beyaz-at


Lanet olsun, bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıp gereksiz şeyler alıyoruz.

Tyler Durden, Fight Club

#fightclub #tylerdurden #bradpitt #anlatıcı #edwardnorton #marlasinger #helenabonhamcarter #robertpaulson #meatloaf #melekyüz #jaredleto #raymondkhessel #joonbkim #film #dövüşkulübü

Ben sabit şeyleri sevmem ey can
Sen
Eğer beni dinlersen
Çağlayan ırmak ol…
Ve gönül gönderine çekilmiş
Nazlı nazlı dalgalanan
Bayrak ol…

Ben karanlığı hiç sevmem ey can
Vaktin her saatinde
Her zaman
Ağaran şafak ol…
Güneş ışıklarıyla ürperen çiçek
Seher yeliyle ırgalanan
Yaprak ol…

Ben bulanıklığı sevmem ey can
Sen
Yayla pınarlarından akan
Sulardan berrak ol…
Göl olma, gölet olma, baraj olma
Kaynak ol…

Ben uykuları da sevmem ey can
Uykulardan uzak ol…
Kış günü karları yarıp çıkan
Beyaz bir gül
Mavi bir zambak ol…

Ben zaafları da sevmem ey can
Hakikatleri sarıp-sarmalayan
Zaaflardan ırak ol…
Geri dur geri dur ey can
Nefret sarayında sultan olmaktansa
İlim ocağında çırak ol…

Sana tavsiyemdir ey can
Zalimlerin boynunda süslü kravat olacağına
Var bir garip ölünün üstünde
Kefen ol,
Kimsesiz gelinlerin yüzünde
Duvak ol…

—  Abdurrahim Karakoç
Geçmiş Zaman Olur ki

Bir kaç sene evvel birini çok sevmiştim. Dünya o vakit çok güzeldi, çok kirliydi, insanlar çok iyiydi çok kötüydü. Ben daha gençtim. O zaman baharlar bahar gibi, yazlar yaz gibiydi. Öyleydi çünkü o beni görmeye geldiğinde en çiçek kokan elbiselerimi giyer, saçlarımı toplar aşağıya inerdim. Beyaz bir papatyayı andırmazdım hiç ama o gelene kadar bahçedeki salıncakta sallanırdım.

İkimize hayalimde ortak bir yaşam kurardım. Her sabah gözlerimi açınca ilk onu görmenin mutluluğuyla yaşardım. O yanımdayken onun gideceğini düşünür yanımda olan zamanları kendime zehir ederdim. Şimdi biri bana ‘anı yaşa’ dediğinde sinirlenirim. Becerebilseydim zaten onunla yaşadığım anları bir kavanoza koyar en bilinmez ummanlara gönderirdim.

Onu sevdiğimde her şeyin bir anlamı vardı. Ben öyle güçlüydüm ki, bu evreni alt edebilirdim. Öyle aman aman şeyler de yaşamadık ha. Bir kaç dokunuş, bir kaç ufak öpücük. Ama sanırdım ki ben bu hayata onu bulmaya gelmişim. Saatlerce ondan konuşur, söylediği her sözü ezberler, her bir hareketini hafızama alırdım. Oysa hafıza ne güçsüzmüş hafıza, heyecanlanmıyor şimdi kalbim onun ellerini düşündüğümde.

Onu severken iyi biriydim ben. Biliyorum çünkü çok az insan için değişmeye çalışırız. Ben onun için o kadar çaba sarfetmiştim ki. Sırf onun yanına yakışayım diye. Sırf o mutlu olsun diye onun gibi konuşup, onun gibi yürüyüp, onun gibi kibar olayım diye kaç başarısız deneme yapmıştım. 

Mutluydum. O yokken de. Onun varlığıyla içimi kaplayan huzur onun yokluğunda ıstırabım olsa da ona zeval gelecek diye kaç kere kavga ettim suretini bile bilmediklerimle. Ne çok dualara sığınmıştım, kaç kere gökyüzüne açılmıştı ellerim, o bana hayırlı olsun diye.

Olmadı.

Çünkü bazen olmaz. Naparsan yap olmaz. Bir kaç sene evvel bitti. Bir sebebi yoktu. Masanın üzerinde duran boş sigara kutusunu kaldırıp çöpe atmak gibi. Boştu, bitmişti ve kaldırmak gerekliydi. Boştu, bitmişti ve kaldırdım. Bunu öyle yoğun bir hissizlikle yapmıştım ki herkes şaşırmıştı. Oysa bir duyguyu çok yoğun hissettiğinizde bunun aşk mı nefret mi olduğunu nasıl anlardık? Ben anlayamadım. 

