by aly

Lucky Us: The International Incident
  • Mayor Bourgeois: Prince Ali will be perfectly safe here. My daughter Chloe and her friend Adrien are upstanding citizens and highly responsible young people. *leaves*
  • Adrien: So Prince, how do you say "party" in your country?
  • Prince Ali: Why...?
  • Chloe: *brings out the booze* PARTYYYYYY

anonymous asked:

so like also a group chat between Chloe Adrien and the prince

I’ll do you one sadder.

Adrien: Hey Chlo, you got a gift basket.
Chloe: *curled up in bed, skinny and bald* From who?
Adrien: Prince Ali. It’s mostly chocolate.
Chloe: *tired smile* That’s nice of him… I’ll eat it later, okay?
Adrien: Sure. *squeezes her hand*

Originally posted by urban-adventurer

20. Bölümden Hilal ile Leon ve Üçgen Karmaşamız

    Güzel bir pazar gününden hepinize merhabalar!

    Perşembe akşamından beri fandom olarak Hileon konusunda biraz gergin ve oldukça da endişeliyiz. Yıldız karekterinin ısrarla Hileon aşkından çekilmemesi, yılmaması herkesi çıldırttı ve kimisi tepkisini senariste, kimisi kanala yöneltti. Böyle bir kaos ortamında ümidin her şeyi kolaylaştıracağına inanıyor, olayı tüm yönlerden ele almaya çabalayarak kaleme alıyorum (!) bu yazıyı.

    Bölüm Hileon sahneleri açısından oldukça yüksek olan beklentilerimi karşılamazken, oyunculuk açısından beklentilerimin oldukça üstünde bir performans sundu bizlere.

     Hiç beklemeden sahnelere geçelim.

  Hilal’in Ali Kemal’le eve yürürken sinir krizi geçirdiği sahneden başlamak istiyorum. Sahne öylesine başarılıydı ki, bir an izlediğimin bir dizi olduğu gerçeğini unutuverdim ciddi ciddi. Miray Daner (Hilal) öylesine iyi oynadı, öylesine iyi hissetti ki Hilal’i burada… Şapka çıkarılası bir oyuncluk gerçekten.

   “Abi ölmüş müdür diyorum cevap ver bana!” diye çığlık atışı ne kadar da umudunu yitirdiğini gösteriyordu Hilal’in. “Ölmeyecek o, ölmeyecek teğmen.” diye çırpındı Ali Kemal’in kolları arasında daha sonra. Ali Kemal’den medet umuyordu bunca ümitsizliğin içerisinde ve Ali Kemal de yangına körükle gider gibi hastaneye gitmesine izin vermeyip “Mezarına gidersin.” deyince iyice kaybetti hakimiyetini. Söylenecek çok söz yok aslında bu sahne hakkında. “Acaba bunu neden yaptı?” diye düşünmemize fırsat vermeyecek bir sahneydi. Zira şu ana kadar hep içinde tuttuğu hislerini burada çığlık çığlığa bağırdı Hilal.

   Hilal’in odasına gidip yatağına atlayarak ağlaması oldukça sevimli bir detaydı. Sevimli olmakla beraber Hilal’in ne kadar çocuk bir ruh taşıdığını da görmüş olduk. 

    Gel gelelim Yıldız’ın olaya girişine.

     Yıldız’ın Hilal ağlarken sergilediği endişeli tavırlar, saçını okşayışı… Bu sahnelerde içimin ısınması aslında Hilal ve Yıldız’ın abla-kardeş sahnelerine ne kadar hasret olduğumu fark etmemi sağladı. Tüm bu aşk üçgeni meselesi yüzünden onlar gibi biz de unutuyoruz kardeş olduklarını.

    İlerleyen dakikalarda Hilal’in sessizce köşede Yıldız’a “Ölmez değil mi abla?” diye sorması ne kadar dipte olduğunu gözler önüne seriyor aslında. Kaybettiği ümidini başkalarında arıyor. Önce Ali Kemal’de, sonra Yıldız’da. “Ölmeyecek o.” diye histerik bir şekilde sayıklarken ne kadar muhtaç olduğunu da gördük Leon’a.

    Sahnenin en, en sevdiğim detayına gelirsek;

   Yıldız “Onu eline o silahı almadan önce düşünecektin.” dediğinde Hilal’in dönüp silahı tuttuğu eline, sanki her şeyin suçlusu oymuşçasına bakması… İzlerken kaçırdıysanız şimdilik bu sahne sizin için bir anlam ifade etmeyebilir ama ileride demek isteyeceğimi anlayacaksınız. Şimdilik burayı aklınızın bir köşesine yazın.

    Yıldız ve Hilal ilişkisinde kırılma noktası olan yere geliyorum. Ertesi gün Hilal inatla hastaneye gitmeye çalıştığında Yıldız’ın ona mani oluşu, onun için deli gibi endişelenmesi, gözlerindeki korku… Tum bunları keyifle izledim. Her ne kadar arkadaşları var gibi görünse de Hilal de Yıldız da çok yalnızlar aslında. Bu nedenle Yıldız’ın Hileon ilişkisi arasından çekilmesi sadece Hileon ilişkisi için değil, Yıldız & Hilal ilişkisi için de büyük önem arz ediyordu. 

    Bana sorarsanız bu bölüm izleyenlerin zihninde oluşan bencil, konak sevdalısı, güzelliğine düşkün Yıldız algısını kırmak için çok büyük bir fırsattı. Yıldız, girdiği yanlış yollara rağmen sevdiğim bir karakter oldu bu bölüme kadar. Payitahta olan nefreti ve milli mücadeleye olan inançsızlığı, bu nedenlerle Yunan himayesini kurtuluş görmesi onu sevimsizleştirse de gerçekçi düşünmek gerektiği kanısındayım. Elbette vatansever olmak oldukça önemli değer bizim için, ama bu vatansever olmayan biri tam anlamıyla kötü anlamına gelmiyor bu. Mesele iyi ya da kötü olmaya geldiğinde Yıldız bu noktada oldukça arada kalmış bir karakter. Objektif bir şekilde değerlendirdiğimde ne tam anlamıyla iyi bir karekter olduğunu savunabilirim, ne de tamamen kötü biri olduğunu söyleyebilirim. İzlediğim dizilerden deneyimimle söylüyorum, bu tarz karakterlerin yolunun kötü tarafta sonlandığına hiç şahit olmadım. Bu nedenle Yıldız’a zaman zaman sinirlensem de anlayışlı yaklaşmaya özen gösterdim. Ama bu bölüm bize gösterilen Yıldız gerçekten tam bir hayal kırıklığıydı.

    Kardeşi kolları arasında ağlarken ve kardeşinin Leon’u sevdiğini de oldukça iyi bilirken “Leon’u sevdiğimi de mi hiç düşünmedin?” demesi, bu sözleri sarf etmesi gerçekten bencilce bir davranıştı. Televizyon başında verdiğim tepkinin Hilal’inkinden aşağıya kalır yanı yoktu.

 “O ne demek abla?” derken Hilal üzerinde olan şaşkınlık bende de vardı. 19. bölümde Yıldız’ın Leon’a olan bakışları, bu üçgenden yavaş yavaş uzaklaştığı kanısına varmama sebep olmuştu fakat şimdi bu düşünceden oldukça uzak bir yerde duruyoruz. 

    Benim için asıl hayal kırıklığı ise Yıldız’ın hastanedeki sevinci oldu. Veronica’nın “Yıldız’la evlenmene müsaade edeceğim.” deyişine sevinmesi, Leon’un kendisini sevmediğini, kardeşini sevdiğini, kardeşinin de onu sevdiğini bile bile sevinmesi Yıldız karakterini oldukça küçülttü. Ben Yıldız’ın bu kadar aciz biri olduğunu düşünmüyorum ve düşünmeyi de reddediyorum. Şu an tek ümidim senaryonun özellikle bu şekilde yazılmış olması. Çünkü bana sorarsanız Yıldız’ın Hilal ve Leon’un arasından çekilmesi, Leon’un onu reddetmesiyle değil, kendi isteğiyle, hatta ve hatta Ali Kemal’e beslediği hisler yüzünden olmalıydı. Şu an elinde bir fırsat var, kalbinde de ümit. Eğer bu durumda iken kendi isteğiyle reddederse bu izdivacı, Yıldız karakterinin oluşturduğu kötü imajı yıkabileceğine inanıyorum. Ayrıca bu Yılke ilişkisi için de mühim bir tabunun yıkılışı olur zira senaryo bu şekilde ilerlerse Ali Kemal, Yıldız’ın Leon’dan sonra mecbur kaldığı kişi olmaktan çıkar, Yıldız’ın bilhassa seçtiği adam haline gelir. Ama bu sevinç gösterisinden sonra bu konudaki umudum yok denecek kadar az. Umarım aklın başına gelir Yıldız!

    Öte yandan Leon’un uyanışına sevinmesini gayet normal karşılıyorum. Bu konuda çok fazla tepki aldı. Kardeşinin hayatının tek bir sözüne bağlı olduğu adamın uyanışına sevindiğini söyleyenler, bu yüzden öfke kusanlar var ama yalnızca Yıldız’ın değil, Azize’nin de sevincini gördük, Cevdet ile Azize’nin onu yaşatmak için verdiği çabalara şahit olduk. Cevdet değil miydi “Dayan oğlum.” diyen ha? (Ay resmen kayınpeder- damat goals asjalkj). Hatta adım gibi eminim Ali Kemal bile sevindi yaşamasına. Sevinmeyecek olsa o bıçak her şeye rağmen keserdi o ince boynu. Hilal’den bahsetme ihtiyacı dahi duymuyorum zaten. Bölüm boyunca tüm aile yaşatmaya çalıştılar Leon’u. Bu nedenle uyanmasına sevinişini oldukça normal karşılıyorum.

    Yine de her şeye rağmen “Karamsarlığa kapılan kalpler çareyi düşünmeye fırsat bulamaz.” diyor ve Hilal’in hastaneye geldiği sahne ile devam ediyorum.

    Azize ve Hilal arasında geçen konuşma en çok beğendiğim sahnelereden biriydi. Bir çok açıdan kilit noktası olduğunu düşünüyorum. Öncelikle Hilal’in içindeki şefkate ihtiyaç duyan çocuk en nihayetinde kendini gösterdi. Üzerindeki acıyı kaldıramayan Hilal annesinin kanatları altına girdi. “Canım çok yanıyor anne, ne olursun yardım et.” derken sizin de yüreğiniz parçalandı değil mi? Hilal’in güçlü görüntüsünün ardında ne kadar savunmasız olduğunu gördük, ne kadar çocuk, ne kadar dolu olduğunu… Umarım kaybetme korkusu ile ortaya çıkan bu çocuk Leon’un yanında iken de varlığını sürdürür.

    Bir o kadar önemli olan başka bir detay ise “Ben o nefret ettiklerime benzedim. Ben kimim bilmiyorum. bilmiyorum.” çırpınışlarıydı Hilal’in. Hileon ilişkisinde yıkılması oldukça zor olan başka bir duvarın yıkılışının yankılarıydı bunlar. O duvarı hepiniz tahmin etmişsinizdir. Hasan Tahsin. Babasını korumak adına Hasan Tahsin’i şehit eden Leon’un bu hareketi ne kadar severse sevsin Hilal için büyük bir engel olacaktı bu ilişkide. Fakat bu olayla beraber bu durum ortadan kalktı. Kendisi abisi için sevdiği adamı vurmuşken babası için hiç tanımadığı bir adamı öldüren Leon’u anlamak daha kolay olacak şimdi onun için. Aynı zamanda bu olayın Hilal’in gözü karalığının önünü bir nebze olsun keseceğine inanıyorum. “Ben kimim bilmiyorum.” deyişi ile, sanki vatanperverlik adı altında ne kadar ileriye gittiğini, ne kadar düşünmeden hareket ettiğinin bilincine vardığı mesajını verir gibi bize. Ama Hilal bu, belki başkasının hayatı söz konusu olduğunda bir durup düşünecek ama ortaya attığı kendi canı olunca düşünür mü, hiç zannetmiyorum. Bu yüzden seviyoruz ya onu.

     En güzel detaylardan biri ise “Gidersem yaşayamam.” demesiydi Hilal’in. Ardından gelen “O ölürse kendim giderim onlara, beni asın derim.” cümlesi ile değerlendirilince “Gidersem yaşayamam” dan çok “O ölürse yaşayamam.” hissiyatı vermedi mi sizlere de? Ne kadar pişman olduğunu, ne denli büyük bir sevdaya tutulduğunu hissettirdi. Koca Yunan ordusuna kafa tutan, lakin mevzu bahis annesi olunca uslu bir kediye dönüşen Hilal yine burada karşı geldi annesine ilk kez. “Gitmeyeceğim. İstersen bağır, istersen sürükle ama gitmeyeceğim.” dedi. İçinde sakladığı sevdası oluk oluk taştı . 

   Daha sonra Leon’un odasına girdiler beraber. Vurduğundan beri ilk kez görüyordu onu. Kıpırdayamadı önce, Azize’nin itelemesiyle geldi kendine. Orada verdiği söz ne kadar içime su serpse de, fragman nedeniyle bunu içinden geçirmek yerine, uyandığı sahnede dile getirdiğini düşündüğüm için hayal kırıklığına uğramadım desem yalan olur. Ama yine de sükut-i hayalimi içime gömüyor ve neticeye bakıyorum. Hilal artık bu ilişkiye hazır!

    En sevdiğim ama aynı zamanda en sinir bozucu ve kanser eden sahneye geldik. Leon’un mektubu!

   Sen ki koca bir nesli kanser ettin Kirya Veronica! Renk körü olmanı geçtim edebiyattan da mı anlamıyorsun canım Veronica? Yıldız’ın gözlerinin renginin sizin bayrağınızın mavisiyle ne alakası var Veronica? Seni severiz Kirya lakin yaptığın bu hatanın karşısında elimizden tek gelen bu kafa karışıklığının (!) Leon’un ölüm döşeğinde yatıyor olmasına yormak.

    Siz nasıl güzel seviyorsunuz öyle be! Leon yazdığı mektupla Hilal’e üstü kapalı bir şekilde “Vatanım sensin.” demiş oldu. Aynı zamanda Türk’lerden nefret etmediğini ve halkımıza ve bayrağımıza sempati beslemeye bağladığını da öğrenmiş olduk. Bu ileriki dönemlerde Hilal & Leon izdivacının Hilal’in ailesi tarafından daha kabul edilebilir olmasını sağlayan önemli bir detay bence. 

    “Ben seni düşündükçe yok oluyorum.”

    Ne kadar içten, samimi ve derinden gelen bir itiraf bu böyle. Mektubun her cümlesi içime ayrı bir ateş düşürse de bu cümle içimde bir yangın başlattı. Neden bu ikilinin yazdıklarını okuması gereken tek kişiler birbirleriyken, onlar dışında herkes okuyor bu mektupları? Artık mutlu görmek istiyoruz bu canları yahu.

      Gelelim sahnenin en bi sevdiğim detayına

   Hilal’in arkada mektup sesi eşliğinde yavaşça odaya girmesi, yatağının başında korka korka elini tutması, o kadar saf, o kadar masum ki… Bu sahnede Hilal’in içinde tuttuğu tüm hisler adına ben ağlamak, onun yerine ben haykırmak istedim.

Fakat o da ne?

Sağ eliyle mi tuttu elini?

Silahı tuttuğu eliyle?

  Aklınızın bir köşesine yazın demiştim hatırladınız mı? İşte bölüm boyunca en sevdiğim detaydı bu. Sanki af dilercesine, Leon’un kanıyla kaplanmış elinin, onun elleri arasında temizleneceğine inançla tuttu o eli. Tam da olması gereken yerdeydi elleri aslında.

   Fakat detaylar bunlarla sınırlı mı, hayır. İyisi mi siz aklınızda tutmaya devam edin.

     Sonraki gün odaya doğru ilerleyen askerleri gördüğünde başta Leon’a bir şey olduğunu düşündü. Yüzündeki korkuyu fark ettiniz mi? O kadar yavaş attı ki adımlarını, endişeyle, kaybetme korkusuyla, aheste aheste…. Nasıl güzel aydınlandı  sureti Leon’un uyandığını duyunca . 

    Leon’un “Karanlıktı görmedim.” diyerek Hilal’i koruduğu sözlerden sonra göz göze gelişleri, öylesine ağır, öylesine keder yüklüydü ki, fargmanı izlemesem Leon’un Hilal’i affetmeyeceği korkusuna kapılabilirdim. Nitekim Hilal’de gözyaşlarıyla dışarı akıttı kendisine ağır gelen duyguları.

   Değinmeden geçmeyelim, Leon’un söylediği yalanla ortaya sakat bir durum çıkıyor. “Karanlıktı görmedim.” dedi. Lakin Ali Kemal de oradaydı vurulurken ve karanlık olmadığını ikisi de gayet iyi biliyor. Kendisini ipe götürmekten gocunmayan adamın şimdi ikisini koruyor oluşunu sorgulamayacak mı bu çocuk? Elbet sorgulayacak. Hatta küçük bir ihtimal (apaydınlık olan) postanenin içinde yatıyor olduğunu bizzat kendi gözleriyle gören Cevdet’in içine bile bir şüphe düşebilir. Bu durum onlar için başta sıkıntı çıkarabilecek bir potansiyele sahip olsa da, ileride yardımı dokunacağını düşünüyorum. Çünkü Hilal’in artık Leon’a bir can borcu var.

    Bu arada bu sahnede Yıldız’ın Hilal ve Leon’a bakışını fark ettiniz mi? Olayın ne kadarından haberdar, ne kadarından bihaber bilmiyoruz ama ben Leon’un Hilal’i koruduğunu anladığını düşünüyorum. Umarım bu kendisine gelmesine bir nebze yardımcı olur.

    Öte yandan Azize ve Veronica’nın arasında geçen “Kimin vurduğu o kadar da önemli değil, önemli olan oğlunun yaşaması.” çerçevesi etrafında dönen konuşmadan da Hilal’in tetiği çeken kişi olmasının üstünde çok durulmayacağını anlamış olduk. En azından şimdilik.

Daha sonra Leon’un odasına girerken gördük Hilal’i. Bölümün açıklamasında Hilal’in duygularını açıkladığını yazdıklarında hepimiz bir aşk itirafı bekledik doğrusu. Ne kadar sarf ettiği sözler, Leon’un yaşadığına olan sevincini gösterse de hiçbiri bir aşk itirafı değildi bana göre. En çok hoşuma giden detaylar Leon’un uyuyor gibi yaparken tutamayıp sırıtması ve Hilal’in “Benimki de laf işte. Ölüyordun, hem de benim yüzümden.” diyişi oldu. Benim gibi üstünde saatlerce kafa yorarsanız bunun aslında üstü oldukça kapalı bir itiraf olduğunu anlayabilirsiniz (askjlls). “Sen burada ölümle boğuşurken ben yaşamıyordum, aklımı yitirmiş gibiydim.” dedi önce. Ne kadar yıkıldığını yansıttı bu cümlelerle. Ama daha sonra “Ölüyordun, hatta benim yüzümden.” dedi. “Ben vurdum seni.” demedi, ya da “Ben bu hale getirdim seni.”. Ağzından çıkan ilk kelam “Ölüyordun.” oldu. Böylece Hilal’i bu denli yıkanın Leon’u vurmuş olması değil, neticede Leon’un vurulmuş olması olduğunu anladık.

     Fakat ne kadar çabalarsam çabalayım bunu bir aşk itirafı olarak benimsemek zor. “Ben bu savaşta mağlubum.” gibi mükemmel bir sahneyi yazan, böylesinde içten ve derinden mektuplar kaleme alan Nuran hanımın da bunu aşk itirafı olarak yazmayacağını düşünüyorum. Bu da şu demek oluyor ki, bu ikili tam anlamıyla kavuşmadan önce yaşayacakları şeyler var daha. (Bu da mı gol değil be!) Şayet o zaman ikisinden de tam anlamıyla birer itiraf koparabileceğiz gibi görünüyor.

   Leon’un çok çabuk affettiğini düşünenler de yok değil. Bu konuda da söylemek istediğim birkaç şey var. Leon’u hayal kırıklığına uğratan şey Hilal’in kendisini vurması olmadı, bunu kendisini sevmeyerek yaptığı düşüncesiydi. Fakat başında yaşadığı için kendi tanrısına şükreden bir Hilal görünce Hilal’in kendisini sevmediği için yaptığı bir hareket olmadığını anladı. Bu Hilal’in abisi için düştüğü bir hataydı. Leon da bunu ayırabilecek kadar mantıklı bir insan. Zira orada teğmen değil, Vasili bile olsa o an Hilal vururdu onu.

Daha sonra Leon gülümseyerek deniz gözlere açtı gözünü ve “o gözlerin sahibi”nin elini tuttu. Bir daha asla bırakmamak üzere, uğruna canını hiçe saydığı ellere tutundu. Hilal’in elleri de onunkini sardı. İkisinin yüzünden de okunuyordu huzur. Uzunca bir fırtınadan sonra açan güneş gibi parıldıyorlardı. Büyük bir savaş vermişti ikisi de ve en nihayetinde ikisi de yorulmş, bitap düşmüş bir şekilde buldular birbirlerini. Huzuru birbirlerinde buldular. Hele o parmakların yavaşça birbirini okşaması, Leon’un yüzünde huzur dolu bir gülümseme ile ellerine yöneltmesi bakışlarını…. Çok güzelsiniz, çok!

O da ne? Yine mi sağ el yoksa o?

Leon’un tarafında olan eli olsa da bunu düşünmeyi reddediyor, Leon’un tutmak için bilhassa o eli seçtiğine inanıyorum.  Affeder gibi, üzülme der gibi…(Headcanon accepted!)

   Bölüm boyunca ikisi arasındaki tüm temaslar Hilal’in sağ eli tarafından gerçekleştirildi.(Hilal ölmesinden korkup Leon’un nabzını kontrol ederken bile.) Bu da bana bunun bizzat senaryoda işlendiğini  düşündürdü ve Leon’un özellikle o eli tuttuğu inancımı kuvvetlendirdi.

    Sahneninin devamındaki “Yıldız’la evlenebilirsin.” çirkinliğinden bahsetmek dahi istemiyorum. Hilal’in şu muhteşem mutluluğunun  bozulmasını, hele bunun öz ablası tarafından gerçekleşmesini hiç istemiyorum:

    Perşembeye kadar gergin bir bekleyiş süreci geçireceğiz anlayacağınız. Sonraki bölüm hakkında birkaç teori okudum ve twitterdaki bir tanesi bana çok mantıklı geldi. Bulursam daha sonra kullanıcı adını buraya ekleyeceğim. Geçen bölüm Lütfü’nün tutuklanması arada kaynadı ve bildiğimiz üzere Lütfü, Leon’u vuran Ali Kemal diye biliyor. Teoriye göre Lütfü işkencelere dayanamayıp konuşacak, Ali Kemal’e idam kararı çıkmasıyla Yıldız kendisine gelecek, hislerinin farkına varacak. Böylece aşk üçgeni ortadan kalkacak. Ali Kemal’i de Cevdet, Dimitri olayını ortaya çıkararak kurtaracak. Mantık çerçevesinde incelendiğinde oldukça iyi bir teori olsa da Dimitri olayının ortaya çıkışı için biraz erken olduğunu düşündüm. Öte yandan son birkaç bölümdür bu olay sürekli gündeme getiliyor. Bunun, bahsettiğim teoriye yer hazırlamak için de yapılmış olabileceğini düşünmüyor değilim.

 Bekleyip göreceğiz dostlar.

Perşembeye kadar sabırla bekleyebilmeniz dileğiyle,

O güne kadar esen kalınız!

-Ayça