bir kap

Bir yerde insanın yoksulluğunun otomobilinin markasıyla ölçüldüğü ülkeler, öte yanda bir kap bakla ezmesiyle iki gün geçirmek zorunda olan, bir salgın hastalıkla insanların kitleler halinde öldüğü ülkeler var. Ama gariplik böyle bir zıtlığın yaşanmasında değil. Asıl garip, tuhaf olan fiziki açlık çeken insanların karınları doyar doymaz meselelerini büyük ölçüde çözüyor olmalarına rağmen, otomobilin markası yüzünden yoksul sayılanların iflah olmaz bir tatminsizlik duygusuyla acı çektikleridir.
—  İsmet Özel
3

Bu benim dokuz bebeğin bir tek yuva bulamayanı. Eftelya. Kediyle , köpekle , kirpiyle , kuşla hiç bir canlıyla bir sorunu yok. Sevgi dolu ve anne kuzusu. Bu apartman bu bahçe bu sokaklar onun kadar sevgi dolu bir bebek için uygun değil. Onun da ellerimden kayıp gitmesine şahit olmak istemiyorum. Tek derdi oyun oynamak. Evinizde bir kap mama'lık bir avuç Eftelya'lık yer yokmu sahi? Onun da kaderi yaşını göremeden ölmek mi olmalı…

Umuyorum bir sonraki paylaşımım Eftelya öldü şeklinde olmaz. O vakit ah vah etmeyin.

Bir demli muhabbet istiyorum kaptan…
Açık denizlerde bir akşam üstü. 
Aç alaturka bir müzik, 
Ordan kap iki kadeh hüzün. 
Hem kederlenelim hem keyiflenelim. 
Dalgaların gelgitleri gibi yüreğimizin dehlizleri.
Başka türlü geçmez
Bu canına yandığım dünyanın,sevgiliden ayrılığı…


Gülten Alp

İSTİRİDYEDEN SALGIN

Yaşamak dinamik bir hadisedir ve onun güncellenen güçlükleri, onu kabullendiğimizde aşılır. Böyledir. Yaşam, onu avcumuzun içine alacağımız bir gerçeklik sağlamaz, formülize edilmez, güvendelik ihtiyacını karşılamaz. Böyledir; rüzgar aynı sertlikte eser, ama biz artık daha sıkı giyiniriz. Doğa değişmez, biz değişiriz.


İnci’nin önüne bir kap un çorbasıyla birkaç parça kuru ekmek bıraktıktan sonra onu yalnız bırakmak isteyerek mutfağa yöneldim. Oyalanmak ister gibi sandalyeyi çekip huzursuzca oturdum, kavuniçi deri döşemesinin tırnağımla oyduğum yerini buldum, içindeki süngeri tırtıklamaya başladım. Tuzluğu yerinden kaldırıp geri koydum, tel dolabın kapağını açıp boş gözlerle bakındım.

Epeydir birbirimizi görmesek de onu iyi tanıyan dünyadaki pek az insandan biriydim. Mağrur duruşu, yerini pürüzsüz bir tevazuya bırakmış, yüzündeki kesinlik bir pırıltıyla zenginleşip yumuşamış, hiç tanımayan birinin hüzün diyeceği bu telaşsızlık beni nedense mutlu etmişti. Değişimini fark etmemiş gibi yapmalıydım. Kestirilemeyen tavırları vardı İnci’nin. Gizlemeye çalıştığı halinin fark edilmesi onu gücendirip suskunlaştırabilirdi. Fark edilmediğindeyse müthiş bir çeviklikle duvar örüp herkesi sınırlarının dışına savurabilirdi. Ben de böyle hallerinde üzerine hiç gitmez, onun gelmesini beklerdim. İnci gelirdi. Böyle müşkül insanlar, hallerini enine boyuna tarttıktan sonra gelirler. İçinden çıkılamayan o sarmalı boğup kederi büktükten sonra, durumu kolayladıktan sonra, kimseye bir iş kalmadıktan sonra nasıl hallettiğini ya da vazgeçtiğini bildirmeye gelirler.

Tüm oyalanmalarım tükendiğinde cezveye kahve koydum. Sabırla pişmesini beklerken kalın, alçak tondaki sesini işittim. Kahveyi fincana doldurup yanına döndüm:

- Ellerine sağlık dedim, dedi dudağını sağa doğru iterek. Yemeklerini seviyorum.

Gülümsedim. Tabakamı çıkarıp sigara sarmaya başladım. Gözleri iştahla ellerimde gezindi, bilirdim bunu içmek alışkanlığı yoktu ama uzatınca da reddetmezdi. Gölgelerimi dağıtıyor, derdi. Dalı güneş gören bir yerine bıraktım. 

Birden iştahı kaçar gibi maun sandalyeye sırtını yasladı. Sıkılgan, öylesine etrafı taramaya başladı, kararsız bakışları yere ulaşınca gülümsedi. Rabıta döşemeler oldu bitti sakinleştirir onu. Zeminlerle ilgili attığı nutuklardan öğrendim bunu da. Döşemelere kadar irdeleyen bu yorgun zihnin akışını merak ediyor ama onu sorularımla da yönlendirmek istemiyordum. Bırakırdım ki anlatsın. Uzun müddetli susmaları vardı İnci’nin. Kolay sıkılır ve vazgeçerdi. Böyle çıkageldi mi bilirdim ki bir bulantısını iyileştirmek istiyor. Nadiren gelir, çoğunda dinler. İşte şimdi konuşacağı bir gün. Yanlış bir çalımla mahzenine yeniden gömülsün istemiyorum.

Bakışlarını masanın üstünde duran sigaraya kaydırdı. Uzanıp alırken konuştu:

- Kargaşa, tahakküm, umursamazlık, tahammülsüzlük…

- Yeni bulantıların mı?

- Yeni bulantılarım.

Çakmağı masanın üzerinde kaydırıp kucağına düşürdüm. Alıp çaktı, bir nefes çektikten sonra acelesiz:

- Yaşamı seyrettiğim her yerde, tüm bunları, insanın önünde duran bir sıfat gibi görüyorum. Öyle ayrı kalamıyorlar ki, bazen hangisi diğeri olmadan yapamaz diye soruyorum. 

Örneğin tahakküm insanda var, tamam, ama bunu bir aslan da yapabilir öyle değil mi? Fakat bizde var olan irade bunun önüne geçmek, buna başkaldırmak içindir. Sonra kargaşa mesela, serengetide olmazsa olmazken toplumsal yaşamda da muntazaman bu piyesin sahnelenmesi garip geliyor. Bir geyik kargaşanın içinde olmakla ilgilenmez. Ama insan öyle mi? İstemediği takdirde toplumdan vazgeçebilir, münzevi yaşam seçebilir. Biz serengetide yaşamıyorsak neden kargaşayı kanıksıyoruz? Vahşi olan esasen hangi zemin? İnsanın sosyal bir varlık olduğunu söyler ya antikler, bence insan sosyal olmayı beceremeyen bir varlık Kemal.

