cebim

çünkü içimin kışı yüzümdeki baharı soldurdu. neden bunları yazdım hiç düşünmedim ben. nedensiz bi kadın olmaktan mı bilmem, sonuçsuz kalmaktan gocunmadım. seni sevdim diyemem değil ama demem mesela. ha seni sevmek istemedim mi, haşa. ama istedim de diyemem mesela. bağıra bağıra kapına dayanasım gelmedi mi. yahut kucağında fısıldamak ağlamadan birkaç şeyi. e biliyorsun ben daha onsekiz yaşındayım. bugün seni öldürmemek için kendimi yaralarken, yarın seni öpmemek için kendimi öldürdüğüm kadarım. ama sen sanma ki bunlar beni delirttiği için varım. hiç göynümde sızı değilsin biliyor musun. hani ben hep birini, misal seni bahane edip, ezeldeki yarama kanayanım. ama artık sen benim dişlerimi sıkmaktan nefessiz kaldığım anlarda bile gözümü dolduramayansın. yani düşün, sertleşince acımayan çürük bir et gibiyim. hak ver, beni acıtana acımayacak gibiyim. nasıl anlatamasam bilemiyorum. sen krize girdiğim o sokakların kaldırımında cebime gizlice bırakılandın. ben her gece seni aramaktan, bulunca beni karalamandan artık öyle uyuştum ki şimdi sözgelimi bir tetiksin diyelim, ben de ölmek için yakaran, vallahi çekilmezsin.

19 Şubat. 2017.
Sevde Aydın.

- Hele bir evlenelim, ben her gün sana “Alman pastam” diyeceğim.

+ Alman pastam mı? Niye Alman pastam?

- Ya ben çocukken, öyle çok çikolata şeker yemiş biri değildim yani, öyle şeyler yemezdim çok. Annem her gün üç beş kuruş para verirdi cebime, harcamazdım saklardım, televizyon alacaktım. Evde televizyon yoktu. Kapıdan böyle kocaman televizyonla girecektim içeri, “anne bak bizim de televizyonumuz var artık” diyecektim. Olmadı. Neyse, Alman pastası alırdı annem. Öyle her gün değil de iki üç ayda bir. Allahım nasıl güzel bir şeydir o ya. Alman pastası nasıl bir şeydir yani? Acayip bir şeydi yani. O pastanın tadını hiçbir şeyden almadım hayatta ondan sonra. O yüzden “Alman pastam”.

bundan birkaç hafta önce. metrobüsten indim eve doğru yürüyorum. iki dakika mesafe var ya da yok eve, bir sokak geçiyorsun bir de köşeyi dönüyorsun o kadar. şimdi size kısacık mesafede başıma gelen çok güzel bir olaydan bahsedeceğim. uzaklara gitmeye gerek yok aslında bazen. birkaç hafta önce tam köşeyi dönerken 17-18 yaşlarında bir arkadaş durdurdu beni. abi beş liran var mı akbilde olmayabilir de dedi bakırköye gitmem lazım. bende de aşağı yukarı dokuz on lira bozuk para var, başka da yok. gelirken de düşünüyorum camel mi alsam lm mi amk. ben de elimi cebime attım verdim hepsini, beş lira yeter dese de dedim dönerken de lazım olur al sen. çocuk teşekkür etti falan dedim kardeşim önemli değil insanlık hali vs vs. ama ciğerlerim de kaynıyor böyle sigarasızlıktan. geldim eve sigara çektikçe canım kendi kendime salak mısın amk diyip hafiften pişman oluyorum. şimdi gelelim konuya. benim çok değer verdiğim minik yunus balığı rozeti gibi bir şey vardı demirden böyle. bozuk paraları çocuğa verirken arada kaynamış o. ben de bir iki gündür kaybettim herhalde diye aranıyorum. bugün o çocuk köşede tekrar durdurdu beni. abi dedi beni tanıdın mı? ben de tanıdım tabi haliyle ve parayı verecek sandım. çocuk cebinden yunus simgesini çıkardı ve dedi ki, “abi bir haftadır bu saatlerde bekliyorum burada seni denk getirmek için. o gün metrobüste farkettim binmeden farketsem getirirdim kusura bakma senin için değerlidir diye vereyim dedim.” dün denk getirsem paramda vardı ya dedi üzüldü bu. gözlerim doldu böyle. ağlamaklıyım. vay amına koyayım diyorum ne ince lan çocuk. sarıldım sarılıcam çocuğa. gel lan dedim ben de var para çay içelim muhabbet ederiz. senle oturup konuşmayacaz kimle konuşucaz amk? neyse gittik o anlattı ben anlattım. numaramı verdim dedim her durumda ara filan işte. sonra geldim işte eve bunu anlatıyorum. yani bazen çok güzel şeyler oluyor hayatta. hayat öyle bir şey. pişmanlıklarından bile pişman oluyorsun. onlar tekrar iyikilere döndükleri için. ben o gün sigarasız kaldım ama iyi ki kalmışım. yoksa birbirine hiç iyilik yapmamış insanlar olarak geçip gidecekmişiz öyle. “elveda ve bütün o balıklar için teşekkürler” daha anlamlı olamazdı. böyle bir anı. böyle bir şey işte bu amına kodumun hayatı. :“)

