bridge on the drina

Drina Köprüsü/Bridge on the Drina

“Hayat kavraması güç bir mucize, çünkü akıp gittiği, acelesi olduğu halde ebedi ve dik duruyor;tıpkı Drina üzerindeki köprü gibi”

-İvo Andriç

Bence Dünya’da barışı simgelemekte taş bir köprüden daha iyi bir şey yok. Akıntının hızı ne kadar değişirse değişsin, taş köprü sağlam durur. Savaş zamanı taş köprüler bombalanır, dinamitle patlatılır, barış zamanı tamir edilir. Ne de olsa ticaret devam etmelidir; bunun için de ulaşımın yeniden sağlanması gerekir. Bu dünyada savaşları azaltan en önemli etkenlerden biri de ticarettir (Silah tacirlerini ve karaborsacıları hesaba katmazsak eğer). Ticaretle beraber hayatımıza “ötekinin” nesneleri girer mesela. Kültür ve dil de bu nesnelerin üstüne binerek gelir; taraflar kültür alışverişi de yapmıştır artık. Bir dile yabancı kelimelerin en kolay giriş yolu yabancı icatlar ve ithal ürünlerdir (“acı” kelimesini de, acı biberi de Karayiplerden Osmanlı’ya Yahudi tüccarlar getirmiş meğer). Diller de böylece birbirine karışır (Sırpça/Hırvatça/Boşnakça’da 5000’nin üzerinde Türkçe’den geçmiş kelime vardır; Türkçe’de 6000 üzerinde Arapça, 5000 üzerinde Fransızca, 1000’den fazla Farsça ve daha nicesi). Değiş tokuş edilen kelimeler topluluklar arası iletişimi kolaylaştırır, “karşı taraf” hakkında genellemelerimizi sarsar. “Öteki”nin o kadar da “öteki” olmadığını kavramamız yolunda en basit ama temel adımlardır bunlar.

Köprüler iki yakayı birleştirir. Yakalar da nedense hemen her zaman birbirine rakiptir –kültür tarihi dersinde bir hocamın dediği gibi- Alsancak-Karşıyaka, Altınboynuz (Bizans-Osmanlı)-Beyoğlu (Pera-Latin), Güney illeri- Kuzey illeri/kıyı-iç illeri, Boşnak ve Sırplar… İkiliklere rağmen gereklidir köprü. Hep gerekli olacağı için de her zaman ayakta kalır. Böyle bir taş köprü örneği de Vişegrad kasabasında, Drina nehri üzerindeki Sokollu Mehmet Paşa Köprüsü’dür.

Köprü, tıpkı Mostar’daki Stari Most (Eski köprü) ve Konjits (Konjic) köprüsü gibi TiKA tarafından restore edilmiş (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı). Başbakanlık tarafından 1992’de kurulan TİKA Belgrad’daki paşa türbelerini ve Balkanlarda yer alan pek çok Osmanlı yapısını restore etmekle iyi bir iş yapıyor. Öte yandan, bugünkü hükümetin söylemlerini de dikkat aldığımda, TİKA’nın bunları yapmasının arkasında yatan faktörün gerçeklikten uzak bir “Osmanlı nostaljisi” ve “Osmanlı’ya özlem” olduğunu tahmin edebiliyorum ve sevincim buruk kalıyor.

Türkiye’de nedense Bosna deyince bizim aklımıza Mostar Köprüsü gelir, Drina Köprüsü’nü pek bilmeyiz. Oysa daha muazzamdır, eskidir ve belki de daha çok zorluktan geçmiştir. Daha önemlisi İvo Andriç’in Nobel Edebiyat Ödüllü romanının baş kahramanıdır. Kitapların kahramanları çoğu zaman insan, bazen hayvanken, bir masal anlatıcısı olan Andriç, bu kitabında kahramanın köprü olmasını istemiş. Belki de insanın gelip geçici olmasındandır bu seçim. Taş köprü ise ebedidir, kararlıdır. Andriç’in masallarında zamandan bağımsız bir kahramandır ve zamanın geçişine tanık olur. Osmanlı Beyleri asar keser, Avusturya-Macaristan birlikleri bombalar ama köprü ayakta kalır. Köprü ayakta kaldıkça Vişegrad’ın Müslümanı, Yahudisi, Ortodoks ve Katolik Hristiyanı da geçinir gider. Ne üzücü ki bu kaide 1992’deki katliamlarla bozulmuştur. Ancak köprü ayakta, kasaba ayakta, ve gün geçtikçe güzelleşmekte. Kasabanın önemli bir başka yanı da yönetmen Emir Kusturica’nın Osmanlı, Avusturya ve Boşnak mimarisini harmanlayarak inşa ettiği Andricgrad mahallesi.

