEEET!’’ diye bağırdı. Etraftaki herkes alkışlamaya başladı, ne olduğunu şaşırdım ama umursamadım. Gözlerim Asuman’daydı. Nikah tarihi aldık ertesi hafta, ondan sonraki hafta büyük bi kır düğünü yaptık. Evlenmiştik, hala inanmıyorum. 10 sene önceki hayalim gerçek olmuştu lan! Böyle devam ettik. Çocuk yapmayı falan planlamıyorduk, Floki vardı, onu çocuğumuz gibi seviyorduk. Balayına da bizimle gelmişti, Floki. Mutluyduk, iki sene sonra falan Floki ölmüştü ama yanında güzel bir haber vardı. Asuman hamileydi. Floki’ye cenaze düzenlemiştik. Apartmanın bahçesine gömdük. Çocuğumuz olacağı bizi toparlamıştı biraz. Zaman geçti, hamileliği nazlı oldu. Fakat doğum yaklaşmıştı. Ultrason sonucunda, ikizimiz olacağı söylendi. Bir kızımız ve bir oğlumuz olacaktı. Asuman’ın doğum günü için sürpriz hazırlıyorduk arkadaşlarla birlikte. Tam Asuman ile mekâna giderken, suyu geldi. Doğum başlamıştı, ani fren yapıp hastaneye gittim. Doğumhaneye girdi, bende yanındaydım, elini tuttu. Çocuklarımı gördüm, mutluluktan ağlıyordum. İnanın bana bu duygu bambaşkaydı, hayatımın en güzel hissiydi. Çocuklarım, anneleriyle aynı gün doğmuştu. Her insanın başına gelmez herhalde. Arkadaşları aramıştım, hepsi hastaneye geldi birkaç saat içinde. Hemşire, kuvöze koydu çocuklarımı. Şimdi Asuman’la aklımızda tek bir şey vardı. ‘’Çocukların adı ne olacaktı?’’ Yanımıza o zamanlar müdürümüz olan Ahmet bey bile geldi ama şu an müdürümüz değildi. Firmayı satın almıştı ve müdür bendim. Kızımızın adını Sema, koyduk. Oğlumuzunkini Ahmet. Böyle eve gittik ve devam ettik, şuan onlar içerde uyuyorlar, ben onları izliyordum. Şuan bakıyorum, Hayat çok güzel, zorluklar yaşasan da güzel, çünkü güneş illa doğuyor. Peki gecenin bu saatinde bunları neden yazdım? Bilmiyorum, anlatmam gerekiyordu sanırım. Sizlerden tek ricam var, sevginizden vazgeçmeyin. Bir insanı sevmek çok zor, ve her daim sevebilmek başka bir şey, çok güzel bir şey. Sevin, asla vazgeçmeyin!

SONRA

Sonra;

Doktor gelir, O’nun öldüğünü söyler. Ani bir şok geçirir ve ağlamaya başlarsın; etrafındaki kadınlar bayılmaya başlar, onlarla ilgilenirsin;

Ailenin erkeği sen olduğun için (varsayım) önce birinci derece akrabaları arayıp tek tek telefonda O’nun ölüm haberini verirsin. Karşı taraftan fenalaşma sesleri, bazen de saçma sorular gelir. “Ciddi misin sen, şaka mı bu?” diye sorarlar, sanki ölümün şakası olurmuş gibi. İşte tam da o an anlarsın insanın içinde gizli kalan umudu. Kötü olan her şeyin bir şakanın ardında yok olacağını zannediyor insan böyle zamanlarda. Oysa her şakada bile bir gerçek payı varken, gerçekler nasıl bir şakaya bürünsün ki?  

Haber vereceğin kişiler nedense hiç bitmez. Elindeki telefonun rehberindeki isimlerin çokluğuna şaşırırsın. Bu kadar çok arkadaşın olduğuna, akraban olduğuna, O’nun çevresi olduğuna… Bir düğüne çağırılacak insandan daha çoktur genelde bir cenazeye çağırılacak insanlar.

