benken

Babannem ve babamla beraber yaşıyorum arkadaşlar. Babam biraz ters biridir ve babannem herşey konusunda herşeyi bilir. Atomu parçalayamaz biliyorum ama alt komşunun çocuğundaki genetik hastalığa neyin iyi geleceğini bilir. Bu arada annemde yaşıyor çok şükür sadece babamla yaşamam konusunda ortak bir karar aldık. Neyse iki gece önce sahur için yine babannem mutfakta yemek hazırlarken yanına gittim ve sigara yaktım. Dumanından rahatsız olmasın diye de cama yaklaştım. Elindeki işi bırakıp beni seyrettiğini fark etmem de uzun sürmedi. Sevgilim mesaj attı ve babanneme ne olduğunu sormayı biraz erteleyip sevgilime cevap verdim. Kendisiyle üç buçuk aydır görüşmüyor ve konuşmuyoruz sadece birbirimize kavuşacağımız zamanı bekliyoruz. Evet biz gerçekten seviyoruz birbirimizi. Sevgilimle konuşurken babannem telefonu bırakta seninle biraz konuşalım dedi. Bende sözünü ikiletmeyip telefonu biraz öte de duran masaya bıraktım. Ne zamandır elinde telefon yoktu hayrola diye sordu. Bunu fark etmiş olması tabiki garibime gitti çünkü bunu en çok zaman geçirdiğim annem bile fark etmemişti. Bende durumları anlattım. Onu ne kadar çok sevdiğimden bahsettim. Onunla konuşurken kendim gibi hissettiğimi söyledim. Herşeyi anlattım. Saygılı davran dedi. Ben ona on dakika boyunca onu sevdiğimi deli gibi özlememe rağmen hiç bir şekilde onu üzecek hiçbirşey yapmadığımı ona her zaman sadık kalacağımı söyledim ve o bana saygılı davran dedi. Önce anlamayıp sordum. Ne alaka saygılı davranmak dedim. En önemli şey güvendir sevgidir diye biliyordum çünkü. Biraz düşündü, gözlerindeki buğulanmayı sildi ve bana sırtını dönerek önce saygı gelir oğlum dedi. Dedenle hiç evlenmedik, imam nikahıyla tam 56 yılı beraber geçirdik dedi. Biliyosun ikinci karısıyım ben dedi. Bunu biliyordum ama saygı ne alaka diye düşünüyorken devam etti. Deden biz evlendikten sonra bile eski karısına para yollamaya üst baş almaya evinin kirasını ödemeye devam etti dedi. Eski karısıyla barışacağını sanıp ona küfürler ettim kavgalar çıkarttım ama o bana hiç bir zaman elini kaldırmadı. Hatta bir keresinde sinirimi bağırıp küfür ederek çıkartamayınca ona vurdum ve o o zaman bile bana kötü söz kullanmadı. Dedeni sende tanıyordun, sinirlidir asabi adamdır ama saygılıdır. Kanserden vefat etmeden bir ay önce bir gece yemek yedirirken yattığı yerden doğrulup "Sana saygısızlık ettiysem affet satu kadın" dedi. Ona bunca yıl saygısızlık eden ona hakaretler eden benken hasta haliyle hasta yatağında son nefesini beklerken elinden geldiğince doğrulup benden af diledi, saygısızlık etmekten korktuğu için. O yüzden evladım herşey iyi olur. Kalp kırılır tamir bile olur ama saygısızlık öyle menem bir şey ki fırsatın olmuyor telafi etmeye. Sen o kızı sevmeden önce o kıza saygılı ol.

Babannemi dinlerken ağlamadım. Sigaramı içmeyi unutmuşum elimde sönmüş, tamam babannecim dedim ve oturma odasında uzanan babamın önünden balkona çıktım. Dedemi düşündüm biraz sonra sigara çıkarttım, yaktım. Dedim ki kendi kendime ben dedem gibi bi adam olacam. Ben saygılı adam olacam.