Söylediklerini kafamda tarttım. Bir an kadar, kaç düşünmenin ürününün birkaç kelimeye hapsolduğunu, bu maphus anlatımın bana ne kadarını izah edebildiğini düşündüm:

- Ben böyle düşünmüyorum. Bu kavramlar az önce söylediğin gibi kabullenmeye de reddetmeye de müsait. Ben kargaşayı severim; pazarda, panayırda, açık hava sinemasında, aile sofrasında… Issızlık bana göre değil, birçok kimseye göre de değil. Sen bunun kaos olanına karşı duruyorsun. İşleri karıştıran ya da bulandıranına. Doğru anlamış mıyım?

- İnsanın insanla temasına karşıyım ben. Pazardaki cıvıltılar benim için laf yığıntısı. Kalabalıklar tehdit algısı. Toplumdan bireye olumlu bir aktarım sağlanamayacağına inanıyorum. Bu inancın hurafe olmasını dilerdim, ama git gide sabitleniyor.

- Senin yalnızlığa müsait oluşun bunun doğruluğunu kesinleştirmez İnci. Bir restorana gittiğimizde önümüze istediğimiz bir yemek gelmezse ya o yemeği yeriz ya da kalkar başka bir yere gideriz. Ancak restoranın yok olmasını beklemeyiz. İhtiyacımız olmayan bir şey lüzumsuz demek değildir. Kargaşa ve tahakkümün işe yarar olduğu birtakım durumlar da var, bununla düzen ve istikrar sağlayan toplumlar da…

Muhalif tepkisini bekliyordum.

- Düzen ve istikrar politika dilidir. Toplum adına ortak refahtan bahsedeceksek önce bireyden başlamalıyız. Bütünü ele alarak çıkarım yaptığımızda çoğunluğu kucaklıyor, azınlığı yok saymış oluyoruz. Hem şu “Azınlık” kelimesi hakir bakışlı eskimiş bir adamın ifadesi gibi değil mi sence? Ona azınlık deyince gerçekten azlarmış, hatta yoklarmış yanılsamasına da sürüklüyor üstelik.

Zihni akıyor, yetişemiyordum. Birden fazla şey düşündüğü, bir düğümü sabırsızlıkla çözümlemek istediği belliydi. Onun istediği yoldan gitmeye karar verdim. Bir nebze rahatlayabilse.

- Pekala, madem bireyden bahsediyoruz, o halde umursamazlık ve tahammülsüzlük seni neden kaygılandırıyor? Tekil ve iradi bir varlığın böylesi bencilliklerden daha haklı tarafı ne olabilir?

Öfkeleniyor. Kendi tahammülsüzlüğünü ona fark ettirdim. Yakalanmış olmak bu kez işine gelirmiş gibi rahatladı:

- İşte bunu düşünüyorum. Benim aklıma umursamaz bir bufalo gelmiyor, yaşamsal içgüdü umursamayı gerektiriyor çünkü. O halde umursamazlık insana dair. Örümceğin ağını örerken tahammülünün tükenmesi de inandırıcı değil, çoban köpeğinin hiyerarşik konumuna tahammül edemeyen bir koyun da… Öyleyse bu da insana dair. Tahakküm ve kargaşa gibi iradeyle vazgeçilmiyor bunlardan. Biz bunların ta kendisiyiz ama kabullenemiyorum. İkna oluyorum söylediklerine, çünkü kafamda da bu tütüyor devamlı, ama kabullenemiyorum. Birini yok saymak, yok sayılmak için yaşamak, hata payı, kalan kredilerimiz canımı sıkıyor. Tahammül edilen ya da önemsenmeyen biri olmak, tahammül etmek ve önemsememek… Herkes herkes için bir yere kadarsa ben yolu tamamlamaktan yana değilim, hatta yarısına kadar bile gitmem. 

- Kavramlarla yaşanmaz İnci. Gerçekler sıkıcıdır ama sakindir. Tekdüze ve kayıtsızdır. Yaşam yenilenir, insanlar gelişir, bunların üzerinde durmak beyhudedir. Çünkü beşeridir. Çivi çakmazlar.

Devam etmeyecekti, sabırsız davranıp dümeni elime almıştım.

- Gerçeklerden bahsedildiğinde düş görmeyi yeğlerim. Çarşaflar neredeydi?

@]

10

Yazdığın hikaye ne hakkında?
– Büyülü bir kap bulan adam hakkında. İçine ağladığı zaman gözyaşları inciye dönüşüyor. Çok fakir bir adam. Hikayenin sonunda, adam bir inci dağının üstünde oturuyor. Bir elinde de bıçak var ve ölen karısı kollarında duruyor.
– Yani öldürmüş mü?
– Evet Hasan.
– Ağlayıp zengin olabilmek için.
– Sen çok zekisin.

– N'oldu?
– Sana hikaye hakkında bir şey sormak istiyorum?
– Elbette.
– Adam neden karısını öldürmek zorundaydı?
– Çünkü gözyaşlarının her biri inciye dönüşüyordu.
– Peki ama bunun için neden soğan doğramamış?

İmkanlar , imkansızlıklar , bahaneler hayvan terk etmeler.

Bugün yine sınandığım günlerden biri. Bugün sadece benim alakadar olduğum, 3 yeni köpek terk edildi 2 sahiplendirilen köpek geri döndü.
Dünyanın en kolay şeyi terk etmek. Onlarca anına tanık olduğun size ve yaptığınız onca şeye rağmen saf sevgisiyle yaklaşan o hayvanı size göre terk etmek o kadar kolay ki. Sorumluluğuna vicdanını bağlayıp kapının önüne koymak dünyanın en kolay şeyi. Siz bunu yaparken evinize dönüp ayağınızı uzatırken o canların başına ne gelmiş , kaç yuva değiştirecekmiş , psikolojisi ne olmuşmuş size ne değil mi, sizden çıktı sonuçta.