Senin telefonla aramaların sürerken, seni aramaya başlarlar. Kötü haber çabuk yayılmıştır. Seni arayana bütün süreci tek tek anlatırsın. O’nun nasıl hastalığa yakalandığından, hangi tedavileri-ilaçları kullandığından, psikolojik durumundan, aslında ölünce acılarından kurtulduğundan bahsedersin. Ölümünün üzerinden henüz birkaç saat geçmiştir ama sen o kadar çok anlatmışsındır ki, ölüm sıradanlaşmıştır.

Hastaneye gelmek isteyenler olur, onlara yol tarifi yaparsın, kapıda karşılarsın.

Telefonda aranmalar ve aramalar devam eder.

Doktor gelir, ölüm kâğıdını imzalamanı ister. İnsan hiç düşünmüyor bir gün böyle bir imza atacağını di mi? İmzandan utanırsın. Hemşire, sana ölüden kalanları teslim eder. Bir poşetin içinde birkaç kıyafet ve takma diş bulursun. İlk kez o an, yaz da olsa, üşürsün.

Morga inilecektir, cesaretin varsa inersin. Ama sen onu hep ölmemiş haliyle hatırlamak istersin, o yüzden kaçarsın bu durumdan. Ailenin kadınları ne hikmetse daha cesaretlidir buna ama bir anlam aramak için zamanın yoktur. Çünkü morgdan çıkanların sinir krizlerini atlatmasıyla uğraşırsın.

Eğer akşam vakti öldüyse ertesi gün sabahına kadar morgda tutulmalıdır. Bunu bilirsin.

Telefonuna mesajlar gelir. Arayıp sana hiçbir sözün kar etmeyeceğini bilen kişilerin mesajları…

Sabah olmuştur, uyumamışsındır; bir önceki günden kalan ağıt sesleri aklında dolanır durur. Mezarlıklar müdürlüğüne gidip defin işlemlerini başlatırsın. Yolda kimi görsen bir yakınını kaybetmiş sanırsın.

Belediyeye gidip cenazeye gelecekler için araç tahsis edersin.

Cenaze namazı için camiyi ayarlarsın. Geniş bir avlusu olsun istersin ama eve en yakın caminin avlusu bile yoktur. Sahipsiz bir misafirmiş gibi sokakta kıldırmak zorunda kalırsın

Ölüyü yıkatmaya götürürsün,

Cenaze arabasını ayarlar evin önüne helallik için gelmesini sağlarsın

Bir akrabanı mezarlığa önceden göndermişsindir. Mezar siz gelmeden açılmış mıdır, onu kontrol ettirirsin

Cenaze aracında mezarlığa gidersin, bu senin O’nunla beraber aynı arabada yapacağın son yolculuktur.

Mezarlığın başına geldiğinde ölüyü kefeniyle mezarlığa indirir üzerine tahtaları koyarsın

Toprak atarsın, toprak atarsın, toprak atarsın, toprak atarsın

Su dökersin

Cenazeye gelen birinci derece yakınların bayılmamasını sağlamak için sarılırsın onlara. Sıkı sıkı sarılır ve teselli sözcüklerinde bulunursun,

Cenazeye gelenlerin taziyesini kabul eder ve en yakın çevreyoluna nasıl çıkacaklarını tarif edersin

Cenaze evine gidersin, gelenler olur. Ve gelenler sanki bir çay evine gelmiş gibi durmadan çay içer. Gözün gelen kişilerin çay bardaklarındadır. Biten bardağın dolması için evin küçüğüne seslenirsin,

Telefon çalmaya devam eder, açarsın, dostlar sağ olsundur.

 
not: bu yazı Kaybolan Defterler E Dergi 6. sayısında yayımlanmıştır.

Emrah Ateştwitter: hikayeadamiinstagram: hikayeadami

anonymous asked:

BABAM TUMBLR AÇMIŞ KIZIM BU NASIL KULLANILIYO DİYO ÇILDIRCAM AMKELSĞRĞXĞWĞZŞGŞXÖXLGŞDŞCÇCÖTŞRŞZŞVŞDİSŞX

ciddi misin yuhhh url ver hemen

anonymous asked:

Ya bişey sorucam tumblr gerçekten paralı mı bakın durumumuz yok o kadar bu yüzden para gelirse babamlar çok kızar o yüzden eğer paralıysa silicem lütfen ciddi ciddi cevap verebilirmisin?

