by bina

ikinci bir öf'lü post.

komşuların kellesini balkondan sallandırmak istiyorum.ayaklarını deseydim beğenirlerdi.neyse.kaç yıldır bu sitede oturuyorum.bizim cephede sadece karşıda bir bina var.en üst katındaki orman kaçkınlarına sesleniyorum,içimden.sırf onlar yüzünden odamı değiştirdim.ya insan hiç mi utanmaz ben anlamıyorum.dört tane erkek var.gece gündüz balkondalar.sigara molası en az bi bir saat sürüyor.ben balkona çıkmak istiyorum.esiyor orası.orada eskisi gibi oturmak istiyorum.güvercinlerime rahat rahat bakmak istiyorum ama bu insanlar gel bana kafa göz dal diyor.kaç yaşında(yirmi civarı hepsi) adamlarsınız ulan üzerinize bir şey giyin de çıkın ya,ben utanıyorum.balkona çıkarken pencereden kontrol edip çıkıyorum sırf sizi görmeyim diye.sen yayıla yayıla oturup üzerinde bir şey yokken ya da atlet en fazla giydikleri.bunlarla nasıl çıkıyorsunuz ya.ıyy atletli erkek.neyse.bi de oraya yatıyorsunuz ben ne yapayım ne.balkon l şeklinde ve iki kapısı da aynı yere çıkıyor ben napayım he.ben sizi sinir ediyor muyum.ananıza da sinir oluyorum zaten kesmekten başka bi şey yapmıyor.bi evlenin de kurtulak yav.ya da bana balkon bulun.kızların giyimine bin ton laf edersiniz sizin gövdenizi görmek zorunda mıyım peki ben.öf size öf.apartman boşluğundan kendimi sallandırıcam.bunu yapıyorum orada kimse yok hem.bi de aşşşırı sıcak olsa.ulan ankara burası ne bu kıyafet uyuz.isimlerini bile bilmiyorum.saçı benimkinden uzun olan abi sen müstesnasın,eyvallah.gerisine öf.öf.öf.zaten başım zonkluyor.herkes istediğini yapar demeyin bu kadar sinir edemezler.ediyorlar ayrı.iygeceler.

Altı Kere Ağırlaştırılmış Mühebbet Hapis cezamın otuz ikinci yılını bitiriyorum bu gün.  Bu sabah gardiyan Fikret koğuşa girip beni çağırınca anladım bi şeylerin terso gittiğini. Ranzada yatıyorum, düşteyim. Kapı gürültülü, gıcırtıyla geri çektiler kapıyı. İçeri Fikret girdi. Göbeğinin altında ezilen kemerine elini koydu, anahtarlar parmağına takılı. Baba Haldun ziyaretçin gelmiş’ dedi. Önce ismimi tanımadım. Ziyaretçi gelmiş. Getirin ne diyosa söylesin gitsin deyecek oldum. ‘Ulan benim sevenim yok ki’ düşüncesi kafamın içinde şok etkisi yarattı. O an ranzadan ayaklarımı çıkarttım terlikleri ayağıma geçirdim. Doğru tuvalete koştum. Elimi yüzümü yıkadım, sakalları çizdim. En güzel gömleği giydim, tek ütülü pantolonumu giydim. Jilet gibiii. Çıktım dışarı, ‘hadi gidelim Fikret Gardaşım. Kim gelmiş biliyon mu ? sana dediler mi bişey ?’ diye sordum ama gavur inatlı Fikret laf eder mi! Demedi bişey. Gidince görürsün diye geveledi ne sorsam. Bi kapıdan geçerken dayanamadım durdurdum. ‘’Ulan alay mı ediyosonuz yoksa puştlar’ dedim. Tarih bir nisan falan olur belki beni kafaya alıyolardır. Bilemedim. Fikret ellerimden kurtardı yakasını, ‘Baba çocuk muyuz seni niye kandıralım, yürü bilmiyorum bişey, müdürün odasında seni bekliyolarmış bana bunu söylediler git baba haldunu getir dediler’ dedi. inandım bende.  Bi demir kapı, bi demir kapı daha, sonra ardı ardına iki demir kapı. bi kat yukarı. bi demir kapı daha. yürü yürü bitmiyordu o koridorlar. biz adım attıkça sesler daha belirgin ve keskin geliyordu. bu bina da ne kadar çok kapı varmış dedim bi an içimden. ben sadece ikisini görüyormuşum. ikisinden çıksam kurtulurum buradan diyordum yıllarca, yanılıyormuşum.  Bi kapı daha açılırken Fikret durdu. Baba Haldun, gözünü seveyim çok şey yapma tamam mı ‘ dedi. Bu kapıdan sonra müdürün odasına gireceksin’dedi. Sen gelmeyecek misin’ dedim. Gelmeyeceğini söyledi. Kapılar açıldı. Kapılar çalındı. Cezaevi Müdürünün odasına girdim. İçerde üç gardiyan bir de daha önce bu yerde görmediğim kadar güzel bir hemşire kadın vardı. Onu görünce dayanamayıp yılların verdiği bi hasretle, ‘’sevdiğim kadın daha güzeldi ama sana da yara sardılır’’ deyiverdim. gülümsedi. Söylemek istediğim şeyin içinde barındırdığı hasreti anlamıştı. niyetim hovardalık değildi bunu anlamıştı. hafifçe güldüm. ‘’Buyrun müdür bey benimle konuşacaklarınız varmış’’ dedim.  ‘’Baba Haldun biz seninle hep konuşuruz, öteki dünyadan birinin sana söylecekleri varmış, önemliymiş. Savcılıktan izin alıp gelmiş özel görüşme yapmak için.’’-- ‘’Bunca yıldan sonra kim hatırlar beni müdür bey’’ dedim. ‘’Baba Haldun otur ben sana bi çay söyleyeyim bir kaç dakikaya burada olur, seni sayar severim biraz müsade ederim konuşursunuz bilmiyorum gelen kişinin neyin olduğunu.’’ dedi. Dikeldiğim yere kadar gelip koluma dokunup önümdeki sandalyeyi gösterdi. Otur der gibi başını salladı. oturdum önümdeki siyah deri kaplı koltuktan dönme sandalyeye. Sağda solda dekorlar var onları izliyom, e kimse konuşmuyo diye bende konuşamıyorum. Sonunda sessizliği bozmak için ‘’sizin askerlik ne zaman bitiyo’’ dedim gardiyanlara. ‘’Şafak 47 Baba Haldun’’ dedi yakışıklıca olan oğlan.  Hemşire kıza aç kurdun yaralı kuzuya baktığı gibi bakıyordu ama müdürden çekindiği için bakamıyodu istediği gibi. Gülümseyerek ‘’Eee kızım sen nasılsın burda mı çalışıyosun sen’’ dedim. ‘’Yok haldun amca ben merkezdeki hastaneden geldim, müdür bey ambulans çağırtmış’’ deyince anladım bu müdür bir haltlar karıştırıyor.  ‘’Kimmiş bu gelen müdür bey söyleyecek misin artık?’’ demek istedim, kapı çalındı.  Kapıyı arkamda dikilen gardiyan açtı. İçeri iki ayak sesi girdi. Biri yorulmuş bi çift ayak. Diğeri narin bi topuk sesi. Yok gibi ama var. duyuyorsunuz. Dönüp bakamadım. O kadar korktum ki o an. Kimin geldiğini görmek istemedi gözlerim. Kafamı iyice eğdim. *Ben burada değilim’’Ben burada değilim* kendimi şu anda ranzamda düş kuruyor vaziyette bulmak istiyordum. Gözlerimi açtığımda önümde hala müdürün odasının acaip şatafatlı dekor eşyaları duruyordu. Hafif krem renkli bu masa benim koğuşta yoktu. Benim koğuşta iran halısı da yoktu. Buranın benim koğuşum ve bunların düş olmadığına emin olduktan sonra başımın arkasında dikelmiş kafamı kaldırmamı bekleyen ziyaretçilerimi hissettim. ‘’Kimsiniz?’’dedim kafamı yerden kaldırmadan. Birisinin ayakkabıları önüme doğru yürüdü. ‘’Benlen ne konuşacaksınız?’’ diye sordum.  ‘’Sizinle nerden tanışık olduk biz?’’ diye sordum. Cevap vermedi ikiside. Kafamı kaldırmam için başımın arkasına baktıklarını hissediyordum. Başımı kaldıramıyordum. O on dakika da korktuğum kadar bütün ömrüm boyu korkmamışımdır. Kimdi bu insanlar! Benden ne istiyorlardı!  ‘‘Haldun bey’’ dedi arkamda duran kadın. Bey mi? Bu kadın kiminle konuşuyor yahu diye sordum kendime. Bana bey deme ihtimali benim buradan salınma ihtimalimle aynıydı.  ‘’Haldun bey, biz yetiştirme yurdundan geliyoruz.’’  Duyduğum şu altı kelime kulaklarımdan beynime ulaşana kadar dört kişiyi daha öldürürdüm de ellerim birbirini tutuyor. ‘’Benden ne istiyonuz gidip birilerini yetiştirin o vakit’’deyip tersledim. ‘’Haldun bey bilmeniz gereken bazı şeyler var.’’ dedi yine aynı kadın. ‘’Ben herşeyi biliyorum bilmediklerim bilenlere kalsın ben bildiklerime bildiklerim bana yetiyor’’ dedim. Konuşma burada bitiyor sanıyordum her defasında. Bu konuşmalar bittiğinde yine ranzama dönecektim, ranzama dönüp oğlumla maç yapmaya kaldığım yerden devam edecektim. Devlet memuru soğukluğundan ürperen kollarımı sıvazlayarak kan gönderdim. ‘’Haldun bey, buraya neden girdiniz?’’ diye sordu önüme dikelen güzel ayakkabılı kadın. ‘’Tatil için’’ dedim. ‘’Mühebbet yiyene devlet baba bakıyormuş, devletimin kollarına sığındım’’ dedim.  Arkam da ki kadın ‘’Haldun bey otuz yıl önce o adamları neden öldürdünüz?’’ dedi *hiddetle*.  ‘‘Canıma dokundular.’’ dedim. duru.  ‘’Canınıza dokunsak bizi de öldürür müsünüz’’ dedi önümde dikelen güzel ayakkabılı kadın.  Tıslamaya  benzer bi fısıltıyla, ‘’o öldü’’ dedim. Ama onların duyacakları şekil de ‘’2 haziran 1987′de öldürdüm. Yani 32 yıl on bir ay 17 gün eder. otuz yıl değil’’ dedim. ‘’Haldun bey size neden baba diyorlar çok mu çocuğunuz var?’’ dedi arkam da dikelen kadın. ‘’ben hiç evlenmedim.’’ diyebildim anca. ‘’Kimseyi sevmediniz yani?’’ dedi önümdeki kadın. ‘’Siz bunları ne yapacaksınız? Bunları sormak için çok geç geldiniz’’ dedim ama inatla soruyorlar ve çok saçma hislerle içimi tıka basa, hınca hınç dolduruyorlardı. ‘’Haldun bey o adamları bugün olsa yine öldürür müydünüz’’ dedi arkamda ki kadın. Ayağa kalktım. kolumda ki yarığı göstererek. ‘’Ben o gün tereddüt ettim biliyo musun? Bu o tereddütten kaldı. Bugün olsa! şimdi olsa! o gün ki kadar uzun sürmez o itleri gebertmem. Yılların nefreti var içimde. şuramda. o nefret onları saniye içinde kül etmeye yeter.’’ dedim. ‘’Haldun bey sakin olun, size bunları sormamızı bizden isteyen biri oldu. Bittiğinde sizi onunla görüştüreceğiz. Sadece sorularımıza cevap verin ve bize yardımcı olun’’ dedi arkamda kalan güzel ayakkabılı kadın. ‘‘Tamam sorun o zaman, ne isterseniz cevaplayacam!’’ dedim çok emindim. Sordukları her şeyi cevaplamaya karar verdim. Az önce hışımla kalktığım yerime sakince oturdum ve güzel ayakkabılı kadını karşımda ki sandalyeye buyur ettim. ‘’#Haldun bey, neden size baba diyorlar? Çok mu çocuğunuz oldu?’’ dedi yine. ‘’*Hayır insanlara faydalı olmaya çalışırım, babalık yaparım. saygı duyarlar. ondan herhalde. Ben kimseye koca olamadım ki baba olayım.’’ ‘’#Peki o adamları neden öldürdünüz?’’ Bu soruyu ilk sorduğunda cevabını vermiştim ama anlatamamıştım kendimi. Dinlemişti ama duymamıştı beni besbelli. ‘‘Bi kız seviyordum. yirmi dört yaşımdaydım. Babamın atölyesinde torna tezgahında çalışıyordum o dönem. askerlik 18 ay yapılacak dediler. Ben de askerlik 18 ay olmadan gidip aradan çıkartayım dedim. askere gideceğim akşam eğlence yaptım. Eş dost mahalleli kim varsa ne kadarlarsa herkesi çağırdım. Ben konvoya katıldım. Arabalar kornalar falan deli gibi gidiyoruz. Sevdiğimle konuştum, beklerim ben seni dedi. Beklerdi beni. evime güneş olacaktı. O gece otobüse bindim, Çanakkale de acemi birliği ordan da Ankaraya cezaevi gardiyanlığına gittim.’’ Birden lafımı kesip, askerden kaçıp mı öldürdünüz o adamları?’’Dedi hala inatla arkamda dikelen kadın. Yüzümde garip bi ekşime hissedip ‘’Hayır dinlersen anlatıyorum herşeyi kızım’’ dedim gayet babacan bi tavırla. ‘’Askerdeyken sevgilime mektuplar atıyorum haftada üç kere bazen dört kere oluyor bizim hapishanenin yemekçileri haftada beş gün çıkıyor merkeze. biz üç kere. onlardan birine veriyorum mektubu o postalıyor sevabına. Ben mektup atıyorum ama cevap gelmiyor. Sonunda dayanamadım izin alıp eve döndüm. Sırf mektubuma cevap ver artık demek için izin aldım geri gittim memlekete. Evine gittim otobüsten iner inmez. Kapıya tıklıyorum. Cama vuruyorum. Hiç ses eden el veren yok. Muhtar kahveye giderken gördü koştu yanıma geldi. -Haldun, oğlum sen niye geldin ne oldu ne işin var burda hayrola sen askerdeydin? dedi. Ama o kadar panik olmuştu ki o saniye anladım ki bi terso var yoksa bu adama okeyde üst üste dokuz el kitleseler hiç keyfini bozmaz, sinir yapmazdı. Muhtar emmi n’oldu Delal nerde? Apo amcalar niye yok? Nereye gittiler? -Muhtar emmi elini enseme koydu kendine çekti beni. boynuna koydu başımı. Muhtar emmi noluyo napıyosun söylesene noldu? Dedim, baktım ki ağlıyor. Kendimi onun ellerinden çektim doğru eve doğru koştum. İzollu aşiretinden Hüseyyin’e rast geldim ki öyle hızlıydım ki durup selam bile vermedim. Arkamdan bağırdığını duyuyodum ama el edipde durduramadım kendimi. Doğru anama koştum. N’olduğunu öğrenmeye gittim.  Anam benim geldiğimi bağın ötesinden koşarken görmüşde anlamış. Ben eve varasıya kadar gözyaşı sel olmuş yüzünde. -Ana n’oldu anlat diyorum. ağlıyor elleme beni diyor. Ana N’olduğunu anlat ana diyorum ağlıyor ama anlatmıyor. Beş dakika önce selam vermeye durmadığım Hüseyyin geldi on dakika sonra. Herşeyi ondan öğrendim.  Ben askere gittikten sonra Delal’in babası Muharrem amca Delal’i başkasına vermiş. O an bunu duyunca öldüm öldüm dirildim. Benim evime gelin olacaktı Delal.’’ Önümde meraklı gözlerle beni dinleyen güzel ayakkabılı kadın bi anda sinirle ‘’Sevdiğin kadın başkasıyla evlendi diye mi on dört kişiyi öldürdün? Deli misin ulan!’’ diyerek ayağa kalktı. Başımı yere eğdim. ‘’Benim izin dolmadan geri döndüm asker ocağına. Dolmasını bekleyemedim. Sevdiğim kızı başkasına gelin etmişti babası üç kuruş uğruna. Askerden geldikten sonra sağa sola Muharrem Amcanın evini sordurttum. Bi kaç ay sürdü ama buldum sonunda. Bi gece çektim rakıyı boğazıma kadar dolmuşum gittim kapısına. Gençlik ateşiyle bağır çağır olay çıkarttım kapısında. Çifteliyle karın boşluğumdan vurdu iki hafta komada yattım. Uyandım, ölmeyi becerememişim. Başımda o gün yalnız anam kalmış. Babam ben komadayken vefat etmiş. Üzülemedim bile. Gittim Delalin evini buldum. Önce uzaktan uzağa izledim. Hani evlendi ama seviyorum. Zararım yok ya! İzliyorum sadece. Ara sıra pencereden bakıyor sokağın başına. Beni bekler gibi bakıyor. Gidip onu kaçıracağımı biliyor. Bi gece yine aldım Yeni Rakı’mı içtim içtim kapısına dayanacak oldum. Yolda kayboldum. Evin yolunu bulamadım. Oturduğum bi kaldırım taşında sızmışım. Sabah ayıldım. Üst baş kir pislik. Eve gittim köye. Anam uyanmadn üzerimi değiştim çıktım tekrar. İş güç hak getire. Babamın atolyede malzeme bile kalmamış bırak tornayı tesbiyeyi. Ne varsa satmış savurmuş bana yollamış askerdeyim diye. Gidip gelirken gidip gelirken bi gün Delal’imin kocası olacak gavat beni fark etti. Kapıdan çıktı, yine bi yere gidiyor zannettim, benim tarafa doğru yürüdü, yürüdü. Tam yanımdan geçip gidiyor ki birden dönüp beni gafil avladı. Yaşça benden on yaş büyük. Ne bekliyosun burda delikanlı dedi. Napacan diye tersledim. Eyvallah deyip gitti. Geldi beş arkadaşıyla bi güzel dövdü beni. Tek olsa belki yıkardım deyyusu bileğim kuvvetliydi. Bi daha seni buralarda görmeyecem dedi. Duymaza vurdum. Eve gittim zor zoruna. Yattığım gibi uyudum. Her yanımda kan. Anam da soramadı o gece ne olduğunu. anlatamazdım da. anlamazdı beni. Ertesi gün yine gittim. Yine geldi yanıma. Elini enseme koydu. Aslanım parayı veren düdüğü çalar böyle kapıma köpek olma paran varsa gel dedi. Niye param varsa napacan dedim anlamadım o an. anlamak gelmedi gözüme. cesaretim engel oldu kafama. Ne parası ne düdüğü dedim. ‘’Seni bizim hatunu keserken görmüş müşteriler. paran varsa sende tadına bakarsın. Yoksa siktir git yine dayak yeme’’ dedi. Delal’i parayla satıyordu orospu çocuğu. Ben o güne kadar küfür bilmeyen adamdım. Var dedim. Param var. Ben de gelecem bakacam tadına dedim. Ama yarın gelecem dedim. Şimdi üzerimde yok dükkandan alırım yarın gelirim dedim çıktım. bi dakika daha karşısında dursaydım ağlayarak ayaklarına kapanacaktım. Yalvaracaktım ona yalan söylediğini söylemesi için. Durmadan döndüm arkamı. ağlamaya başladım ve hıp hızlı bi vaziyyette yürüdüm. yürüdüm.yürüdüm. az kalsın bir arabanın altında kalıp kurtuluyordum ki şoför son anda direksiyonu kırıp bi ağaca vurarak durdu. inip benimle münakaşaya girecek bana hesap soracak sandım ki teşekkür etti. arabanın içinde eli silahlı baygın bi adam gördüm o an. ve arabanın şoförü bulduğu ilk ara sokakta kayboldu. Arabanın içinde ölmüş olduğunu umarak yaklaştığım adamın elinde hala büyükçe bir askeri silah vardı. belliydi ki bu adam teröristti. ve belliydi ki bu adam birilerinden kaçıyordu. Önce ne yapacağımı bulamadım ama silahın namlusundan gözüme seken ay ışığı öfkemi elime vurdu. Arka kapıyı açıp adamın boynundan silah askısını çıkartıp elime aldım. Tenhalardan ve siyah paltomun içine zor sığdırdığım silaha sarılarak Delal’in evine yürüdüm. Her gün onu izlediğim yerde durup bekledim. Bekledim. Bekledim. Delalin kocası olacak aşağılık mahlukat yanında 12-13 kişi getiriyordu. Sakin kalmaya ve silaha davranmamaya çalışarak yanına yaklaştım ve param olduğunu kadınla bir saat geçirmek istediğimi söyledim. Kaç param olduğunu sordu. Dişlerimi damaklarıma geçirdim ve kan dolu ağzımdan kelimeleri iterek çıkarttım. doksanbinlara vardı cebimde. çıkarttım onu gösterdim. O parayla bütün gece senin olsun dedi. Delal’imden bahsederken yüzünün aldığı o pişkin hali gördüğüm de bu adama işkence etmeden öldürmeyeceğimi söyledim kendime. Söz verdim kendime o an. Elli elli beş adım daha yürüdük evin bahçesine girdik. kapıyı çaldı. Delal açtı kapıyı. Elleri sabunlu. Yüzü yere eğik. Başı yazmalı. Ben ise Delal’imin kocasının, peşine taktığı arkadaş grubunun arasına sıkışmış beni tanımaması için görmemesi için ömrüm boyu etmediğim kadar dua ediyordum. Kocası olacak it Delalimi elyle iterek girdi içeri. Çekil ulan kaltak’ dedi Delal’ime. Benim iki gözümün çiçeği diyeceğim kadına. Orospu çocuğunun biri, kaltak dedi. içeri girdim. kalabalıkta hiç durmadan mutfağa sığındı delal. Peşine gidecektim ki orospu çocuğu yanına buyur etti. midem bulana bulana, kulaklarım yana yana oturdum yanına. Paltomu çıkarmadığım için rahat değildim ve silah sığmıyordu oturduğum için. ucunun dışarıdan görünmediğini düşünerek biraz rahatça oturdum ve sohbetlerini dinledim. Evde kumar oynatacaktı ve kazananla herşeyini masaya koyarak kendisi kumar oynayacaktı. kazanan Delal’le yatacaktı. Benim canıma dokunacaklardı.  Delal hala mutfaktayken tuvalet nerde diyip kalktım. Cevaplarını beklemeden Delalin gittiği tarafa gittim. Arkasından yaklaşıp ağzını kapattım. Bağırırdı biliyordum. Delalim dedim. Delalim ben geldim. O an kollarını öyle bi saldı ki. kucağıma bayıldığını düşündüm. korkudan öldüm öldüm de dirildim o an. Ona bişey oldu sandım. Arkasına dönüp boynuma bir sarıldı ki, ulan gözümde hiç bişeyi kalmadı. Onun hiç bi günahı yoktu. Onun tek günahı babasıydı.  ‘’Delal bak, bir dakika sonra kapıdan cıkacaksın ve şu parayı da al, deyip eline bütün paramı verdim, var gücünle koşacaksın. Git bi bilet al köye git. Anamı bul hala aynı evde oturuyor. Git oraya. Ben hemen gelecem. Tamam mı Delalim’’deyip alnına düşmüş saçlarının arasına dudaklarımı koydum ve saçlarıyla beraber alnını öptüm. saçlarının kokusunu cigerlerime çektim ve hadi dedim. Yazmasını düzeltti ve kapıdan koşarak cıktı. Kapıya doğru sırtımı verdim ve içerden ‘’N’oluyor lan kim geldi bu saatte’’ diye kapıya doğru yönelen Delalin kocasıyla göz göze geldim. ‘’sen hala tanımadın beni değiil’ dedim. şivemi kullandığımdan o an anlamıştı benim kim olduğumu. Paltomun ön düğmesini açmadan bi saniye önce Bana gülümseyerek bunca adama karşı ne bok yiyeceksin dedi. ‘’bunu’’ dedim ve paltomun düğmesini çözdüm. pantomun içinden mide hizama düşen AK-47′yi gören herkes dehşetle ve yalvarırcasına bana baktı. Silahın namlusuna mermiyi vermek için kolu çektim ve O gece o evdeki herkesi öldürdüm. Sadece bi kişiyi öldürmeden önce tereddüt ettim. Delal’imin kocası olacak o orospu çocuğu. Onu hemen öldürmemek için kendime söz vermiştim ama şerefsizin soyu eline geçirdiği bıçakla koluma bu gördüğünüz izi bıraktı. O an bi refleksle tetiği çektim. koluma sapladığı bıçağı tutan eli cansız bedeniyle beraber yere düştü. Evden çıktım ve hiç bişey olmamış gibi, akşam işten çıkıp evine, karısının kollarına giden bi adam gibi yürüdüm.  Köye kadar yürüdüm. Geceyi Delal’im ile beraber geçirdim. Sabah önce notere gittim. Evin ve babamdan kalan bi kaç ufak tefek arsayı Delal’imin üzerine geçirdim. Çok etmezdi ama başını sokacak bir yeri olurdu. Zorda kalırsa satıp para bulacağı bir şeyleri olurdu. Devir işleri bitince de gidip karakola teslim oldum. Silahı da teslim ettim.’’ deyip kafamı kaldırdığımda baktım ki karşımda duran güzel ayakkabılı kadın ağlıyor. Arkamda dikilen kadına bakmadım ama burnunu çektiğini duyduğumda anladım ki o da ağlıyor.’’Kim bilmek istedi bunları. Çok merak ediyordunuz! Bende bunu merak ediyorum.*Genzimde ağlamaya yeltenen bi hisle* ‘’önümde oturan, ellerini yüzüne kapatan güzel ayakkabılı kadın, burnunu çekti. masayı biraz sağa doğru ittirdi. Dizlerinin üzerine kapaklandı. sürüne sürüne ağlayarak geldi dizlerimin dibine. ‘’Baba’’ dedi. ‘’Beni affet baba. Annem beni doğurduktan sonra ölmüş. Babannem büyüttü beni iki yaşıma kadar sonra çocuk esirgeme kurumuna aldılar beni. Baba ben seni hep katil bildim baba affet beni. Ben senden utandım hep baba. Affet baba. Ben seni hep kötü bildim. Hiç sevmedim. Beni affet yalvarırım’’ dedi. O ana kadar mağrur duruşumu bozmayan ben. Kızımın dizlerimdeki başına koydum burnumu. Ağladım. BAĞIRA BAĞIRA. ‘’DELALİM’’ diye diye. HAYKIRA HAYKIRA. Ağladım.  Ben bütün bir ömür kaybettim ama bu dünya benim için hala güzel bi yerse kızım sayesindedir. Buradan çıkıp kızımla güneşli günler göremeyecek bile olsam. Kötü adamların da çok güzel kız çocukları olduğunu unutmayın istedim. Sevdiğinize sahip olun. Unutmayın. Sizin sevdalığınızı kimse sizin gibi sevmeyecek. Ve yine unutmayın. Bu dünyada insanlardan daha çok kötü insanlar var. Sevdanıza ve sevdiğiniz insana ucunda ölüm olsa sahip çıkın. Benim hikayem bu, ben iyi bi yazar olamadım ama belki sizin kaleminiz güçlüdür ve siz mutlu bi hikaye yaşamayı başarırsınız. Haydi, Selametle... Gözlerinizden öpüyorum.

-Baba Haldun

Mapmaking Part 1(b) - Civilization

This is part 1b of the mapmaking tutorials. If you missed steps 1-5, go HERE. 

This is where we add in evidence of civilization to your world maps. Cities, towns, roads, ruins, anything at all.

STEP 6: CITIES AND TOWNS

Finally, actual civilization. Throw those suckers down wherever you want, BUT always keep the major land features in mind. Is it economically better for the capital city to be on the coast, or near the desert? If your country makes a lot of money from the ocean, there’s gonna be a lot of coastal cities. If you’re making a world map, don’t bother with anything other than the most important locations, but if this is a country/region important to your setting, fill it out.

Consider: Your story. Are your characters traveling a lot through named cities? If you’re making a map after you’ve already written things down, be careful not to contradict yourself. If a city is, say, a week’s ride on horseback from the capital city, don’t put it super close to the capital, or all the way across the country.

Also consider: Did larger cities change the landscape at all? If a city is near a forest, did they clear a large portion of it out? Are there certain parts of the land that are completely unsuitable for settling? What’s the population distribution?

STEP 7 (OPTIONAL) : MAJOR ROADS

Time to link all those cities and towns together. Again, keep the land features in mind.

Consider: Both the capital and the most economically powerful city in the nation (they don’t have to be the same) will have many more roads leading to/from them than a village. Cities/towns that are conveniently in the middle of many others will also get a lot of roads. Isolated villages might only be connected to their nearest neighbors and the nearest large city.

Roads merge and branch fairly often. Countries will have roads leading out of their border to major cities in neighboring countries. I would link all the major (or the oldest) cities/towns first, then connect the smaller settlements to the system (this better emulates how the roads would have actually formed over the years). Once more, be a little random, unless paved highways are involved that efficiently cut through the landscape.

Also consider: The landscape will decide where roads are laid. A road probably won’t cut through the forest if it’s easier to go around the edge. Don’t put too many roads through a huge mountain range. Chances are there’s only a few passes where a road can be put.

Note how the roads go around the thick forest, and there’s only one mountain pass. Larger settlements (and towns conveniently in-between others) have more traffic. Roads merge and cross to make shorter paths between settlements. The city of Onaris in the middle has TONS of roads because it’s a convenient central hub for traffic.

STEP 8: NAMING

Another fun part. Name all relevant cities, major towns, big land features, neighboring seas, etc. If the part of the world you’re focusing on has a unique language or spelling conventions, show them off here. If you’re making a world map, don’t feel the need to name every little thing. Focus on the important areas. You can always add to your map later.


STEP 9: EXTRA STUFF

Things that aren’t TOO vital, but will certainly give your map a sense of realism:

  • A paper texture, if you’re using an art program. If you’re looking for parchment but can’t find any, a grunge texture might do if you recolor it brown/yellow.
  • Ink bleed (if you’re using an art program). This can be accomplished with a very small “outer glow” layer effect colored the same as your ink, set to either “multiply” or “overlay” or whatever looks best to you.
  • A compass (people will assume the top is north, but still)
  • A map border
  • A map key, if needed
  • Meridians and parallels (depending on your projection, getting this clean will be HARD unless you have special tools for drawing curves, or maybe use vectors to get them just right) [Note by Werew: If you have meridians and parallels AND a compass/scale bar, there’s a really good chance the compass and scale bar are actually inaccurate because it’s impossible to represent the entirety of a round world on a flat surface and have everything be to scale. An alternative might be to mark the north pole if it’s visible. Another alternative is not to care too much, because it’s your map and nobody is going to sue you if it’s not 100% accurate]
  • A scale bar
  • Fancy corner designs
  • Different colors for different neighboring countries
  • Slightly curved title text to better adhere to the things they’re naming. In the final image below, I curved basically everything except for “Vinera Forest” and “Bradad Tundras.” Even the continent name has a very slight arc to it.
  • Different fonts to signify importance. Again, see final result below.
  • Sea monsters in the ocean, if that’s your gig.

If you REALLY want some advanced stuff to make your maps stand out, try for these things as well. To get them to look realistic and reasonable, reference reference reference! And remember to include map keys!:

  • A topographical overlay to indicate elevation
  • A climate overlay to indicate different biomes
  • A population density/distribution overlay (helpful if you have multiple races/species going on)
  • Temperature map overlay
  • Political map overlay with clear borders between countries. Color it all in if you want. Add capital cities.

Please note that this world map is a really old first iteration of mine and doesn’t have a proper map projection! Note the compass, border, corner art, and (frankly bad) meridians and parallels.

Also note how the mountain rangess in Thoan and Janting are actually part of one long chain.

And that’s it for the world and regional map tutorial! Coming up next is the tutorial for making maps of towns!

Şimdi anlatacağım hikayede olayları birinci ağızdan dinledim ve bazı kesimleri yaşanırken orada bulunuyordum. Umursarsınız ya da umursamazsınız. Orası sizin bileceğiniz iş ancak bunu anlatmasaydım gerçekten kendimi iyi hissetmeyecektim. 30lu yaşlarının başında, işinde başarılı, ailesiyle pek sık görüşmesede her bayram da ellerini öpmeye giden, etliye sütlüye karışmayan bize her türlü konuda yardımcı olan aynı zaman da da  kimsenin, kimseye kötü davranmasını hoş göremeyen delikanlı bi abimizin hikayesi bu. Bu abiyle nerede ve nasıl tanıştığımla başlayacağım. Arkadaşlarımla sürekli gittiğimiz bi bilardo salonu vardı. Bilardo salonunun sahibi çok matrak ve çok zeki bi adamdı. Ancak mekanı eşi işletiyordu. Paraya ihtiyaçları olduğu için değil de eşi istiyor diye açmışlardı o bilardo salonunu. Okan abi sakin ve mizahi kişiliğinin yanı sıra gayet zeki adamdı. Bu mekana yalnızca gelip giden bizler değildik. Mekan mahalle içinde epey popülerdi. Okulu ekip bilardoya gittiğimiz bi gün, saat 11.30 gibi kapı açıldı. Masalarda kimse oyun oynamıyordu. Hepimiz kenara çekilmiş bira içiyorduk. Sohbet ediyorduk. Hayri yine manitasıyla kavga etmişti. Hayri ve Ece’nin kaprislerini ve kahırlarını biz çekiyorduk yine, her zaman olduğu gibi. Anlatılsa dişin kovuğunu doldurmazdı, öyle boktan bi sebepten kavga etmişlerdi yine, hayri inatla anlatmamak için direniyordu. Burdan anlayabiliyoduk ama ısrar etmemizin sebebi Hayrinin bi salaklık edip kendini dolduruşa getirmesi ve sonra da eceyi yok yere terk etmesiydi. Biz bu muhabbetlerle uğraşırken, kapı açıldı ve daha önce hiç birimizin tanımadığı bi adam girdi içeri. Barda duran Sezen ablaya yaklaştı ve bişeyler söyledi. Tabureye oturdu ve kafasını önüne eğdi, beklemeye başladı. İçki söylediğini anlamıştım ama kimdi. Nerden gelmişti. Bu mahalle dışından insnalar buraya pek sık uğramazdı. İşin aslı kimse, asla uğramazdı bizim tayfalar dışında. O yüzden epeyce tedirgin olmuştuk ve bütün sohbetlerimizi sesimizi hafifçe kısarak devam ettirmeye çalışmıştık. Ki bizim grupta serseri mi yok! Can ve İterhan gidip adamın tepesine dikilmiş. Onlar gidene kadar gittiklerini fark etmemiştim. Arkamı dönüp baktığımda gördüm ki bizimkiler adamı sindirmeye çalışıyo. Adamsa gayet rahat. Kollarını geriye doğru tabureye yaslamış iterhanla konuşuyo. -Polis misin? +Polise mi benziyorum? -Boka benziyosun. Polis misin? +Bu grubun ağabeyi sen değilsin ama istiyosun değil mi? Adamın hangi akla hizmet böyle konuştuğunu düşündüm. Kendini dövdürtmek miydi amacı. Herne’ise istediğini almak üzereydi, gidip müdehale ettim. Erhan’ı göğüskafesinden kavrayıp kenara kaldırdım. Can’a bakmam yetti. +Rahat dur, ses çıkartma. -Ama abi... +Erkan itliğin tuttu yine. Rahat dur. Ben hallederim masaya geç. Kızlar korkuyo. Erkan gidene kadar peşinden baktım. Canda hemen arkasından gidip erkanın omuzlarına ellerini koyup saçlarından öptü. ‘’Sıkma canını, çıkarken bizde çıkarız’’ dediğini dudaklarını okuduğum için anladım. Adamın oturduğu tabureye yakın duran tabure olmadığı için beş metre ilerideki taburelerden birini sürüyerek altıma çektim. Yanına oturdum. +Senin derdin, dert olmak mı? -Hayır amacım bi bira içmekti ama gördüğün gibi çocuklar çok ağresif oluyor. +Bu kendini beğenmiş tavırları bırakmazsan bende çocuklaşabilirim. -Yaşında davranmanı yeğlerim. +Peki, şimdi burda ne aradığını söyle. -Dediğim gibi sadece bir bira içmeye geldim. +Peki, afiyet olsun o halde. Diyip kalktım ancak tatmin olmamıştım. Masaya geri döndüm ve Hala hüzünle etrafa bakıp bira içen Hayrinin çenesinden tutup bana bakmasını sağladım. ‘’Gidip o kızı al, buraya getir. Beni daha fazla sinirlendirmeyin.’‘ Talimatım gayet açıktı.Hayri masadan kalkarken biralarının parasını cebinden çıkarttı ve masaya attı. Selam verdi ve çıktı. Erkan arkasından çıktı. Kolunda gizem ile. Sinanla göz göze geldiğimde anladım ki bi haltlar karıştırıyolar. Neolduğunu söylemesi için çok baskı yaptım ama sesi çıkmadı. Can biliyordu diye düşünerek Can’ın üzerine gittim ama bilmediğine yemin ettiği için daha fazla üsteleyemedim. Arkamı dönüp yeni adamımızın hala orda olup olmadığını kontrol ettiğimde gördüm ki adam gitmişti. Pencereye yaklaşıp dışarıyı kolaçan ettim. Adamın arabası hala duruyordu. Ama kendisi yoktu. Nereye gittiğini merak ederek kapıya çıktım. Erkan yine bi aptallık yapıp başımızı belaya sokacaktı. İçime doğmuştu. Yada Tecrübe diyelim. Sigara yaktım ve bilardo salonunun yanındaki bina ile arasındaki boşluktan bir ses geldi. Yumruk yiyip inleyen bir adam sesi. Erkan yine yapacağını yapmıştı. Hırsları yüzünden birine kin kusmayı becermişti. Erkanın bu halleri yüzünden başımıza gelmeyen olay kalmamıştı. Hemen müdehale edip erkanı mekana attım. Bu yeni adamı yerden kaldırıp özür diledim. -Arkadaşım adına senden özür dilerim. +Biraz hak etmiş olabilirim ama arkadaşının eli de ağırmış. İçtiğimi kusuyordum nerdeyse. Bunu söylerken gülümsüyor olmasından anladığım kadarıyla zaten istediği buydu. Karşımdaki duvara yaslanmış yere eğik başını sağa sola çevirerek konuşuyordu. Şimdi bi biranızı içebilir miyim diye sorduğunda garip hissettim. Bi bira kazanmak için bi kaç yumruk yemek... Gerçekten ilginç bi adamdı bu adam ama anlayabildiğim kadarıyla dayak yemekten ve insanlardan korkmuyordu. İçeri buyur ederken mekanın kapısını ben açmıştım onun için. Geçmesini bekledim ve tekrar taburesine oturdu. İki bira versene abla, bana yaz’ dedim ve gelen biralar eşliğinde konuşmaya başladık. Bu şekilde tanıştık bu abimizle. Bize o günden sonra maddi ve manevi bi çok konuda yardım etti. Erkanın annesinin tedavisini üstlendi. Cana burs sağladı ve gizemin erkek kardeşi için bi tekerlekli sandalye aldı. Mahallemize yeni taşınan bu adamı o gün tanımamış olsaydık, epey zor durumlarla baş başa ve çaresiz kalacaktık. Bi haftasonu bütün tayfa toplanmış bilardo salonunda turnuva yaparken Ender abi geldi. Kafası bozuktu. Yüzündeki donuk bakışlar ve büzülmüş dudaklardan anlamıştım. İçeri girdi, bize baktı ama bizi görmedi. Yanına gitmeye yeltendim ama sezen abla beni el işaretiyle durdurdu. Geri dönmemi işaret etti. Söylediği gibi bilardo masasının başına geçtim tekrar. Ama içten içe de Ender abiye n’olduğunu merak etmekten kurtulamadım. Dün ki ender abiyle kıyasladığımda bu gün karşımız da ki taburelerde oturan Ender abi, zafiri tüketmişti. Hiç tanımasanız bile yüzündeki ifadeye baktığınız zaman içiniz burkulurdu. Daha fazla dayanamadığım bi an sezen abla ellerini iki tarafa kaldırdı ve mutfağa gitti. Sezen abla gözden kaybolur olmaz, koşar adımla Ender abinin yanına gittim. Ardı ardına sorularımı sıraladım. İlk on sorudan sonra bunalmış olacak ki, ‘’Baran, başımtacı, daha sonra konuşsak kızmazsın değil?’’ Estağfurullah abi diyerek müsaade istedim. Bilardo masasının yanına gittim, ebru yanıma gelip ne olduğunu ne dediğini ne konuştuğumuzu sordu. Kolumu çimdiklemeseydi hala Ender abiyi izliyor olacaktım ve sorularının farkına varamayacaktım. Kendime geldiğimde ve aklımın yüzündeki buğulanma kalktığında elime tutuşturdukları kısa ıstakayı rastgele salladım. Artık oyun umurumda değildi. Ender abiyi düşünüyordum. Elimde değildi. Takıntılıydım. Takmıştım ve geçmeyecekti bu merak. Yirmi dakika ve beş bira sonra Ender abinin yanına gittim. ‘’Ender abi, iki elimin yumruğu, noldu ne derdin var can abim. Derdin derdimdir, anlat!’’ Dedim ama bunu söylerken sesim bi inceldi bi kalınlaştı. Hüzünden ve boğazımdaki bira balgamı yüzünden konuşurken işkence çekiyordum. Ender abi, taburede hafifçe doğruldu. Dudaklarının üzerine işaret parmağını uzattı ve ‘şşşşşşşşu’ dedi. Susmamı istediğini biliyordum. Ama bende çok şeye karışmamasını istemiştim. O beni dinlemeyip yardım etmişti. Yanımda durmuştu. Hatta derdimi anlatmadığım için dövdüğü dahi olmuştu. Şimdi iki naz yaptı diye ona sırtımı dönüp, boktan bi masada, bilardo toplarının hesabını yapacak değildim. ‘’Anlat siktirme şimdi derdini tasanı, yeter kendine gel’’ dememle çenemde bi sızıyla, kulağımdabi çınlamayla kendime geldim. Alkolün verdiği dengesizlikle göt ucuyla oturduğum tabureden kurtulmuştu baldırlarım. Gözümün altında, yanağımda bi yanma, gözümde hafif bi kanlanmayla kendime geldiğimi hissettim. Kırk yıllık ölümden uyanan zombi gibi dikeldim. Hani şu kalbi kan pompalayınca kendine gelen zombilerin olduğu bi film vardı ya, o film de ki aşık olan zombi gibi oldum. Bi tokatla kalbime kan gelmişti. Öfkeden de kudurmuştum ama abimiz vurduysa bi bildiği vardır’ deyip susmaktı tabii bize düşen.  Ender abiden yediğim ne ilk ne son tokattı. Yanına tekrar yanaştım. ‘’Özür dilerim abi, haddimi aştım.’’ ‘’Bende, şimdi siktir git sonra konuşuruz.’’ Tamam dercesine kafamı salladım. Ayağa kalkmıştım ki, bira bardağını kavrayan parmaklarını gördüm. Parmağını koparsak çıkartmayacağı yüzük yoktu parmağında. Görür görmez anladım o parmağı. Eşiyle bişeyler yaşamıştı. ‘’Ender abi, abi, anlat nolur artık, anlat.’’ Duydu, dinlemedi. Boğazındaki gıcığı temizledi. Birasını kavradı, kafasına dikti. Adem elmasından akan bira benim genzimi yaktı, ona dokunmadı. -Hüzünle bira dikleyen adamlar da bir şiir olabilir ama amına koyim böyle şiirin.- İki. Üç. Dört. ‘’Anlat abi. Abi! Kendini dinleme. Ssuuus. Peki sinirlisin. Anladım abi. Yürü. Hayır. Küfür etme. Insanlar sana bakıyor abi. Başını öne eğ. Gözyaşına engel ol. Sus. Küfür etme. Sus. Sus. Sus. Hayır kavga çıkartma abi. Bu kez değil. Yürü. Omuzlarını iyice düşür. Sigaran sönmüş. At. At. At, abi! Küfür etme. Gözyaşı. Çaktırmadan sil, kendine bile! Sil. Hemen dedim. İç sesinle sesli konuşma. Duyacaklardır. Sus. Kimseye kaş çatma. Gözyaşı. Sil. Bekleme. Yürü. Devam et. Kimse yok. Sokak boş. Lamba patlak. Sigara yak. Etraf aydınlansın. Bi duman al. Gökyüzünü seyret. Sinirlisin. Küfür etme. Gökyüzü seni dinliyor. Gözyaşı. Öfkelisin. Sakla. Sakla. Sakla. Yürü. Çok durma. Ses çıkartma. Çakmakla oynama. Sigara. Çek. Çek. Çek. Siktir. Kayboldun. Yolunu bul. Bul. Bul. Bul. Kayboldun. Gözyaşı. Sil. Hemen sil. Sinirlisin. Sus. Hemen sus. Kaybettin. Kaybet. Kaybet. Şimdi tekrar. Yürü. Sigara. Yürü. Sil. Ağlama. Sinirlisin. Sakinleş. Yürü. Mırıldanma. Insanlar tekrar bakıyor. Beynini sustur. Ses yapma. Yürü ve yürü. Kaybettin. Kaybet. Kaybet. Şimdi daha çok. Kaybet.’’ Altıncı birada ben sustum. Gözü yaşlı. Baktı bana. Baktı. ‘’Siktir git lan.’’ Dedi. Dinlemedim, duymadım. Duymadıysam söylenmemiştir dedim kendime. ‘Ender abi, inatçısın anladım, ama ben, beni aldatan manitama farkettirmeden beni kimle aldattığını öğreniyim dedim, tam dört ay daha boynuz yedim. Bende fena inatçı değilim abi, anlatacan.’’ Dedim. Güldü. Resmen güldü amına koyim. Tamam hafiften tebessüm olsa haklıydı ama böyle bi kahkaha, bu olaya fazla. Ya da, insanların acılarını acı çekerken dinlemek insanı gerçekten rahatlatıyor. Bilemiyorum. Ama Güldü. Yaklaşık on dakika güldü bu olaya. Ses etmedim, anlatacaktı farkındaydım. Birden sustu. Hık etmedi. Tek sesi çıkmadı 4 dakika boyunca. Nefes bile almadı diye düşündüm. Öyle kitledi kendini bardağı izledi. ‘’Biz, kübra yengenle dokuz yıldır evliyiz. Daha önce de 3 yıllık ilişkimiz vardı, üniversitede. Böyle garip ama, tek başına oturmuş kahve içiyodu, elinde de ,hiç unutmam, kahverengi bi ajanda, el yazısıyla yazılmış bişeyleri okuyo. Ben de haşereyim o zamanlar. Solcular, devrim falan. Kapılmışım gidiyorum.  2002 falan işte o dönemler, bizde üniversite içinde sözde kapitalizmi yenicez. Bunu kantinde gördüm ders arası, böyle kısa saçlı, sandalyede kaybolmuş, elinde kahverengi bi defter, okuyo. Böyle bi hoşuma gitti anladın mı! Ya rabbim, sanainanmayan akılsızdır’Dedirtti bana elimde de sosyalizmi anlatan broşürler var. Yanımda arkadaş var, eline tutuşturdum broşürleri, ‘’Sen devam et benim az işim var’’ dedim gönderdim elemanı. Kübra yengenin başına dikeldim. Hanzo gibi, ‘’Sen ne okuyosun?’’ dedim. Aynı bu ton ama, öküz gibi, hesap soruyorum tanımadığım kıza. Hani ters düşen bişey söylese dövecem sanki. Böyle kafasını yavaşça, ürkek ürkek kaldırdı. Gözler ap açık kahverengi, gözlerinn altı çil çil böyle. Gözüne de arkamda ki camdan ışık vuruyo, daha bi mükemmel oldu, yarım gün ışığı altında. ‘’Şiir okuyorum. Dayım yazmış.’’ Böyle dedi. Hiç unutmuyorum. Unutmam olum. Ölsem o anı unutturamazlar bana. ‘’Dayın şair mi senin’’ dedim. ‘’Yok, benim dayım marangoz’’ dedi. ‘’Şiir devrimcilerin işidir’’ dedim. ‘’Her şiir devrimdir zaten’’ dedi. Apıştım kaldım karşısında.  İlk görüşte aşk mıdır bilmem ama sarhoş gibiydim be olum, anladın sen işte. ‘’Dedi. O anlatırken elimi kaldırıp bira getirmelerini söyledim bizimkilere. Sesimle ürkmüş ceylanlar gibi irkilen Erza’nın elindeki ellilik bira bardağı düşecek gibi oldu, gözlerim büyüdü. Dikkat kesildim. Son an da dengesini kazanıp birayı ve bardağını dengeleyen Erzadan biramı getirmesini rica ettim daha kısık bi sesle. Hala anlatmaya devam eden Ender abiye dönüp, biramdan bi yudum aldım. Elinde rakı bardağı olduğunu o saniyeye kadar fark etmemiştim. Nası oldu anlamadım ama gözüme perde inmişti, o anlatırken dünyadan kopmuş, anlattıklarını yaşamıştım resmen. Rakıyı ne zaman söylemişti, ne zaman içmişti. Hepsi tamam. Peki ben nası bu kadar hayal perest bişey olmuştum. Ciğerime çöken dumanlı çöl ateşine su serpmek ister gibi derin bi soluk aldım. Anlatmaya devam ediyordu. ‘’O günden sonra, yürüyüşlere, eylemlere, boka püsüre ayırmam gereken bütün zamanı onun yanında geçirmeye başlamıştım. TKP’nin üniversite sorumlusu benden uzun zaman haber alamayınca adam yolladı, yanına çağırttı. Tabi aklım başımda mı ki gideyim. Ben onu tamamen unuttum yengenin yanındayken. Bi gün dersler bitti, kampüs çıkışında yengenle gidiyoruz, belki birer bira içip eve geçeriz falan diye plan yapıyoruz, koluma biri girdi. Bi kaç saniye ara geçti geçmedi, yengeni de kolumdan çıkarttı bi başkası da o koluma girdi. Bildiğin zorla yürüyorum. Yengene falan bakıyorum dönüp dönüp. Ben direnmeyi bırakmayınca, koluma ilk giren it boşluğuma sağlam bi yumruk vurdu, neye uğradığımı şaşırdım. Yaklaşık beş yüz metre yürüttüler, arkaya dönüp bağırıyorum hala, sen eve git gelirim ben diye. Bizim hanım dinler mi! Böyle tenha bi yere gelince iki kişi oldu sana on beş kişi. Dinlendi dinledi, dövdüler beni. Yengen de uzakta beni döven itlerin ayakçı kızlarının arasında. Ona kimse dokunmuyo ama yanıma gelmesin diye zor zaptediyolar. Görüyorum. İyice hacemat olana kadar dövdüler beni. Grubun lideri geldi, saçlarımdan tuttu kaldırdı, ağzıma diziyle vurdu üç dört dişimi kırdı. ‘’Bi daha seni bizim hiç bi eylemcimizin, yoldaşımızın, örgüt evimizin yanında yakınında görmeyecez, yoksa çok daha kötüsüne hazırlarsın kendini Ender yoldaş’’ dedi. Sanki onlara ihanet etmişim gibi baktılar bana, giderlerken hepsi yüzüme tükürüyormuş gibi utandım. İnandığım şeyden vazgeçmemiştim ama inanacak daha güzel bişey bulunca onları ve davalarını unutmuştum işte. Sonraki birkaç ay hastanede, birkaç haftada dişçide geçti. Yengenle sözlendik okurken. Evi birleştirdik, aileleri tanıştırdık. Herşey güllük gülistanlık. Okul bitti evlendik. O bi iş buldu, ben bi iş buldum, bi kaçsene başka işlerde çalıştık. Biraz para biriktirdik, kredi çektik, bi atölye açtık. Ben işçiliğini yapıyordum o muhasebesiyle ilgileniyordu. Herşeyin yanı sıra, yengen bi oğlan çocuğu istiyordu. Ben… Ben yapamıyordum. Evlendiğimiz ilk sene öğrendik bunu. Yok genetik yok öyle yok böyle, gitmediğimiz doktor kaldımı bilmiyorum ama merdiven altı yerlerde bile çare aradım. Annemle konuştum, yok o macun, yok o bitki, yok bu ilaç, yok bu tedavi. Hiç biri bi boka yaramadı. İşlerimiz güzel gidiyodu. Evimiz, arabamız, bankada paramız, herşey güzel gidiyordu. Bi akşam yemek yerken yengen ‘’Madem çocuğumuz olmuyo, o zaman biz de evlat edinelim Ender’’ dedi. Gülümserken bu kadar güzel görünen başka bişey varsa namerdim baran. ‘’Olur, sen istersin de olmaz mı be iki gözümün çiçeği’’ dedim. Güldü, utangaç bi gülmeydi. Yemeğimizi yedik, seviştik, biraz şarap içtik, tekrar seviştik. Ertesi sabah işi falan boşverdik, gerekli şeyleri öğrenmeye gittik. Çocuk evlat edinmek öyle herkesin becerebileceği şey değilmiş, bunu öğrendik. Daha ilk araştırmamızda, benim sicilimdeki lekelerin en büyük engellerden biri olduğunu öğrendik. 5 yılda bi siliniyor diye biliyordum dedim yengene, yeminler ettim. Sicilimi aklımda tutmuyorum ki baran. Ne bileyim ben be. Bi ay, bi yıl. Bekle. Bekle. Bekleee. Bi bok olduğu yok. Sonunda yengen dayanamadı vazgeçti, ümit etmek çok yoruyordu onu. Bende yoruluyordum ama işte, sevdiğin kadına bi oğul veremeyen yetersiz bi adam olunca, anlıyosun ki senin yorulmak gibi bi lüksün yok. Gebersen de denemekten vazgeçemezsin. Çabalamayı bırakamazsın. Ölmek bile senin haddin değil. Yetersizsen, yarım adamsan. Ölmek bile öyle tam anlamıyla olmuyor. Her gün bi nebze ölüyosun da kimse kanayan yaraya dikiş atamıyor. Dün gece yemek yerken, tuzu istedim. ‘’İki gözümün çiçeği, tuzu uzatır mısın?’’ dedim. ‘’Ben ayrılmak istiyorum Ender’’ dedi. Senden tuzu isteyen birinden nasıl ayrılabilirsin ki baran.  Benim babam da anamdan tuz isterdi, onlar ölene kadar evli kaldılar. Bende öyle yaparım diyordum. Sevdiğim kadından tuzu isteyerek ölüme yaklaşırım diyordum. Tabi demekle olmuyor. Sen diyorsun da, karşındaki de bişeyler diyor. Öyle ayrılmak istiyorum deyince, kabul edecek değildim, hayır deyecek oldum bi an. ‘’O zaman oğlumu istiyorum Ender.’’ Dedi. Masadan tuzluğu aldım, ayağa kalktım. Misafir odasına girdim, biraz ağladım baran. Yalan değil ağladım ama senden tuzu isteyen birinden ayrılmak nasıl bi şey Baran. Ben anlamadım. Anlamadım allahını seviyim.’’ Dedi ve rakı bardağının dolu kalan payını kafasına dikti. Ayağa kalksa, yalpalar yerine geri otururdu. Ayağa da kalkmadı zaten. Elini kaldırdı. ‘’Herkese benden bira’’ dedi, gülerek. Arka masada keyifleri tıkırında olan gençlere kadeh kaldırdı. Herkesin hep bi ağızdan teşekküre boğduğu adamı, daha dün gece, karısı, bi tuzluk tuzda boğmuştu. ‘’İntihar etmeye gittim.’’ Bu cümleyi duyunca hemen, ani bi ürpertiyle ona baktım. ‘’Bakma öyle, onsuz nasıl yaşanır bilmek istemiyorum, ondan önce nasıl yaşadım hatırlayamıyorum bile’’dedi. ‘’Sabah yüzüğü çıkarmamı istedi. Bu konuda bana karışamayacağını söyledim. Vasiyetimde o yüzük benim parmağımda kalsın diyeceğim dedim, saçmaladığımı söyledi. ‘’Ayrılmamız dünyanın sonu değil.’’ Dedi. ‘’Benim için öyle.’’ Dedim.   Yüzüme bile bakmadı. Öğleden sonra gidip davayı açmış. Büroda oturmuş ne halt edeceğimi düşünüyordum. İçeriye girdi. Gülümsedim hiç bişey yokmuş, oğlumuz okuldaymış gibi davrandım. Ayrılmıyormuşuz gibi yaptım. ‘’Yıkılmam derdim eskiden de inanmazdım Ender. Gidiyorum! Nasıl oldu da yıkılmadın daha?’’ -Hiç bi harabenin yıkılışını seyrettin mi Kübra? Böyle eskiyerek düşer, ufak ufak. Parçacıklarını göremezsin ama bi yıl sonra baktığında bi yıl önce bacası olan yerde artık boşluk vardır. Bi yıl sonra yine gör beni Kübra...’’ Geldiği gibi çıktı bürodan. Azönce gülümseyen dudaklarım, gözlerimin etrafında gülücüklerin oluşturduğu kırışıklıklar, yerini bu ifadeye bıraktı.’’ Dediğinde gözlerine baktım. Gözlerinin içinde siyahlıktan başka bişey kalmamıştı. Belki biraz da kan! Ender abiye hiç bişey diyemedim. Böyle bişey karşısında, bi insana ne denirdi. Teselli mi edilirdi? İntihar mı öğütlenirdi? Başka kadın mı yok’ demeyi bile düşündüm ama cesaret edemedim. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Kendi kendime ‘’Bu nası dert amına koyim! Ne öldürür, ne de yaşamak gibi yaşatır adamı’’ dedim. Ender abiye hiç. Hiç bişey diyemedim. Rakı içti. Rakı içtik. Oturduğumuz taburelerde sızana kadar. Rakı içtik. Sabaha saat beş gibi uyandırdılar ikimizi. Ertesi gün okuldan sonra amcamın bürosuna gittim, bi kaç kere ender abiyi düşündüm. Uzun zaman boyunca düşündüm her seferinde. Gidip yenge hanımla konuşmayı bile düşündüm ama ne haddine lan deyip kendimi susturdum. Akşam salona gitmek için, İterhan’ı ve Can’ı evlerinden almaya giderken, yol üstünde ki Ender Abinin evinin camlarına baktım. Camı yanan odanın, evdeki boş oda olduğu aklıma geldi. Bi kaç metre geçtikten sonra jeton düştü benim. Geri döndüm. Koşar adım  aparta girdim. Merdivenler. Merdivenleri bitiremeden erkanı aradım. Erhanı aradım. Canı aradım. Can ilk çalışta açtı. ‘’Lan, bu gün ender abiyi gördün mü? +Yok babacan, daha evden çıkmadım ama erhanlar salondaydı onları ara istersen. -Sen onları ara hemen ender abinin eve gelin. Kızlara bişey demeyin. Hemen çık evden koş Can.’’ diyip telefonu kapattım. Ender abiyi aramaya başladım. Düşündüğüm gibi. Telefonu kapalıydı. ‘’Lütfen daha sonra tekrar arayınız. -Amına koyduğumun orospusu daha sonra, arayacak bi ender abim olmayacak.’’ Az önce telesekreterle kavga etmiş olmamdaki salaklığımı göz ardı edip kapıya var gücümle vurmaya ve Ender Abi’ diye bağırmaya başladım. İçeriden gelen televizyon sesi korkularımı arttırdıkça kapıya vuran elimin şekli de değişiyordu. Parmaklarımın ortalarıyla vurmaya başladığım kapıyı şu anda yumrukluyordum. Açılmadığı her saniye sinirleniyor ve korkuyla doluyordum. Aklıma alt katın balkonundan tırmanmak geldi. Hemen alt komşusuna gidip kapıya vurdum. Anında açılan kapıyla beraber içeri girdim. Açıklama dahi yapmadan Balkonun girişi olduğunu düşündüğüm odaya girdim ve hızlıca balkon demirinin üzerine çıktım. Üst kata boyum yetmedi ama parmak ucuyla tutumaya yetecek kadar zıplayabildim. Her hangi bir zamanda yapamayacağım hareketleri, korku ve endişem hat safhadayken basitçe yapmıştım. Ender abinin evinin balkonuna tırmandım ve kapıyı açmaya çalıştım. Olmadı. Kilitliydi. Yan tarafa eğilip cama baktım. Kapalıydı. Üzerimdeki montu çıkarttım ve elime doladım. Bütün gücümle balkon kapısının üzerindeki cama vurdum. Cam tuz parçacıkları gibi yere dökülürken montu elimden sıyırıp kapıyı içeriden açtım ve koşarak iki kapı yandaki odaya girdim. Kapının önünde. Gördüğüm manzara karşısında. Elimden damlayan kanları dahi görmedi gözüm. Hücum edercesine evin kapısına abanan kalabalığı eve almak için kapıyı açtım. Daire kapısından çıktım ve merdivenlere oturdum-(yığıldım- ruh’un terk ettiği etten bedenler için kullanılan sözcük)- Bi oda içinde, ‘’Ayrılmak dünyanın sonu değil’’ diyen bi kadının cesedi. Onun asılı olduğu ipin karşısındaki duvar dibinde de, ‘’ ’İki gözümün çiçeği, tuzu uzatır mısın?’’ deyip onu seyrederken kalbine bıçak saplamış bi adamın cesedi.