Kendime.. Tüm yazdıklarım kendime, yazmadıklarım da. Sustuklarım da bana, konuştuklarım da. Gördüğüm gözler hep bana, dokunan her el, veda eden her ağız bana, yarama dokunur. İyi değilim, her anlamda öyle. Ne ben insan olarak ne de duygu olarak, iyi değilim. Bir kenti terk etmişim, bir ölüyü gömmüşüm, bir aileyi silmişim, bir uzağa gitmişim, birini sevmiş onu kırmış ve kırılmışım. Hedefime varmış, ama bunu devam ettirmek istemiş iki arada kalmışım. Zamanım çöpe gitmiş, zaman ayıramamışım. İnsanlar ve hayat çok çabuk geçmiş zaman ayıramamışım. Her şey geçmişte kaldı, her şey geçmiş zamanlı cümlelerimde saklı. Her yeni gün eskir benle beraber, her insan biraz üzülür, üzerim üzülürüm de biraz. Ne yapabilirim? Dengem, kafam, kalbim, duygum bozuksa ne yapabilirim? Her şeyi elimde tutmak istesem biri gidiyor, birine değer versem hepsi gidiyor. Ne yapabilirim? Ne yapmadım ki bu güne kadar, yaptıklarım bana çok şey kaybettirdi, yapmadıklarım da öyle. Sıkılgan bir ruh, daima karamsar bir bakış, gülmesi bile yüz kaslarından ibaret bir adam, bir insan. Her şeyden vazgeçesim var, her yere gitmek istiyorum. Ne zaman gitmek istedim kendimi hep aynı yerde buluyorum aynı sözde buluyorum aynı özlem içinde aynı hevesle ve aynı acıyla buluyorum. Kendimi kaybetsem, bir acının koynunda bulurum. Ah benim lanete uğraşmış soyum, sizden bana acılardan başka ne kaldı miras? Azıcık söyleyin, doya doya gülmek neden günah? Neden değilim eskisi gibi, olmak istediğim benken ne diye bir başka insan olmak istiyorum. Saate bakıyorum, geç olmuş. Zaman geçti, benden eski insanlar da geçti artık. Tek bir şey o günden beri durur içimde, utancından öpememek bir babayı.

