cebele

         Aynı üretim bandından geçmez insanlar. Aynı olmamaları farklı yaşamalarından. İşte bu yüzden, delirmek dahi,sıradan ve sağlıklı bir insanın başına gelebilir. Yaşadıklarınız ve yaşayamadıklarınız sizi ona dönüştürebilir. Bir deliye… Akif’e yaptığı gibi. O, bu sıfatı gururla taşıyanlardan. Hatta kendisine ‘deli’ diye seslenenlere inceden gülümseyen bir adam.

        Ankara’nın arka sokaklarına saklanmış bir birahanede rastladım ona. Salaş mekan, kendisinden beklenmeyecek bir kalabalıkla cebelleşiyordu. Biramı aldım ve etrafta boş masa aramaya koyuldum ki, beş metre kadar önümde sallanan bir el gördüm. Önündeki sandalyeyi işaret ediyordu. ‘‘Buyur abi.’’ dedi onu gördüğüme emin olduğu an. Çektim sandalyeyi. Oturdum karşısına. Biraz garip davranıyordu ama. Dilini dışarı çıkartıp bekliyor, sonra da kafasını dengesizce sağa sola sallıyordu. Ona baktığımı fark etmiş olacak ki, bıraktı o anlamsız hareketleri yapmayı. ‘Kontrolü olan bir manyak bu.’ dedim içimden. Fakat kim bilir hangi travma çarpmıştı zihnine de bedenini es geçip ruhunu parçalamıştı. Bilinemezdi. İçimizde tam olarak bir biyoloji işlemiyordu çünkü. Bir mikroskobu içimize doğrultup ruh denen şey nasıl çalışıyor, anlayamıyorduk. Ya da bir beyni… Sadece nöronlar…Lakin içlerine kodlananlar ve etkileri her ruhta farklı birer muamma. Akif gibi…

         Gözleri bana dönüktü ama bana bakmıyordu. Yüzüne ise anlamsız, yarım yamalak bir gülümseme yerleşmişti. Yudumladım biramı. Yüzümü buruşturup küfrettim sonra. Tadı berbattı ve çok daha soğuk olmasını dilerdim.

         ‘‘Rengi kadar, santigratı da sidik gibi.’’dedi. Başımı sallayarak onayladım onu. Haklıydı. Biranın insanı kolayca işetmesi de bu yüzdendi belki de. Vücut onu sidik zannedip direk çıkarıyordu içinden. Birahanelerde sidik değil, aslında bira işiyordu insanlar.

         ‘‘Kimsin, nerelisin, ne iş yaparsın abi ?’’ Etrafa bakınarak başladım yalanlarımı kulaklarına dizmeye. Bir deli, gerçekleri duymamalıydı bence. Nede olsa delirmiş olması onların suçuydu. Anlattım.

         ‘‘Adım Sinan. Beyaz ve Siyah adlı şehirlerin tam ortasında doğmuşum. Köyümün adı Araf’tır. Şu an tek kişilik bir temizlik şirketinin yöneticisiyim… Ya sen ?’’ dedim pür dikkat, dili dışarıda, beni dinleyen adama.

         ‘‘Akif ben. Dört harf, iki hece. Kendini taşıyan bir hamal… Ama adımı sevmiyorum. Bana kalsaydı şayet umut koyardım. Umutsuzluklarda dahi en az bir umut olurdu taşıdığım. O da yok şimdi. Doğma, büyüme ve ölme Ankaralıyım ben. Seviyorum bu şehri. Bir yerlerde okumuştum. Her karışını bildiğin vakit severmişsin bir şehri. Bir de içindekilere adayınca canını… Canımı adayacaklarım yok da, biliyorum her karışını.

          Broşür dağıtırım. Teneke ve karton kutu toplar satarım. Çok kazanmam. Özellikle çok kazanmamaya çalışırım. Bilirim ki çok kaybederim eğer çok kazanırsam. Kaybedecek bir şeyi olmayanların derdi olur mu hiç ? Olmaz. Ama öyle de yaşanmaz. Yaşamak… YAŞAMAK !’’

         ‘‘Anladım Akif. Bağırma. Konuşacaksak küçük harflerle konuşalım. Anlaştık mı ?’’ Eğdi başını ve fısıldadı: ‘‘ Peki Sinan abi.’’ Başını sallamaya başladı yine. Sonra durdu birden.

         ‘‘Tek kişilik temizlik şirketi ha ? Bende biraz para var. Yeter mi bilmem ama beni de temizler misin abi ? Çok istedim fakat intihar etmeyi gözüm hiç kesmedi.’’

         Zekiydi Akif. Her deli, içinde zeka barındırırdı. Salak doğardı da deli doğmazdı insan. Delirmek meşakkatli işti. Birçok aşamadan meydana gelirdi mesela. İlk ve en önemli aşaması düşünmekti. İnsan düşündükçe delirir, delirdikçe unuturdu düşünmeyi.

         ‘‘Bak ne diyeceğim ? Sen bana, seni temizlemem için mantıklı birkaç neden söyle, ben de senden ücret almayayım. Ne dersin ?’’

         Cümlemi bitirdiğim anda gözleri parladı. Önündeki cam şişeyi amuda kaldırıp yer çekiminin etkisi ile midesine gönderdi tüm birayı. Ağzını elinin tersi ile kuruladı. Başını sallamayı kesti ve başladı anlatmaya:

         ‘‘Babam eve geç geldi o gün. Zarları sanki annem atmış da kaybetmiş gibi, başladı kadını dövmeye. Geç gelmesi dışında sıradan bir gündü yani. Ama bu sefer çok kaybetmiş olacak ya da çok içmiş olacak ki elinin ayarını biraz kaçırmıştı babam. ‘Dur !’ dedim. Ama durmadı. Tam önüme kan tükürdü annem. Biliyordum. Dur demiş olmam, sıranın birazdan bana geleceği anlamına geliyordu. Bir davetti o söz. ‘Dur !’ Bu sefer bağırmıştım. Annem yere yığılmıştı ve baygın bir kadını tekmeleyen bir adam duruyordu önümde. Katlanılır şey değil. Ama durmadı işte. Neden bilmiyorum, mutfağa koştum. Bir de baktım ki elimde kör bir meyve bıçağı. Şaşırdım. Öylece bekledim birkaç saniye. Ha bu arada yaşım dokuz, bilemedin on. Neyse… Yaklaştım arkasından. Annemi hala ezerken ayakları, sapladım sırtına. Acı ile diz çöktü. Çıkartıp tekrar sapladım. Bu sefer boynuna. İyice derine… Birkaç haykırış, küfür, öksürük ve hırıltı… Sonrası yok. En azından onun için.

         Yerdeydi. Baktım ona. Babama baktım. Öylece baktım abi. Babamdı o benim. Boynunda bir meyve bıçağıyla cesedi soğuyordu ama hala babamdı. Ben gibi bir çocuğun ‘kahramanım’ demesi gereken adamdı o. Belli ki kaldıramadı bu yükü. Ben kahramanımı öldürdüm Sinan abi. Düşündüm ki babam bir kahraman olamıyor, o halde ben kendime bir kahraman yaratacaktım. Ve yarattım da… Bak, tam karşında. Annesi tarafından terk edilmiş, babasını kesen adam…

        Her neyse işte. Aradım polisi. Geldiler.Dedim ‘adam değildi o.’ dediler ‘kanun karşısında adamdı.’ Aldılar, götürdüler. Hali hazırda bir hücre ile yaşayan bir insanın etrafına başka hücreler ördüler. Hakkımdı. Düşündüm. Çünkü çok fazla boş zamanım vardı. Ve düşündükçe hak verdim onlara. Saklamalıydılar beni diğer insanlardan. Bu şarttı.

         Kaçtım birkaç kez. Yaşıtlarımı dövdüm önce. Sonra benden büyüklere geldi sıra. Ne Türkçe ne de başka bir dil biliyordum. Sadece şiddet ve öfke… Biri uzattı, sigaraya başladım. Birinin elinden aldım, bali çektim.  Hiç unutmam bir keresinde de arkadaşımıza sarkan bir gardiyana beş kişi tecavüz etmiştik. Sonrasını boş ver. Ne çocukluk ama… Öyle değil mi ?

          Beş altı senemi aldılar. Onlara yetmiş olacak ki saldılar sokaklara. Ama sokaklar bizi taşımadı. Biz sırtladık onu. Çok ağırdı. Kaldıramadı kimimiz. Anlayacağın çocukluk sizlere ömür. Çıktığımda yaş olmuş on yedi. Cahil cesaretli bir delikanlı aynamda.

          Eve gittim. Annem yoktu. Tahmin etmiştim. Zaten hiç aramamıştı beni. Onun yaptığı gibi, bende boş verdim beni. Bir müddet etrafta dolandım durdum. Durdum… DURDUM !’’

         Anlattıkları salatayı andırıyordu. İstikrarlı bir tadı var fakat karışık… Yalan değillerdi muhtemelen. Ama yalan dahi olsalar dinlemek hoşuma gitmişti. Lakin Akif’ten düşen her hece onu yoruyordu belli ki.

         ‘‘Ne konuşmuştuk Akif. Sakin ve küçük harflerle…’’

         ‘‘Peki, sen hiç çölde bir penguen gördün mü Sinan abi ? Göremezsin. Ama ben kutuplarda deveye binmiş adamım. Şimdi gidip bir bardağa işesem, getirsem koysam önüne. Tadına bakıncaya kadar sen onu bira sanırsın be abi. Dünyada da bu yüzden hayat var sandık. Hiçbir şeyin ambalajına kanmamalı insan. Bilhassa, mevzu bahis insan ve hayat olunca. Ama ben ne sandım ne de kaldım. Anlatıyorum ama, biliyorum ki anlamazsın. Görmüyor musun ? Ben  deliyim. İşin kötü yanı deli olduğumu bilmem ve buna rağmen akıllıymışım gibi davranamamam.

          Temizle beni. Dünyanın bensizliğe ihtiyacı var.’’

         ‘‘Tamam. Senden ücret almamaya karar verdim Akif. İstediğini yapacağım. Ama önce anlat bakalım. Sonra ne oldu ?’’

         ‘‘Ne oldu ?… Herhangi bir amaç aradım bir süre. Hayatta kalmamı sağlayacak bir amaç…  Yoktu. Neyse, bir gün gene dolanırken bir yangın gördüm. Apartmanın biri komple yanıyordu. Bağırış çağırış, feryat figan millet toplanmış işte. Dedim ‘ne oluyor?’ dediler ‘içeride insanlar var.’ Düşünmedim. Daldım ateşlerin içine. ‘Al sana amaç.’ dedim kendime. Sırtım ve kollarım yandı ama iki de çocuk çıkardım oradan. Birini kurtaramadılar ama. Diğeri yaşadı. Sonrası yok sandım. Vardı. Daha çok vardı… Varlar çok, yoklar daha da çoktu. Öldü. Develer, penguenler, babalar, yangında çocuklar öldü abi. Ölenlere ne oldu ? Sahi, ölmek nedir Sinan abi ?’’

        Bir bira daha söyledim Akif’e. Şişeyi başına dikti ve masaya koyup büyük bir merak ile dudaklarımdan dökülecek kelimeleri beklemeye başladı. Anlatma sırası bana, fakat konu ölüme gelmişti. Anlattım. Bildiklerimden çok, tahmin ettiklerimi… Ölüm, bir yaşayan tarafından anlatılamayacak kadar gizemliydi çünkü.

         ‘‘Ölmek, yaşanacak her ana saklanan bir yıkımdır. Yılları, üst üste yığılan tuğlalar say. Ölüm, yıkılmasıdır onların. Yıkılırlar. Kimi zaman fazla yığılmaktan, kimi zaman bir fırtınada, kimi zaman ise bir tekmeyle. Öyle işte. İnsan birikir ve yıkılır. Ölüm ise o yıkılmanın oluştuğu ana verilen bir addır. Ki bilmezler, aslında o an, ilk tuğla ile başlamıştır. Anlayacağın her başlangıç, yaklaşan sonun habercisidir be Akif. Peki, sen söyle bakalım. En acılı ölüm hangisidir ?’’

         Bir müddet düşünür sandım. Hiç düşünmedi. Direk söze atıldı. Bildiği yerden sormuştum belli ki. Ya da o öyle zannediyordu.

         ‘‘Bilmem mi hiç abi. Yaşamak tabii. Üç mermi yiyip hayatta kalmak, bir mermi yiyip ölmekten çok daha zordur mesela. Televizyonu kapatmak kolay yani. Sen gel de nefret ettiğin tüm programları, dizileri, filmleri hatta dandik reklamları bile zorla izle. Zor abi. Çok zor… ÇOK ZOR LAN !…’’

         ‘‘Akif ?’’

          ‘‘Kızma abi. Tamam bağırmayacağım bir daha. Ama tutamıyorum kendimi. Her şeyi parçalayasım, her insanı öldüresim geliyor bazen. Şayet bir gün yaparsam, işe kendimden başlayacağım. Belki de sen yaparsın. Tekmelersin o bahsettiğin tuğlaları. Gerisi fizik kuralları. Yıkılırlar benle.  

          Cebimde bir sustalı var. Biraz kör ama İş görür. Tabii bana soracak olursan bir dokuz milimetre hiç fena olmaz hani. Ne dersin ? Hep vurulmak istemişimdir. Yumrukların izi kalmıyor çünkü. Kalmalarını isterdim oysa. Ben yaraları severim abi. Şikayet etmem, övünürüm onlarla. Her biri benim için birer rütbe gibi…’’

          Sonuna gelmiştik. Kesip atmalıydım bu sohbeti. Kendini çabuk kaptırıyordu Akif. Düşündüm. Onun da hoşuna gideceğini umduğum bir yol geldi aklıma. Elimi ceketimin iç cebine daldırdım. Küçük kağıt bir paket çıkardım, koydum masaya. Yırttım ucunu ve başladım senaryomu yazmaya.

         ‘‘Peki Akif. Sen kazandın. Sana sadece elit müşterilerime sunduğum bir sonu vereceğim. Umarım hoşuna gider. Öncelikler ver bakalım şu bardağı. Evet… Biraz da su doldur içine. Tamam… Şimdi de bu gördüğün bozuk para boyutundaki tableti içine atıyoruz.’’  

          Sakince izliyordu beni. Önünde çözünen şey suda eriyen aspirinlerden biriydi sadece. Kimseye bir bok yapacağı yoktu yani. Dikkatle baktı suda yok oluşuna. Gözlerini ondan bir an olsun ayırmadı.

         ‘‘İşte bu gördüğün şey saf kötülüktür Akif. Su ise saf iyiliktir. Kötülük iyiliğe atılınca erir, yok olur. Herkes kötülüğün kaybettiğini düşünür. Fakat yanılıyorlardır. Kötülüğü eriten o iyilik, artık eskisi gibi değildir. Beyaz bir boyaya azıcık dahi olsa siyah boya karıştırmak gibi… Zehirlidir artık. Ve bu karışımı her kim içerse, içten içe erir ve ölür. Zehirlenir. Ama bilmen gereken bir şey daha var. O da, içen kişi ne denli kötüyse zehrin de o denli etkili olduğudur. Kötü insanları hemen, iyi insanları birkaç günde öldürebilir. Bazen de, ki çok nadirdir, insanı hiç etkilemeyebilir. Ama bu durumun gerçekleşebilmesi için tam ortada olmalı insan. Arafta…

          Şimdi sen söyle. Ne diyorsun ? İçecek misin bu zıkkımı ? Yoksa korkuyor musun ?’’

         Göz göze geldik. Gülümsemesi büyüdü git gide. Dilini çıkardı. Başını sallamaya başladı yine. Birden bardağı kaptı ve dudaklarına götürdü. Tam içecekti ki durdu. Baktı bana. Gülümsemesi kayboldu. Ciddi bir tavır yerleşti yüzüne ve soluksuz içti tüm suyu. Kalktı masadan. Ceketini giydi. Sonra da uzattı elini.  

        ‘‘Teşekkür ederim Sinan abi. Her Azrail senin kadar kafa olsa keşke. Selametle.’’ Sıktım havada bekleyen eli. Arkasını döndü. Tam gidecekti ki, seslendim ona:

        ‘‘Dur bakalım Akif.’’

        ‘‘Buyur abi.’’

        ‘‘Ya araftaysan ? Ya ne iyilik ne de kötülük baskın değilse ruhunda ?’’

        ‘‘Tasalanma. Ondan kolayı mı var. İki taraftan birini seçer, bulurum seni.’’

        ‘‘Peki ama hangi tarafı ?’’

        ‘‘Ben siyahı oldum olası sevemedim be abi.’’

.

inanç

Bir Ablamızdan eşine mektup


“Adettendir önce sormalıyım ama bu defa farklı olarak; 
“Nasılsın?”değil de “Nasılım?” diye. 
Nasılım? Benden razı mısın? Sana iyi bir zevce olmak için elimden geleni yaptığıma Allah katında şahit olur musun?

Bir ikindi vakti PierreLotti’deki o şirin camiye girdiğimizde, ayağımdan çıkarmaya çalıştığım botlarımla cebelleşirken ben, başucumda beklediğini fark ettiğimde biraz şaşkınlık biraz mahcubiyetle mırıldanmıştım; “Lütfen siz beklemeyin,buyurun içeri..” 
Sen ise ;” Kapı açılırsa, size çarpacak, onu tutuyorum” dediğinde, o vakte kadar gidip-gelen hislerime son noktayı da koyacak: ” Evet, ben bu adamla evlenmeliyim” diyecektim.
O günlerden, yedinci senemizi tamamlamak üzere olduğumuz şu günlere değin ,aynı merhamet ve vicdanin ışığını hiç eksiltmedin üstümden..Bildiğim,duyduğum kocalardan değildin sen. Evde yemek bulamadığında hesap sormak yerine ,buzdolabından çıkardığın eti tavada kavurup ” hadi hanım yiyelim” diyebiliyordun,. 

Ben de biraz mahcubiyetle ama itiraf etmeliyim ki en çok da pişkinlikle bu teklifine icabet ediyordum..İşten eve döndüğünde karsılaştığın dağınık evden dolayı yasadığın hayal kırıklığına mukabil ,belki tembelliğimi belki ihmalkarlığımı yüzüme vurmuyor,meseleye kari-koca zaviyesinden değil de ait olduğumuz üst kimliklerimizi hatırlatarak yaklaşıyor ,beni agresifleştirmeden tefekküre sevk ediyordu sözlerin: 
“Bir Müslüman ailenin evi böyle mi olmalı ki acaba?
 Ben insanlara iş buyurmayı sevmem” diyen Resulullah sallallahu aleyhi vesellem ümmetinden bir fert olarak,hanımının elinden cay içmek istediğin vakit emir veriyor görünmekten korkarcasına soruyordun; 
“Kocana çay demlemek istemez miydin Sultan?”
Kötülüğe kötülükle karşılık vermenin olmadığı dinimizde, cahilliklerime cahillikle, kabalıklarıma kabalıkla cevap vermedin.Kusurlarımı gece oldun örttün, korkaklıklarımda teşvik edip cesaretlendirdin beni.

Mesai sonrası enerjini, arkadaşlarınla ya da sosyal medyada boş işlerle tüketmeyip yuvana döndüğün ,çocuklarımıza ilgili ve sevecen bir baba olduğun,hamileliklerimde şişmiş koca burnum ve patlamaya hazır karnımla bile beni dünyanın en güzel kadını olduğuma inandırdığın ve belki de en önemlisi rızkımızı helalinden kazanmak adına gösterdiğin özen için sana,çocuklarımız ve kendi adıma çok teşekkür ederim.
Mektubumu, nişanlıyken sana bizim için yazdığım hikayecikte; yuvasından kopan kirik kanatlı güvercin ile uzak diyarların soğuk memleketi arasındaki askta,güvercinin memlekete seslendiği gibi tekrar seslenerek noktalamak isterim:

“Seni tüm mevsimlerinle ruhuma sararım,
Senden tek dileğim; Sen benim kanadım ol, ben senin baharın..” Seni Seviyorum.

 Kurulan cümlelerin bile bir başka ahengi var… Kadın, kürek kemiği gibidir. Narindir nazenindir. üzmeyin zorlamayın.. Hadis-i Şerif-

Allah belanı versin.

Bana gelen sana gelsin. 

tamam tamam ciddileşiyorum.

19’da eve geldim. Gelir gelmez kafamdaki planı uygulamaya koymaya çalışdım. Kafamdaki plan neydi?

Eskiden odamda olan masayı mutfağa taşımış yerine tv sehpası koymuştum. Uzun uzun düşünmenin ardından o masayı tekrar odaya koymaya karar verdim.

Bahsi geçen şudur; 

Neyse efenim. Eşyaları kaldırdım. Elbise dolabını boşalttım. (o ne alaka bende bilmiyorum yaptım işte!) Aldım elime süpürgeyi yerleri süpürdüm. paspas çekeyim dedim. Paspas başlığı kendinden geçmiş. Birde o su dolu kovanın içine konan sıvıdan bitmiş. Gittim markete hem paspas başlığı hemde su dolu kovanın içine konan temizlik şeysinden aldım. 15-20 dakika onu mu alsam bunu mu alsam? Şeklinde cebelleştim. Market görevlisini çektim yanıma; “Şimdi ben temizliğe giriştim mal gibi. Şu kovanın içindeki suya eklenen temizlik şeysi bitmiş ondan alacağım ama hangisi bilmiyorum. Bir yardımcı olsanya?” dedim. Gülmekten cevap veremedi kahpe :/ (Yarın sırf gıcıklığına 200TL bütün para ile bir liralık alışveriş yapacağım.) Neyse bir teyze geçti hemen hemen aynı cümleyi onada kurdum. “Ben bilmiyorum evladım bize temizlikçi geliyor istersen arayayım ona bir sorayım?” dedi. Lan olaya bak ya delirecem. pembesinekk aramış telefon çekmezken denk geldi. Gördüm aradığını geri aradım. Yardımcı oldu sağolsun. Güç bela çıktım marketten. 

Geldim eve. Yerleri süpürdüm paspasladım. Bir kaç anı ile kaşılaştım. Hep koltuk altına kaçmış ibneler. Neyse gün yüzüne çıkardım. Temizledim güzelce köşeye bıraktım. Evde tam 7 tane sigara buldum. Ulan sigara içmeyen adamım ben yedi tane sigara ne arıyor evde? Hadi iki üç tanesinin sahibi hanım efendi bulaşıklarımı yıkamaya geldiğinde alacak onları. Lan ya diğerleri? Neyse kakalarım onları da birine. 

Şimdi ben temizlik edeceğim diye sağı solu döktüm falan. Bir kamyon çöp çıktı. Abartmıyorum ha. Bir sürü incik boncuk saklamışım lan. Gereksiz gereksiz fişler, notlar, kağıtlar, dergiler… Attım hepsini. Attım dediysem kapının önüne koydum. Üşendim çünküm. Kim gidecek lan çöpe kadar?

O değilde çok pis belim ağrıyor :(

Ne diyorduk? Hah belim ağrıyor lan :/ 

Dur dedik onu zaten. Temizlik işi bana göre değil. Hayır sözde temizlik yaptım ev eskisinden daha dağınık oldu lan! Ama hijyenli dağınıklık. 

Temizlik ve bulaşıkları halledebilen. Ütüyü ben yaparım o sıkıntı değil. Yaparken söylenmeyen, mantı, sarma, lazanya üçlüsünü yapabilen. Eli yüzü düzgün hanımlar. 

CV gönderin. Müracaat inbaks.

Not: Belim ağrıyor. :(

youtube

Geceyi sonlandırırken, ateşböceklerimizi aşkla renklendireceğimiz bir yarın olsun..

Muaz İbn Cebel (radıyallahu anh) demiştir ki:
Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) elimi tuttu ve şöyle buyurdu:

'Ya Muaz! Vallahi seni samimi olarak seviyorum ve sana her farz namazın sonunda şu duayı okumayı hiç terk etmemeni tavsiye ediyorum:

‘Allah’ım!
Seni anmam,
Sana şükredebilmem ve
Sana ibadetlerin en güzelini ifa edebilmem için
Bana yardım et!’

(Ebu Davud, Vitr 26; Nesai, Sehv 60)

MASADA DÖRT KİŞİYDİLER

Masada dört kişiydiler.

Biri, maceralarının sahici kısmına tutunmuş hayatına renk vermeye çalışırken içindeki renkleri anlatıyordu. Her zamanki gibiydi gülüşü önce duvarlara çarpıyor sonra kavuşuyordu sahiciliğine. Anlatırken yaşıyordu biriktirdiklerini.

Biri, zamansız bir günde gelen mutluluğun uyuşturduğu yanaklarındaki yansımasını gösteriyordu yıllar sonra. Sözcükleri hunharca atomlarına ayırırken bile maneviyatına tutunduğu dalın inceliğine aldırmadan asılıyordu dalındaki zamansal boşluklara.

Biri, biçare olarak girdiği gönül kapısından; özünün yapı taşlarını oluşturan çukurların intihar eylemini gerçekleştirerek çıkmıştı. Benliğine sakladığı yılgın rüzgarların hakimiyeti, yerini tembel bir umursamazlığa bırakmış tebessümler sonunda hak ettikleri yeri kazanıp dudak kıvrımlarına taşınmıştı.

Biri, hala peri masallarındaki kültürü taşıyordu kimliğinin derinliklerindeki mağarada. Kendi kurduğu sahte dünya ile gerçek dünyası arasındaki savaşla cebelleşiyor henüz bu dünyaya inmeden kaybettiği bir avuç gerçekliği arıyordu.

Sahneler değişmiyordu aldıkları nefes sayfalarından eksilirken. Beklentiler, beklenmedik olduklarında nüfuz etmez miydi yargıların barındırdığı doğrulara? Beklemiyordu onlarda. Eğer bekledikleri gelirse içlerinden bazıları ‘beklentileri’ buyur edemeyecek kadar yorgundu. O kadar çok beklemişti ki onu.

Bir an gözü uzaktaki bir noktaya kaydı birinin. Düşüncelerindeki pencereler açıldı, dışardaki gün ışığı içeriye kaçtı. Artık küçük birer uğultuydu duydukları. Açılan pencereden kaçtı ruhu yine. Soğukkanlı bir yalnızlık ruhunu kemirmeye başladı. Masadakilerden biri fark etti yalnızca. Hafifçe eline dokundu diğerinin, hudutlarına dönmesini sağladı. Yine de bekliyordu o. Beklemekten ne kadar yorgun düşse de vazgeçemiyordu. “Ya gelirse!” cümlesi içine yer etmişti bir kere. Başını kaldırdı yüzüne baktı. Gözleri dolmuştu. Sebebini sormadı diğeri. Çünkü biliyordu: onun gözleri hep başka yerlerde boğuluyordu.

“Bir bardak daha çay içer misiniz?” diye sordu garson masadaki boş bardağı alırken.

“Yok” dedi aleni bir ses “bu dördüncü bardağım her birimiz için birer tane içtim.”

Masada dört kişiydiler.

Ama hepsi bir kişinin içindeydiler.

                                                                                          - thepigraf 

(Fotoğrafı gösterdiğim an, bu fotoğrafı bana at, yazı yazacağım diyen, gözleri her daim başka yerlerde boğulan, aklı mütemadiyen başka yerlerde gezen  thepigraf )

MASADA DÖRT KİŞİYDİLER

Masada dört kişiydiler.

Biri, maceralarının sahici kısmına tutunmuş hayatına renk vermeye çalışırken içindeki renkleri anlatıyordu. Her zamanki gibiydi gülüşü önce duvarlara çarpıyor sonra kavuşuyordu sahiciliğine. Anlatırken yaşıyordu biriktirdiklerini.

Biri, zamansız bir günde gelen mutluluğun uyuşturduğu yanaklarındaki yansımasını gösteriyordu yıllar sonra. Sözcükleri hunharca atomlarına ayırırken bile maneviyatına tutunduğu dalın inceliğine aldırmadan asılıyordu dalındaki zamansal boşluklara.

Biri, biçare olarak girdiği gönül kapısından; özünün yapı taşlarını oluşturan çukurların intihar eylemini gerçekleştirerek çıkmıştı. Benliğine sakladığı yılgın rüzgarların hakimiyeti, yerini tembel bir umursamazlığa bırakmış tebessümler sonunda hak ettikleri yeri kazanıp dudak kıvrımlarına taşınmıştı.

Biri, hala peri masallarındaki kültürü taşıyordu kimliğinin derinliklerindeki mağarada. Kendi kurduğu sahte dünya ile gerçek dünyası arasındaki savaşla cebelleşiyor henüz bu dünyaya inmeden kaybettiği bir avuç gerçekliği arıyordu.

Sahneler değişmiyordu aldıkları nefes sayfalarından eksilirken.  Beklentiler, beklenmedik olduklarında nüfuz etmez miydi yargıların barındırdığı doğrulara? Beklemiyordu onlarda. Eğer bekledikleri gelirse içlerinden bazıları ‘beklentileri’ buyur edemeyecek kadar yorgundu. O kadar çok beklemişti ki onu.

Bir an gözü uzaktaki bir noktaya kaydı birinin. Düşüncelerindeki pencereler açıldı, dışardaki gün ışığı içeriye kaçtı. Artık küçük birer uğultuydu duydukları. Açılan pencereden kaçtı ruhu yine. Soğukkanlı bir yalnızlık ruhunu kemirmeye başladı. Masadakilerden biri fark etti yalnızca. Hafifçe eline dokundu diğerinin, hudutlarına dönmesini sağladı. Yine de bekliyordu o. Beklemekten ne kadar yorgun düşse de vazgeçemiyordu. “Ya gelirse!” cümlesi içine yer etmişti bir kere. Başını kaldırdı yüzüne baktı. Gözleri dolmuştu. Sebebini sormadı diğeri. Çünkü biliyordu: onun gözleri hep başka yerlerde boğuluyordu.

***

“Bir bardak daha çay içer misiniz?” diye sordu garson masadaki boş bardağı alırken.

“Yok” dedi aleni bir ses “bu dördüncü bardağım her birimiz için birer tane içtim.”

Masada dört kişiydiler.

Ama hepsi bir kişinin içindeydiler.