Çok pişman oldum. O bana geri dönsün diye, beni her zamankinden fazla sevsin, her zamankinden fazla kucaklasın diye o kadar ağladım ki. ‘Sana ihtiyacım var’ demem yeterliydi oysa. O zaman koşarak gelirdi. Beni düştüğüm yerden kaldırır, gözlerimin içine bakar, çocukça bir heyecanla ‘her şeyin geçeceğini’ söylerdi. Eminim. Ama bir insan bir insana sadece ihtiyacı olduğu için dönmemeliydi değil mi?

Dönmedi. Gitmedim. Koştu. Durdum.

Bu duruşta bana eşlik eden çok adam oldu, sağ olsunlar. Çoğu ince, kırılgan, akıllı adamlardı. Ama bazen olmuyordu. Olmadı. Yürüdüler, durdum. O koştu, o hep koştu.

Ben onun koşusunu beni göremeyeceği yerlerde izledim. Ne güzel koşuyordu. Ne güzel bakıyordu hayatına. Yeniden ve yeniden aşık oldum. Ona sürekli yenildim. Farkında bile değildi zaferinin. Üzüldüm.

Bir kaç sene evvel şu halimden eser bile yoktu. Yeni yeni anlıyorum ki ben ona bir kadının bir erkeğe vereceği tüm duyguları vermişim. Onu masadan kaldırıp attığımda içimde oluşan duygu boşluk değil, hiçlikmiş. O mükemmel var oluşuna beni de ekleyerek devam etti. Ben kaldım.

Kalıyorum. Bazen fotoğraflarına bakıyorum. Değişiyor. Büyüyor. Çalışıyor. Eğleniyor. Kalıyorum.

İlk ayrılışımızda da kalmıştım. Telefonlarımı açmamıştı, mesajlarıma cevap vermemişti. Siktirip gitmişti başka bir ülkeye. Kafa dinlemeye. Demek o kadar yormuştum onu, demek o kadar bunalmıştı aynı yerde nefes almaktan. İlk o zaman okkalı bir küfür etmiştim. Sevmiyorsan söylersin, gideceksen söylersin. Ayrılmak istiyorsan söyleyeceksin. Ama söyleyeceksin. Kimsenin kimseyi kocaman bir sessizlikle baş başa bırakmaya hakkı olamazdı. Yoktu.

Ben aklım ve vicdanım arasında kalakalmışken geri geldi. Tabi ki affettim. Çünkü bazen sadece olur.

Sonra ben gittim. Ona haber vermedim. Söylemedim. Neden olduğunu anlatmadım. Budapeşte’de bir trendeyken müzik dinliyordum. Nazan Öncel ‘gitme kal’ diyordu. Acaba ona söyleseydim bana böyle der miydi diye düşünüyordum kendi kendime. 

Bilmem belki de. 

Bir kaç sene evvel hiç kimseye susmamam gerektiğini, beni sürekli yenen bir adamdan öğrendim. Yapmayın e mi? Geride bıraktıklarınıza sizi suçlayacak, sizi affedecek sizden nefret edecek, sizi çok sevecek sebepler bırakın.

Ama susmayın. Buna hakkınız yok. 

“Uzun parmaklarını aç ve yorgun ruhumu geri ver.
Ağzınla öp beni çünkü açım ekmeğe.
Burun deliklerime yitik kentlerin kokusunu üfle
ve ellerim unutulmuş bir güney sahilini andıran beyaz gerdanında, ölmeme izin ver.
Şu uykusuz gözlerimdeki özlemi al
ve bir güz tarlasında uçuşan kırlangıçları besle onunla
çünkü seni seviyorum,
ve adın dönmeyen sevgilisi için son nefesini verirken gülümseyen
cesur prensesin adı kadar kutsal…”

— John Fante

SEN BENİM HİÇBİR ŞEYİMSİN

Sen benim hiçbir şeyimsin
Yazdıklarımdan çok daha az
Hiç kimse misin bilmem ki nesin
Lüzumundan fazla beyaz
Sen benim hiçbir şeyimsin
Varlığın yokluğun anlaşılmaz

Galiba eski liman üzerindesin
Nasıl karanlığıma bir yıldız olmak
Dudaklarınla cama çizdiğin
En fazla sonbahar otellerinde
Üniversiteli bir kız uykusu bulmak
Yalnızlığı öldüresiye çirkin
Sabaha karşı öldüresiye korkak
Kulağı çabucak telefon zillerinde

Sen benim hiçbir şeyimsin
Hiçbir sevişmek yaşamışlığım
Henüz boş bir roman sahifesinde
Hiç kimse misin bilmem ki nesin
Ne çok çığlıkların silemediği
Zaten yok bir tren penceresinde

Sen benim hiçbir şeyimsin
Yabancı bir şarkı gibi yarım
Yağmurlu bir ağaç gibi ıslak
Hiç kimse misin bilmem ki nesin
Uykumun arasında çağırdığım
Çocukluk sesimle ağlayarak

Sen benim hiçbir şeyimsin

—  //M.