Kendime, her şey kendime. Günahım, sevabım en çokta acım…

ben bir adamı sevdim.
şu an burada bunu anlatmak bile incitiyor beni. çünkü o adamı kaybettim. çünkü ben sevdiğim adamı, en mühimi, beni gerçekten seven bi adamı kaybettim. ona karşı kurduğum ilk cümle “şiir sever misin” miydi yoksa “çay koyayım mı” diye mi sormuştum, hatırlayamıyorum. ama ikisini de damdan düşer gibi sormuştum. bulunduğumuz ortam -iş ortamı- itibariyle herkes bir şeyler içiyordu. genelde kahve. ben zaten çayı hiç mi hiç sevmem. o tiryakiydi. birkaç gün gözlemlemiştim. sonra her gün “çay koyayım mı” diye sordum, içeri girer girmez. bi gün işte, sadece ikimizken, pat diye sordum şiiri sevip sevmediğini. bi afalladı. konuşurken duraksardı zaten. dalıp giderdi tam cümlenin ortasında. kuracağı cümleleri bile toparlayamayacak kadar dağılmıştı. ben de içimden “seni ben toplarım, parçalandığın yerden sararım, birleştiririm.” dedim. o hep bir şeyler anlattı, ben dinledim. o bir şeyler anlattı, ben çay demledim. iki şekerli çayını önüne getirirken dizlerim titriyordu her defasında. o çayı seviyordu, ben onu, sonuçta. 
banka kuyruğunu bile sevdim sayesinde, birlikte bekledik diye. siyasetten, dinden, felsefeden, edebiyattan, filmden, mesleğimizden konuşuyorduk ve müzikten. o gülüyordu, bazen, sayemde. onun gülüşü beni anne olmuşum gibi mutlu ediyordu, her zaman. 
tütün sarardı hep. tütün poşetini evladı gibi ayırmazdı yanından. onu tütün sararken seyretmeyi bile seviyordum. bir tütün, şiir olabilir mi? oluyordu onun parmakları değdiği an.
bir gün bi kestane getirip bıraktı masama. “bugün karga az kalsın kafama atıyordu caddede, ölmedim, sana getirdim” dedi. yaralı bi kestane. aldım, elmas bildim kendime. hala daha durur. onun tehlikeli bi yanı vardı. tehlikeli bi geçmişi. ne olacağı belirsizdi. her an içeri girebilir ya da her an ölebilirdi bile. bu yüzden uzak kalmaya çalışıyordu. pek başaramıyordu ama. bir keresinde beni eve bile bıraktı. sonra bir kere daha. eve dönüş yolum şereflendi. ayak bastığı her yer… omzu omzuma değerken yürümek zaten müthiş heyecanlıydı. bir de tanıdık görecek korkusuyla omuz omuza yürümek! tertemiz bi aşk…
benim sık sık midem rahatsızlanıyordu -doktor yasağına uymayıp sürekli acı yediğim için- o da dayanamıyordu benim midemin ağrısına. gidip süt falan alıyordu bi koşu. karnımı doyuruyordu. bebek gibi bakıyordu bana. hatta bir defasında gece üşüttüğümü fark ettiğimde, evinin evime bir saatlik uzaklığına rağmen bana ıhlamur getirmek için yola çıkmıştı. 
bir gün onu rüyamda gördüm, benimdi. sabah nasıl aptal bi heyecanla dolaştığımı hayal dahi edemezsiniz. 
birlikte bi hikaye yazıyorduk. ardından ahmet kayadan “bizim hikayemiz” şarkısını dinliyor, gülümsüyorduk. bir gün beni sevdiğini söyledi. elimdeki tepsiyi mutfağa götüreceğime yatak odasına götürüp karanlıkta öylece odaya bakakaldığımı hatırlıyorum. 
sonra rüyam gerçek oldu, o benim oldu. en azından ben öyle düşünüyordum. boğazı ve denizi ayaklarımızın altına seren bi manzaraya sahip olan bir cafeye gittik. çok sıcaktı. terastaydık. o meyveli soda istedi, ben limonata. bi ara yine tütün sardı. tam çakmağıyla yakacaktı ki çakmak elini yaktı, o da refleksle kolunu geri çekince eli benim bardağıma çarptı ve koca bardak yüzümde patladı. saçlarım, yüzüm, üstüm başım komple yapış yapış limonataydı. bardak parçalandı. herkes bize baktı. ben gözlerimi doğru dürüst açamıyordum bile, limonata gözümü yakıyordu. ama gülüyordum. o da gülüyordu ama özürler de peşisıra geliyordu. bi süre sonra dışarı çıktık. ben beyaz dantelli bluzumun üstü sararmış vaziyette ve yapış yapış hissederek yürüyordum. o hızlı yürürdü. ben arkada kalırdım. sitem ediyordum yine, hızlı yürüyor diye. “hep öndesin, arkalarda kalıyorum ya” dedim. durdu, elimden tuttu. “elimi bırakma o zaman, yanımda ol hep.” dedi. ben o an bi kalp krizi geçirdim, kuşkusuz. konuşamadım, nefes dahi alamadım. heyecanımı görüp gülümsedi. gülhaneye gittik. bi çingenenin ısrarı sonucu gül aldı bana. sonra da “ben daha önce hiçbir kıza çiçek almamıştım” dedi, kahkaha attım. bi banka oturduk. hava güzeldi. park güzeldi. onun gülüşü güzelden de güzeldi. gül sevmezdim ama onun aldığı çok güzeldi. aşık olmak güzeldi. ta ki o “bana bağlanma. her an gidebilirim. benim ne olacağım belli değil. tehlikedeyim, biliyorsun. isteyerek gitmem ama mecbur kalabilirim.” diye bi ton cümle sıraladı. ben ağladım ama görmesin diye yüzüne bakmadım. aksi yönlere bakıyordum. o günden sonra gidebilme ihtimali olan bi adam üzerinden hayaller kuramadığımı fark ettim. ondan vazgeçmeye kalktım. geldi, sarıldı. sadece sarıldı ve bırakmadı. “kokunu ciğerlerime çekmek bana o kadar iyi geliyo ki, tütünden daha iyi” dedi. ben sarılmıyordum, o bırakmıyordu. elbette dayanamadık. bana gitmeyeceğini söyledi bu kez. inanmadım ama biz devam ettik. güzeldik. bir gün tütününü sarmayı denedim. merdane gibi bi sigara sardım ona. sonra bir sürü. kağıtlarını yok yere harcadım ama o eğleniyordu epey. ben de. sarmayı beceremediğim tütünleri keyifle içti. 
