bir kap

Bir yerde insanın yoksulluğunun otomobilinin markasıyla ölçüldüğü ülkeler, öte yanda bir kap bakla ezmesiyle iki gün geçirmek zorunda olan, bir salgın hastalıkla insanların kitleler halinde öldüğü ülkeler var. Ama gariplik böyle bir zıtlığın yaşanmasında değil. Asıl garip, tuhaf olan fiziki açlık çeken insanların karınları doyar doymaz meselelerini büyük ölçüde çözüyor olmalarına rağmen, otomobilin markası yüzünden yoksul sayılanların iflah olmaz bir tatminsizlik duygusuyla acı çektikleridir.
—  İsmet Özel
İSTİRİDYEDEN SALGIN

Yaşamak dinamik bir hadisedir ve onun güncellenen güçlükleri, onu kabullendiğimizde aşılır. Böyledir. Yaşam, onu avcumuzun içine alacağımız bir gerçeklik sağlamaz, formülize edilmez, güvendelik ihtiyacını karşılamaz. Böyledir; rüzgar aynı sertlikte eser, ama biz artık daha sıkı giyiniriz. Doğa değişmez, biz değişiriz.


İnci’nin önüne bir kap un çorbasıyla birkaç parça kuru ekmek bıraktıktan sonra onu yalnız bırakmak isteyerek mutfağa yöneldim. Oyalanmak ister gibi sandalyeyi çekip huzursuzca oturdum, kavuniçi deri döşemesinin tırnağımla oyduğum yerini buldum, içindeki süngeri tırtıklamaya başladım. Tuzluğu yerinden kaldırıp geri koydum, tel dolabın kapağını açıp boş gözlerle bakındım.

Epeydir birbirimizi görmesek de onu iyi tanıyan dünyadaki pek az insandan biriydim. Mağrur duruşu, yerini pürüzsüz bir tevazuya bırakmış, yüzündeki kesinlik bir pırıltıyla zenginleşip yumuşamış, hiç tanımayan birinin hüzün diyeceği bu telaşsızlık beni nedense mutlu etmişti. Değişimini fark etmemiş gibi yapmalıydım. Kestirilemeyen tavırları vardı İnci’nin. Gizlemeye çalıştığı halinin fark edilmesi onu gücendirip suskunlaştırabilirdi. Fark edilmediğindeyse müthiş bir çeviklikle duvar örüp herkesi sınırlarının dışına savurabilirdi. Ben de böyle hallerinde üzerine hiç gitmez, onun gelmesini beklerdim. İnci gelirdi. Böyle müşkül insanlar, hallerini enine boyuna tarttıktan sonra gelirler. İçinden çıkılamayan o sarmalı boğup kederi büktükten sonra, durumu kolayladıktan sonra, kimseye bir iş kalmadıktan sonra nasıl hallettiğini ya da vazgeçtiğini bildirmeye gelirler.

Tüm oyalanmalarım tükendiğinde cezveye kahve koydum. Sabırla pişmesini beklerken kalın, alçak tondaki sesini işittim. Kahveyi fincana doldurup yanına döndüm:

- Ellerine sağlık dedim, dedi dudağını sağa doğru iterek. Yemeklerini seviyorum.

Gülümsedim. Tabakamı çıkarıp sigara sarmaya başladım. Gözleri iştahla ellerimde gezindi, bilirdim bunu içmek alışkanlığı yoktu ama uzatınca da reddetmezdi. Gölgelerimi dağıtıyor, derdi. Dalı güneş gören bir yerine bıraktım. 

Birden iştahı kaçar gibi maun sandalyeye sırtını yasladı. Sıkılgan, öylesine etrafı taramaya başladı, kararsız bakışları yere ulaşınca gülümsedi. Rabıta döşemeler oldu bitti sakinleştirir onu. Zeminlerle ilgili attığı nutuklardan öğrendim bunu da. Döşemelere kadar irdeleyen bu yorgun zihnin akışını merak ediyor ama onu sorularımla da yönlendirmek istemiyordum. Bırakırdım ki anlatsın. Uzun müddetli susmaları vardı İnci’nin. Kolay sıkılır ve vazgeçerdi. Böyle çıkageldi mi bilirdim ki bir bulantısını iyileştirmek istiyor. Nadiren gelir, çoğunda dinler. İşte şimdi konuşacağı bir gün. Yanlış bir çalımla mahzenine yeniden gömülsün istemiyorum.

Bakışlarını masanın üstünde duran sigaraya kaydırdı. Uzanıp alırken konuştu:

- Kargaşa, tahakküm, umursamazlık, tahammülsüzlük…

- Yeni bulantıların mı?

- Yeni bulantılarım.

Çakmağı masanın üzerinde kaydırıp kucağına düşürdüm. Alıp çaktı, bir nefes çektikten sonra acelesiz:

- Yaşamı seyrettiğim her yerde, tüm bunları, insanın önünde duran bir sıfat gibi görüyorum. Öyle ayrı kalamıyorlar ki, bazen hangisi diğeri olmadan yapamaz diye soruyorum. 

Örneğin tahakküm insanda var, tamam, ama bunu bir aslan da yapabilir öyle değil mi? Fakat bizde var olan irade bunun önüne geçmek, buna başkaldırmak içindir. Sonra kargaşa mesela, serengetide olmazsa olmazken toplumsal yaşamda da muntazaman bu piyesin sahnelenmesi garip geliyor. Bir geyik kargaşanın içinde olmakla ilgilenmez. Ama insan öyle mi? İstemediği takdirde toplumdan vazgeçebilir, münzevi yaşam seçebilir. Biz serengetide yaşamıyorsak neden kargaşayı kanıksıyoruz? Vahşi olan esasen hangi zemin? İnsanın sosyal bir varlık olduğunu söyler ya antikler, bence insan sosyal olmayı beceremeyen bir varlık Kemal.

Söylediklerini kafamda tarttım. Bir an kadar, kaç düşünmenin ürününün birkaç kelimeye hapsolduğunu, bu maphus anlatımın bana ne kadarını izah edebildiğini düşündüm:

- Ben böyle düşünmüyorum. Bu kavramlar az önce söylediğin gibi kabullenmeye de reddetmeye de müsait. Ben kargaşayı severim; pazarda, panayırda, açık hava sinemasında, aile sofrasında… Issızlık bana göre değil, birçok kimseye göre de değil. Sen bunun kaos olanına karşı duruyorsun. İşleri karıştıran ya da bulandıranına. Doğru anlamış mıyım?

- İnsanın insanla temasına karşıyım ben. Pazardaki cıvıltılar benim için laf yığıntısı. Kalabalıklar tehdit algısı. Toplumdan bireye olumlu bir aktarım sağlanamayacağına inanıyorum. Bu inancın hurafe olmasını dilerdim, ama git gide sabitleniyor.