ellerim, ellerim ve parmaklarım. bir nar çiçeğini eziyor gibi.

her bir şey konuştuğum hanım öğretmen ellerime yapışıp sevgi dolu bakıyor. konuşma el ele tutuşmalı sürüyor. diyemiyorum ki “gribim az önce kullanılmış mendilimi bu ellerimle cebime koydum” diyemiyorum. suratıma onların anlamayacağı cinsten acı bir gülümseme koyuyorum. ezilip ekşiyorum. çürüyorum. “hasta olmaz inşallah. olursa da hemen geçsin ya. hasta olursa ada çayı yaparım hocama. suyunu ben getiririm. sınıfa eşyalarını ben taşırım” şeklinde küçük hesaplar yapıyorum. tutmayın elimi iyileşince kutu kutu pense oynarız söz. bol bol salavatlaşırız. çak bi beşlik yaparız. el ele sahilde yürür, denizdeki rengarenk balonlara ateş ederiz. tabii ki pamuk şeker de.

Dershanenin ilk günü, heyecanlıyım aslında. Sen bilmezsin. O gün yağmur yağıyor, bende dershaneye yürüyorum. Yağmuru sevmem, sen bilmezsin. Hızlı yürüyorum o yüzden. Saçlarım ıslanmış, dalga dalga olmuş uçları. Kıvırcık saç sevmem, sen bilmezsin. Üzerimdeki gri hırkaya sarılıyorum, elimi ısıtmak için cebime koyuyorum. İyi geliyor ama uyuşukluğu geçmiyor, sen bilmezsin. Kulaklığımdan cılız bir erkek sesi sızıyor beynime. Yağmurun sesinden, gök gürültüsünden az duyuyorum. Sen bilmezsin. Islanan çantam dahada ağırlaşıyor, yanımdan geçen bir araba ıslatıyor beni. Küfrediyorum, sövüyorum. Sen bilmezsin. Sırım sıklam olmuş bir hâlde varıyorum dershaneye. Merdivenleri çıkmaya bile mecalim kalmamış. Bilmezsin sen. Bekliyorum, soluklanıyorum biraz. O sırada bir rüzgar esiyor arkamdan. Kapı açılmış biri gelmiş. Merak ettiğimden değil, öylesine bakıyorum. Sen girmişsin. Kıyafetlerin kuru. Oldukça rahat ve huzurlu gözüküyorsun, benim aksime. Siyah botlarında bir su damlası bile yok. Bana bakıyorsun, sadece bir saniyeliğine. Gözlerini gördüğüm ilk an nefesim kesilecek sanki. Açık bir yeşil, güzel bakıyorsun. Sonra yanımdan geçip gidiyorsun. Arkandan bakıyorum. O an hayran kalmışım sana, sana değil gözlerine. Gözlerini bilemezsin sen. Saçma sapan bir gülümseme oluşuyor yüzümde. Senden hoşlanmışım, birkaç saniye içinde. Merdivenleri çıkıyorum. İlk kattaki listeye göz atıyorum. İçimden bir his aynı sınıfta olduğumuzu söylüyor. Anlamsız şekilde gözlerini görmek istiyorum. Gidiyorum sınıfıma. Kapı açık, ilk başta kafamı uzatıyorum. Kimse yok, sadece birkaç çanta arka sıralara yerleştirilmiş. Orta sıralardan birine oturuyorum. Sonra dikkatimi çekiyor, o çanta senin çantan! Seviniyorum. Birkaç