birlikte kahvaltı hazırlamak bizim için çok keyifliydi. “gelirken bi ekmek al” tadını yaşamak, o ekmekle geldiğinde “çayı demledim bile, mis mis.” diyebilmek, ben kahvaltıyı hazırlarken onun önce mutfağa gelip belime sarılıp boynumdan öpmesi ve ardından masayı kurması, birlikte edilen o kahvaltı… tam eştik birbirimize. artık hayaller de kuruluyordu bir şekilde. düğünün bile hayalini kurar olmuştuk. güzeldik, güzel!
bir gün iş sebebiyle avcılara gittik. işimiz bittikten sonra sahile indik. sebebini tam hatırlamıyorum ama galiba tütünü bittiği için gidip paket sigara almıştı. mentollüydü. sigarayı parçalayıp o minik mentol topunu çıkardı. ben o topu sıkınca patladı ve mentol komple gözüme fışkırdı. yine gözüm yanıyordu. sakar bi çifttik galiba. yine güldük bi ton. ben bi süre “gözlerimi açamıyorum aşkım” cümlesini tekrarlayıp durdum, o gözlerimden öptü. sonra bi tane mentollü sigarayı aldım, o günün hatırası olarak saklamak için. oradan çıkıp sanırım bahçelievlere gittik yine iş için. yine işimizi hallettikten sonra gezmeye başladık. acıktığımızı fark ettik. sürekli yemeklerden konuşuyorduk çünkü. ben “çiğ köfteyi, turşuyu, kokoreçi, midyeyi, işkembeyi, kelle paçayı falan çok severim” dedikçe şaşırıyor, “böyle sevgiliye kurban olunur” diyordu. sonra “hadi kokoreççi bulalım” diye tutturdu. aradık, aradık, epey aradık. ben pes etmekten yanaydım ama o hep ısrarcı bi adam olmuştu. bulduk. önce kokoreçleri sonra midyeleri mideye götürdük. bi ara “midyeni açıp limon sıkıp ellerimle yediriyorum. mükemmel romantik bi çiftiz biz. baksana şu tabloya” dedi. kahkaha attım. size şu an belki iğrenç gelebilecek, ya da samimiyetsiz gelebilecek tablo, benim için samimiyetin tablosuydu. ben onun yanında ben oluyordum. utanmıyordum. beni makyajsız seviyordu. beni, benken, beni her halimle seviyordu. herkes saçlarıma hayranken, dikkatlerini oraya çekerken, o saçımı topuz yapışımı daha çok seviyordu. yağmurda yürüyorduk sık sık. o yağmuru ve yağmur naatını çok seviyordu. babası ona çocukken dinletmişti ve onda yeri başkaydı. o da bana dinletmişti ve ben de çok seviyordum. ama yağmuru sevmiyordum, üzülüyordu. yağmurda yürürken kapüşonumu habire kapatmaya çalışıyor, o koca topuzumu kapatamıyordu. 
kavga ettiğimizde ben çok sert ve soğuk olabiliyordum. o yine ısrarcılığını konuşturup yüzlerce defa arıyordu. ben suratına da kapatsam, açmasam da, reddetsem de, arıyordu. bazen içip içip arıyordu. sarhoşkenki masumiyetine gülüyordum, çok kızgın bile olsam. o konuşuyordu uzun uzun, ben dinliyordum. 
bir gün yine ısrarcılığı yüzünden ona çok kızmıştım. öyle ki, ayrılmak istemiştim. o yine yüzlerce kez aramış, yine pes etmemişti. ama ben inat edip bitirdim bizi. bi zaman sonra arayıp “zaman beni kirletiyor, bizi kirletiyor, ben sana temiz kalmak istiyorum.” dedi. ben direk araya başkası girdi sandım. iyice sinirlendim. iyice saydırdım. o da “başkası falan yok. ben senin yokluğuna alışıyorum. asıl kirlilik bu. asıl kirlenmek bu. yokluğun eskisi kadar acıtmıyor. kötü olan bu.” dedi. ben yine aptal inadımı kıramadım. affetmedim. aylar sonra, incindim defalarca. çok özledim. ona gitmek istedim ama artık o bıraktığım yerde değildi. o çok sevdiğim sakallarını bile kesmişti. beni sevmiyordu artık ya da öfkesi sevgisini bastırıyordu. bunun için ona kızamadım. şu an benim değil diye ona kızamıyorum. çünkü kahretsin ki giden benim.
artık ne limonata ne ıhlamur içebiliyorum, ne süt, ne yağmur naatını dinleyebiliyorum, ne yağmurda dışarı çıkabiliyorum, ne tütün kokusuna tahammül edebiliyorum, ne sevdiğim o yiyecekleri yiyebiliyorum, ne de çay demliyorum. kimseye çay doldurmak gelmiyor içimden. bıraktığı hatıraları saklıyorum sandıklarımda. mütemadiyen özlüyorum. yaklaşık bir saattir onu, bizi, yazmaya çalışıyorum. ama şöyle bir baktığımda ne çektiğim acıyı, ne tattığım aşkı, ne yaşadığımız mutluluğu, ne onun eşsizliğini anlatamamışım biraz olsun. ne acı. en iyisi onu hitap alan birkaç satırla sonlandırayım bu yazıyı;