- Senin yalnızlığa müsait oluşun bunun doğruluğunu kesinleştirmez İnci. Bir restorana gittiğimizde önümüze istediğimiz bir yemek gelmezse ya o yemeği yeriz ya da kalkar başka bir yere gideriz. Ancak restoranın yok olmasını beklemeyiz. İhtiyacımız olmayan bir şey lüzumsuz demek değildir. Kargaşa ve tahakkümün işe yarar olduğu birtakım durumlar da var, bununla düzen ve istikrar sağlayan toplumlar da…

Muhalif tepkisini bekliyordum.

- Düzen ve istikrar politika dilidir. Toplum adına ortak refahtan bahsedeceksek önce bireyden başlamalıyız. Bütünü ele alarak çıkarım yaptığımızda çoğunluğu kucaklıyor, azınlığı yok saymış oluyoruz. Hem şu “Azınlık” kelimesi hakir bakışlı eskimiş bir adamın ifadesi gibi değil mi sence? Ona azınlık deyince gerçekten azlarmış, hatta yoklarmış yanılsamasına da sürüklüyor üstelik.

Zihni akıyor, yetişemiyordum. Birden fazla şey düşündüğü, bir düğümü sabırsızlıkla çözümlemek istediği belliydi. Onun istediği yoldan gitmeye karar verdim. Bir nebze rahatlayabilse.

- Pekala, madem bireyden bahsediyoruz, o halde umursamazlık ve tahammülsüzlük seni neden kaygılandırıyor? Tekil ve iradi bir varlığın böylesi bencilliklerden daha haklı tarafı ne olabilir?

Öfkeleniyor. Kendi tahammülsüzlüğünü ona fark ettirdim. Yakalanmış olmak bu kez işine gelirmiş gibi rahatladı:

- İşte bunu düşünüyorum. Benim aklıma umursamaz bir bufalo gelmiyor, yaşamsal içgüdü umursamayı gerektiriyor çünkü. O halde umursamazlık insana dair. Örümceğin ağını örerken tahammülünün tükenmesi de inandırıcı değil, çoban köpeğinin hiyerarşik konumuna tahammül edemeyen bir koyun da… Öyleyse bu da insana dair. Tahakküm ve kargaşa gibi iradeyle vazgeçilmiyor bunlardan. Biz bunların ta kendisiyiz ama kabullenemiyorum. İkna oluyorum söylediklerine, çünkü kafamda da bu tütüyor devamlı, ama kabullenemiyorum. Birini yok saymak, yok sayılmak için yaşamak, hata payı, kalan kredilerimiz canımı sıkıyor. Tahammül edilen ya da önemsenmeyen biri olmak, tahammül etmek ve önemsememek… Herkes herkes için bir yere kadarsa ben yolu tamamlamaktan yana değilim, hatta yarısına kadar bile gitmem. 

- Kavramlarla yaşanmaz İnci. Gerçekler sıkıcıdır ama sakindir. Tekdüze ve kayıtsızdır. Yaşam yenilenir, insanlar gelişir, bunların üzerinde durmak beyhudedir. Çünkü beşeridir. Çivi çakmazlar.

Devam etmeyecekti, sabırsız davranıp dümeni elime almıştım.

- Gerçeklerden bahsedildiğinde düş görmeyi yeğlerim. Çarşaflar neredeydi?

@]

26. Bölüme Dair Kısa Kısa

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba.  Bölüm yorumu yapmak istiyorum; ama yapamayacağımı hissediyorum. Dün bir baş ağrısı ile bitirdim bölümü, ne izlediğimi anlayamadım. Bu sebeple yorumlarken de aynı karmaşayı yaşayacağım diye düşünüyorum.

Öncelikle dizinin Milli Mücadele ayağı üç haftadır çok çok iyi. Hayranlıkla izliyorum. Özellikle Misak-ı Milli sahnesini izlerken gözleri dolmayan, tüyleri diken diken olmayan herhalde yoktur diye düşünüyorum. Bu işlerden uzak arkadaşlarım bile “ne sahneydi ama” diyorsa iyi bir iş çıkarılmış demektir. Gerçekten tebrikler. Bu noktada Hüseyin Avni Danyal'ı tebrik etmek gerek, tabii ki Demet Evgar'ı da. Evgar, bize mükemmel bir Kara Fatma sundu, tadı damağımda kaldı, keşke ikinci sezonda da bir görsek onu. Şahaneydi! Yine de olması gereken bu diye düşünüyorum; çünkü dizimizde konu çok fazla. Her yeni karakter yeni yeni olaylara sebep oluyor ve bu biz izleyicileri biraz yoruyor. Rıza Bey gibi Kara Fatma gibi Halide Edib gibi karakterler ise inanılmaz bir tat katıyorlar. Devamını bu şekilde bekliyoruz.

Konuk oyuncu demişken, Hamilton ve Lucy'e yakın bir zamanda veda edecekmişiz gibi hissediyorum, bence isabet olur. Özellikle Lucy'e en kısa zamanda veda edelim; çünkü gerçekten hiçbir fonksiyonu yok bu karakterin.

Şimdi geleyim beni dün gece rahatsız eden konuya: Mehmet. Geçen bölüm için bir yorum yazmamıştım; ancak yazsaydım Mehmet'e de bir yer ayırmayı düşünüyordum. Bu bölüm itibariyle ondan bahsetmek farz oldu.

Mehmet, insani yönü körelmiş bir asker. Verilen emir ne ise hiç sorgulamadan yerine getiren, duygularını işin içine katmadan hareket eden bir adam Mehmet ya da adamdı demeliyim sanırım. Başından beri Hilal'e bir ilgisinin olduğu ufak bakışlarla ufak gülümsemelerle verilmişti. Geçen bölümdeki Leon-Hilal-Mehmet sahnesinde Mehmet'in Hilal ile bir gelecek kurmayı düşlediğini de açık bir şekilde verdiler bize. Bunun için Mehmet'e kızmıyorum. Hilal, tam da Mehmet'in istediği tipte bir kadın, yani öyle görünüyor. Mehmet'in gözünde Hilal, vatanperver, cesur, çalışkan, akça pakça, tatlı, güzel, “eline erkek eli değmemiş” (!) bir genç kadın, yani tam olarak evinin kadını çocuklarının anası olabilecek bir genç kadın. Savaş sonrasındaki hayatlarında işten yorgun argın evine döndüğünde önüne bir kap sıcak yemek koyabilecek, kendileri gibi vatana millete hayırlı evlatlar yetiştirebilecek bir genç kadın Hilal. Mehmet'in Hilal'e dair düşünceleri, hayalleri hep buydu bence; ama işin aşk boyutunun ön planda olduğunu hiç düşünmemiştim; çünkü Mehmet'in bize hiçbir zaman bu kadar duygusal olduğu verilmemişti. Lakin bir baktık ki Mehmet Hilal'in itirafı üzerine gitmiş, Leon'u Stavro'ya ihbar etmiş. Kusura bakmayın; ama ben buna gülerim. Şimdi deniliyor ki “ama o Andreas'ı öldürdü”. Evet, öldürdü; ama Andreas bir Yunan askeriydi. Evet, Leon da bir Yunan; ancak Mehmet “aşkı” (veya herhangi başka bir sebep) uğruna gidip de bir Yunan askeri ile işbirliği yapacak bir adam değildi. Bir yolunu bulur, Leon'u çeker vururdu; ama Stavro'ya ihbar etmezdi. Bu kısmın sırf “Yıldız ihbar etmedi, onu kimse anlamıyor üğüğüğüğü” densin diye yazıldığını düşünüyorum ve buna itiraz ediyorum. Bu hareket hiç Mehmetlik bir hareket değildi. Bir de üstüne bu hareketle Ali Kemal'i, Hilal'i ve hatta pek çok Kuvvacıyı tehlikeye attı. Mehmet bunu yapmazdı. Bu olmadı, kusura bakmayın…