Ben bir gün giderim ki neyim kalır
Eksik bıraktığım her şeyim kalır

Yaz günü kim ister ki öldüğünü
Eksik bıraktığım her şeyim kalır

Yaşamam bir beyazlık gibi sanki
Eksik bıraktığım her şeyim kalır

Genişlerim dağılırım beyazım
Ben bir gün giderim ki neyim kalır

Ben bir gün giderim ki ey diri at
Elbette benim de bir şeyim kalır

—  Turgut Uyar!
Hayli yükseklerden, alacakaranlıkta bir melek, -maviye kaçan tüller içinde- altın sırmalarla donanmış olarak, beyaz ve ipeksi pırıldayan kocaman kanatlarla yavaş yavaş aşağı indi; kolunu havaya kaldırmış, kılıcı yatay durumda ileriye uzatmıştı. ‘Bir melekmiş demek!’ diye düşündüm; ‘Bütün gün bana gelmek için uçup durmuştun da, ben inanç yoksunluğundan bunu sezememiştim. İşte şimdi bana bir şeyler söyleyecekti. Gözlerimi yere indirdim
—  Franz Kafka

“..Renklerinden hiç pişmanlık
duymayan,
Siyah beyaz bir kadınım ben.
Eski şarkıları, masalları yağmuru
ve seni çok seven

Şu lys geçsin
balkonda beyaz askılı atletle döşümün gıllarını sergileye sergileye bira sigara yapıcam
balkonda mangal yapacak kadar bile kekolaşabilirim bilemiyorum

6

Uzak Doğuda, çay hasadının “ilk 20 gününün sırrı”…!!!
Ekolojik benzerlik ve bazı bölgelerde ise ekolojik avantajlarımıza rağmen nasıl oluyor da, uzak doğuda ki çay üreticisi ülkeler (Çin, Japonya vb.) dünya çay sektörüne yön verebilmektedir ?
Fotoğraflarda Çin'in Guizhou eyaletinin güneydoğusunda; dağlık, nemli ve serin bir iklime sahip 33.868 hektarlık çay plantasyonunda yılın ilk çay ürününün normu ve hasat sonrası nasıl bir işleme tabi tutulduğu görülmektedir…! Çin'de ki bu bölgede her yıl; 60.000 işçi ile sezonun “ilk 20 günü” içerisinde çay ürünleri elle hasat edilmekte ve “bohçalanmadan”, bambu tepsiler içerisinde doğal soldurma işlemi gerçekleştirildikten sonra, işleneceği çay çeşidi (beyaz,siyah, yeşil) için ayrıca tasnife tabi tutulmaktadırlar…!
Bu bölgede ilk 20 gün süreyle 1 işçi; bambu tepsilerdeki soldurma işlemi de dahil 1 kg taze çayı 40 yuan (6.42 $) hasat ederken, günlük olarak 100 yuan (16 $) kazanmaktadır… Bu ham maddeden elde edilen mamul çay ürünleri ise dış pazarlarda; kilosu en az 100 $‘dan başlayan ve bir tavanı olmayan yüksek fiyatlarda alıcı bulabilmektedir…!

2

Afişlerin sürekli çalınması sebebi ile artık “insanolunbiraz” imzası eklemeye karar verdim. Elim değmişken illustrator’u de deneyeyim dedim. Kırmızı olan eski versiyon mavi-beyaz olan yeni versiyon. Sanırım artık yeni şablon ile devam edeceğim

Leyla, sonbahar görmemiş bir beyaz gül; Mecnun, solmuş sararmış bir çimen. Leyla, sabah gibi aydınlık; Mecnun mum gibi onun önünde sönüyor. Leyla, açılmış bir gül gibi gelişiyor; Mecnun, onu gözyaşlarının suyu ile suluyor.

Leyla, misk kokulu şarap tutuyor; Mecnun şaraptan değil, şarabın kokusundan sarhoş.