bıraktığın kestane kadar yaralı bir kadınım.
“içi çürür onun, saklanmaz o” demiştin,
içten içe çürüyorum
bu yüzden mi kendine saklamıyorsun beni?

-Mavi Tuğba Karademir

“seni affedemiyorum çünkü; düştüğün karanlık kuyulardan çıkman için sana hep el uzatan benken, beni düşmeyeceğim kuyulara sen zorla attın.”

Bir şekilde iğnemize iplik oluruz, acıdığımız yere ince ince kıvrılır geçeriz çemberinden. Nakış gibi işleriz hatıramızı. Neremizden bir irin süzülse, akışına kapılırız, bıraktığı haritayı ezberleriz bedenimizden geçerken, ağrımızı sonuna kadar hissederiz ki, dirayet kazanmak yüzyılın vazgeçilmezidir. Sık sık sınarız sabrımızı, kuvvetimizi. Asla kaçmayız, saklanmayız ve kaybolmayışımızın lütfunu hor görmeyiz. Ondan geleni, kalbimizden taşanı bastırmak lüzumsuzdur. Kendimizi satır satır öğreniriz, ayağa kalkmak bizim için her daim zulümsüz bir yoldur. “Kainat” deriz sonra. “Seninle önceden tanışmış mıydık?” Çünkü çark denen, annenin kucağı gibidir artık. Tüm taktiklerini çözdüğün bir evrende tüm beşeri kaygılarına gülmeye başlamak olur böylece yaşamak. Kendimize bazen adımlarca ve bazen yerin çekirdeğinden baktığımızda dahi, görebiliriz hiçliğimizi. Sonra deriz ki, “Ya hû, ben benken bile burada yokken, bedenimin içinde yankılanan çığlık nedir ki?”

Koca bir hiç.

Üç beş kişilik grupta konuşulan konunun dışında kalan, birşey söylediğinde kimse tarafından duyulmayan, duyulsa bile sallanmayan, herkes birşeye gülerken bi köşede onlara bakan ve sınıfın içinde herkes birbiriyle iletişim halindeyken başını sıraya koyup yatan benken siz hala ne yalnızlığından bahsediyosunuz?

It’s a daunting task, trying to leave behind the McGing Irish dancers. You spend half your time crying in a corner hugging your fellow seniors and the other half crying because your teachers still expect you to do 2-5 full dances a class even though you are emotionally exhausted. However, in the midst of sadness, there is always a silver lining. My silver lining was that I discovered a few simple truths that I should have realized a long time ago… 

The first simple truth is that this nationals may well be your last. There won’t always be another chance like we claim there is. Two years ago at nationals in chicago I was in the bathroom talking to my friend Claire Benken about whether or not we were going to do nationals in Anaheim and I said I probably would because I was going to have to go on a “qualifying spree” to try and qualify for the worlds. And she laughed and said, “Everyone always says you only have one shot, but really that’s not true. There’s always another major.” But the truth is, there might not be another major. The world has some crazy plans for us all, and whether it’s our bodies, our families, our financial situations, or ourselves that take us out of the game, you second chance may never come. 

The second simple truth is that your dance family is truly, your family. I am writing this post while sobbing because whether I decide to continue to dance after nationals or not, I will be losing some of the most incredible people I have ever met in my entire life as they move across the country and pursue their own dreams. The girls who have seen me at my worst and at my best, cheered me on to victory, picked me up when I’ve fallen, listened to me crying on the phone at 3 in the morning, and looked me directly in the eye and told me with the most serious of tones “ur a dingus,” will no longer be a part of my every day life. And though they will always be my sisters, moving away from them is one of the most painful and daunting tasks I have ever faced. Never take your dance family for granted, they won’t always be by your side. 

The final simple truth I have discovered is that we all really, truly, love to dance. We complain, we crack jokes about not wanting to be at class or wising our legs would break so that we don’t have to dance at nationals, but without dance, we’re lost. We live for searing muscles and sweat and everything else gross that comes with Irish dancing. We constantly seek correction and get angry when we’re ignored and feel powerful when we’re complimented. There’s no other feeling like it. 

So I guess what I’m saying is that there’s more to nationals than just making a number goal. You never know when your last major will come. So do it for the countless hours your friends and teachers have spent pep talking you. Do it for the joy of the dance, to give the performance of a lifetime. Do it because you might not get another shot. And when you’ve finished dancing, go be stupid with your friends. Constantly remind yourself that your placement should not define if you had a good nationals or not. Because if you spend your nationals making memories with the people who love you most and dancing just because you love it, you’ve already won. Good luck to everyone dancing in Montreal this week, you’re all champions in my book (: