bides

anonymous asked:

Ulan milleti böyle mi kandırıyon barbara palvinin fotosunu almış koymussun ulan bide inaniyomusunuz ya ne diyim ki size yuh yani

:(

Also, @mryddinwilt, I kinda need Liam Jr. to be in the Underworld, alive and all grown up, having been biding his time until he could kill the man who killed his father. He is the one who doesn’t want Killian to leave the UW, as a punishment. And because he’s realized how messed up it is to be named after his late oldest brother, he’s changed his name to Davy. 

Also because that way, it would be Liam = Zeus, Killian = Poseidon, “Davy” = Hades. Ok I know there are sisters involved in the original godly family, but let me have some fun with that.

OK SO

It’s 5am and i have all the feels about the Gravity Falls finale and i kinda wanna cry but i also came up with something

Everyone is worried that Stan is gonna die at the finale. I beg to differ. I do think Stan will sacrifice himself as that seems to be a trait of his, but not in a “just fucking die” way. Hear me out.

It’s the climax of the final battle. Our heroes are doing the thing they need to do to defeat Bill(probably reuniting the Cipher Wheel) and it’s working. But the thing is, Bill can’t be killed, he must be banished from our dimension. But Stan figures that’s not enough, that Bill will just come back and seduce the next desperate person into doing his biding like he did to his brother and his grandnephew. So Stan, powered-up in some way, TAKES Bill into banishment to serve as keeper of his interdimensional prison. We have a shot of everybody basically crying while begging him not to go, including Ford that offers himself in his place, but no one can change his mind. Then maybe Dipper or Mabel or both says something like “Well miss you Grunkle Stan” all teary but then Stan replies with a smile “Don’t worry kids, your aim will get better ;)” and then just fucking supplexes Bill into a portal, which closes and then everything is back to normal and we just see the Pines and their friends mourning for Stanley Pines, the great hero of the Weirdmageddon.

Then at the very end of the episode we see a few years ahead, the Pines Twins visiting Gravity Falls again, there is a epic statue of Stan and they go there with Ford and the final scene before the episode ends is the three of them together looking at the statue in silence with half tears and half smiles.

And then, Stan’s hat drops on top of the statue.

Unutamazsın. Bir insanı bu kadar sevince koşulsuz, bide üstüne kavuşamazsan unutamazsın. Ömrünün sonuna kadar unutamazsın… Bizim senle hiç sabahımız olmadı, hiç beraber uyanmadık, gözümüzü açar açmaz birbirimizi hiç görmedik. Hiç güzel günümüz olmadı. Sıradan günümüz… İnsanlar gibi el ele tutuşup sokaklarda biz hiç yürümedik senle. Bağıramadım seviyorum diye bağıramadım. Kendimize bile söyleyemedik. Senle hiç bu kadar yakın bile olamadık. Biliyoruz, sen bilsen ki dünyanın en güzel sabahları senin, sen yine beni unutamazsın. İlk hayalim, ilk hayal kırıklığım…
Ben seni unutamam, ama fark etmez ki, sen beni kaybettin.
Ahu / Suskunlar

Kendall was spotted out in LA today wearing this exact Sass & Bide FW15 Coat (unavailable for purchase), these exact Garrett Leight Wilson M Sunglasses ($395.00), and these exact Nike Free 4.0 Flyknit Sneakers ($120.00). 

Bag: Givenchy ($1,295.00)

Leggings: Nike ($95.00)

Millet mutlu olmayı felan aşmış evrene bunun mesajlarını vermeye başlamış bide bize bak mutluluk kelimesini bi yerde okuyunca garibsiyoruz.

My true-love hath my heart, and I have his,
By just exchange one for another given:
I hold his dear and mine he cannot miss,
There never was a better bargain driven:
My true-love hath my heart, and I have his.

His heart in me keeps him and me in one,
My heart in him his thoughts and senses guides:
He loves my heart, for once it was his own,
I cherish his because in me it bides:
My true-love hath my heart, and I have his.

- Sir Philip Sidney
iStockPhoto | RedBubble | Society6

İşte yine sahilde oturuyoruz arkadaşlarımla, onu gördüm. Deniz kenarında bir elinde sigarası bir elinde birası denize doğru dalgın dalgın bakıyordu. Bir süre onu izledim tabii o sırada nadiren de olsa arkadaşlarım arasında olan muhabbete katılıyordum ama gözüm hep oradaydı. Şuan izlemeye başladığımdan beri yeni açtığı 3. şişesi ve 11. sigarasıydı. Hava kararmaya başlamıştı yavaştan. Sahilde ben ve birkaç arkadaşım vardı bide bizden bağımsız olan o çocuk vardı. Denizle gökyüzünün birleşme anında oluşan turuncumsu kızılımsı renk abidesi ve ritmik bi havada denizden gelen dalga sesleri ortamı daha bir güzel yapıyordu. Sonunda dayanamadım, arkadaşlarıma işimin çıktığını belirtip yanlarından ayrıldım. Yavaş ve ufak adımlarda çocuğa doğru yürümeye başladım. Yaklaştıkça uzun boylu olduğunu fark ettim. Bacaklarını kendine doğru çekip çenesini dizlerine yaslamış olması bile boyunun uzunluğunu saklayamıyordu. Kafasına geçirdiği kapşonundan dolayı yüzü pek belli değildi ama yüzünün görünen kısmından saçlarının uzun olduğunu ve esmer olduğunu anlayabiliyordum. Yakışıklı ve sert birine benziyordu. Ona yaklaşık 10 adım kala Sezen Aksu'nun ‘Seni kimler aldı’ isimli şaheserinin sesi geliyordu. Yanına gittiğimde ilk beni farketmedi. Yanına oturup yerde ki sigara paketinden bir sigara aldım, o sırada bana döndü. Ben her ne kadar ona bakmıyor olsam da yüzünde ki şaşkın ifadeyi hissedebiliyordum. Yerdeki çakmakla sigara yakıp sigaramda uzun bir nefes çektim içime. O da hiçbir şey demeden önüne dönüp eski pozisyonunu aldı ve denizi seyretmeye devam etti. Hava git gide kararıyordu, aradan tahminen bi yarım saat falan geçmişti. Elinde ki 4. şişesi de bitince elindeki bira şişesini kuma bırakıp yenisini almak için benden tarafa döndü ama biraların ve sigaraların olduğu poşet benim yanımdaydı. Yüzüme baktı, ben o sırada onu izliyordum. Gözlerimi onun yüzünden alıp poşete çevirdim ve içinden bi bira alıp açtım, önce kendim bir yudum aldım sonra çocuğa uzattım şişeyi. Telefonda otomatik olarak önceden ayarlanmış şarkı listesinde ki şarkılar çalıyordu ve şuan 'Neşet Ertaş- Neredesin sen ?’ çalmaya başladı. Bundan cesaret alıp 'Derinden gidiyorsun, ha ?’ diye sordum. Bana döndü, kapşonu bana dönünce geriye düştü ve yüzü tam belli oldu. Tahmin ettiğim gibi yüz hatları sert ve keskindi, cidden yakışıklıydı. 'Anlamadım.’ dedi, sesi bayağı düzgündü. Gözlerine çevirdim gözlerimi, 'Şuan elinde ki 2 saattir içtiğin 5. biran, diğer elinde ki ise 3. paketinin ilk sigarası.’ diye cevap verdim. O an gözlerinde bi ifade belirdi, işte o an ne yapacağımı bilemedim. Garip bi duygu geçti gözlerinden. Sonra gözlerini gözlerimden çekip etrafa baktı. Yerde duran sigara paketleri ve dağılmış olan 4 tane bira şişesini fark etti. 'Ben…’ dedi ve sustu. 'Sen ?’ dedim, onu zorladığımı biliyordum ama böyle olması daha iyiydi. Bana döndü ve gözlerini onu izleyen gözlerime çevirdi. Gözleri ela rengindeydi ve şuan buğuluydu. Onu öyle görünce aramızda ki mesafeyi kapatıp ona sarıldım. Zor da olsa kendini rahat bıraktığını ensemi ıslatan sıcak göz yaşlarıyla anladım. Buyduk işte biz. Ne o anlattı, ne ben sordum. Gece boyunca denizi ve yıldızları izledik.

Eliza had been looking forward to this party for weeks. It signalled the end of coursework for Christmas, it signalled the end of working on stupid practise exams for two weeks and it signalled the end of the headache she hadn’t been able to shake off with Maths. In exchange for her help in History, Travis, bless him, had offered to tutor her. They spent most of their time kissing in Starbucks, instead of revising, and though Eliza was having thd time of her life, she was sure that her mum had seen them the week before, and was biding her time to ask awkward questions. Tonight might be the last private time they had together until January, the last private time they got without parental supervision. She wanted to go a little bit wild.