Yıldız… Tabii ki Yıldız'ı gömmeye devam edeceğim; çünkü o her şeyi hak ediyor. ^.^ Bir kere bu bölüm itibariyle gerçekten “acaba gerçekten de bu kızın ruhsal bir hastalığı var, onu mu vermek istiyorlar” diye düşündüm. Bunu hakaret olarak söylemiyorum kesinlikle, yanlış anlaşılmasın lütfen. Yani önce ben Leonla evlenecektim, bambaşka bir hayatım olacaktı böhüü deyip, sonra kendi ayaklarımın üzerinde duracağım demek, ardından da çok geç Ali Kemaağğll diye dolanmak… Gerçekten normal bir insan şunu yapmaz. Leon'un onu sevmediğini bile bile hâlâ Leon demesini bir kere aklım almıyor, ne konak sevdasıymış bu ne para, pul, mal, mülk, güç hırsıymış bu yahu! Ali Kemal'e de bayıldığım söylenemez; ancak Ali Kemal'e yazık. Ben mümkünse uzun bir müddet Yıldız'la bir şey yaşamasını istemiyorum ki zaten yaşatacaklar gibi de durmuyor. Yıldız'ı her seferinde aklıyorlar diyorum; ama dünkü hamleleri yazan bir senaryo ekibinin Yıldız'ı bu kadar ani şekilde pirüpak yazmaları mümkün olamaz diyorum. Bir kere olsun ben de hatalıyım demedi Yıldız. Bir kere olsun kendinde aramadı problemi ve bu artık göze çok batıyor. Artık Yıldız'ın iyice dibe çekildiğini ve çok sert bir şekilde yere çakılacağını düşünüyorum, buna inanmak istiyorum. Bir kere olsun yaptıklarının bedelini ödesin istiyorum, bir kerecik olsun… Yıldız'a Stavro ile neler yaşatacaklar bilmiyorum; ama Hilal ve Leon cephesinde rahat duracağını sanmıyorum. Babasının teklifini kabul ettiğini düşündüğüm Leon'u Stavro'dan öğrenen Yıldız'ın Hilal'e “başından beri kullanıyor seni, tek amacı Kuvvacılara sızmaktı, seni de kullandı” demesini de bekliyorum. Hilal bu olayı Yıldız'dan öğrenecektir diyorum; ama bakalım…

Bu arada sevgili Darmody‘nin (DF&Twitter) Yıldız ile ilgili çok yerinde bir analizi vardı, onu bulursanız mutlaka okuyunuz derim. Çocukluğundan beri Hilal'i takıntı yapmış, belli. Aslında içten içe Hilal olmak istemiş; ama olamamış, bu da onu hırslandırmış. Yok hepiniz onu korudunuzlar yok onu benden çok sevdinizler… Aile bireylerinden ne kadar nefret ettiğini dün pek çok kez dile getirdi. Bakalım babasına da sirayet edecek mi bu nefret. İçimden bir ses Hilal ve Leon'u bilen ve hatta destekleyen Cevdet'i gören Yıldız'ın gidip Stavro'ya muhbirlik yapacağını söylüyor. Teorilerim pek tutmuyor; ama yine de göreceğiz.

Cevdet-Vasili-Veronika-Hilal-Leon… Bu beşli nereye gidiyor, n'apmağa çalışıyor hiçbir şey anlamadım. Anladığım tek bir şey var, o da Hilal ve Leon'un artık ana hikâyeye dahil edildiği. Hilal ve Leon ana yemeğin garnitürü gibiydi bu bölüme kadar; ancak bu bölüm itibariyle ana yemeğin esas malzemelerinden biri haline geldiler. Artık ana karakterlerimiz Cevdet-Azize-Tevfik-Hilal-Leon oldu gibi görünüyor. Bu durumdan şikâyetçi değilim, yalnızca nasıl işleyecekler çok merak ediyorum. Hilal ve Leon, ana hikâyede kullanmaya çok elverişli iki karakter, ilişkileri de öyle. İyi işlenirse çok keyfi vereceğinden eminim. 

Şimdi öncelikle söylemem gereken bir şey var. Cevdet ve Leon ne şahane bir ikili oldular. Sahneleri harikuladeydi, ahh! Cevdet, Vasili’nin yirmi altı bölüm boyunca göstermediği babalığı iki dakikada gösterdi Leon’a. İleride bu iki birbirlerine bir baba bir evlat olacak. Bu durum beni çok mutlu ediyor. Ayrıca Leon, Cevdet’i ilk öğrenenlerden olacaktır, diye düşünüyorum, bu fikrimi de buraya iliştireyim. 

Leon teklifi kabul etti mi, nasıl kaçtı sorularının cevabı yeni bölüme saklanmış, belli. Bir sonraki bölümde flashbackler göreceğimizden eminim. Yine de çok soru var kafamda. İlki Veronika öldü mü? Bence ölmedi, Dimitri olayı dururken ölmez. Peki o zaman niye intihar etti? Niye Hilal'in Leon'u kurtarıp kurtaramayacağını beklemedi? Buradan da mı bir şey çıkacak? İkinci sorum: Leon teklifi kabul etti mi? Bence etti. Hilal ile o tepedeki sarılmalarında “ben bir nane yedim; ama hadi hayırlısı” bakışlarını görmeyen yoktur sanırım.  Peki bu teklifi nasıl kabul etti, niye etti? Bunun Veronika'nın Vasili'ye söylediği “oğlumuzun âşık olduğu kızı buldum” cümlesiyle bir alakası var mı? Olabilir. Bir kere Leon'un Hilal'in verdiği o ne olduğunu anlayamadığım şeyle kaçması mümkün değil. Bir sürü asker var, onları ancak birinin yardımıyla bertaraf edebilirdi Leon. Cevdet'in bir payı var mı? Belki, olabilir.