MALMISIN TAB2DE PARALI

anonymous asked:

Ulan hiç şakam yok bak valla sen soruma cevap verdikten 45 saniye sonra bayildim sorun orda degil annemler evde yoktu geldiklerinde uyuyom sanmislar sonra uyanmayinca farkina varmislar olm bu nasıl hayat lan anasını satim

Daha neler

Geçenlerde seneler önce dergi vasıtasıyla tanıştığım bir arkadaşla buluştuk. O zaman iyi bir mizah dergisi okuruydu ama çoktan bırakmış. “Siz hala napıyorsunuz Allah aşkına ya mizah dergisi mi kaldı?” Her şey Twitter'da" dedi. Başıma belki milyon kez gelmiştir. Çok ayıla bayıla okuduğunu, hayran olduğunu söyleyen biri yıllar sonra sana gelir “hala çiziyor musun yaa?” der. Bir tanesine “Yok nalbur açtım, artık nalburluk yapıyorum” demiştim, “Ciddi misin iyi olmuş aslında” deyip dükkanımın yerini falan sormuştu.

Arkadaş hiç bilmediğim yeni internet sitelerden bahsetti, hatta “Gerçi bir ara iyiydi de bozdu. Şimdi bilmemne çıktı, ama o da bir zayıfladı” dedi. Bir takım siteler açılmış, çok popüler olmuş tükenmiş taklitleri çıkmış haberim yok. Ben de onun bilmeyeceğini umduğum bir iki sayfadan bahsettim ama onlar için de “eskiden daha iyiydi, bitti onlar” dedi. Fark ettim ki, o sayfaların kendi tabiriyle “bitmesi” biraz hoşuna gidiyor gibiydi. Tam bir tüketici olmuş. Gerçi bunu bir anlamda kendimde de hissetmiyorum desem yalan olur. Bir site için “bitti o bitti” demekten haz aldığımı söyleyemem, ama “internetten gelen bilgiye bağımlılık” diye bir şey tabii ki oluştu. Bu yolsuzluk mevzularında haramzadeler kovalayıp duruyorum. Yeni ses kaydı çıkmadığı günler çok sıkılıyorum. Ses kaydı da paklamaz oldu, video istiyoruz artık. Bakan tokatlarken olur ne bileyim işte o tür hardkor bir şey. Aslında Avrupa'da olsa skandal sayılacak bir ses kaydı çıkıyor mesela, ama etkilenmiyoruz, kesmiyor, zayıf buluyoruz. (Az önce başbakanın HaberTürk'e verdiği talimatın ses kaydı çıktı, o fena değildi bak)

Neyse arkadaşa bunları anlattım. Yani dedim ki, “internet artık geri dönüşü olmayan nefis bir kolaylık. Ama bu kolaylığın bedeli de galiba başka bir şekilde basitleşme, ucuzlaşma”.

Bir sinema yazarının yazılarını dergiden okumak yerine Twitter'da öylesine yazdığı twitleri okumayı seçmeye başladığınız ve bunu dile getirmekte sakınca görmediğiniz anda, bir inşaat şirketi, satın aldığı dergi grubunun 20 senelik dergisini lüzumsuz bulup kapatma hakkını kendinde görebilir. “Sinema” dergisinin tirajı öyle çok kötü değildi. Yani mesele sadece basınla ilgisi olmayan şirketlerin basına el atması mı? Yoksa biraz da memlekette iyiden iyiye yaygınlaşan “o olmasa da olur, aynısı şurada da var, o ne ki yani” türünden bir gri renk körlüğü mü? Galiba bu ülkede bir yavşaklaşmadan bahsedeceksek işte bu ara tonların, minik renk farklılıklarının görülmemesi, hatta görmemenin iyi bir şey sanılması, dobralıkmış gibi utanmadan dile getirilmesinden bahsetmek lazım. Evet falanca köşe yazarının bütün fikirlerini internetten alabiliyoruz artık. Ama “oğlum gofret diye tutturdu, gel de çık işin içinden” tarzı komiklikleriyle birlikte. Sanırım internet tıpkı mikrodalga fırın gibi. Hızlı, kolay, pratik. Hemen ısıtıp önümüze koyuveriyor. Ama aynı onun gibi, içeriğine zarar veriyor, yapısını bozuyor. Bir fikir vermesi açısından saat sınırı koyup test yapabilirsiniz. Bilgisayarın başına oturup iki saat geçirin, ve kalktığınızda gerçekten ne kazandığınızı düşünün. Pek bir şey kazanmamış olacaksınız. 

Bu hani geçende detone olan şarkıcı Tuğba Ekinci var ya, “iyi ki bu ara detone oluyorum” diye twit atmış, yanına da kazandığı paraların fotoğrafını koymuş görmüşsünüzdür belki. Eskiden utanılırdı be, kalitesizlik resmen şıpır şıpır akıyor memleketten. Siz şimdi masummuş gibi buna da “he valla doğru” diyeceksiniz ama aranızda sırf yorumu gözüksün diye ayfon uygulamalarına bir yıldız verenler var. Üstelik yine utanmadan “yıorumum gözüksün diye bir yıldız verdim yoksa süppper bir uygulama” yazıyorlar. Uygulamayı yapan firmanın, ya da Türkçe bilmeyen milyonlarca kullanıcının nasıl etkileneceğini zerre düşünmeden. Çok çirkin ulan. Gerçekten kirliliğin bu kadarı yani pes. Bunu yapanların arasında da akp'lilere göt kılı hülooğ falan diyenler var eminim. Sen önce kendi yaşantındaki götlüklere bak da sonra eleştirirsin. Yamukluğun tek bir çeşidi yok.

Şimdi o buluştuğum arkadaş bir ihtimal okursa (hiç okuyacak gibi değildi, telefonun ekranı dışında hiçbir şeye kafasını kaldırıp bakmayan birisi olmuş çünkü) mizah dergisi muhabbeti yaptı da ona kızdım sanacak. Hani dergi çıkartıyoruz, internet bize rakip geldi hesabı. Basılı yayın artık tamamen internete rakip olma şansını zaten kaybetti o ayrı da, fikirlerin farklı platformlardan ziyade tek tip bir ürüne dönüşmesi biraz üzücü. Eminim nefis bir roman yazabilecek çapta insanlar var, ama hızlı geri dönüşün hastası olduklarından, oturup o yükün altına girmiyorlar. Neyse eski kafalılık yapmayayım, bu çağın romanları da belki internetteki kısa aforizmalardır ne bileyim. Ama öyleyse bile bu bir “bozulma” gibi geliyor bana. Bu elinizdeki derginin karikatürlerini bugün birileri tarayıp internete koyacak. Birileri de hemen layklıyacak altına yarıldım falan yazacak. Ama bu dergiyi bayiiden alıp, elinde taşımanın, vapurda otobüste okumanın o çok ince farklılığını bilemeyecek. Tık tık diye bir sonrakine geçiliveren mp3 yerine baştan sonra sevdiğiniz sevmediğiniz şarkılarıyla albüm dinlemek, ne bileyim işte, tamam hep de gidilmez ama, internetten izlemek yerine arada sinemaya gitmek falan, bunlar hep güzel şeyler. Bunları yaptığımızda dünya bizi daha bir güzel çeker kendine. Yoksa ölürüz. Topluca ölüyoruz da zaten. Yaşamın kendisi ölüyor. Nasıl ifade edeceğimi şaşırdım heyecanlanıp.

Taa küçüklüğümden beri dergi denen şeye aşığım. İçeriğinin ötekisinde, o yayın formunu çok seviyorum. Hala her hafta bütün mizah dergilerini alırım. Hatta Uykusuz'u da ofiste balyayla durduğu halde oradan almam, bayiden gider alırım. Dergi alma işini bile seviyorum. Sinema dergisinden tarih dergisine, ev bakım dergisinden müzik dergisine çok dergi alırım yani. Hepsini tabii ki okuyamıyorum. Hatta jelatini bile açılmadan biriken dergiler oluyor evde, acıyorum, ama almaya da devam ediyorum. Neyse bu benim huyum. Bu mesleğe girişim de bu elinizde tuttuğunuz nesneye duyduğum sevgidendir yani. Koklarım falan, buruşturmam asla mesela. Mümkünse ortadan katlamam, rulo yaparım ki kat yeri oluşmasın. Evde düzelir sonra onlar, kendimi övmüyorum şu an. Ya da övüyorum. Daha doğrusu övdüğüm şey kendim değilim, sadece bu nezaketi seviyorum. Şu an ülkede mevcut ve hakim olan anlayışın tersine “bir şeyi ince ince sevmeyi” seviyorum. Bu tür şeylere “ne gereği var ki ya aynısı bilmemnede de var” şeklinde bakmamayı seviyorum. Böyle şeylerime sahip çıkarak biraz daha az kirlendiğimi düşünüyorum. Bir şeyin (internet sitesinin, derginin, insanın) “bitmesinden” ve sonrasında yeni bir şeyin çıkmasından haz almak istemiyorum.

Kendi adıma en kötüsü de ne biliyor musunuz? eskiden beri yaşantımı nispeten aklı başında insanlarla bir arada olacak şekilde kurdum. Bunun için uğraştım yani. Ama şimdi internet, Facebook Twitter falan sağolsun, normalde aynı odada bulunmamızın neredeyse imkansız olduğu bir takım insanların düşüncelerine maruz kalıyorum sürekli. Dolayısıyla aslında artık o insanlarla bir arada aynı odadayım. Çok gürültülü devasa bir odada milyonlarca iyi kötü düşünceye maruz kalıyoruz ve keskin köşelerimizin hepsi törpüleniyor. Toplumca normalleşip akılsızlaşıyoruz. İstiklal Caddesinde artık uzun saçlı adam ya da marjinal görünümlü bir kız göremeyişimiz gibi, ya da benim “32 yaşında ne küpesi canım” diye düşünüp küpemi çıkartmam gibi, bütün ilginç çıkıntılarımızı kaybedip lavabonun dibine toplanıyoruz. Beğendiğimiz şeyler ve beğenmediğimiz şeyler ortaklaşıyor. Beğenmemiz ve beğenmememiz gereken şeyler oluşuyor. Bütün ince duygular üstüne basılıp çiğneniyor. Olabildiğince çirkin bir jargonla dalga geçiliyor. Aşağılanıyor.

“Madem şikayetçisin, inzivaya çekil, uzak dur insanlarla bir araya gelme, haber izleme, internete girme Twitter'a YouTube'a Facebook'a bakma allah allah”. İşte o hakim anlayış tam da bu cümleyi kurardı şu an. Ama bir anlamda haklı da olurdu. Uzak durmayı kademeli de olsa becermek şart. Dünyayı tam bilemiyorum ama özellikle bu ruh hastası ülkede, herkesin öncelikli ihtiyacı, bir “yavaşlama”. Ama işte dedim ya, geri dönüşü zor. Sanki telefonla sadece eve gelince ayakta dura dura kablolu telefondan konuşulabilen günleri yaşamamışım gibi, akıllı telefondan vazgeçmek isteyip vazgeçemeyen biriyim ben. Zaten yakında vapurda otobüste kimsenin elinde mizah dergisi göremeyeceğiz sadece telefon göreceğiz. Arkadaşın dediği gibi, “mizah dergisi mi kaldı yea?” küçük şeylerinizi de korumazsanız kalmaz tabi. Hiçbir şey kalmaz. Ben de belki bir nalbur açarım napayım.

Ersin Karabulut
Sandık İçi, Uykusuz.
6 Şubat Perşembe 2014 (Sayı 2014/06 No: 336)

Senelerdir aha bu dünyadayım bir kere bile güzel bir haber alıp '' Aa ne bi dakika sen ciddi misin'' diyerek gülmekle gözyaşlarımın arasında gidip gelme tepkisini vermedim, veremedim...

A çilleri var bu kızın dedi komşu teyze, annem ailede kimsede yok bir bu kızda var dedi kime çekti bilmem. Ağlamaklı odama gittim çantamdan silgimi çıkardım başladım çillerimi silme mücadelesine çıkmadılar iyice kızardı suratım. O günden sonra çıkmadım hiçbir komşu kadının yanına.
Yıllar geçmişti üzerinden sen geldin, şöyle bir durup baktın ve “ne güzel çillerin var dedin” dalga geçtiğini düşündüm önce “ciddi misin sen?” dedim.. “Evet” dedin “çok sevdim çillerini”
İnsanın sevilmemiş bir yerinden sevilmesi garip bir şeydi, güzel bir şeydi, O an dedim ki 40 yıl beklemişim ama boşa beklememişim. Hoş geldin ….

Tül'ce

anonymous asked:

Çok bencilsin çoook;;)

Ciddi misin sen? Ulan ben sevdiğim çocuğun yakın arkadaşımı sevdiğini öğrendiğimde belkide birbirlerini severlerdi, güzel bir aşkları olurdu ve ben bunun önüne geçtim diye kendime küfrede küfrede ağladım be. Ulan ben annemlerin sıkışık olduğu zamanlarda bana bir şey almak istediklerinde şuan benim için bir gereği yok diye reddettim be ki ne kadar ihtiyacım olsa da. Ulan ben bi kafeye gitmeden önce arkadaşımın parası olmadığını anladığım zaman kimse görmeden paramın yarısını verirdim ki insanların içinde mahcup kalmasın diye. Ulan ben dolmuşta oturacak tek bir yer kaldığında oturmuyordum ki bi yaşlı teyze başkalarının ‘of’ lu surat ifadesini görüp üzülmesin diye. Yaptığım hiçbir şeyi görmediğin halde bana nasıl bencil deme hakkını buluyorsun sen kendinde be? 

Sanki bütün arkadaşlarım toplanmış, 2015 yazında evlenelim diye ortak bir karar almış. 18 arkadaşım evleniyor. Bu da demek oluyor ki Ekim ayına kadar o düğün senin bu düğün benim koşturacağım. Bu cumartesi başlıyor düğün maratonumuz. Tatil dönüşü olduğundan yüzüm kapkara oldu ona mı yanayım, daha ne giyeceğime, ne alacağıma karar veremedim ona mı yanayım bilemedim. Sonra düşündüm ben bu haldeysem gelin-damat olan arkadaşlarım napıyor nasıl telaşlılar dedim. Bir arkadaşım dün gece beni arayıp ‘Sanırım ben hazır değilim evlenmeye Seda.’ dedi. Bunu Ağustos’un 9unda düğünü olan arkadaşım söylüyor bir de düşünün. ‘Ciddi misin?’ dedim. ‘Ciddiyim valla çok yoruldum düğün telaşından, hiçbirşey yetişmiyor, daha yapılacak bir sürü iş var acele mi ettim acaba?’ dedi. ‘Dur ya olur öyle şeyler düğün arefesi, kafanı karıştırma böyle şeylerle, hepsini hallederiz.’ dedim. Ama sesindeki burukluk geçmedi. inşallah geçer düğüne kadar diye dua ettim. Sonra ya ben naparım dedim. Evlenecek olsam birden. Yok gelinliğiydi, yok kına gecesiydi ki ben hiç hazetmem düğünden kına gecesinden falan. Sonra bunun ev yerleştirmesiydi, eşyaları derken hakkaten zor bir süreç diye geçirdim içimden. Sonra ayy dur düğününe daha çok var dedim de korkularım geçti bi an. Ama yine de akşamları eşimle kitap okuyacağımız günleri, elimle soyduğum meyveleri ona uzatacağım günleri, aynı anda sevinip aynı anda üzüleceğim günleri düşününce evliliğin sıkıcı hazırlıklarına katlanırım gibi geliyor..:) Hem Allah herkese hayırlı eş versin de gerisi bir şekilde hallolur nasıl olsa..

anonymous asked:

BİR YAYININI SES KAYDINA ALMIŞTIM, SONRA SES KAYDINI BÖYLE BİLGİSAYAR İŞLERİNDEN ANLAYAN ARKADAŞIMA GÖTÜRDÜM, SES KAYDINDA ÇOK GÜZEL KAHKAHA ATIYORDUN BÖYLE, ONU KIRPIP KESTİ ORDAN, BENDE ONU ZİL SESİM YAPTIM, TELEFONUM KAHKAHANLA ÇALIYOR YANİ KSAHAKNF TELEFONUM ÇALINCA MİLLET TİP TİP BAKIYOR NERDEN GELİYOR LAN O SES DİYE GDLVKHK

Yok artık ciddi misin?