Köprünün Mimarı, Mimar Sinan’dır. Köprünün tamamlandığı yıl 1577. Yapımını sağlayan Bosnalı bir Sırp olarak dünyaya gelen, devşirme yöntemiyle Konstantiniyye Enderun’a getirilen ve imparatorluğun en büyük Sadrazamlarından biri haline gelen Sokollu Mehmet Paşa’nın adı verilmiş köprüye. Sokollular ilginç bir aile; Osmanlı hanedanının emperyalist, haraç kesen yüzünden başka bir yüzünü, milletlerine sahip çıkışını temsil ediyor. Mehmet Paşa’nın kardeşi Sokollu Ferhat Paşa bugün hala ayakta olan Banja Luka şehrinin kurucusuyken bir başka kardeş olan Makariye is Osmanlı’ya bağlı üçüncü patriyarşi olan Sırp Peç kilisesinin kurucusu.

Drina nehri, Sava nehrine, Sava nehri de Belgrad’da Tuna nehrine bağlanır. Nehir doğuda Sırbistan ve Bosna-Hersek’in doğal sınırını çizer. Şimdi birbirine karışmışlardır; Osmanlı zamanı kasabanın iki yakasında Müslüman Boşnaklar, diğer yakasında ise Ortodoks Sırplar yaşar.

Mehmet Paşa’nın köprüsü çok sade, öyle Paris’in Pont Neuf’u gibi süslemeleri yok, Prag’ın Charles Köprüsü’nü gözleyen otuz heykel gibi gardiyanları da yok. Ama onlar kadar heybetli. Sakin sınır kasabasının ortasında ve yeşillikler içinde insana güven ve huzur veren bir duruşu, sanki dünyada yıkılacak son köprüymüş gibi bir havası var.

Bir başka özelliği daha var. Köprünün ortasında bir divan var, taştan bir koltuk. Köprü sadece bir geçit değil, bir buluşma yeri. Bir zamanlar kasabanın beylerinin önemli meseleleri görüştüğü ya da insanların istediklerinde tembel tembel oturup çay içebildikleri bir sofa. Belki de Gavrilo Princip gibi Genç Bosnalılar örgütünden gençlerin Avustruyalılardan bağımsızlık planlarını konuştukları bir açıkhava toplantı yeri.

İşte özetle Drina Köprüsünü benim için özel yapan iki özelliği: baktığınızda içinizi aynı anda hem huşu hem de huzur ile dolduran, başka bir yer ve zamandanmışçasına egzotik duruşu; köprünün sadece bir ulaşım yapısı değil, aynı zamanda bir kavuşma, buluşma noktası olduğunu hatırlatan sofası. Barışı bu köprüye benzetesim geliyor; çünkü ölümsüzlüğü bana hep iyiye gideceğimiz konusunda umut veriyor, sofası ise kucaklaşmayı, kardeşliği, bir arada zorluklara karşı mücadele vermeyi hatırlatıyor; iki yakasında yaşayan iki farklı kültür de bana ulaşmak için çabalamamız gereken, ideal, çok kültürlü bir yaşamın hayallerini kurduruyor.

-Leuven, 16 Kasım 2014


“Life is an incomprehensible miracle, because it always dissipates and rashes, yet it lasts and stands firm as the “The Bridge on the Drina”

-Ivo Andric

To me, there is no better symbol for peace than a stone bridge. No matter how strong the current is, a stone bridge stands firm. At times of war, bridges get bombarded, demolished with explosives; at times of peace, they are repaired, for trade needs to continue. To this end, transportation routes need to be established. Trade is an important factor in decreasing the occurrence of war (if we don’t take the black market and arms dealers into account). With trade comes the objects of “others” and culture and language comes along with them; the cultural exchange between sides is thus established. The easiest ways for foreign loanwords to enter a language are foreign inventions and imported products. Thus various languages intertwine (in Serbian and Bosnian, over 5000 Turkish loanwords existed/used to exist and some are still being used; in Turkish, over 6000 Arabic, 5000 French, 1000 Persian loanwords among others, are being used). Exchanging languages facilitates communication between communities and challenges generalizations about “the other side”. These are the basic, but initial steps that lead to the realization that the “other” is not as “other” as we thought.

Bridges, obviously, connect two sides to each other. Like one of my university professors used to say in class, two sides of the water always tend to become rivals; Goldenhorn (Byzantium)-Beyoglu (Latin Istanbul), Dusseldorf – Cologne, Northlands-Southlands, Bosniaks and Serbs and many more… We need bridges despite oppositions. It is because of this need that bridges stand fast. A great bridge as such, in my opinion, is found in the town of Višegrad, on the river Drina, called the Mehmed Pasha Sokolovic Bridge.

The bridge, like the Stari Most Bridge (old bridge) in Mostar, has been renovated by TiKA (Turkish International Cooperation and Development Agency). TiKA has been renovating Ottoman mausoleums in Belgrade, and many other monuments in old Ottoman provinces in the Balkans and has been doing a good job. On the other hand, my happiness is short-lived; considering I have been living under the “auspices” of the current authoritarian Turkish government, I know that the major factor underlying these projects is a biased, far from being realist, falsely pompous nostalgia and longing for the Ottoman times.