Cevdet'in Leon'a dair planı ne? İşte bunun cevabını kestiremiyorum. Cevdet'in Leon'u sevdiği bir gerçek. Kuvva'ya sızma planını yaparken öncelikli amacının Leon'u kurtarmak olduğunu düşünüyorum; ancak sonrasında ne planladığına dair hiçbir fikrim yok. Aslında DF üyelerinin çok mantıklı bulduğum teorileri var. Cevdet, Leon'u çok kötü durumlara sokmaz. Hele hele “sevda” itirafından sonra bunu yapmaz. Koskoca Miralayım Cevdetim herhalde “sevda” ile kastedilenin kim olduğunu da anlamıştır, yani o nezaret sahnesindeki bakışları anlamış gibiydi.  Şimdi Cevdet, hem Hilal'i hem Kuvva'yı hem de Leon'u bir şekilde korumak zorunda. Bunu nasıl yapacak çok merak ediyorum; ancak bu işin sonu Hilal ve Leon için iyi olmayacaktır. Sezon sonuna “bana da davamıza da ihanet ettin Leon” diyen bir hamile Hilal bekliyorum.  Bundan sonra Hilal ve Leon'u nasıl devam ettirecekler hiçbir fikrim yok. Leon, içi acıya acıya susmak zorunda kalacak, tekliften bahsedemeyecek Hilal'e. Bir şekilde Kuvva'ya sızmak zorunda kalacak, başlarda Cevdet'e bilgi de sızdıracak; ancak ben Leon'un bu süreci tam bir Kuvvacı olarak tamamlamasını bekliyorum. Evet, Leon her zaman barış yanlısı oldu; ancak şöyle de bir gerçek var: ortada bir işgal var ve barış için işgalin sona ermesi lazım, onun için de bir savaşın olması kaçınılmaz. Barış için savaşmak, savaş için savaşmaktan zor ne yazık ki… Ben en başından beri pek çok kişinin aksine Leon'un tarafsız kalmayacağını düşündüm. Şimdiden “o bir Yunan, bu kadar da olmaz” demeyin diyorum sizlere de. Bu bir kurgu, mantıklı bir zemine oturtulduktan sonra her şey kabul edilebilir diye düşünüyorum ve mantıklı bir zemine oturtulacağına da inanıyorum.

Milli Mücadele cephesi çok iyi gidiyor, umarım aynen bu şekilde devam edilir. Misak-ı Milli kararları, Rıza Bey'in vatanı için yaptıkları, Kara Fatma'nın her bir sahnesi, Miralay Cevdetciğimin aldığı mektup… Hepsi çok çok güzeldi. Lakin dizide ciddi bir kopukluk problemi var. Sahne geçişlerini takip etmek çok zor. Bir bakıyoruz Cevdet sivil halde Kara Fatma'nın yanında sonra bakıyoruz Leon'un yargılamasına katılmış sonra tekrar bakıyoruz yine sivil şekilde Kara Fatma ile. Hilal ve Leon sahnelerinin yine başı sonu belli değil. Bu kopukluklar beni inanılmaz yoruyor. Neden bir çözüm bulunamıyor anlayamadım gitti. Ayrıca fragmanda Cevdet'in Leon'a ihanete ilişkin söylediği cümle neden kesildi onu da anlamadım. Acaba haftaya bir flashbackte mi işiteceğiz o konuşmayı?

İlerleyen bölümlerde neler olur, kestirmek zor; ama Azize yakın zamanda Cevdet'in kimliğini öğrenecek gibi görünüyor. Bundan sonra nasıl ilerletecekler merak ediyorum. Hilal ve Leon'un geleceği ise Leon'un cümlelerinde gizli:

* Sonunda ne olursa olsun ne kendini ne beni suçlayacaksın, tamam?
* İnsan sevmediği tüm yolları sevdikleri uğruna yürümek mecburiyetinde kalabiliyormuş.
* Ne kaygı ne korku ne musibet bırakmayacak (Bırakacak olmasın o? Yine bir Türkçe katliamı…) yakamızı.

Bunları yazdım diye umutsuzum sanılmasın.  Bu çifti kötü günler bekliyor, orası kesin; ama bunu zaten bekliyorduk. Şimdi bir de garnitürlükten ana malzemeliğe geçtiler gibi görünüyor. Gelsin dram gelsin gözyaşı.  Lütfen sizler de umutsuzluğa kapılmayın, bir izleyelim görelim. Nasıl işlenecek bir bakalım. Hemen peşin hükümler verip kendimizi üzmeyelim. 

Bir de bir beklentimden bahsedeyim. Ben  bir Hilal ve Leon evliliği kapıda olabilir diyorum. Niyeyse dünkü bölümden sonra böyle bir fikir geldi yerleşti zihnime. Veronika, Hilal'i bağrına bastı. Şimdi oğlunun kurtulmasındaki katkısını da öğrenince iyice kızı gibi sevecek Hilal'i. Eh düğün hazırlıklarına başlar herhalde tekrar. Bu noktada Yıldız ve Leon evliliğine karşı çıkan bir Cevdet'in Hilal ve Leon evliliğine itiraz etmeyeceğini düşünüyorum. Şimdi diyeceksiniz ki Leon Hristiyan, Hilal Müslüman, bu iş nasıl olur? Olur efendim olur, Leon gider Müslüman olur. Vasili'ye derler ki “şşş Kuvva'ya daha iyi sızacak, çaktırma”; ama bize gösterirler ki bunun mantıklı sebepleri varmış. Hilal şu an tam teslimiyet halinde. Leon'un her dediğini yapar. Bir evlilik Hilal ve Leon’u hem birbirine bağlar hem de ileride yaşanacak yıkımların etkisini artırır. :D Bakalım. Dediğim gibi teorilerim tutmaz; ama bir ihtimal işte… 

Birkaç Not:

* Miray Daner'e takoz kullanmasak mı acaba? O koşup sarılmada kızcağız resmen hop diye atladı takozun üstüne.
* Türkçeye biraz dikkat etsek güzel olmaz mı? “Şu halimizi dünyanın bütün savaşlarına feda ederim” nedir? Leon hemen o hallerini harcadı anlamı çıkarmamamız lazım herhalde.  Leon'un “dünyanın bütün savaşlarını bu halimize feda ederim” demek istediğini düşünüyorum.  Tamam, anlıyorum, Leon anlıyor; ama konuşamıyor da bu kadar da gözümüze sokmayın. Sonuçta çocuk Türk Edebiyatı'na Hilal'den daha çok hâkim gibi görünüyor.

10

Yazdığın hikaye ne hakkında?
– Büyülü bir kap bulan adam hakkında. İçine ağladığı zaman gözyaşları inciye dönüşüyor. Çok fakir bir adam. Hikayenin sonunda, adam bir inci dağının üstünde oturuyor. Bir elinde de bıçak var ve ölen karısı kollarında duruyor.
– Yani öldürmüş mü?
– Evet Hasan.
– Ağlayıp zengin olabilmek için.
– Sen çok zekisin.

– N'oldu?
– Sana hikaye hakkında bir şey sormak istiyorum?
– Elbette.
– Adam neden karısını öldürmek zorundaydı?
– Çünkü gözyaşlarının her biri inciye dönüşüyordu.
– Peki ama bunun için neden soğan doğramamış?

Sokak kedilerine bir kap süt vermekti, Yakana kırmızı bir gül takmaktı, Hiç girmediğin bir sahaftan hiç bilmediğin bir kitap almaktı. Bir şiir kitabı okuyup kendine rastladığın cümlelerin altını çizmekti, En sevdiğin oyuncağı sokaktaki çocuğa vermekti; Aşk. Bir insana beslenilen duygu karmaşası olmaktan çıkıp, gerçekliğe yönelmişti; aşk.
Hep cinayet yöntemleri verdik. Şimdi cesetten kurtulma yöntemi anlatalım. Her cinayetimiz kusursuz olmaz ve bi sıkıntı çıkabilir. Polisten kurtulmak ve arkada hiçbir iz bırakmamak için ihtiyacımız olan iki şey var; "hidroflorik asit" ve "poliprolenden yapılmış bir kap" Poliprolen olması çok önemli. Çünkü hidroflorik asit karşılaştığı her şeyi eritiyor. Et, kemik, hepsini sıvı hale getiriyor ancak poliprolenle tepkimeye girmiyor. Cesedi, cinayet aletlerimizi kullandığımız her şeyi poliprolenle yapılmış kaba atıyoruz ve hidroflorik asidi döküyoruz. Unutmayın! Gaz maskenizin olması lazım. Her şey sıvıya dönüştükten sonra da artık klozete mi dökersiniz nereye dökersiniz orası size kalmış. Hadi iyi cinayetler vol4

vol 1

vol 2

vol3

TÜRK OLMAK

Aslında çok şeydir, Türk olmak.
Türk olmak,
Osmanlı'nın borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi.
Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.
Türk olmak;
- Kıbrıs'ta,
- Hocalı'da,
-Anadolu'da ve Balkanlar'da soykırımına uğrayıp, karşılığında yapmadığın soykırımıyla suçlanmaktır.

Türk olmak;
- faşist olmaktır, vatanına, milletine, bayrağına, tarihine sahip çıktığında.
- demokrat ve çağdaş olmaktır, vatanına, milletine, bayrağına, tarihine sövüldüğünde.

Türk olmak;
- lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini ve derdini anlatamamaktır.
- Avrupa'da hor görülmektir Türk olmak,
- ataların bir çok asır önce Viyana'yı kuşattığı için ve hoş görülmemektir- tabii ki - sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığın için.

Türk olmak;
- Selanik'te Pontus Anıtı'nın,
- Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve
- Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir.

Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir.
- üç kıtadan dönüp,
- bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir.
- sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır,
- aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.

Türk olmak;
- arabaya koşulan ilk atın vatanında,
- ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta,
- yazının bulunduğu,
- paranın icat edildiği,
- her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta,
- kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir.

Türk olmak;
- Truva'dan bu yana,
- Sümer'den bu yana serpilerek gelse de,
- tarihten eski bu topraklarda,
- bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen,
- bir haftalık hafıza ile yaşamaktır.-
- Doğu Roma'yı da
- Batı Roma'yı da yıkıp,
- yeni Roma olan AB'ye girmeye çalışmaktır, Türk olmak.

Türk olmak,
- Mostar'da köprüdür,
- Kerkük'te kaledir,
- İstanbul'da Kızkulesi'dir,
- Anadolu'da buğdaydır,
- Çukurova'da pamuktur,
-Güneydoğu'da tütün,
- Ege'de üzüm,
- Karadeniz'de fındık,
- Trakya'da ayçiçeğidir.

Türk olmak;
- Çanakkale'de ölmektir.
- Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir,
- onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır.
- düşmanın ardından rahmet okumak,
- kanlısından helallik almaktır.
- sabahları odana rahmet dolsun diye, camı açmaktır.
- kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir.
- balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır.
- yağmura “rahmet”,
- kara “bereket” diye bakmaktır.

Türk olmak;
- harap bir ülkede,
- zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip,
- tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile,
- paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen,
- yedi düvele meydan okumaktır.

Türk olmak;
- askere davul-zurna ile uğurlanmaktır,
- belki de dönmeyeceğini bilerek.

Türk olmak;
- annenin şehit oğlunun ardından ‘Bir oğlum daha olsun, onu da vatan için göndereceğim.’ demesidir.
- Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken ‘Vatan sağ olsun! ’ demesidir.

Türk olmak;
- 'Türk çayinda radyasyon olmaz! ’ yalanları ile,
- 'Gusul abdesti alana AIDS bulaşmaz! ’ dolanları ile yaşamaktır.
- her hükumetin enkaz devraldığı ama asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.

Türk olmak;
- ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir.
- Aynı nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır.
- Göz hakkına, diş kirasına saygıdır.

Türk olmak;
- Evindeki bir kap aşın yarısını Tanrı misafirine vermektir.
- Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.

Türk olmak;
- milli maçta ağlamaktır.
- Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a aşık olmaktır.

Türk olmak;
- aşkını ölesiye sevmektir.
- aşkı için ölmektir, öldürmektir.
- sevdiceğinin elini bir kez tutamadan, toprağa girmektir.
- en güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir.
- Eşkıyaya türkü yakmaktır, Türk olmak.
Milletine sövmektir, ama başkasına sövdürmemektir, Türk olmak.

Türk olmak;
- Yunus'u bilmektir,
- Asık Veysel'i sevmektir.
- Mevlana'yı, Hacı Bektaş-ı Veli'yi ve Hoca Yesevî'yi
- tek bir satırını okumasa da yüreğinde taşımaktır.

Türk olmak;
- saz çaldığında,
- ney üflendiğinde,
- kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında,
- yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, bir de Yemen Türküsü'nde…
- Kendisine verilene 'Nasip’,
- verilmeyenlere 'Kısmet’ diyebilmektir.
- her işin 'Hayırlısına’ inanmaktır ve
- ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.

Türk olmak;
- Asya'da batılı,
- Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir.
- Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaratılanı Yaradan'dan ötürü sevmektir.
- Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da,
- silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir.

Türk olmak;
- mahalle maçı için aynı saatte, on kişi buluşamazken,
- milyon kişinin bir araya gelmesidir.
- tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.

Türk olmak;
- buhran zamanında Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken,
- daha ağır buhranda sıraya girerek,
- sorumlusuna en ağır cezayı tek bir cam kırmadan sandıkta kesmektir.

Türk olmak;
- en zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak,
- en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir.

Zor iştir Türk olmak.
Türk olmak;
- Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamd etmek,
- her çıkan başak için şükretmektir.

Türk olmak;
medeniyetler mozaiği Anadolu'da dik durabilmek ve büyük önder Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyeti, ilelebet payidar kılıp “ne mutlu Türkü’m” diyebilmektir.


Bak,bir köpeği uyurken görmemiş,izlememiş,o huzuru tatmamış insanlar var.Bir kedinin o minicik bedenine serum takılırken o kediden daha çok acı çekmemiş,başında beklememiş,bilincinin kapalı olduğunu bildiği halde yüzüne gülümseyerek bakmak zorunda olduğunu çünkü kedinin kendisinden güç aldığını hissetmemiş insanlar var.Yolda gördüğü kötü durumda bir canlıya yardım etmemiş hatta bırak kötü durumda ki canlıya yardım etmeyi iyi durumda ki canlıya bir kap su bir kap mama vermemiş birde üstüne zarar vermiş insanlar var.Heves için,gösteriş olsun diye canlı besleyen sonrasında sıkılıp,onlarca sahiplenmeyi bekleyen can olduğunu hiçe sayarak nasılsa bunuda sahiplenen olur aman banane,diyip geri gönderen var.Bu ve bunun gibi daha nice insan var dünyada.
Sen kendini harap edersen,sen bunlara takılıp hastalanıp güçsüz düşersen zaten sayılı olan hayvansever kavramı 1 kişi dahi olsa azalır.
Evlatlarının başında durup,bizleride gereken şeylerden haberdar etmen gerekir,gerekir ki yardım olsun,sevgi olsun,yuva olsun bir avuç insan bişeyler yapabilsin.
O sebepten,tahammül etmesi,sakin kalması ne kadar zor olursa olsun-ki çok iyi biliyorum ve anlıyorum seni-senin bu insanları göz ardı etmen ve sapasağlam durman gerekir,güçlü kal @piggy-saurus güçlü kal ki çocukların ve nicesi hayatta kalabilsin.

İNSANLIK İÇİN BİR DAKİKANIZI AYIRIN LÜTFEN!!

Arkadaşlar havalar soğuyor ve kış aylarına giriyoruz. Benim de yaşadığım şehirde olduğu gibi bazı şehirlerde hava sıcaklığı 0′ın altına düşüyor. Ve geceleri köpekler, kediler, kuşlar ve hatta görünmeyen küçüklükteki çoğu hayvan zor durumda. 

Siz düşünün o soğukta aç kaldığınızı. Sizde sadece ufacık bir dileğim var. Bunu yapmanız yada yapmamanız hakkında benim karışmaya haddim yok. Ama bence insanlık ölmedi. 

Kapınızın önüne, yada bir ağaç dibine; Yemediğiniz bayat olan ekmekleri bırakırsanız, yada kendinize bir kap edinebilirsiniz ve bu kaba çok değil her gün bir fincan da olsa süt koysanız. Ve daha onların yiyebileceği onlarca şeyi paylaşsanız bu zor günde onlar da yalnız kalmasa. 

Veya carefourSa Migros Tansaş gibi birçok markette satılan 1-10 Tl arası birkaç kullanımlık mamalarla onlara yardımcı olmak bence çok zor değil. 

!!NOLUR BİRAZ DUYARLI OLALIM, ONLAR DA CANLI VE ONLAR DA BU SOĞUKLARDA ZOR DURUMDA!! 

OKUDUĞUNUZ İÇİN SONSUZ TEŞEKKÜRLER, ULAŞABİLDİĞİMİZ KADAR KİŞİYE ULAŞALIM LÜTFEN!!!

Bugün kütüphaneden eve dönerken yolun kenarında yatan bir köpek gördük. Berkay arabayı kenara çekti, indik hemen bakmaya gittik. Berkay “Yaklaşma sen.” dediği an durmam gerektiğini biliyordum çünkü mahalledeki sokak köpeklerinden biriydi. Defalarca kez besleyip başını okşadığım köpek gözleri açık, dili dışarıda kalmış ve ölmüştü. Yolun bir yanında oto yıkamacı diğer yanında spor salonu var, biraz ileride benzinlik. Buna rağmen tek bir kişi bile ne olmuş bu köpeğe diye gelmemiş. Kimse onu kurtarmaya çalışmamış, yaşasın diye uğraşmamış.

Bizi köpeğin başında dururken gördüklerinde biri geldi. “Köpek sizin mi? Sokak köpeği sanıp yaklaşmadık.” dedi. Cümleye bakar mısınız abi. Sokak köpeği sandığı için yaklaşmamış. Pis, hastalık bulaşır sanmışlar herhalde o etrafta adamım diye gezinen yaratıklar. Bilmiyorlar ki bu sokak köpeği onların hastalıklı beyinlerinden daha temiz, onların karalarla kaplı yüreklerinden daha saf. Bir can yahu bir can o! Bizden daha şefkatli, bizden daha yardımsever hatta bizden daha insan.

Gerçi ne demişler, insanlık o kadar ilerledi ki artık görünmüyor. Çok doğru, bir kez daha o görüntü beni saatlerce ağlatırken insanların umursamazca nasıl çekip gidebildiklerini gördüğümde anladım.

Kapının önündeki su ve mama kabını atarlar, çöpe yakın koyduğumuz yiyecekleri ayak altında olmamasına rağmen çiğnerler, yaptığımız kedi evleri parçalanır. Bu dünya onlara kalacak sanıyorlar.

Benim onlara bedduadan başka lafım yok. Allah hepinizin belasını versin. En içten dileklerimle inşallah sokakta aç susuz kalır, tekmelenir ve korkutulursunuz. Bu dünyadaki sessiz kullara yaptığınız her şey burnunuzdan fitil fitil gelir. İnsan değilsiniz siz. Yaratıksınız ve o düşünceden fakir beyniniz ve vicdandan uzak kalbinizle kendinizden başka kimseyi sevmiyorsunuz.

Sokak hayvanları için arta kalan yemeği çöpe yakın bir yere koymak, bir kap su bırakmak ve kutuları kuytu köşeye koyup hiç olmazsa soğuktan bir miktar korumalarına yardım etmek o kadar zor değil güzel insanlar. Bunların hiçbirini yapamıyorsunuz bir hayvanın başını okşamak bile öyle mutlu ediyor ki onları, sizi evinize kadar takip edip kapıdan girene kadar bekliyorlar. Vicdanınızdan öpüyorum.

Yıllar önce ölmek üzere olan bir köpeği kurtarmıştım. Çok zayıftı, keneleri vardı ve yürüyemiyordu. Tost ayran alır yemezdim okulda ona verirdim. Sonra bir gün boğazına kemik takıldı. Ağlıyor delirmiş gibi koşuyor. Gözlerimin önünde yine ölüyordu. Yine kurtardım. Veterinere gidecek vakit yoktu, hafta sonuydu okulda da kimse yoktu. Elimi boğazına kadar soktum canı çok yandı ama sonunda çıkarabildim. Ağzının içi kanıyordu. Baktım o köpeğe. Ama sonra başka köpeklerle gitti. Yıllar sonra...Şimdi çalışıyorum. Gördüm onu ne kadar büyümüş, gözlerim doldu. Kendimle gurur duydum. Sevdim, başını okşadım. Ve şuanda her gün yanıma uğruyor dükkanın önünde yatıyor. Unutmuyorlar be, en önemlisi de gitmiyorlar. Dönüyorlar geri :’) ***Lütfen arkadaşlar, evlerinizin önüne bir kap su ve yemek koyun. Havalar sıcak ve onlar susuz.***
AMA BÜTÜN ERKEKLER ÖYLE DEĞİL. :’(

“Ya tamam orası doğru ama bütün erkekler öyle değil ki. Ben öyle değilim mesela.”

Evet, feminist bir kadınsanız, hatta kadın sorunlarının tartışıldığı herhangi bir ortama girmişliğiniz varsa bu cümle size hiç yabancı gelmeyecektir. Aslında bu kadarına bile gerek yok, herhangi bir kadın istismar haberi hakkında konuşulurken böyle bir cümleye denk gelmiş olabilirsiniz.Peki bu cümle neden bizim sinirlerimizi tepemize çıkarıyor? Açıklayayım hemen: Çünkü bu, KADINLARIN PROBLEMLERİ TARTIŞILIRKEN ORTAYA ATILABİLECEK EN KISIR ARGÜMAN.


Şimdi bir kap dolusu kuruyemiş düşün. Bu kuruyemişlerin %10′u zehirli. Ama ye lütfen. Bir avuç ye, çünkü BÜTÜN KURUYEMİŞLER ZEHİRLİ DEĞİL.

1- Tamam bütün erkekler öyle değil, bütün erkekler tacizci, tecavüzcü, katil değil, bunu zaten biliyoruz, ki bizim sosyal çevremizde de böyle erkekler var. Senin bize böyle bir bilgi vermene lüzum yok yani. Fakat şu anda konumuz öyle OLAN erkekler ve onlara karşı neler yapabileceğimiz.

Öyle OLAN erkekleri konuşurken “Öyle olmayanlar hariç” şeklinde bir ekleme niye yapalım ki? Niye öyle olmayan erkeği, öyle olmadığı için sürekli pohpohlamalı ve güzelleme yapmalıyız? İsterseniz madalya da verelim tacizci, tecavüzcü olmadığınız için?

Erkekleri ilgilendiren toplumsal sorunlardan bahsedilirken “BEN ÖYLE DEĞİLİM” diyerek işin içinden sıyrılmak sadece kadınları susturma ve lafı ağza tıkma politikasıdır. Bu, argümanı ileri bir boyuta taşıyıp çözüm üretme amacı gütmeyen, sadece argümandan caydırma amacı taşıyan kısır bir cümledir. Böyle bir niyetiniz olmasa bile bu ifadenin tanımı tam olarak budur, farkında olmadan bunu yapmaktasınız yani.

Tamam, belki sen öyle değilsin ama bu dinlemen gerektiği gerçeğini değiştiriyor mu? Eğer gerçekten öyle bir erkek değilsen, kadınlara kulak veren, eleştirilerini düzgünce dinleyebilen birisindir. Ama her söyleneni bireyselliğine hakaret algılayıp bütün argümanları kendine yormak da bunun tam tersi olur, değil mi?

2- Kadınlar bu sorunları konuşurken “Siz değil, sözüm meclisten dışarı” şeklinde bir yaklaşım sergilerlerse hiçbir erkek söylenenleri ciddiye almayacak, kimse özeleştiri yapmayacak ve bütün tartışmalar havaya uçup gidecektir. Sorun şu ki hiç kimse “Ben hafif tacizciyim sanki ya” “Bende tecavüz etme potansiyeli var biraz” diye düşünmez. Sözkonusu ezilen herhangi bir kitle olduğunda ezen kitle içinde bulunan bütün herkesin çuvaldızı kendine batırması gerekiyor. Çuvaldızı alıp ezilene “BEN ÖYLE DEĞİLİM” nidaları eşliğinde geri saplamayı değil.

Bunu örneklemek için bir sınıf ortamı düşünelim: Sınıfta konuşan öğrenciler varsa öğretmen ne yapar? Sınıfa dönüp “SUSUN, SESSİZ OLUN” der değil mi? Böyle bir durumda doğru olan hareket sınıftakilerin hepsinin susması mı olacaktır, yoksa konuşmayan herkesin “BEN KONUŞMUYORDUM ZATEN BANA NİYE SUS DEDİNİZ Kİ?” diye mızmızlanması mı? İşte “BÜTÜN ERKEKLER BÖYLE DEĞİL” diye itiraz edenler, bu sınıftaki “NİYE BANA SUS DEDİNİZ” diyen öğrenciler gibi yersiz ve absürd bir yaklaşım sergilemektedirler.

Nasıl ki öğretmen konuşanları her seferinde tek tek uyaramıyorsa (çünkü böyle yaparsa ders işlemeye vakit kalmaz, bu yüzden sınıfın tümüne hitap eder ve yanlış davranışta bulunanlar üzerine alıp kendilerini düzeltirler), kadınlar da sürekli tek tek “Sen iyisin, sen böyle değilsin” diye erkek güzelleyemez, iyisini de kötüsünü de işin içine katarak bütün topluma hitap ederler, böylece herkes kendi payına düşen özeleştiriyi yapabilir.

3-  “BÜTÜN ERKEKLER BÖYLE DEĞİL”, tıpkı “BEN KONUŞMUYORDUM NİYE SUS DEDİNİZ” gibi alakasız ve defansif bir yaklaşımdır. Yani madem öyle değilsin, o zaman seni kastetmiş olamayız değil mi? Evet bir erkeksin ama sırf penisin var diye bu suçlamaları mantıken üzerine alınmaman gerekiyor yani, çünkü zaten yapmıyorsun, rahat olabilirsin. Ama sen alınıyor, üstelik bir de savunmaya geçiyorsun. Bu da garip ve şüpheli bir paradoks yaratıyor, suçlu psikolojisi gibi.

Kendini bu şekilde savunman, kendinden şüphe ettiğini, belki de bahsedilenlere olan potansiyel eğilimini sana fark ettirmektedir, bu da ister istemez psikolojik olarak seni rahatsız etmektedir. Kabul etsen de etmesen de, erkek olduğun için isteyerek veya istemeden bu bahsedilen davranışları hayatının bir evresinde yapmış/yapıyor olabilirsin, ama kadınlar bu şekilde ifade edilince erkeklik içgüdülerinden dolayı kabul etmek istemiyorsundur. Fakat şunu unutmamalısın, belki karşındakini kandırabilirsin ama kendini asla. Ayrıca hepimiz mükemmel insanlar değiliz, ve bu öğrenildikçe ilerlenen bir süreçtir. Özeleştiri yapıp kendini düzeltmek seni küçültmez.

4- Defansif yaklaşan, kendilerini korumaya, aklamaya çalışan insanlar genellikle karşı tarafın argümanlarını dinlemezler. Akıllarındaki tek şey o argümana karşı savunma hazırlamaktır. Bu da bizim en çok ihtiyacımız olan şeye aykırıdır: DİNLENMEK. DİNLENMEK. DİNLENMEK.

Hep siz konuşuyorsunuz, bir kere DİNLEYİN bakalım, bizim sorunumuz neymiş. İnanın dinlediğinizde, savunmaya geçmek yerine empati kurup sağlıklı bir tartışma ortamı oluşmasına katkı sağladığınızda konuşmanın gidişatının nasıl değişeceğine şaşıracaksınız. Bunu feminist destekçisi olmak isteyip nereden başlayacağını bilemeyen erkeklere de söylüyorum. İlk kural dinlemektir. Söz kesmeden, “BEN” demeden dinlemek. İkinci kural da bir erkek olarak elinden gelen yardımı esirgememektir.

4- Bir kadın gece sokakta yürürken, asansördeyken, taksideyken vs. etrafında olan erkeğin HANGİ ERKEK olduğunu bilemez. Hani şu katil, tecavüzcü, tacizci erkek mi, yoksa ÖYLE OLMAYAN erkek mi? Bu yüzden her daim tetikte, temkinli davranmak ve sürekli kafamızda bu hesaplarla, bu gerçeklerle yaşamak durumundayız. Aynı durum ÖYLE OLMAYAN erkekleri de zan altında bırakmaktadır, bunu ataerkinin erkeklere verdiği zararlar başlığı altında değerlendirebiliriz, fakat KONUMUZ BU DEĞİL.

Şu an konumuz kadınların problemleri. Lütfen biz kadın problemlerini dillendirip çözüm yolları ararken “AMA ERKEKLER…” diye araya girmeyin. Tam anlamıyla lafımızı “taşak”lamayın yani. DİNLEYİN.

Çünkü herkes dinlese, herkes özeleştiri yapabilse, ortada zan altında bırakılacak erkek kalmayacak zaten.

“Oruç nefsinin çektiği yiyecek ve içeceklerden kimi alıkoyarsa, Cenab-ı Hak ona cennet meyvelerinden yedirip cennet ırmaklarından içirir.

—  | Hadis-i Şerif, Kenzül Ummal 3/328

Oruç yalnızca bedeni gıdasız ve susuz bırakmak değildir. oruç aynı zamanda manevi anlamda ruhumuzun da gıdasıdır. Yıl içerisinde bir kez bile sekteye uğramadan çalışan midemizin her yıı bir ay dinlendirilmesinin sağlık açısından da uygun olduğunu savunan uzmanlar, bu ilahi emrin aslında yararına da değinmiş oluyorlar.

Ramazanda yapılması gerekenleri az çok hepimiz biliyoruz. Peki Ramazana nasıl hazırlanılmalı.. İşte Ramazandan önce ve sonra yapılması gerekenler başlığı adı altında buna değiniyoruz.

Ramazan ayına ehemmiyet vermenin kalplerin takvasından olduğunu Kuran bize talim ediyor. Bunu büyük bir makama sahip birinin bir yere teşrifinden önce o kimsenin zatına şayeste hazırlık yapılmasına benzetebiliriz. Ramazan ayı da aynı şekilde gelmeden önce hazırlık yapılması gereken bir aydır. Bu mübarek zaman dilimine girmeden önce yapılabilecek bir diğer husus da ramazan ve oruçla alakalı ayetleri okuyup üzerinde düşünmek, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem)’in ramazan ve oruçla alakalı hadislerini herhangi bir hadis kitabından okumak ve onun ramazanı nasıl geçirdiğine dair bilgilerle zihnimizi nurlandırmak gelmektedir.

Cenab-ı Hak Şaban ayında oruç tutan kimsenin geçmiş günahlarını bağışlar

“Ramazan ayının orucu için, Şaban orucu ile bedenlerinizi temizleyin. Herhangi bir kul, Şaban ayında üç gün oruç tutsa, iftarından önce de bana defalarca salavat okusa, mutlaka Allahü Teala onun geçmiş günahlarını bağışlar. Hz. Cibril bana bildirdi ki; şüphesiz Allahü Teala bu ayda 300 rahmet kapısını açar.” (Nüzhetül Mecalis)

Ramazan ayında okunan Kur'ân’ın her bir harfine binler sevap yazılır

“Teravih namazı"nı kılan günahlardan temizlenir

Ramazan ayında tutulan oruç beraberinde edilen istiğfar sorgusuz sualsiz cennete gitmeye vesiledir

Ramazan ayının gecelerini özellikle de son on gecesini ihya etmek geçmiş günahların affına vesiledir

Ramazan ayının cumaları Ramazan ayının diğer aylara olan üstünlüğü gibidir

İtikâf’a girmek iki hacc ve iki umre sevabı kazandırır

Ramazan ayında Umre yapmak sevap bakımından hacca denktir

Ramazan ayında oruçluya su veren mahşerde susamayacaktır

"Ramazan ayında kim bir oruçluya su verirse, Allah(cc)’da ona havzımdan öyle bir şerbet verir ki, artık cennete girinceye kadar hiç susamaz." (Beyhaki)

Ramazan ayında Oruçlulara iftar verenle, Cebrail (as) musafaha eder

"Kim bir oruçluya iftar ettirirse, kendisine onun sevabı kadar sevap yazılır. Üstelik   bu sebeple oruçlunun sevabından hiçbir eksiltme olmaz." (Tirmizi)

Ramazan ayında verilen sadaka en faziletli sadaka hükmündedir

Hz. Enes’den (ra) rivayetle:

“En faziletli sadaka, Ramazan ayında verilendir.” (Selim’ür Razi)

Ramazandan öncesi ve sonrası için yapılan tüm hazırlıklardan sonra bizi Bayrama ulaştıran Rabbimize hamd ederek ramazan sonrasında da yapılması gerekenleri yapmaya ehemmiyet gösterelim.

Şevvalde Altı Gün Oruç

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

(Men sâme ramedàn) "Kim Ramazanı oruçla geçirirse, Ramazandaki oruç vazifesini yaparsa; (ve etbaahû sitten min şevval) Şevvalde de altıyı buna eklerse bu Ramazan ayına; (kâne kesavmid-dehr) tüm seneyi, bütün hayatını oruçlu geçirmiş gibi olur." Dehr, zaman demek. Savmud-dehr de, bütün zamanını oruçlu geçirmek demek. Şevval ramazandan sonraki aydır. Bayramın ilk günü, Şevvalin biri olmuş oluyor. Ramazan biter bitmez başlayan ay Şevval ayıdır.

Bir Gün Orucun Sevabı

Ayrıca her hafta, Şevval geçtikten sonra da pazartesi perşembe oruçlarını tavsiye ederiz, Efendimiz'in tavsiyesidir. Farz değildir ama farz olmayan oruçların da çok sevabı var. O hususta da Enes RA'den İbnün-Neccar ve İbn-i Asâkir'in rivayet ettiği bir hadis-i şerif

"Kim tatavvu’ olarak, yâni ibadet ve taat duygusuyla Allah'tan sevap umduğu için, sevap kazanayım diye, farz olmadığı halde, kendiliğinden, Allah'ın sevdiği kul olayım diye bir gün oruç tutsa; eğer o kimseye, yeryüzü bir boş kap olsa da, onun dolusunca altın verilse, bu yine, hesap gününde o tuttuğu bir günlük nafile orucun ecrini karşılayamaz.”

Demek ki, dünyalar dolusu altınlardan daha büyük sevap oluyor. O bakımdan bu oruçları tutmanızı tavsiye ederiz