belky

Hiç bir zaman öylece oturup zamanın geçmesini bekleyecek biri olmadım. Koca bir yaz nasıl geçecek derken gittiğim kurslara yakın, arada minibüsle geçerken gördüğüm rehabilitasyon merkezine düştü yolum. Yetkili birine isteğimi açıkça belittim. Bir kaç gün sonra kendimi; fizik tedavisi, psikolojik destek gören çocuklara kitap okurken, binanın temizlik işlerine gönüllü yardım ederken buldum. Bir sürü fiziksel yetersizliği yüzünden  diğer çocuklara hevesle bakan çocukla tanıştım. Fakat biri, hayatımdaki pek çok şeyin farkında olmamı sağladı. Mert. Benim küçük meleğim.  Bacaklarını kullanamayan, tekerlekli sandalyeye muhtaç yaşayan ve daha  bir çok hastalığa göğüs geren,8 yaşındaki güzel yürekli çocuk. Birlikte geçirdiğimiz 2 aylık süre boyunca pek çok şeyi konuşabilme fırsatımız oldu. Bacaklarını hiç bir zaman yeterince yeterince iyi kullanamayacak bir çocuğun gözlerinizin içine bakarak, “En büyük hayalim uçutma uçurmak Gül.” demesi bir kaç dakika yutkunamamamı sağlamıştı. Belki de çocukluğumda defalarca yaptığım şeyin, bu gün gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayal olması... Bu duyguyu nasıl anlatacağım ki? Kardeşimin en büyük hayali bmw sahibi olmakken, aradaki fark yaralayıcı değil mi? Zamanla birbirimize daha çok alıştık. Tüm zamanımı ona ufak mutluluklar yaşatmak için harcadım. Camın önündeki saksıları rengarenk çiçeklerle doldurduk. Kırmızı bir balığı olmuştu. Adını onun koymasını istedim. “UMUT” koydu. Her şeye rağmen içi umut dolu bu çocuğa, her zaman “yapabilirsin” dedim. Bütün hayalleri için, yapabilirsin. Odaya elimde kocaman bir çitalı uçurtmayla girdiğim zaman, gözlerindeki mutluluk görülmeye değerdi. Dünyalar onun olmuştu. Dünyalar benim olmuştu. Mutluluğu sonuna kadar hak ediyordu.  Bir keresinde anlatmıştı; “Sıla bana bacakların yerine kollarını kullanamamak ister miydin? diye sordu.” dedi. “Peki sen ne dedin?” diye sorduğumdaysa, gözlerimin dolacağını tahmin etmemiştim. “Bacaklarım  yerine kollarımı kullanamamayı istemezdim Gül. Kollarım var diye mutluyum. Yoksa anneme nasıl sarılırım?” Öylece kaldığımı çok net hatırlıyorum. Utandığımı hatırlıyorum. 8 yaşındaki çocuk, bacaklarını kullanamadığı için uçurtma dahi uçuramıyor. Fakat üzgün değil. Çünkü kolları var. Çünkü bu onu mutlu ediyor. Sıkıntı yaptığım şeylerden utandım. Kaç kez kollarımın varlığından mutluluk duydum? Kaç kez şükrettim? Bir şeyin varlığına şükretmek için yokluğunu tatmak mı gerekiyordu? “Koşmak yerine bu kitabı tutmayı tercih ederim.” diyen Mert, daha 8 yaşındaki çocuk. Keşke teşekkür etme fırsatım olsaydı sana. Her sabah “Uyandım, sağlıklıyım. Şükrediyorum.” dememi sağladığın  için sana teşekkür etme şansım olsaydı. Bu gün Mert dünyaya gözlerini yumup, hayallerine açalı tam 30 gün oldu. Aralık kapıdan, Mert’e uyusa da hikayeyi bitirmeden kapatmayacağıma söz verdiğim kitabı okurken fısıldayan doktorun söylediklerinin üzerinden ise 33 gün geçti. “Doktor ben değilim.” dedi. “Doktor sensin. Ona sevgini veriyorsun.” Tam 1 aydır benimde en büyük dileğim böylelikle değişti işte.  Kuşkusuz gözlerimi kapatıp ona sormayı diliyorum. Ve soruma bir cevap almayı. “Mert, sevgimi yeterince  veremedim mi?”

