belin

Uçağa binmekten pek haz etmezdim. Tren ve otobüs yolculuklarına karşı ilgim daha başkaydı. Düzenli olarak, şehirler-arası otobüs yolculuklarına çıkardım işim gereği. Artık firmanın daimi müşterisi haline gelmiştim denebilir, çünkü senelerdir o firmayla yolculuk yapıyorum, koltukları rahat, konforlu. Fakat şey, şu verdikleri meyve suyu, onun ekşimsi bir tadı vardı, dişlerimde hassasiyet sorunu olduğu için biraz başımı ağrıtıyordu. Ama neyse ki, her daim yanımda olan özel ağrı kesicilerim vardı. Biraz pinpirikliydim bu konuda. Ertesi güne bir bilet aldım, iki kişilik koltuğu, yanımda uyurken horlayanlar oluyor ve ben bu durumdan pek haz etmiyorum. Peki, neden arabayla gitmiyorsun diyeceksiniz. Arabayı ortağım kullanıyor. Aysun… 10 senedir birlikte çalışıyoruz, pek yardımı dokunmuyor ama onda beni mutlu eden şeyler var, eğer sevgilisi olmasa onunla evlenebilirim bile… Ama var, değil mi işte? Her neyse biletimi aldım ve evime doğru yola koyuldum. O sırada bir kafe gördüm, yeni açılmış. Merak ettim, bu sırada yarım kalan kitabımı da tamamlarım diye düşündüm ve haliyle karnım acıkmıştı, birkaç şey atıştırmak için kafeye doğru yürümeye başladım. O sırada kafenin tam çaprazında bi çocuk vardı, dilenci gibiydi ama para uzatanları reddediyordu. Pek aldırış etmedim, karnımı doyurmak üzere kafeye doğru ilerledim. Cam kenarındaki masalardan birine oturdum ve menüyü elime alıp bakmaya başladım. Kafamda kombinasyon yaptım. Burger menü söylesem, ondan sonra çikolatalı pasta alırım ve yanında sade filtre kahvemle birlikte yerim. Planımı gerçekleştirmek üzere garsona el kaldırdım. Bir garson kız vardı, dikkat etmiştim kapıdan içeriye girer girmez beni süzmeye başlamıştı. Pek aldırış etmedim, fakat çene yapısı ve boynu çok dikkatimi çekmişti. Boyu ortalamanın biraz üstündeydi, yaklaşık 1,75 falandı, kilosuysa 55 civarıydı beyaz ten rengini belli edecek şekilde giyinmişti. Ki siyah gözlüğü, siyah pantolonu, kırmızı gömleğini beline bağlamış olması, siyah bluzu ve siyah-kırmızı ayakkabısıyla mükemmel bir görüntüsü vardı. İşim gereği çok dikkat ediyordum bu tarz şeylere… Her neyse, garson kız geldi ve siparişimi alıp 5-10 dakika sonra burgerimi getirdi. O sırada kitabımı çıkardım. Birkaç kez bitirmeme rağmen, her zaman ilk seferki gibi heyecanla okuduğum Tutunamayanlar’ı masanın üstüne bıraktım. Dışarıdaki çocukla birkaç dakika göz göze geldik, gülümsedi ve elindeki kitabı kaldırdı. Girerken dikkat etmemiştim ama o dışarıdaki üstü dağınık çocuğun elinde de Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı vardı. Arasındaki terk fark, benimki ilk baskı ve Atay imzalıydı. Ancak sözcükler aynıydı. Burgerim bitmişti, garson kız tabağı almak için geldi, o çocukla beni göz göze görünce şey dedi;’ O çocuk, adı Tufan, 11 yaşında. İnsanlar pek umursamıyor onu, hatta bazıları dilenci muamelesi yapıyor, fakat o çocuk patronumun oğlu. Patronum ne zaman kıyafet alsa, gidip onları satıp kitap alıyor. Psikoloğa falan götürdüler ama değişen bir şey yok. Sanki dünyaya kitap okumak için gelmişti ve günümüzdeki ortalama 60 yaşında birinin okuduğu kitap sayısı kadar kitabı henüz 11’inde bitirmişti.’ Okulla arası nasıl? ‘Okula gitmiyor, yani sadece sınavlara giriyor. Ona göre dersler çok basitmiş ve zihnini o tarz şeylerle meşgul etmek istemiyormuş.’ Hmmm, enteresan. Bu tarz çocukları/insanları görmek keyiflendirici olsa da ürkütüyor. ‘Bazı şeyler insanlarda yoktur, kitaplar verir. Örneğin; insanlar hayallerini çalar ve kitaplarsa hayaller kurdurur. Bu yüzden kitapları severim.’ İşin açıkçası, kız böyle söyleyince hoşuma gitti. Kahvem ile pastamı getirince, saat kaçta çıktığını soracaktım. Tam o sırada içeriye Aysun’un sevgilisi girdi. Mustafa, beni fark etmedi. Gitti garson kıza sarıldı, öptü, patronu gördü birkaç şey dedi. ‘Pardon’ gibi şeyler geveledi. Oturdu önünde bir masaya, kahve gibi bir şey söyledi. O sırada kameram yanımdaydı, garson kız kahvesini getirirken öpeceğini tahmin etmiştim ve tam öperken bir poz çektim. Kahvemi yarım bırakıp, kitabı çantama attım. Hesap 38tl’ydi 50tl verip üstü kalsın dedim ve apar topar çıktım. Ama dışarıdaki çocuğu aklıma kazıdım ve onun da bir fotoğrafını çektim. Saat 19:50 civarıydı eve girdiğimde, bir duş aldım. Saçlarımı kuruttum, yarın giyeceklerimi hazırlıyordum ve yanıma alacağım kitabımı. Ancak sorun şuydu ki, otobüsle gitmemeyi düşünmeye başladım. Aysun’u aradım, üç defa çaldı ve üçüncüde açtı. Her seferinde böyle yapıyordu, nedeni neydi ki anlatmadı hiç. Her neyse.