dakika sonra sınıf dolmaya başlıyor. Yanıma bir kız oturuyor. Gözlüklü ve tatlı. Benle konuşuyor. Bir şey soruyor ama dinlemiyorum, çünkü sen girmişsin sınıfa. Gözlerine bakıyorum. Sınıfta gezinen gözlerin bana deyince bedenim titriyor. Bana bakıyorsun, bakıyorsun, bakıyorsun... Ve sonra biri ismini bağırıyor. İsmini orda öğreniyorum. Seni çağıran kişinin yanına gidiyorsun. Burdakilerle samimisin. Onu anlıyorum. Yanımdaki tatlı kız bir şey olduğunu anlıyor ama ona bunu unutturuyorum. Kimse bilmesin istiyorum, senden hoşlandığımı, kimse bilmesin. En arka sıraya oturuyorsun. Ses tonun bana ulaşıyor. Ne çok kalın, ne çok ince orta bir sesin var. Gülüşünü göremiyorum ama duyuyorum. Bu ses vücudumda ateş etkisi yaratıyor. Üzerimdeki hırkayı çıkartıyorum ve asmak için askıya ilerliyorum. Ben boş bir askılık ararken fark edemediğim sen hemen yanımda duruyorsun. Kokun güzel. Kalp atışlarım hızlanıyor ve elim ayağım birbirine dolanıyor. Siyah montunu üstlerde bir yere asıyorsun. Benim boyum yetişmiyor ki. Üflüyorum seslice. Sen kısık sesle gülünce şaşırarak sana bakıyorum. Elimdeki yaş hırkayı alıyorsun ve benim ulaşamadığım yere asıyorsun. Kalbim sanki yerinden çıkacak gibi oluyor. Zorla teşekkür ediyorum. Önemli olmadığını söyleyen bir şeyler geveliyorsun ve geri gidiyorsun. Sen sıradan bir şey yapmış gibi davranırken ben, hayatımın en heyecan dolu anını yaşıyorum belkide. O gün hiç konuşmuyoruz. Çalışkan olduğunu öğreniyorum. Derslerine önem veriyorsun ve notların oldukça yüksek. Benim gibi. Tatlı kızla arkadaş olmuşum. İyi biri ve neşeli. Onu seviyorum. Sonra dershane bitiyor. Hırkamı oradan alırken zorlanıyorum ama bu sefer yardım etmiyorsun. Ağırdan alıp kulaklıklarımı taktıktan sonra aşağıya iniyorum. Yağmur daha hızlı yağıyor. Lanet okuyarak üstünü çıkıntı duvarın kapattığı yağmur almayan yerde durmasını bekliyorum. Bir koku. Buruma bir koku geliyor. Senin ne olduğunu çözemediğim konun. Biraz uzağımda çıkıntının altında duruyorsun. Senden başka bir yere bakamıyorum. Umrumda değil, sana bakmak istiyorum ve bakıyorum. Cebinden telefonu çıkarıyorsun. Birini arıyorsun. ‘Ne zaman burda olursun’ diye soruyorsun. Sonra bir anda bana dönüyorsun. Utançla önüme bakıyorum. Kızarmıştım bile. Neden sana bakıyordum ki? Yakalamıştım işte. Telefonda konuştuğun kişiye şunu söylüyorsun, ‘kendim geleceğim’. Ve sanırım telefonu kapatıyorsun. Ben utanmakla meşgulüm. Benle konuşur musun bilmiyorum. Aklım