sana nasıl uzak kalınır bilmiyorum
gözlerimi kapatsam yanındayım

denizin mavisi senindir göğün mavisi benim
çocukluğum gelir aklıma hemen maviye sarılırım
sonra tabii ki sana

akşam olsun isterim hemen
çünkü akşamlar bizimdir
aşk karanlığı sever derler
ki aşk seni de severmiş -doğrudur bu-

sokaklar var yine bizim
sarhoş gezmek ve şiir okumak için
dolaşıp dururuz sabah olana kadar

kim olduğumuz önemli değil ya da neredeyiz
eninde sonunda kayboluruz
kayboldukça biz oluruz

şarap eksilir biraz
biraz ben eksilirim

bir şarkının ortasına yetişiriz
ben nasıl olsa eksiğim
beni sen tamamlarsın biraz

bakarsın herkes uyur
bu saatler soğuk olur
sıkı sarıl bana sevgilim
kaldı ki uyumak istersin belki
omzum ve dizim bunun için vardır

anonymous asked:

Ff ?

Kaç gündür istiyorsunuz bir liste yaptım bu aralar en çok sevdiğim blogları yazdım belki unuttuklarım olmuştur ama işte bu yani

@gokkusagindakieksikrenk tabiki de ilk ben👸
@ismailicka @hazeltomris @fosforlu1hayaller @hepuyusamolmazmi @kiloalamayangirl @siirkokulupapatyaa @besteoscar @rockseveer @isteksizgeceler @delirmisgibiri @silmeyensilgi @canselben @birliktemutsuzolalim @hastabukalemun @sakarjojukpuah @deniiizkokusuu @ddl-kalp-ben @banaordanbiurl @bikucukladymeselesi @istanbuli @konusurkennefesalmayaninsan @mandasever @senbenimdigeryarimsin @birhuzunkovankusumusun @doctorbayanwinchester

Saygılar saygılar..

anonymous asked:

Akp'li değilim ama kurtaji cinayet olarak görüyorum tecavüzcü tecavüz ediyor ama o minik bebeğinde en az kadın kadar suçsuz olduğunu düşünüyorum sonuçta karnındaki bir canlı ve o bebek bunu secemez ki

Bebek diye bahsettiğimiz şey hiçbir şekilde farkındalığı olmayan, duygu ve düşüncelere sahip olmayan “kişi” olarak değerlendirilemeyecek bir fetüs. 

Her rahme düşenin dünyaya bir şekilde gelmesi gerektiği algısı o kadar yanlış ki. Öncelikle tecavüz mağdurları var ve hayatları boyunca kendilerine yaşadıkları o korkunç deneyimi hatırlatacakları bir çocuğa sahip olmak zorunda bırakılıyorlar.. Peki eril devlet ona sordu mu, bu çocuğa bakacak paran var mı, malın mülkün var mı? Psikolojini zaten sallamıyoruz da.

Kendini o çocuğun yerine koy. Senden saklanacak ama bir şekilde öğreneceğin, hayatının temelinde yatan hikaye şu: Devletin sana “baba” olarak tahsis ettiğinin annene tecavüzü ile dünyaya gelmişsin. Annen psikolojik olarak mahvolmuş, sen kendini hiç dünyaya gelmemesi gereken bir varlık olarak algılamaya başlıyorsun, paranız da yok, - olmasa da olur- başınızda maddi katkı sağlayacak “baba” da. Tecavüz haberleri her geçtiğinde, aklına nasıl dünyaya geldiğin, annenin hali geliyor.. Belki öyle tam tersi bir etki yaşıyorsun ki tecavüzün aile kurma yolunda kötü bir adım olmayabileceğini, bir kadınla bu şekilde bir hayat kurabileceğini zannetmeye başlayarak… bir tecavüzcü oluyorsun en sonunda.