Ne dersiniz bilmem ama bazı tabutlar tek kişilik değil.
Ne dersiniz bilmem ama bazı ölümler ani değil.
Ne dersiniz bilmem ama bazı intiharlar nesnel değil.
Ne dersiniz bilmem ama bazı aşklar yalan değil.

Terkedilmiş bir bina gibiyim. Güzel anıların yaşanıp unutulduğu bir yer gibi.

Mapmaking Part 1

So you want to make a custom map! Pylon Bina here to lend their (hopeful) expertise on the matter.

Mapmaking is a great way to add physical context to your stories. Knowing where people are in relation to the world around them helps readers follow along the journey more accurately, ESPECIALLY if there are lots of events happening far away from each other. Tolkein’s books include maps to get you oriented around Middle Earth while multiple plotlines were happening, and C.S. Lewis had maps of Narnia and the surrounding countries so that “Calormen” and “Ettinmoor” weren’t just vague concepts to the reader.

Mapmaking is also a great mental exercise that brings together a lot of general knowledge, and will get you thinking about how your world works. By the end of mapping your world, you’ll have a much better grasp of your setting. Not to mention it’s an indispensable reference!

So, this tutorial will cover the all the different scales that you might need. Some of these are related and will be grouped together: world/region/country maps, and city/town maps. Since the tutorials are image-heavy, they won’t both be put together in this post, but linked separately.



Mapmaking Part 1a: Large-scale maps

Here we’ll go through the process of creating a large-scale map. All steps will be listed in order, but not all steps apply to the kind of map you want. For example, if you’re focusing on a country or province, skip the step about picking a map projection (unless your country is absolutely enormous).

STEP 0: STYLE

This isn’t really a necessary step for the beginning, but it’s best to think about it early. What kind of look are you going for? An old, parchment-style map? Something sleek and as informative as possible? Is it a reference only for you, or would you include it with your published material? The maps I’ll use for the tutorial are the old-looking parchment ones.

STEP 1: SET UP THE MAP

If you’re drawing a world map, you might consider picking a map projection. This gives you a border to draw in and adds some realism to your map. There’s a wikipedia page on map projections to look at (HERE). There’s some crazy ones out there. I went with the Winkel-Tripel projection (fun fact, National Geographic uses this projection for their all-world maps).

Then decide: How many continents? Do you have a Pangea thing going on? Or do you have 5-6 major land masses like Earth does? Is it all islands?

STEP 2: DRAFTING BORDERS

This is the fun part and most creative part, really. Here you’ll choose the location and general shape of your borders/landmasses. They might be the continent’s coastal boundary, or it could be a political border. Keep in mind that political boundaries have way more regularities in them than coastal boundaries do (for example, the boundary between the US and Canada has a long smooth portion in it).

Choose your shapes. They can be super vague, just get the general idea down. Consider completely random objects for inspiration if you want more irregularly-shaped landmasses/countries. Lumpy horse head? Rooster tail? Saggy boot? Go nuts. Here I used a lumpy upside-down arrowhead shape.

Special note on political borders: A lot of the time, political boundaries follow meridians/parallels (resulting in a smooth border), or natural formations such as rivers and mountain ranges. Keep this in mind when drafting.

STEP 3 (optional): REFINE SHAPES

If you feel your shape isn’t distinct enough, take your time and refine it. Add notches, lumps, carve chunks out of the edges, anything you want, until you’re happy with the overall shape. For inspiration, look at a real-world map and look at just how irregular and weird some countries/continents are in their shape. Don’t be scared to make something crazy! I mean, look at the broken-ness of northern Canada. Or the intense squiggles of Greenland. The thin-ness of Chile. Lots of weird stuff irl to remind you just how flexible you can be.

STEP 4: LINING (AND EMBRACING RANDOMNESS)

Ahh, the fun part. And the part that might take the longest. Lining/inking! If you don’t have steady hands or worry about making smooth lines, don’t fret! Coastlines (and to a certain degree, political boundaries) are filled with some shaky random nonsense. To get a border that really feels real, embrace that randomness and don’t bother with a steady hand. I purposefully let my hand shake and twitch to get that proper randomness. Make sure that you enlarge your sketch to be properly big enough for your map.

Note how I deviated from my sketch all over the place. The sketch is really just to give you an idea. I encourage straying from it when you want more interesting borders. I also added some random islands nearby.

STEP 5: MAJOR LAND FEATURES

Before you put your cities down, you need to get the lay of the land. Are there mountains? Rivers? Lakes? Deserts? Forests? If you have a climate already planned, reflect that on your map. You can either include them on your final map, or have it in a sketch somewhere (or on an extra layer in your art program) just so you know. Reference real world maps for help.

To actually draw these things, check out their representations on real maps or fantasy maps. It might be sections of color, different textures, or you can get artsy and throw down some triangles for mountains, clustered circles/scribbles for forests, etc. Just so long as anyone looking at the map can easily tell what’s what. !!! Include a map key if you have to !!!

Consider this: Lots of land features work in tandem. Rivers can originate from mountains. Air currents mean a forest might be on one side of a mountain range but not on the other.  All rivers end in the ocean. All rivers flow downhill! Mountain ranges are BIG. Does a mountain range cut through multiple countries/continents?

Also consider: Do any land features make up a border to your country (if applicable?) Rivers are great for political boundaries.


This has been the first part of making a custom map; stay tuned for the second part (in which pylon Bina goes into adding the civilization part to your new landmasses) coming soon!

Bi bina düşünün dışı güzel,çok güzel ama içi yıkık dökük,çatısını yerle bir etmişler duvarları yıkılmış kırılmış parçalanmış tek sağlam yeri kalmamış ama her gören dışına bakıp içeriyi görmeden aldanıyo güzelliğine ama aslında içerideki döküntü tahmin bile edemiyecekleri kadar enkaz halinde
-İşte o bina benim.