karışık ve tek istediğim şey yağmurun durması. Biraz yavaşlıyor. Islanmayı göze alarak yürümeye başlıyorum. Son bir kez dönüp bakamıyorum bile. Birkaç metre yürüdükten sonra anlamsız bir şekilde yağmur duruyor. Sadece benim için. Kafamı kaldırdığımda şemsiye görüyorum. Sonra seni ve gözlerini. Korkuyorum, şaşırıyorum. ‘Islanma, al şunu’ diyorsun. Ne diyeceğimi bilmiyorum ama alıyorum şemsiyeyi. ‘Sen’ diyorum çekingence. ‘Sen ıslanıyorsun’ gülümsüyorsun ve ‘bana bir şey olmaz’ diyorsun. Kalbim ağzımda atmaya başlıyor. Elimi yumruk yapıyorum. Benimle yürüyor! Bana şemsiyesini veriyor! Bana birkaç şey soruyor. Okulumu, evimi ve diğer klasik şeyleri. Biraz konuşuyoruz ve evlerimizin yakın olduğunu öğreniyoruz. Yeni taşındığım sokağa sapıyorum, sende geliyorsun benimle. Evimin önünde vedalaşıyoruz. Teşekkür ediyorum. Yarın görüşeceğimizi söyleyip gidiyorsun. O gün günlüğümün tek konusu sensin. Cümle cümle anlatıyorum seni. Ertesi gün yine eve birlikte dönüyoruz. Sonraki gün yine. İyi anlaşmaya başlıyoruz zamanla. Bazen biri seni arabayla alıyor ve ikimizde üzülüyoruz. Senden hoşlanıyorum ama belli etmiyorum. Bir ay geçiyor. İki, üç... Sana iyice bağlanıyorum. Ve artık biliyorum, sende benden hoşlanıyorsun. Bunu birbirimize itiraf ediyoruz. Bana sarılıyorsun, beni sevdiğini söylüyorsun. İyiki olduğumu, beni bırakmak istemediğini, bana bağlandığını söylüyorsun. Gitmeyeceğini... Gidiyorsun sonra. Ertesi gün gelmiyorsun sınıfa. Arıyorum seni, telefonun kapalı. Diğer gün oluyor evine geliyorum. Kapıyı açan yok. İçimi korku kaplıyor. Ya gittiysen? Diğer gün numaran kapatılmış oluyor. Ağlıyorum, çok ağlıyorum. Gitmişsin. Bunu neden yaptığını anlamıyorum. Kızıyorum sana. Ve sonra bir ay geçiyor. Koskoca bir ay. Bir mesaj dahi atmıyorsun. Dershaneden ve okuldan kaydının silindiği biliniyor. Başka hiçbir iz yok senden. Güvenimi kaybediyorum. Sigara içmeye başlıyorum. Birkaç kere sarhoş oluyorum. Sigara içen kızlardan nefret ediyorsun. Umrumda değil. Aynı yolda her gün yürüyorum. Gömdükçe gömdüğüm bir acı var içimde. En son... Bir yıl sonra kalbimin içinde kapalı bir sandıkta en güzel kokularla hapsetiyorum seni. Muazzam bir acı oluyorsun benim için. Yalancı kalıyorsun hep. Yeşil gözlü yalancı. Sen bilmezsin, çok düşünüyorum. Başımı ağrıtan her düşümceye düşmanım. Sana düşmanım. Önemi yok, senin bilmediğin bir kuyunun dibindeyim. Bu kuyu soğuk, üşüyorum. Bilmezsin sen, artık gelmeni beklemiyorum.