Bu sadece bir örnek. Bu dünyada engelli, sakat bir sürü insan var ve rahatsızlıkları anne karnındayken tespit ediliyor. Ama çoğu anne, “günah” korkusu nedeniyle kürtaj olmuyorlar. Ve o insanlar rezil, berbat, sizin haberlerde görüp halinize şükretmenize neden olacak hayatlar yaşıyorlar. 

Bu da sadece bir örnek. İstenmeyen gebeliklerin sebebi çok fazla olabilir.

Nicelikten çok, niteliğe önem verdiğimiz zaman daha çok mutlu insan görebileceğiz.

Diğer yandan kürtaj yasağı, devletin kadınlara: “Senin biyolojin kaderindir, ben devlet olarak senin bedenin üzerinde denetim sahibiyim, cinselliğin, seçimlerin, yaşama biçimin benim tarafımdan her an kontrol ediliyor olacak ve senin için en doğrusunu ben düşünürüm, kadın olduğun için üzgünüm ama fıtratın bu” demesidir. 

Kadınlar olarak, hiçkimse ama hiçkimse bizi biyolojimizin kurbanları, mahkumu haline getiremez. Bize, “memesi, vajinası ve doğurganlık özelliği olan insan alt-türü” muamelesi eden her türlü uygulamanın da karşısında olacağız. 

Önyargılarının kölesi olan insanları anlamış değilim. Öyle bir çabam da yok açıkçası lakin, çok sinir bozucu bir durum. Herkes birbirine ayna olsa belki de böyle klasik “insan sorunsalı” haline dönmeyecekti durum. Değil mi ya? Herkes önce kendine baksa; kendi çapında içindeki ‘iyi insan'ı yaşamaya, yaşatmaya çalışsa… Sonra, bütün dünya buna inansa.. En azından denese..

geçiştirilen bir burukluk (mu?). aslında geçiştirilmemiş bir burukluktur o yoksa bahsi geçmezdi sayın şair, yoksa yenilgi olarak da kabul edilmezdi değil mi?.

25 Ağustos 2016 23.34

Artık her akşam birbirimizi arayıp konuşuyoruz bazen uzun uzun konu konuyu açıyor bazen de konuşacak bir şey bulamıyoruz karşılıklı susuyoruz. Olsun ben onun susuşuna da ayrı aşığım sustuğu zaman etrafını izler hep, yan yana olduğumuzda o etrafı izlerken ben de onu izlerim. Göz göze geliriz ara sıra kaburgalarım titrer, belki şuan o eskisi kadar buluşamıyoruz yan yana olamıyoruz ama telefonda o sustukça benim yine kaburgalarım titriyor. Aklımdan hiç çıkmıyor, zaten bende hep orada kalmasını istiyorum.

Suskun insanın içi sözcük kuyusudur derler ama bu söz şimdi geçersizdi, dostumun gözleri üzerine işenmiş çoban ateşleri kadar ışıltısızdı ve konuşmaya hiç niyeti yoktu. Zamanı tek boyutlu yaşayanların aptallığı akıyordu ceket uçlarından. Düş görüyor gibiydi. Düş görüyor gibi de değil, kendisi bir düştü sanki. Ellerinin (çaresiz ve yalnızdılar), burnunun (kendi doğrultusunda ilerlemekten yoksundu) ve bakışlarının anlamı giderek yaşamın titreşimlerinden uzaklaşıyordu. Yoksa ben mi düş görüyorum dedim kendime. Belki de üçüncü bir kişi düş görüyordu ve biz o düşün içinde iki düş insanıydık.

Hasan Ali Toptaş, Geçmiş Şimdi Gelecek s.68 “Çağrı”
Fotoğraf: Nuri Bilge Ceylan’ın
1999 yapımı, “Mayıs Sıkıntısı” filminden, (Mehmet Emin Ceylan & Muzaffer Özdemir).