60 metrekare göt kadar ev içinde bir apartman dairesinde 6 hayvanla yaşıyoruz. Sayısı hiç düşmüyor ama sık sık artıyor.
Bu 6 hayvanın biri 13 kilo biri 23 kilo.
İkisi de ayrı ayrı gezemiyor beraber gezdirilerek zorundalar.
4 tanesinin enerjisi hiç bitmiyor.
Bir tanesi sürekli her şeyi kemiriyor.
Bir tanesi her şeyden korkuyor ve kaçmaya çalışıyor.
Bir tanesi kendini koruma ilan etmiş durumda ve ani her sese havlıyor.
Bir tanesinin genetik bir yığın rahatsızlığı var.
Üç koltuk bir telefon onlarca kablo ve eşya yediler.
Bir yığın problemle geldiler ve bir yığın problemleri var , atmıyoruz atmayacağız. Çabalayacak , aşacak, başaracağız.
Ama biz uzayda yaşıyorum sanırım çünkü anladığım kadarıyla sadece sizin aileniz, şikayet eden komşularınız var , tehtid edenleriniz var, sadece sizin maddi sorunlarınız , ulaşım sıkıntınız , zaman probleminiz , sağlık sorunlarınız var.

Bir hayvanı evinize aldıysanız o hayvanı evinizden atmamak üzere alacaksınız.
Tanımadığınız , ne kadar büyüyeceğini kestiremediğiniz hayvanı sahiplenmeyeceksiniz boyut sizin için bir sıkıntı olacaksa.
Evinizde kaka görmek , kemirilmiş eşya görmek , çiş görmek sizin için sorunsa sahiplenmeyeceksiniz.
İki tüy havada uçuştu diye kıyamet koparıp kendi saçınızdan kolunuzdan budunuzdan dökülenleri görmeyecek kendi pisliğinizde boğuluyorken bunu sorun edecekseniz sahiplenmeyeceksiniz.
Sizin göstermediğiniz ilgi ve alaka yüzünden bu hayvan güçsüz düşecekse ,hasta olacak, obez olacaksa , saldırgan olacaksa , şımarık olacaksa , dur durak bilmeyecekse ve siz bunları bahane ederek onu bırakacaksanız sahiplenmeyeceksiniz.
Siz daha bir tane hayvana bakamıyorken çiftleştirme üretme derdine düşmeyeceksiniz satın almayacaksınız üretime talep oluşturmayacaksınız.
Kısırlaştıracaksınız ki sizin gibi ya da sizden daha sorumsuzların yüzünden sokağı barınağı ormanı boylayıp acı çeke çeke ölmesinler.
Kapınızdaki , sokağınızdaki sessiz dostunuza sahip çık, barınağa , insanlara , hastalıklara , açlığa kurban etme onu. Kapının önüne bir kap mama bir kap su , İnsan bedeninize biraz vicdan biraz sorumluluk bilinci.
Sevgiyle tanışın, sevgiyi tadın , sevgiyle kalın.

TÜRK OLMAK

Aslında çok şeydir, Türk olmak.
Türk olmak,
Osmanlı'nın borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi.
Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.
Türk olmak;
- Kıbrıs'ta,
- Hocalı'da,
-Anadolu'da ve Balkanlar'da soykırımına uğrayıp, karşılığında yapmadığın soykırımıyla suçlanmaktır.

Türk olmak;
- faşist olmaktır, vatanına, milletine, bayrağına, tarihine sahip çıktığında.
- demokrat ve çağdaş olmaktır, vatanına, milletine, bayrağına, tarihine sövüldüğünde.

Türk olmak;
- lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini ve derdini anlatamamaktır.
- Avrupa'da hor görülmektir Türk olmak,
- ataların bir çok asır önce Viyana'yı kuşattığı için ve hoş görülmemektir- tabii ki - sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığın için.

Türk olmak;
- Selanik'te Pontus Anıtı'nın,
- Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve
- Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir.

Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir.
- üç kıtadan dönüp,
- bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir.
- sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır,
- aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.

Türk olmak;
- arabaya koşulan ilk atın vatanında,
- ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta,
- yazının bulunduğu,
- paranın icat edildiği,
- her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta,
- kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir.

Türk olmak;
- Truva'dan bu yana,
- Sümer'den bu yana serpilerek gelse de,
- tarihten eski bu topraklarda,
- bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen,
- bir haftalık hafıza ile yaşamaktır.-
- Doğu Roma'yı da
- Batı Roma'yı da yıkıp,
- yeni Roma olan AB'ye girmeye çalışmaktır, Türk olmak.

Türk olmak,
- Mostar'da köprüdür,
- Kerkük'te kaledir,
- İstanbul'da Kızkulesi'dir,
- Anadolu'da buğdaydır,
- Çukurova'da pamuktur,
-Güneydoğu'da tütün,
- Ege'de üzüm,
- Karadeniz'de fındık,
- Trakya'da ayçiçeğidir.

Türk olmak;
- Çanakkale'de ölmektir.
- Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir,
- onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır.
- düşmanın ardından rahmet okumak,
- kanlısından helallik almaktır.
- sabahları odana rahmet dolsun diye, camı açmaktır.
- kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir.
- balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır.
- yağmura “rahmet”,
- kara “bereket” diye bakmaktır.

Türk olmak;
- harap bir ülkede,
- zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip,
- tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile,
- paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen,
- yedi düvele meydan okumaktır.

Türk olmak;
- askere davul-zurna ile uğurlanmaktır,
- belki de dönmeyeceğini bilerek.

Türk olmak;
- annenin şehit oğlunun ardından ‘Bir oğlum daha olsun, onu da vatan için göndereceğim.’ demesidir.
- Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken ‘Vatan sağ olsun! ’ demesidir.

Türk olmak;
- 'Türk çayinda radyasyon olmaz! ’ yalanları ile,
- 'Gusul abdesti alana AIDS bulaşmaz! ’ dolanları ile yaşamaktır.
- her hükumetin enkaz devraldığı ama asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.

Türk olmak;
- ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir.
- Aynı nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır.
- Göz hakkına, diş kirasına saygıdır.

Türk olmak;
- Evindeki bir kap aşın yarısını Tanrı misafirine vermektir.
- Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.

Türk olmak;
- milli maçta ağlamaktır.
- Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a aşık olmaktır.

Türk olmak;
- aşkını ölesiye sevmektir.
- aşkı için ölmektir, öldürmektir.
- sevdiceğinin elini bir kez tutamadan, toprağa girmektir.
- en güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir.
- Eşkıyaya türkü yakmaktır, Türk olmak.
Milletine sövmektir, ama başkasına sövdürmemektir, Türk olmak.

Türk olmak;
- Yunus'u bilmektir,
- Asık Veysel'i sevmektir.
- Mevlana'yı, Hacı Bektaş-ı Veli'yi ve Hoca Yesevî'yi
- tek bir satırını okumasa da yüreğinde taşımaktır.

Türk olmak;
- saz çaldığında,
- ney üflendiğinde,
- kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında,
- yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, bir de Yemen Türküsü'nde…
- Kendisine verilene 'Nasip’,
- verilmeyenlere 'Kısmet’ diyebilmektir.
- her işin 'Hayırlısına’ inanmaktır ve
- ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.

Türk olmak;
- Asya'da batılı,
- Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir.
- Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaratılanı Yaradan'dan ötürü sevmektir.
- Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da,
- silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir.

Türk olmak;
- mahalle maçı için aynı saatte, on kişi buluşamazken,
- milyon kişinin bir araya gelmesidir.
- tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.

Türk olmak;
- buhran zamanında Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken,
- daha ağır buhranda sıraya girerek,
- sorumlusuna en ağır cezayı tek bir cam kırmadan sandıkta kesmektir.

Türk olmak;
- en zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak,
- en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir.

Zor iştir Türk olmak.
Türk olmak;
- Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamd etmek,
- her çıkan başak için şükretmektir.

Türk olmak;
medeniyetler mozaiği Anadolu'da dik durabilmek ve büyük önder Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyeti, ilelebet payidar kılıp “ne mutlu Türkü’m” diyebilmektir.


Haziran.

• Aylık yazıya böyle mi başlıyorduk? Siz de bir süre yapmadığınız bir işi, benim gibi hemen unutuyor musunuz yoksa bu yalnızca bana özgü bir B vitamini eksikliği mi?

• Lütfen yalnızca vitamin eksikliği diyip kapatalım bu konuyu. Daha fazlasıyla beni üzersiniz zira.

• Hey there, i’m using my brain!

• Evet, gelelim meselemize. Evet, i’m trying my best çünkü neler neler bir bilseniz. İş, kurs, platonik filizlenmelerim ve son iki haftadır canına okuduğum diyetim. İş iyi, kurs güzel ben de zekâlıyım ama çalışmıyorum….. Delicesine yoruluyorum çünkü. Zaman zaman, eve geldiğimde bi duş kadar vaktim bile kalmıyor. O yüzden şöyle bir sistem geliştirdim. Bazı haftalarda bir gün vücudumu yıkıyorum, bir gün toptan yıkanıyorum, ertesi gün sadece saçımı yıkıyorum. Yani ben uzun, dolaşık ve kıvırcık saçlarımla, topluma minimum zararı vermek için elimden geleni yapıyorum. Bence öyle-.-

• Geçtiğimiz günlerde: Gerizekalılardan çok sıkıldım. Para iadesini binlerce günde yapamayan alışveriş sitelerinden çok sıkıldım. Annemin aldığım her kıyafete “yaaaaeğni ya da kötü” demesinden çok sıkıldım. Babamdan komple çok sıkıldım. Beyinsiz ama çok kazanan insanlardan çok sıkıldım. Türk televizyonlarının da ABV.

• İzlediklerimi, dinlediklerimi falan buraya iliştireyim de, belki bi iki hayır duası alırız. Zira ne kadar tatlı şeyler tavsiye ettiğimin henüz farkında değilseniz, zaten biz sizinle bu ilişkiyi boşa yaşamışız demektir…….

• Bakın bu önerilerin hepsini Mayıs ayında izledim. Haziran uyku ve mesai arasında sürüklenmekle geçti çünkü. O yüzden uzun uzun anlayamayacağım ama filmi zaten azıcık araştırırsanız, dünya güzeli bir gerçek hikayeden uyarlama olduğu bilgisine ulaşırsınız.

• Burada sizden dizi tavsiyesi istemiştim. Cevap verenlere yeniden teşekkürlerimi ileteyim ama tabi ki yine dayanamadım ve kendime göre bir şey bulup izledim: Master of None. Bu diziyi “Yabancı dizi geek"i arkadaşlar yavan bulabilir ama tabi bu bizi hiç ilgilendirmiyor. Bence oldukça keyifli ve Aziz'ciğim çok şeker adam. Yeni sezonu dört gözle bekliycem.

• Size müthiş bir şey hatırlatmak istiyorum: HEATHCLIFF! Arada bir heathcliff introsu içimde çalar, 6 yaşıma koşarım. Siz de izler miydiniz?  Keşke izleseydiniz. İntroyu buraya bırakıyorum. 

• Adam ne albüm yapmış. Kuyumcudan dört yapraklı yonca alıp, gidip yakasına takasım var. M.A.Ş.A.L.L.A.H. Günlerdir albüm loopta. Henüz sıkılmaya niyetim yok. Manuş Baba tşk sçs. 

• Kalbime dokunmadıktan sonra Tarkan albüm yapmış neyime?

• Mutlu olmadıktan sonra, o beni sevmiş neyime?

• Neyime ulan?!

• Bu ayın kitabı Büyücü idi. Henüz bitiremedim. Şaşırdık mı? Hayır. Halbuki yazarın Koleksiyoncu kitabını bir solukta okumuştum ama bunu sadece haftasonları elime alabildiğimden bir kopukluk olmadı değil. Üzgünüz.

• 1200 küsür türk lirası kredi kartı borcum var. Ama sakinim. Ama üzgünüz.

• O kadar borcu bir ayda yapmadım, ama üç kuruş kazanacağım diye biraz kendimi kaybetmedim desek yalan olucaktır. Ne oldum ben? Kapitalizmin bebeği mi oldum? Gittim kapitalizmin kucağına mı oturdum? Hani minimalist bizdik kız eylül?

• Arkadaşıma dedim ki, bayramda İstanbul'a gidelim. Eylül ben bayramda Sicilya'dayım dedi. “Köyüne dön, köylü” dese bu kadar acıtamazdı.

• Dolayısıyla bayramda katıldığım en keyifli etkinlik, Ntv sporda yayınlanan 91.Gazi Koşusunu izlemek oldu. Galiba at yarışı izlemeyi seviyorum. Çocukluktan gelme bir alışkanlık. Babam yarış gazetelerini verirdi, içinden hangi at çimde daha iyi, hangisi kumda daha uzak mesafe galibiyeti almış bunları araştırırdım. İşaretler, not çıkarırdım :( Resmen vizyonsuz ebeveyn. Ama benim de çocuğum olsa, bir haftasonu alır Veliefendi'ye götürürüm gibi hisler var içimde :((

• Aslında geleceğe dair umut besleyebilsem, eğlenceli kızım bence. Ama umut yok. Orhan Gencebay'ın çok süper şarkılar yaptığı, mutsuz dönemi gibiyim. İyi kötü bir şeyler üretiyorum ama ötesi yok.

• Söyliyceklerim bu kadardı. Sanırım bu yazı hiçbir şeye benzemedi. Hoşçakalın. Platonik aşka düşmeyin, düşenleri uyarın. Çok sevin, bol öpün. Sokağa bir kap yemek ve su koyun. Evi karınca bastıysa çubuk tarçın koyun, gidiyorlar. Uçak da babama selam söylemesin. Şrfsz uçak…

• İmza: Kapitalistin kızı.

Sokak kedilerine bir kap süt vermekti, Yakana kırmızı bir gül takmaktı, Hiç girmediğin bir sahaftan hiç bilmediğin bir kitap almaktı. Bir şiir kitabı okuyup kendine rastladığın cümlelerin altını çizmekti, En sevdiğin oyuncağı sokaktaki çocuğa vermekti; Aşk. Bir insana beslenilen duygu karmaşası olmaktan çıkıp, gerçekliğe yönelmişti; aşk.
Hep cinayet yöntemleri verdik. Şimdi cesetten kurtulma yöntemi anlatalım. Her cinayetimiz kusursuz olmaz ve bi sıkıntı çıkabilir. Polisten kurtulmak ve arkada hiçbir iz bırakmamak için ihtiyacımız olan iki şey var; "hidroflorik asit" ve "poliprolenden yapılmış bir kap" Poliprolen olması çok önemli. Çünkü hidroflorik asit karşılaştığı her şeyi eritiyor. Et, kemik, hepsini sıvı hale getiriyor ancak poliprolenle tepkimeye girmiyor. Cesedi, cinayet aletlerimizi kullandığımız her şeyi poliprolenle yapılmış kaba atıyoruz ve hidroflorik asidi döküyoruz. Unutmayın! Gaz maskenizin olması lazım. Her şey sıvıya dönüştükten sonra da artık klozete mi dökersiniz nereye dökersiniz orası size kalmış. Hadi iyi cinayetler vol4

vol 1

vol 2

vol3

26. Bölüme Dair Kısa Kısa

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba.  Bölüm yorumu yapmak istiyorum; ama yapamayacağımı hissediyorum. Dün bir baş ağrısı ile bitirdim bölümü, ne izlediğimi anlayamadım. Bu sebeple yorumlarken de aynı karmaşayı yaşayacağım diye düşünüyorum.

Öncelikle dizinin Milli Mücadele ayağı üç haftadır çok çok iyi. Hayranlıkla izliyorum. Özellikle Misak-ı Milli sahnesini izlerken gözleri dolmayan, tüyleri diken diken olmayan herhalde yoktur diye düşünüyorum. Bu işlerden uzak arkadaşlarım bile “ne sahneydi ama” diyorsa iyi bir iş çıkarılmış demektir. Gerçekten tebrikler. Bu noktada Hüseyin Avni Danyal'ı tebrik etmek gerek, tabii ki Demet Evgar'ı da. Evgar, bize mükemmel bir Kara Fatma sundu, tadı damağımda kaldı, keşke ikinci sezonda da bir görsek onu. Şahaneydi! Yine de olması gereken bu diye düşünüyorum; çünkü dizimizde konu çok fazla. Her yeni karakter yeni yeni olaylara sebep oluyor ve bu biz izleyicileri biraz yoruyor. Rıza Bey gibi Kara Fatma gibi Halide Edib gibi karakterler ise inanılmaz bir tat katıyorlar. Devamını bu şekilde bekliyoruz.

Konuk oyuncu demişken, Hamilton ve Lucy'e yakın bir zamanda veda edecekmişiz gibi hissediyorum, bence isabet olur. Özellikle Lucy'e en kısa zamanda veda edelim; çünkü gerçekten hiçbir fonksiyonu yok bu karakterin.

Şimdi geleyim beni dün gece rahatsız eden konuya: Mehmet. Geçen bölüm için bir yorum yazmamıştım; ancak yazsaydım Mehmet'e de bir yer ayırmayı düşünüyordum. Bu bölüm itibariyle ondan bahsetmek farz oldu.

Mehmet, insani yönü körelmiş bir asker. Verilen emir ne ise hiç sorgulamadan yerine getiren, duygularını işin içine katmadan hareket eden bir adam Mehmet ya da adamdı demeliyim sanırım. Başından beri Hilal'e bir ilgisinin olduğu ufak bakışlarla ufak gülümsemelerle verilmişti. Geçen bölümdeki Leon-Hilal-Mehmet sahnesinde Mehmet'in Hilal ile bir gelecek kurmayı düşlediğini de açık bir şekilde verdiler bize. Bunun için Mehmet'e kızmıyorum. Hilal, tam da Mehmet'in istediği tipte bir kadın, yani öyle görünüyor. Mehmet'in gözünde Hilal, vatanperver, cesur, çalışkan, akça pakça, tatlı, güzel, “eline erkek eli değmemiş” (!) bir genç kadın, yani tam olarak evinin kadını çocuklarının anası olabilecek bir genç kadın. Savaş sonrasındaki hayatlarında işten yorgun argın evine döndüğünde önüne bir kap sıcak yemek koyabilecek, kendileri gibi vatana millete hayırlı evlatlar yetiştirebilecek bir genç kadın Hilal. Mehmet'in Hilal'e dair düşünceleri, hayalleri hep buydu bence; ama işin aşk boyutunun ön planda olduğunu hiç düşünmemiştim; çünkü Mehmet'in bize hiçbir zaman bu kadar duygusal olduğu verilmemişti. Lakin bir baktık ki Mehmet Hilal'in itirafı üzerine gitmiş, Leon'u Stavro'ya ihbar etmiş. Kusura bakmayın; ama ben buna gülerim. Şimdi deniliyor ki “ama o Andreas'ı öldürdü”. Evet, öldürdü; ama Andreas bir Yunan askeriydi. Evet, Leon da bir Yunan; ancak Mehmet “aşkı” (veya herhangi başka bir sebep) uğruna gidip de bir Yunan askeri ile işbirliği yapacak bir adam değildi. Bir yolunu bulur, Leon'u çeker vururdu; ama Stavro'ya ihbar etmezdi. Bu kısmın sırf “Yıldız ihbar etmedi, onu kimse anlamıyor üğüğüğüğü” densin diye yazıldığını düşünüyorum ve buna itiraz ediyorum. Bu hareket hiç Mehmetlik bir hareket değildi. Bir de üstüne bu hareketle Ali Kemal'i, Hilal'i ve hatta pek çok Kuvvacıyı tehlikeye attı. Mehmet bunu yapmazdı. Bu olmadı, kusura bakmayın…

Yıldız… Tabii ki Yıldız'ı gömmeye devam edeceğim; çünkü o her şeyi hak ediyor. ^.^ Bir kere bu bölüm itibariyle gerçekten “acaba gerçekten de bu kızın ruhsal bir hastalığı var, onu mu vermek istiyorlar” diye düşündüm. Bunu hakaret olarak söylemiyorum kesinlikle, yanlış anlaşılmasın lütfen. Yani önce ben Leonla evlenecektim, bambaşka bir hayatım olacaktı böhüü deyip, sonra kendi ayaklarımın üzerinde duracağım demek, ardından da çok geç Ali Kemaağğll diye dolanmak… Gerçekten normal bir insan şunu yapmaz. Leon'un onu sevmediğini bile bile hâlâ Leon demesini bir kere aklım almıyor, ne konak sevdasıymış bu ne para, pul, mal, mülk, güç hırsıymış bu yahu! Ali Kemal'e de bayıldığım söylenemez; ancak Ali Kemal'e yazık. Ben mümkünse uzun bir müddet Yıldız'la bir şey yaşamasını istemiyorum ki zaten yaşatacaklar gibi de durmuyor. Yıldız'ı her seferinde aklıyorlar diyorum; ama dünkü hamleleri yazan bir senaryo ekibinin Yıldız'ı bu kadar ani şekilde pirüpak yazmaları mümkün olamaz diyorum. Bir kere olsun ben de hatalıyım demedi Yıldız. Bir kere olsun kendinde aramadı problemi ve bu artık göze çok batıyor. Artık Yıldız'ın iyice dibe çekildiğini ve çok sert bir şekilde yere çakılacağını düşünüyorum, buna inanmak istiyorum. Bir kere olsun yaptıklarının bedelini ödesin istiyorum, bir kerecik olsun… Yıldız'a Stavro ile neler yaşatacaklar bilmiyorum; ama Hilal ve Leon cephesinde rahat duracağını sanmıyorum. Babasının teklifini kabul ettiğini düşündüğüm Leon'u Stavro'dan öğrenen Yıldız'ın Hilal'e “başından beri kullanıyor seni, tek amacı Kuvvacılara sızmaktı, seni de kullandı” demesini de bekliyorum. Hilal bu olayı Yıldız'dan öğrenecektir diyorum; ama bakalım…

Bu arada sevgili Darmody‘nin (DF&Twitter) Yıldız ile ilgili çok yerinde bir analizi vardı, onu bulursanız mutlaka okuyunuz derim. Çocukluğundan beri Hilal'i takıntı yapmış, belli. Aslında içten içe Hilal olmak istemiş; ama olamamış, bu da onu hırslandırmış. Yok hepiniz onu korudunuzlar yok onu benden çok sevdinizler… Aile bireylerinden ne kadar nefret ettiğini dün pek çok kez dile getirdi. Bakalım babasına da sirayet edecek mi bu nefret. İçimden bir ses Hilal ve Leon'u bilen ve hatta destekleyen Cevdet'i gören Yıldız'ın gidip Stavro'ya muhbirlik yapacağını söylüyor. Teorilerim pek tutmuyor; ama yine de göreceğiz.

Cevdet-Vasili-Veronika-Hilal-Leon… Bu beşli nereye gidiyor, n'apmağa çalışıyor hiçbir şey anlamadım. Anladığım tek bir şey var, o da Hilal ve Leon'un artık ana hikâyeye dahil edildiği. Hilal ve Leon ana yemeğin garnitürü gibiydi bu bölüme kadar; ancak bu bölüm itibariyle ana yemeğin esas malzemelerinden biri haline geldiler. Artık ana karakterlerimiz Cevdet-Azize-Tevfik-Hilal-Leon oldu gibi görünüyor. Bu durumdan şikâyetçi değilim, yalnızca nasıl işleyecekler çok merak ediyorum. Hilal ve Leon, ana hikâyede kullanmaya çok elverişli iki karakter, ilişkileri de öyle. İyi işlenirse çok keyfi vereceğinden eminim. 

Şimdi öncelikle söylemem gereken bir şey var. Cevdet ve Leon ne şahane bir ikili oldular. Sahneleri harikuladeydi, ahh! Cevdet, Vasili’nin yirmi altı bölüm boyunca göstermediği babalığı iki dakikada gösterdi Leon’a. İleride bu iki birbirlerine bir baba bir evlat olacak. Bu durum beni çok mutlu ediyor. Ayrıca Leon, Cevdet’i ilk öğrenenlerden olacaktır, diye düşünüyorum, bu fikrimi de buraya iliştireyim. 

Leon teklifi kabul etti mi, nasıl kaçtı sorularının cevabı yeni bölüme saklanmış, belli. Bir sonraki bölümde flashbackler göreceğimizden eminim. Yine de çok soru var kafamda. İlki Veronika öldü mü? Bence ölmedi, Dimitri olayı dururken ölmez. Peki o zaman niye intihar etti? Niye Hilal'in Leon'u kurtarıp kurtaramayacağını beklemedi? Buradan da mı bir şey çıkacak? İkinci sorum: Leon teklifi kabul etti mi? Bence etti. Hilal ile o tepedeki sarılmalarında “ben bir nane yedim; ama hadi hayırlısı” bakışlarını görmeyen yoktur sanırım.  Peki bu teklifi nasıl kabul etti, niye etti? Bunun Veronika'nın Vasili'ye söylediği “oğlumuzun âşık olduğu kızı buldum” cümlesiyle bir alakası var mı? Olabilir. Bir kere Leon'un Hilal'in verdiği o ne olduğunu anlayamadığım şeyle kaçması mümkün değil. Bir sürü asker var, onları ancak birinin yardımıyla bertaraf edebilirdi Leon. Cevdet'in bir payı var mı? Belki, olabilir.

Cevdet'in Leon'a dair planı ne? İşte bunun cevabını kestiremiyorum. Cevdet'in Leon'u sevdiği bir gerçek. Kuvva'ya sızma planını yaparken öncelikli amacının Leon'u kurtarmak olduğunu düşünüyorum; ancak sonrasında ne planladığına dair hiçbir fikrim yok. Aslında DF üyelerinin çok mantıklı bulduğum teorileri var. Cevdet, Leon'u çok kötü durumlara sokmaz. Hele hele “sevda” itirafından sonra bunu yapmaz. Koskoca Miralayım Cevdetim herhalde “sevda” ile kastedilenin kim olduğunu da anlamıştır, yani o nezaret sahnesindeki bakışları anlamış gibiydi.  Şimdi Cevdet, hem Hilal'i hem Kuvva'yı hem de Leon'u bir şekilde korumak zorunda. Bunu nasıl yapacak çok merak ediyorum; ancak bu işin sonu Hilal ve Leon için iyi olmayacaktır. Sezon sonuna “bana da davamıza da ihanet ettin Leon” diyen bir hamile Hilal bekliyorum.  Bundan sonra Hilal ve Leon'u nasıl devam ettirecekler hiçbir fikrim yok. Leon, içi acıya acıya susmak zorunda kalacak, tekliften bahsedemeyecek Hilal'e. Bir şekilde Kuvva'ya sızmak zorunda kalacak, başlarda Cevdet'e bilgi de sızdıracak; ancak ben Leon'un bu süreci tam bir Kuvvacı olarak tamamlamasını bekliyorum. Evet, Leon her zaman barış yanlısı oldu; ancak şöyle de bir gerçek var: ortada bir işgal var ve barış için işgalin sona ermesi lazım, onun için de bir savaşın olması kaçınılmaz. Barış için savaşmak, savaş için savaşmaktan zor ne yazık ki… Ben en başından beri pek çok kişinin aksine Leon'un tarafsız kalmayacağını düşündüm. Şimdiden “o bir Yunan, bu kadar da olmaz” demeyin diyorum sizlere de. Bu bir kurgu, mantıklı bir zemine oturtulduktan sonra her şey kabul edilebilir diye düşünüyorum ve mantıklı bir zemine oturtulacağına da inanıyorum.

Milli Mücadele cephesi çok iyi gidiyor, umarım aynen bu şekilde devam edilir. Misak-ı Milli kararları, Rıza Bey'in vatanı için yaptıkları, Kara Fatma'nın her bir sahnesi, Miralay Cevdetciğimin aldığı mektup… Hepsi çok çok güzeldi. Lakin dizide ciddi bir kopukluk problemi var. Sahne geçişlerini takip etmek çok zor. Bir bakıyoruz Cevdet sivil halde Kara Fatma'nın yanında sonra bakıyoruz Leon'un yargılamasına katılmış sonra tekrar bakıyoruz yine sivil şekilde Kara Fatma ile. Hilal ve Leon sahnelerinin yine başı sonu belli değil. Bu kopukluklar beni inanılmaz yoruyor. Neden bir çözüm bulunamıyor anlayamadım gitti. Ayrıca fragmanda Cevdet'in Leon'a ihanete ilişkin söylediği cümle neden kesildi onu da anlamadım. Acaba haftaya bir flashbackte mi işiteceğiz o konuşmayı?

İlerleyen bölümlerde neler olur, kestirmek zor; ama Azize yakın zamanda Cevdet'in kimliğini öğrenecek gibi görünüyor. Bundan sonra nasıl ilerletecekler merak ediyorum. Hilal ve Leon'un geleceği ise Leon'un cümlelerinde gizli:

* Sonunda ne olursa olsun ne kendini ne beni suçlayacaksın, tamam?
* İnsan sevmediği tüm yolları sevdikleri uğruna yürümek mecburiyetinde kalabiliyormuş.
* Ne kaygı ne korku ne musibet bırakmayacak (Bırakacak olmasın o? Yine bir Türkçe katliamı…) yakamızı.

Bunları yazdım diye umutsuzum sanılmasın.  Bu çifti kötü günler bekliyor, orası kesin; ama bunu zaten bekliyorduk. Şimdi bir de garnitürlükten ana malzemeliğe geçtiler gibi görünüyor. Gelsin dram gelsin gözyaşı.  Lütfen sizler de umutsuzluğa kapılmayın, bir izleyelim görelim. Nasıl işlenecek bir bakalım. Hemen peşin hükümler verip kendimizi üzmeyelim. 

Bir de bir beklentimden bahsedeyim. Ben  bir Hilal ve Leon evliliği kapıda olabilir diyorum. Niyeyse dünkü bölümden sonra böyle bir fikir geldi yerleşti zihnime. Veronika, Hilal'i bağrına bastı. Şimdi oğlunun kurtulmasındaki katkısını da öğrenince iyice kızı gibi sevecek Hilal'i. Eh düğün hazırlıklarına başlar herhalde tekrar. Bu noktada Yıldız ve Leon evliliğine karşı çıkan bir Cevdet'in Hilal ve Leon evliliğine itiraz etmeyeceğini düşünüyorum. Şimdi diyeceksiniz ki Leon Hristiyan, Hilal Müslüman, bu iş nasıl olur? Olur efendim olur, Leon gider Müslüman olur. Vasili'ye derler ki “şşş Kuvva'ya daha iyi sızacak, çaktırma”; ama bize gösterirler ki bunun mantıklı sebepleri varmış. Hilal şu an tam teslimiyet halinde. Leon'un her dediğini yapar. Bir evlilik Hilal ve Leon’u hem birbirine bağlar hem de ileride yaşanacak yıkımların etkisini artırır. :D Bakalım. Dediğim gibi teorilerim tutmaz; ama bir ihtimal işte… 

Birkaç Not:

* Miray Daner'e takoz kullanmasak mı acaba? O koşup sarılmada kızcağız resmen hop diye atladı takozun üstüne.
* Türkçeye biraz dikkat etsek güzel olmaz mı? “Şu halimizi dünyanın bütün savaşlarına feda ederim” nedir? Leon hemen o hallerini harcadı anlamı çıkarmamamız lazım herhalde.  Leon'un “dünyanın bütün savaşlarını bu halimize feda ederim” demek istediğini düşünüyorum.  Tamam, anlıyorum, Leon anlıyor; ama konuşamıyor da bu kadar da gözümüze sokmayın. Sonuçta çocuk Türk Edebiyatı'na Hilal'den daha çok hâkim gibi görünüyor.

Safahat

Türk edebiyatında onun kadar içinde yaşadığı devri bütün teferruatı ile gören ve gösteren başka bir şair yoktur, denilebilir. Safahat, âdeta, muayyen bir nokta-i nazardan tasvir edilen bir manzum romana benzer: Sokak, ev, kulübe, saray, meyhane, cami, köy, şehir, fakir, zengin, dindar, dinsiz, cılız, pehlivan, korkak, kahraman, halk, yüksek tabaka, münevver, câhil, yerli, yabancı, Avrupa, Asya, ticaret, siyaset, harp, sulh, şehircilik, köycülük, mâzi, hâlihazır, hayal, hakikât, hemen hemen her şey Akif’in duyuş ve görüş sahnesine girer. Ve o  bunları yalnız şiirin değil, edebiyatın bütün ifade vasıtalarıyla anlatır: Tasvirler yapar, portreler çizer, hikâyeler söyler, fıkralar anlatır, konuşmalara baş vurur, vaaz verir. Komik, trajik, öğretici, hamâsî, lirik, hakîmâne her edâyı, her tonu kullanır. Bu suretle Akif, şiirin hududunu nesir kadar, edebiyat kadar genişletir; hatta edebiyatı da aşar, onu hayatın ta kendisi yapar.

(Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri 1)


Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, on dan ne kadar bîzârım!
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.


Yok ya Abbas'ı bilmeyen, kimdi?..

O sahabiyi dinleyin, şimdi:


“Bir karanlık geceydi pek de ayaz..

İbni Hattâb'ı görmek üzre biraz,

Çıktım evden ki yollar ıpıssız.

Yolcu bir benmişim meğer yalnız!

Aradan geçmemişti çok da zaman,

Az ilerden yavaşça oldu iyan,

Zulmetin sînesinde ukde gibi,

Ansızın bir müheykel a'râbî!

Bembeyaz bir ridâ içinde garîb,

Geliyor muttasıl mehîb mehîb.

Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;

Durmadan karşıdan selâmlaştık.

Düşünürken selâm alan sesini,

O heyûlâ uzandı tuttu beni:

Bir de baktım, Ömer değil mi imiş?

- Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?

- Şu mahallâtı devre çıkmıştım…

Gel beraber, benimle, üç beş adım.


Ne sadâ var, ne bir yürür bîdâr;

Uhrevî bir sükûn içinde civâr.

Ömer olmuş gezer, sıyânet-i Hak…

Şu yatan beldenin huzûruna bak!


O semâlar kadar yücelmiş alın,

Çakarak sînesinden âfâkın,

Bir zaman sönmeyen nigâhıyle,

Necm-i sâhirde sanki bir hâle!

Duruyor her evin önünde Ömer,

Dinliyor bî-haber içerdekiler

Geçmedik en harâb bir yapıyı,

Yokladık sağlı sollu her kapıyı.

Geldik artık Medîne hâricine;

Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.


Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.

"Açız! Açız!” diye feryâd eden çocuklarının,

Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;

Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:

-Durunda yavrularım, işte şimdicek pişecek…

Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!

Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri…

Selamı verdi Ömer, daldı âkıbet içeri.

Selamı aldı kadın pek beşuş bir yüzle.

-Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?

-Bu gün ikinci gün, aç kaldılar…

                                            -O halde, neden

Biraz yemek komuyorsun?

                              -Yemek mi? Çömleği sen,

Tirit mi zannediyorsun? İçinde sâde su var

Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!

Ne çare! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.

-Peki senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın…

Tek erkeğin de mi yok?

                                      -Hepsi öldü… Kimsem yok.

-Senin midir bu küçükler?

                                 -Torunlarım.

                                                     -Ne de çok!

Adam emîre gidip söylemez mi hâlini?

                                                            -Ah!

Emîre öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!

Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun…

Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!

-Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle inkisâr edecek?

-Ya ben yetim avuturken emîr uyur mu gerek?

Raiyyetiz, ona bizler vedîatu'llâhız;

Gelip de bir aramak yok mu?

                                               -Haklısın, yalnız,

Zavallının işi pek çok zaman bulup gelemez;

Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.

-Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?

Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?

Zavallının işi çokmuş!… Nedir, muhârebe mi?

İşitme sen de civârında inleyen elemi,

Medâne halkını üryan bırak, Mısır'da dolaş…

Gaza! Gaza! diye git, soy cihânı, gel paylaş!


Çocukların bu sefer yükselince feryâdı,

Kadın, tehevvürü artık cünûna vardırdı;

- Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine,

Ömer! Savâik-i tel'in olur, iner tepene!

Yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme:

O sayha ra’d-ı kazâdır ki gönderir ademe!

“Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver… ”

“Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!”

Gidip de söyliyeyim hâ?.. Dilencilik yapamam!

Ömer de kim? Benim ondan kerîm adamdı babam,

Ölür de yüz suyu dökmem sizin Halîfenize!..

Ömer vuruldu bu son sözle…

                                       - Haklısın, teyze!

Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.


Halîfe önde, bitik suçlu, münfa'il, nâdim;

Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.

Sabâha karşı biraz başlamıştı aydınlık.

Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,

Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!

Medîne'nin dalarak münhanî sokaklarına;

Dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.

Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.

Arandı her yeri, bir mum yakıp ale'l-acele.

- Şu tek Çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;

Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.

Çuval Halîfe'de, yağ bende, çıktık anbardan;

Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.

Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;

Dedim ki:

                   - Ben götüreydim… Verir misin çuvalı?

- Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:

Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb'ın.

Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?

Yarın huzûr-i İlâhide, kimseler, Ömer'in

Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;

Evet, hilâfeti yüklenmiyeydi vaktiyle.

Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu,

Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu!

Bir ihtiyar kan bî-kes kalır, Ömer mes'ûl!

Yetîmin, girye-i hüsrân alır, Ömer mes'ûl!

Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:

Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!

Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:

O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer'i!

Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;

Ömer koğulmada her mâtemin civârından!

Ömer halife iken başka kim çıkar mes'ûl?

Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!

Ömer'den isteniyor beklenen Muhammed'den…

Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?


- Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,

İdâre eyliyecek düştüğün bu ma'rekeyi?

Evet, adâleti “mutlak” hayâl edersen eğer,

Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!

Beşer, adâleti “mutlak” tahayyül eylerse,

Görür ümîdini mahkûm her zaman ye'se.

Sen ey Ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm…

Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlûm!

Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,

Zalâm içinde, yük altında inleyen Ömer'i!

Huzûr-i Hakk'a çıkarken bu unlu cebhenle,

Değil zemîni, getir şâhid âsümânı bile!

- Uzak mı yol? Daha çok var mı?

                                    - Ancak üç beş adım.

Mecâli kalmamış artık zavallının… Baktım:

Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;

Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!

Sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:

- Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.

Hemen çakılları çömlekten indirip attı,

Uzandı testiye, yağ koydıı, sonra un kattı.

Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: Ocak

Hemen sönüp gidecek…

                            - Teyze, yok mu hiç yakacak?


Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer'e;

Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.

Ocak tüter, Ömer üfler zefir-i hârıyle;

Zemîni lihye-i beyzâ yı târumârıyle,

Sücûd tavr-ı huşû'unda, muttasıl süpürür;

İçinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!

Döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;

Bulut geçer gibi necmin hıyat-ı nurundan!


Ocak tutuştu, yemek pişti;

                                 - Var mı teyze kabın?

Getir de indirelim…

                                  - Var büyükçe bir kap, alın.

Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekliyecek!

Ömer çocuklara bir bir yedirdi üfliyerekl

Kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i süıûr;

Çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr.

Ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi…

Dedim:

         - Sabâh oluyor kalkalım…

                                            - Evet, haydi!

Yarın Emâret'e gel teyze, öğleyin beni bul;

Emîr'e söyleriz elbette hayr olur me'mul.


Yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,

Biz de çıktık vedâ edip artık

Hiç görünmeksizin gelip geçene,

Doğru indik Halife'nin evine.

“Şimdi nerdeysegün doğar, kalıver.”

Diye, koyvermiyordu, çünki, Ömer.


Etti az sonra subh-i velveledar

Uyuyan şehri kamilen bidar

Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.

-Galiba, teyze, uykusuz kaldın!

İşte bağlanmak üzredir nafakan,

Alacaksın her ay gelip buradan.

Şimdi affeyledin değil mi beni?

-Böyle göster fakat adaletini.

Kocakarı ile Ömer