Bir üzüntü yaşadığımda çevremden bana bakan insanlar yaşatılan o üzüntüyü önemsemediğimi sanırdı, bense içimden yalnızca “sen beni üzdün ya, görürsün ben senin de inadına öyle bir mutlu olacağım ki” der, kendime verdiğim sözü de yanıma alır ve buna gerçekten inanırdım. “Senin de inadına, sen de görürsün, sen de, seni de yazdım bak ha” diye diye edinmem gereken mutluluk oranı git gide büyüdü. Bir süre sonra “ben bunca üzüntünün inadına mutlu olacaksam çoook büyük mutlu olmam gerekecek lan, acaba kendime verdiğim tüm bu sözler boyumu aşmaya mı başladı, gerçekten o kadar büyük bir mutluluk var mı dünya üzerinde?” falan diye düşünür oldum. Öyle ya, insanın en çok da kendine verdiği sözü tutamadığında hayali kırılıyordu ve kişinin kendi kendini üzmesi kadar illet de bir şey yoktu.

Bir noktada bu yükü paylaştırmaya karar verdim. “Belki de” dedim, “bu mutluluğu edinmemde bana yardımcı olabilecek birisi vardır ha?” diye ekledim ve bekledim…

Ondan sonra cebime sakladığım, yalnızca vakti geldiğinde, yalnızca hak eden bir kişi için kullanmaya karar verdiğim nurtopu gibi bir cümlem oldu: “Sen benim her üzüldüğümde kendime verdiğim mutluluk sözüsün.” Kendini bildi bileli aklını güzel cümleler yazmaya adamış bir insan için bir cümle, “en değerli cümlem” şeklinde adlandırılabiliyorsa o cümlede sınırı sonsuz bir değer yer alıyor olmalıdır, yer almalıdır. “Sen benim her üzüldüğümde kendime verdiğim mutluluk sözüsün” - bence “Seni seviyorum”u dokuz yüze katlayabilir.

Kolay bir insan değilim, hele yâr ve yara söz konusu olduğunda hiç kolay bir insan değilim; Tanrı yârime ve yaralarıma kolaylık versin. Ama bir noktada, ne kadar zor olursan ol seni bebek işiymişsin gibi çözmeyi beceren, seni su gibi akıp giden bir şiiri dinlermiş gibi dinleyen, seni sevmeyi, seni çok sevmeyi dünyanın en kolay işiymiş gibi bir beceriyle yerine getirdiğini hissettiren birisi çıkıyor, çıkacak.

Ustalıkla karıştırılmasın; ustalık yoğun bir tecrübe gerektirir. Yanında zahmeti getirir, çok çabalamayı, uğraşmayı. Oysa insan sevdiğine “onu sevmemek elde değil ki, ona aşık olmak çok kolay çünkü o kadar güzel ki…” gözüyle baktığı için herkes onda aynını görüyor sanarak onu herkesten kıskanır ya? O yüzden ustalıkla karıştırılmasın diyorum; zahmetsizce, çabasızca, uğraşmadan sevmektir en güzeli ya…

Öyle sevin, öyle sevilin, bunun için söz verin kendinize istiyorum.
Her üzüldüğünüzde kendinize verdiğiniz o mutluluk sözlerinin yükünü paylaşabilecek biri karşınıza çıkınca sevin, çok sevin, hep sevin. Olur mu?

eve doğru giderken 4 5 tane Suriyeli kadınında minibuse binmesiyle insanların esyalarini koruma altına almaları, birbirlerini uyarlamalari bir oldu. Dogrusu bende aynısını yaptım (tecrübeler gereği). Ama daha sonra her insan ayni degil diyerek kendime kızdım. Bir kaç dakika geçmişti ki yaşlı kadın yer degistirerek yanıma dogru sokuldu sonra cebimin olduğu yerde bir baski hissettim ama minibüs dolu olduğu için durumu sıkışıklığa yormaya çalıştım hem kadında anneannem yaşındaydı (yine pollyannaciligim üzerimdeydi ). Biraz ileriye gidince kadınında peşimden geldiğini farkettim bu seferde diğer cebime baskı uyguluyordu (bos olan cepleri ). olay kesinlesince ileri atılıp sabır çektim oda benden sonra estağfurullah demez mi ! Gelde delirme ! yasli diye gormezden geldim, sinirlerime hakim olamam diye yuzune bile bakmadan indim arabadan.. her insan ayni degil evet ama neden şehrimde hep çürükler mevcut ?

ne kadar salağım?

buz hokeyi salonunda iki ekip çalışıyoruz: benim ekibim ve trabzon ekibi. sahanın yanında sağlık kabininde duruyoruz. maçı izleyebilmek için dönüşümlü durmaya karar verdik. ilk periyodda görevimi tamamlayıp elimde çayla tribüne çıktım. görevli polislerle konuştum bi şey olursa sahaya atlicam engel olmayın sakın diye. yerime geri döndüm ki bizim çocuklardan biri yere kapaklandı sert bi’ şekilde, buz hokeyi standartlarına göre sert bi şekilde. koşa koşa diğer sağlık ekibinin yanına gittim. müdahale ettik, çocuk stabil hale gelince sağ bacağıma sanki rüzgâr esiyormuş gibi hissettim. bakınca bir de ne göreyim cebimden çay damlıyor. çocuğu öyle görünce çay bardağın ağzını ezip cebime koymuşum, yanına da telefonumu.
merak etmeyin biraz sarsıldı ama gece toplamış telefon kendini. beni de merak etmeyin hafif boğaz ağrısıyla yazıyorum bunları. öldürmez.