bir kedi

Konfüçyüs der ki:

“Hiçbir şey karanlık bir odada siyah bir kedi aramak kadar zor değildir. Hele odada siyah bir kedi yoksa.”

Mart yaklaştıkça Gofret'in ne kadar hırçınlaştığını anlatamıyorum. Mart is coming resmen, evde savaş var.
Evet, hepimiz hayvan severiz, evet bayılıyoruz kedilere ama bu tırnak izleri ne kadar zor geçiyor sizin haberiniz var mı?
Şu orta parmağımdaki baya acıyo yalnız. Yapımda ve yayında emeği geçen Gofret'e saygılar.

Hüzünlü Gezinti Güvertesi

I
Kimbilir hangi ürkek mevsimi alırsın
gizlice odalara,
Saçların balkonları terk edeli kimbilir
ne kadar olmuştur?
-annene göstermeden aşağı akardı saçların
Kaç kez eksilip çoğalırsın dişlerini fırçalamayı
ezbere bildiğin günlerde…

Mor bir kedi geceyi sıyırarak geçiyordur
kuyruğunda teneke yıldızlar
Düşlerinle buluşurken lanetli aynalarda
Söylesene hangi ürkek mevsimi alırsın
gizlice odalara…

Ne gece yer rüşveti ne ben
Söz! Annene söylemem…

II
Yüzüm
hangi dağa baksam
içinde öfkelerinden habersiz
korkunç atlar gezdiren
bu sessiz , yıldızsız.
Yüzüm
hangi yola çıksam
bu yetim avlusu , bu ateş
bu ağlamaklı şey…

III
Hiç gürbüz
hiç pembe yanaklı
sayfalarımız olmadı mı bizim?
Biz hiç mavi kalacak bir mevsime
çıkmamış mıydık yorgun yokuşlardan
kışın?

Kendiliğinden gelen sözcüklerin misafirliğini
ne çok severdin,
Nasılsın…
Bugünlerde ben iyi gibiyim
yorgun gri kaideler arasında
hüzünlü bir yeşilim,
Ya sen…
Sen… Nasılsın?
Göğsündeki ağrılar nasıl?
İyi misin?

IV
Ben hangi kelimeye açsam ağzımı
Ben hangi kelimeyi nereye koysam
Bir sonbahar konaklar sesimde.

Ben hangi kelimeyle girsem akşama
Ben hangi kelimeyle nereye gitsem
Yokluğunun renginde depremler düşer boynuma.

Ben hangi yaprağın ince hüznüyüm
Sen hangi sersem haydut…


Birhan Keskin

O benim uzun süren uyku dönemimi sona erdiren, yüreğime ilk yaşam kıpırtıları, küçük heyecan titreşimleri salan kişiydi. Çünkü yıllar boyunca kablosu çekilmiş, ölü bir radyo gibi yaşamıştım. Hayatın diğer alanları gibi kadınlar da ilgilendirmiyordu beni. Ölü bir radyo havadaki frekansları algılayabilir mi hiç?
—  Zülfü Livaneli, Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm
Kalabalık beni sahiden sıktı. Ben ikide birde böyle oluyorum, bazen bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazen da hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret filan değil… İnsanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile… Sadece bir yalnızlık ihtiyacı. Öyle günlerim oluyor ki, etrafımdan küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum. Fakat sonra birdenbire etrafımda bana yakın birilerini arıyorum. Bütün bu beynimde geçenleri teker teker, uzun uzun anlatacak birini. O zaman nasıl hazin bir hal aldığımı tasvir edemezsiniz. Kış günü sokağa atılmış bir kedi gibi kendimi zavallı hissediyorum.
—  Sabahattin Ali - İçimizdeki Şeytan

anonymous asked:

Herşey boktan gidiyo.Bana güzel birşeyler anlatırmısın

Ufak bir çocuğun bir anda sana doğru dönüp gülümsediğini düşün. Ya da herhangi bir bankta, belki de orada olmaman gerekiyorken, usulca dizlerine kadar gelip kendini sevdirmeye çalışan bir kedi düşün. 

Daha önce adının bile duyulmadığı bir sahil kasabasına yerleştiğini düşün, sevdiğini düşün, sevildiğini, merdivenlerden ikişer ikişer indiğin o heyecanı düşün, o tatlı heyecanı. Haklısın, bu siktiğimin dünyası her geçen gün daha da kötüye gidiyor, ama onu güzelleştirecek olan da bizleriz. 

2

Oktay 11 yaşındaydı.
Bir gün oturdukları sitenin bahçesinde bir yavru kedi gördü.

Oktay yavru kediyi çok sevdi, her akşam ona süt verdi. Birbirlerine iyice alıştılar. Geçen bir ayda aralarındaki dostluk iyice arttı.

O uğursuz gün Oktay ailesiyle birlikte alelacele akşam yemeğini yedikten sonra babasına; “Baba ben kediye süt götüreceğim.” diye mutfağa gitti.

Kaba ekmek doğradı özene bezene, mini mini lokmalar halinde. Ekmeklerin üzerine süt döktü.

Sitenin bahçesindeki minik dostuna sütlü ekmek vermek için daireden çıkıp merdivenleri inerken korkunç bir gürültüyle savruldu Oktay.

Toz-dumandan göz gözü görmez oldu. Çığlık sesleri yeri göğü inletti. Herkes panik ve korkuyla sağa sola koşturuyor ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Bir süre sonra; “Oğlum, Oktayım…” çığlığı tüm sesleri bastırdı.
Harabeye dönmüş binanın merdivenlerinde Oktay cansız yatıyordu.

Hainler bombalı aracı infilak ettirip Oktay'ı şehit etmişlerdi. Kediciğide ölmüştü Oktay'ın.

Küçük Oktay'ın annesi al bayrağa sarılı küçük tabuta sarılmış haykırıyordu: “Benim Oktay'ım şehit oldu, cennete gitti, bunu yapanlar düşünsün kendi akıbetlerini…”

Ve ben hâlâ, ne zaman bir kedi görsem, ona onu görüp görmediğini sormak isterim. Dilimin ucuna gelir, “sorsam mı?” diye, tereddüt ederim, ama kendimi tutarım, sormam: soramam.
Ya ‘görmedim’ yanıtını alırsam diye, korkudan…

Elbette hayvanlardan farklıyız; hayır, onlar elbette uzay gemisi yapamazlar, hayır onlar matematikten anlamazlar, hayır tabi ki Shelley gibi romantik şiir yazamazlar. Lanet olsun! Siz bir balina gibi yüzebilir misiniz? Kartal gibi uçabilir misiniz? Bir yarasa gibi işitebilir misiniz? Bir kedi kadar güzel misiniz? Bir kedi kadar güzel kokuyor musunuz? Kimlerin hak sahibi olacağı ve kimlerin hak sahibi olamayacağı, kimlerin topluma dahil olup olamayacağı türünden bir ahlaki evrende kriterimizi akıl olarak belirlemek tamamen saçmadır ve ayrımcılıktan başka bir şey değildir! Eğer zürafalar insan ırkı kadar geri kafalı, kendini beğenmiş ve önyargılı olsaydı en az 2 metrelik boynunuz olmadığı sürece hiçbir hakkınız olmayacaktı. Sizi diri kesimle kestikleri, yiyecek olasınız diye kesip biçtikleri, sırf o kadar uzun bir boynunuz yok diye size her türden işkenceyi yaptıkları böylesine emperyalist bir zürafa dünyasında yaşamak ister miydiniz? İşte bizim ahlaki kodumuz böylesine ayrımcı ve önyargılı.
—  Steve Best