Yeni Bir İlişkiye Başladığınızda Başınızdan Geçecek 13 Şey

1- Sabahları uyandığınızda “bim bam bom, çatlasın düşmanlar, benim de artık bir sevgilim var” şarkısını bağırarak söylemeyi isteyeceksiniz.

External image

2- Buluşma ve vedalarda onu öperken dünyanın tepesinde gibi hissedeceksiniz.

External image

3- Aranızda garip sessizlikler olacak ve bu anlarda sadece sessizce birbirinizin varlığının tadını çıkaracaksınız.

External image

4- Sevgilinizin fotoğrafına bakacaksınız ve kendinize “Ne kadar şanslıyım! Allahım çok tatlı yaaaa” diyeceksiniz.

External image

5- Kaçınılmaz olarak arkadaşlarınızla, sevgilinizden daha az zaman harcayacaksınız. Bu doğru. Ama eğer iyi arkadaşlarsa, anlayacaklardır.

External image

6- Ama yine de hayatınızdaki bu yeni bölümde onların onayı ve desteği gerekecek. Arkadaşsız olmuyor!

External image

Siz: Bir ilişkim var.

Arkadaş : “ Bekle… Sen ciddi misin?! Ne zaman oldu? Her şeyi anlat… Hiçbir ayrıntıyı atlamadan.”

7- Hayat her zamankinden biraz daha renkli görünecek

External image

8- İlgilenmediğiniz konularda bile onunla çok fazla konuşacaksınız?

External image

9- Gününüzün her anını, yaptığınız her saçma şeyi ona mesaj atacaksınız.

External image

O: Aşkm npyrsn?

Siz: Sçyrm aşkm!

10- Kendinizi artık biraz daha olgun hissedeceksiniz.

External image

11- Sadece size özel esprileriniz olacak.

External image

12- Sorunlarınız olduğunda artık biraz olsun hafiflemek için uzun uzun sarılacak birilerinin olduğunu bileceksiniz. (ah nerdee)

External image

13- Ve son olarak, geleceğin her ikinize de ne getireceği hakkında gergin ve heyecanlı olacaksınız. Yalnızca tek bir hayatınız var. Deneyin ve keyfini çıkarın.

External image

tayyipin CUMHURBAŞKANI OLDUĞUNU DUYUNCA BEN;

“OHA AMK OHA NE DİYONUZ LAN ŞAKA LAN DİMİ”

“YA ABİ ŞAKA DİMİ YA OLAMAZ DİMİ ALLAH KAHRETSİN YA”

“LAN ŞAKA MAKA CİDDİ MİSİN OLM?!!?!!”

“YA GİTTİ ÜLKE GÜZELİM ÜLKE GİTTİ AMK AĞZIMIZA SIÇICAK AMK”

Leyla: Nasıl yani? Sen ciddi misin? Bu kadar kolay mı senin için? 
Mecnun: Zor. Leyla çok zor. Ben eee… Nasıl anlatacağımı hiç bilmiyorum. Ama başka bir yolu yok bunun. İnsanın söylemek isteyip de hani söyeyemediği sözler vardır ya. Ne bileyim. Böyle bir kanser gibi hani… Büyüdükçe büyüyor… Büyüdükçe büyüyor… İşte… Seni gördükten sonra Leyla… Öyle büyüdün ki içimde her yanım sen oldun. Anlıyor musun? Sonra ben sensiz olamadığımı anladım. Yalanlar söyledim sana. Bir sürü yalan söyledim sana evet. Yalanlar öyle büyüdü ki kaçıp gideceğinden korktum. Hep böyle bir korku vardı içimde. İşte sen içimdeki o korkuydun Leyla… Senin yanında mutsuz olmaya bile hazırdım ben. Dünyaları verseler vazgeçmem derler ya… Öyle olmuyormuş işte. O kadar basit değilmiş Leyla. Birinin çıkıp başkalarını da düşünmesi gerekebiliyormuş yani anladın mı? Onların mutluluğunu, sevgilerini, acılarını. Ne bileyim… Bazen sevmek Leyla, fedakarlık yapmayı gerektirebiliyormuş. Anlıyor musun? Ben seni hep beklerim… Bir saat de beklerim… Bir ömür bile beklerim.