In Turkey, somehow the first thing that comes to mind when we think of Bosnia is the Mostar bridge. The Višegrad bridge is not known as well as the one in Mostar. What a shame that is, because compared to Stari Most, it is older, grandiose and has survived through much more. More importantly, it is the main protagonist of Ivo Andric’s Nobel Literature Prize winning novel, “The Bridge on the Drina”. Most of the times the primary protagonists in novels are humans, and more uncommonly, animals. However, Andric, as a modern storyteller, chose a bridge for his stories’ main character. Probably because no man is as timeless as the bridge; a man won’t live long enough to see what happens on the river of time.

A Stone bridge is forever fast and determined. In Andric’s stories, it is a hero independent of time and a witness to time. Ottoman Begs hang and slash, Austro-Hungarian troops bombard, but the bridge stands. As long as it stands, the inhabitants of Višegrad; Muslims, Jews, Orthodox and Catholic Christians, live on. Sadly this rule has been once violated in 1992, but the bridge stands, the town stands, becoming more glorious by the day.

The architect of the bridge was Mimar Sinan. The year of its completion was 1577. The bridge was named after its funder, Mehmed Pasha Sokolovic, a Bosnian Serb who had been brought to the Janissary Academy in Konstantiniyye, raised through the ranks of the government officers to become one of the empire’s greatest Grand Viziers. The Sokolovics are an interesting family; they represent another face of the imperialistic, tribute collecting aspect of the empire; one that takes care of its subjects. Ferhat Pasha Sokolovic, a brother to Mehmet Pasha, is the founder of the still existing Banja Luka city. Another brother, Makarije, is the founder of the Serbian Orthodox patriarchy of Peć, the third independent patriarchy of Ottoman Empire, after the Greek and Armenian Patriarchies.

River Drina spills out to River Sava, which in Belgrade finally joins the Danube. The river splits Višegrad in two. The Bosniak Muslims used to live on one side of the river, and the Serbs on the other.

Unlike the Parisian bridge, Pont Neuf and its ornaments and the Charles Bridge with its thirty guardians, Mehmed Pasa’s bridge in Višegrad is plain. However, it is as majestic as the others. In this border town, among green covered hills and plains, it has a look that makes one feel secure and at peace, and it has an air about it that makes one think that it will be the last bridge standing in the whole world.

Another unique characteristic of the bridge is its “divan” in the middle, a sofa made of stone, making it not only a passageway, but a point of reunion. In the past, it was a meeting point for the Begs of the town who discussed important matters, or a resting spot for those who only wished to lazily sit and drink coffee on the sofa. Maybe a secret meeting point for the Young Bosnians organization, young men like Gavrilo Princip, who discussed plans for their independence campaign against the Austro-Hungarians.

In a nutshell, the two things that make this bridge special for me: first, the exotic posture and allure of the bridge, looking like it is from another time and another world, that makes me feel admiration, dread and serenity at the same time; second, its sofa reminding me that it is a point of convergence and reunion. I like to think that “peace” is like this bridge; its timelessness gives me hope that things will always get better; its sofa makes me think of friendship and fighting together against hardship; and the different cultures residing on both sides makes me dream of an ideal multicultural life to reach out for.

-Leuven, 16 November 2014.


����:

archiveofourown.org
The Pearl - m00n_un1t_luna - Shingeki no Kyojin | Attack on Titan [Archive of Our Own]
An Archive of Our Own, a project of the Organization for Transformative Works
By Organization for Transformative Works

Day 7 of EreriWeek2015: Soul Mates
Title: The Pearl
Rating: Mature
Word Count: ~2.3k
Description: A single object follows Eren and Levi as they are reborn into three different lives: the first, before the walls were fully settled, the second, during canonical times, the third, modern times after the walls have crumbled.

A/N: I’m running behind with Storm (it’s bloated to about 3k now and I haven’t even hit the storm part yet oiiii), but when I do it will go up. Until then enjoy some merfluff with the storm prompt.

When I thought about the Soul Mates prompt, I immediately thought how a singular object can whether multiple generations like in the book The Bridge on the Drina by Ivo Andric.

TW: Major Character Death, Gun Violence. This is a reincarnation fic and both Eren and Levi die, but are reborn. Still, there are two death scenes. 


Eren cut through the water, his body slipping through like a knife. Bubbles swam past him as he made his way to the bottom, a black silhouette against the bright sun scattered across the waves. Two eyes opened underwater, green as the sea around him, and he buried his fingers in the silt at the bottom. Placing his prize into the woven basket around his neck, he pushed off from the ocean floor kicking up debris as he made his way to the surface.

He was down there so long, Levi thought he might be stuck. He unhooked his arms from around his knees and toddled to the edge of the dock and peered in. Cresting the water, breaking through the smooth resistance, Eren wrapped both arms around his little brother and pulled him under.

“Stop it!” Levi protested when he came up for air. “Mama said not to!”

Their names weren’t really Eren and Levi. But a name was all he had to attach to the memories that came to him.

Keep reading