Bu yazıdaki fotoğraf zeyl'in kadrajından çıkmıştır. Her şey için kendisine teşekkür ederim.

Selaağmm :)

Biz iki yakın arkadaş Melis ve Melek olarak böyle bir blog açmayı düşündük.Lise son sınıf öğrencisiyiz ve malumunuz Ygs ve Lys ile cebelleşiyoruz ve burada bizim gibi bir çok arkadaşımızın böyle olduğunu düşünüyoruz.Sınava çalışırken aynı zamanda sosyal medyadan ayrı kalmak istemiyoruz.Sizde mi? Biz de bunları düşünerek biraz geç de olsa açtık bu blog’u.Amacımız sosyal medyayı ders çalışmaktan daha çok sevenler için bilgilerin akılda kalmasını sağlamak.Yapacağımız şey tam olarak şu;Türkçe-Sosyal-Coğrafya-Felsefe-Edebiyat gibi derslerinin konularından oluşan postlar hazırlayacağız sizler için (Tüm bilgiler kitaplardan buraya aktarılacak hiç şüpheniz olmasın.) Bunlar takip ettiğinizde,RB yapıldıkça anasayfanıza düşecek ve bir nevi Tumblr’dan tekrar yapmış olacaksınız bu aynı zamanda bizler içinde kolaylık olacak konuların postlarını oluştururken bizlerde tekrar etmiş olacağız.Tabi bu blog da her daim bu postlar paylaşılmayacak ara sıra Komik karikatürler,gifler,postlar da Reblog yapılacak,sizlerle mesaj yoluyla konuşup dertleşip,arkadaş da olacağız.Ygs için geç kaldığımızdan Lys hakkında paylaşımlarla başlayacağız postlara.Ygs’yi atlattıktan hemen sonra Lys postlarını başlatacağız Ygs’ye kadar arkadaş olma,komik,eğlenceli postlar paylaşma süremizi kullanmayı düşünüyoruz :) Var mısınız bizimle arkadaş olmaya ? :)

insanlarcildirmisolmali - supurgesizzcadii

(Matematik dersi için de bir şeyler yapmak istiyoruz yüksek ihtimalle fotoğraf yoluyla soru-cevap şeklinde yardımlaşacağız birbirimizle.En yakın zamanda onu da etkin kılmaya çalışacağız.)

(Unutmadan sadece lise son sınıflar,sınava girecekler ile olmak istemiyoruz bu blog da bizden küçük arkadaşlarımız da bizlerle bir şeyler paylaşıp,sorular sorular sorabilir.Burası Sınav için ön bir araştırma olabilir onlara.)

Tevhid makamı başlanması gereken makamların en ilkidir.
Nitekim Rasulullah‘ın çağrısının ilki ve başlangıcı da, tevhiddir.
Rasulullah (s.a.v) Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken ona şöyle dedi:
“Onları davet ettiğin ilk şey, Allah’dan başka ibadete layık ilah olmadığına şehadet etmek olsun”
Bir başka rivayette: “Allah’ı bilmeleri” olsun şeklindedir. Bu sebeple her makam ve her hal ancak tevhid ile sahih olur.
Dolayısıyla tevhidi son makam kabul etmek için hiç bir yol ve imkan yoktur.
Tevhid rasüllerin çağrısının anahtarıdır. Ve Allah’ın kullara kıldığı ilk farzdır. Bunun dışındaki görüşler yanlıştır.
Mesela, kulun ilk görevinin düşünmek veya düşünmeğe ve marifete yönelmek, düşünmeğe sevkedecek şüphelere dalmak olduğunu söyleyenler bu bakımdan hatalıdır.
Bunlardan birini ilk görev sayan bu görüşler hatalıdır, bilakis vaciblerin ilki ve birincisi Rasüllerin davetlerinin anahtar kelamıdır. O, rasüllerin başlangıcı olan Nuh (a.s)’ın davet ettiği ilk şeydir.
“Ey kavmim, Allah’a tapınız, sizin ondan başka hiçbir ilahınız yoktur” (Araf,59),
Rasüllerin sonuncusu Muhammed (s.a.v)’in çağırdığı ilk şey de budur.
Medaricü’s-Salikin
ıbn Kayyım

Cebel-i Rahme Tepesinde Adem İle Havva’nın Buluştuğu gibi kavuşsak.
Gözlerimizin içine bakarak saadetimizi Allah’tan ele ele istesek ya sevdiğim.