+Aysun, ben yarın seninle geleceğim.
-Otobüse ne oldu? Arabada sıkılırsın sen.
+Yok, yok sıkılmam. Hem konuşuruz, senle muhabbet iyi geliyor.
-Pekâlâ, öyle olsun bakalım. Yarın görüşürüz.
+Görüşürüz!
Onun telefonu kapatma gibi bir âdeti yoktu ve benim prensiplerim gereği ben de telefonu kapatmazdım. Mustafa, kapatırdı konuşmamız sonrasında telefonu. Saat 22:15 civarıydı ve midem kazındı. Aradım pizza söyledim, yanında birkaç kutu da sufle söyledim. Siparişi verdikten sonra zil çaldı, doğal olarak şaşırdım ve ‘NE ÇABUK!’ diye bir tepki verdim. Kapının gözünden baktığımda Aysun’u gördüm. Elinde peçete, gözlerini siliyordu. Hemen sürgüyü çekip, kapıyı açtım. Direk boynuma atladı. ‘Celal’ dedi sadece. İçeri götürdüm, televizyonun karşısındaki üçlü koltuğa oturttum onu, kalkıp kapıyı kapattım. O, o sırada gözlerini siliyordu. Yanına gittim oturdum, tekrar omzuma kapattı kendini ağlamaya başladı. Onun gözünden birkaç damla yaş aktıkça içimde bir acı oluşuyordu, bilmiyorum aşktan mıydı yoksa yakınlıktan mıydı? Emin değildim. Kalktı, plak koleksiyonumu açtı ve Neşet Ertaş’ın plaklarından birini koydu. O sırada pizza gelmişti, kapıda parayı ödeyip aldım, patates söylemeyi unutmuştum, dolapta soslanmış ve donmuş şekilde bekleyen patatesler vardı, çıkardım fritöze attım birkaç dakika sonra pişti. Yemek hazırdı, ben bir bira açtım pizzanın yanına, Aysun ‘iştahım yok’ dedi. İştahının olup olmadığını sormadım, kırmızı mı beyaz mı? Dedim. Cevap vermedi, gözlerini silmeye devam etti. Beyaz şarabı severdi. Bir kadeh beyaz şarap koydum, masaya çağırdım ve gelmezse kucağıma alıp zorla getireceğimi söyledim. Tam hareketlenirken geldi, masaya oturdu. Pizzayı bitirdik, tatlıları da yedik. Zorla da olsa yemişti… Ardından, masayı öyle bırakıp oturma odasına geçtik. Ağlamaktan gözaltları mosmor olmuştu. Bana şey dedi; ’Celal, ağır bir şeyler içmeye ihtiyacım var, rakı var mı evde?’ dedi. Dolaba baktım, yoktu. Evin çaprazındaki tekel açıktı ve benim biralarım da azalmıştı. Ben çıkıyorum ama gelince her şeyi anlatacaksın dedim. ‘Tamam, söz anlatacağım.’ Dedikten sonra kapıyı kapatıp çıktım, 6’lı bira paketlerinden 2 tane aldım. Frambuazlı votka vardı, Aysun’un sevdiği ondan da aldım. Düşündüm, viski çikolatayı da çok severdi, keyfini yerine getirirdi. Viski de aldım, rakıyı unutuyordum rakı da aldım. Yanına mezeler evde vardı, meze de aldım. Beyaz çikolataya alerjisi vardı, bolca bitter çikolata aldım ve eve doğru yola koyuldum. Camdan bana bakıyormuş, kapının otomatiğine bastı ve kapıda beni bekliyordu. Ama bakışı şey gibiydi; sanki, dokunsalar ağlayacakmış gibiydi. Kapıda beni gördü, benden önce içeri gitti ve kanepeye oturdu. Ben poşetleri tezgâha koyup, masayı hazırladım. Aysun’un hediyesi olan rakı bardakları vardı çıkardım ve dolaptan buz kutusunu çıkardım. Robot gibi geldi, oturdu ve benim de oturmamı söyler gibi gözleriyle işaret verdi. Oturdum, rakıyı açtı bardağın tamamını doldurmaktı amacı elini tuttum ‘yavaş gel’ dedikten sonra bardağındaki rakıyı pay ettim. Buzları koyup içmeye başladık, ilk bardağı dikti kafasına, suratında ekşime oldu hafiften rakı çarpmış gibiydi, biraz daha der gibi gözleriyle baktı ve merak ettim ne yapacağını bir duble koydum. Kafasına dikti yarısını içebildi, suratı iyice ekşidi kusacak gibi oldu, fakat kusmadı. Ben o sırada daha ilk kadehimi yeni bitirmiştim, sandalyesini yanıma çekti omzuma yattı ağlamaya başladı. ‘Anlat bakalım’ dedikten sonra başladı. ‘Celal, o, o, o… o gitti. Orospunun tekinin yanına gitti.’ O sırada çektiğim fotoğraf aklıma gelmişti, pc ye çoktan aktarmıştım. Biraz daha sonra göstermeyi niyetleştirmiştim. Cebinden bir fotoğraf çıkardı ve gösterdi, yanında bir kız vardı Mustafa’nın. Fakat bu kafedeki kız değildi, başka bir kızdı ve öpüşüyorlardı. ‘Celal, içip bana attılar fotoğrafı. Bu akşam, bu akşam yıldönümümüzdü. 1. yılımızı kutlayacaktık, o, o eve gelmedi bile.’ Laptop masanın biraz ilerisindeydi, açıp fotoğrafı gösterdim. Biraz daha şok oldu, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ben normalde pek ağlamazdım, onu o halde görünce ağlamaya başladım. İşte o zaman fark ettim, âşık olduğumu. İşte o zaman, onu sevdiğimi anladım. O geceyi, birlikte ağlayarak devam ettirdik. Sabah kalktığımda şişeyi devirdiğimizi fark ettim, ben masada sızıp kalmışım. O çayı koymuştu ve sabah kahvesini içiyordu. Önüme bir fincan kahve koydu ve şeyi sordu ‘dün gece neler konuştuk hatırlıyor musun?’ hayır da ne oldu ne söyledim? ‘Hiç, boş ver. Hadi kahvaltıyı yapıp yola çıkalım, daha fazla beklemek istemiyorum.’ Sanki, dün ağlayan o değildi, sanki dün aldatılan o değildi, yani o olamaz. O değilmiş gibi davranıyordu, ‘ben dün gece ne halt yedim lan!’ diye bağırmaya başladım kendi kendime, ona belli etmedim tabi. Kahvaltıyı yaptık, tıka basa doyduk. O çantamı bile hazırlamıştı. Kalktım, arabaya atladım. Ama aklımda şey vardı, gidip o herifle kavga etmek, Mustafa’yla yani. Bindik arabaya Eskişehir’e doğru yola çıkarken, Mustafa’yı gördüm. Aysun’un gösterdiği fotoğraftaki kızlaydı, el ele geziyorlardı. İndim arabadan, Aysun ‘ne yapıyorsun!’ derken, üstüne atladım. Yumruklamaya başladım, etraftaki esnaf ayırdı bizi. ‘Ne yapıyorsun lan, koduğumun manyağı!’ diye bağırdı. Adam mısın lan sen, o kızı niye aldattın amına koduğumun çocuğu diye bağırdıktan sonra, yanındaki kız tokat attı ve gitti. O sırada Aysun arabadan indi ve o da bir tokat attı yüzüne o itin, bir de tükürdü… ‘Celal, gel gidelim daha fazla kalmak istemiyorum’ dedikten sonra arabaya atladık ve yolumuza devam ettik. Aysun’la aramızda şöyle bir muhabbet geçti.
-Neden böyle bir şey yaptın? Dün neler konuştuk seninle, neden?
+Ne konuştuk? Bilmiyorum, söylemedin zaten. Hadi, hadi anlat da bileyim ne dedim.
-Sevdiğini söyledin, hatırlamıyor musun be adam? Senelerdir beni sevdiğini söyledin ya, gerçek değil miydi? Yalan mı söyledin lan bana?
+Ben… Ben, ben onu sana, sana söyledim mi? (yüz ifademden de anlamıştır diye tahmin ediyordum)
-Evet, söyledin! Ne oldu, ayıkken söylemeye cesaretin yok mu?
O sırada deli cesareti geldi sanırım, hatırlamıyorum ama arabayı yol kenarına geçirip öptüm onu. Hayatımda yaptığım ilk çılgınlık oldu, zaten toplamda iki tane var. Beni itmeyince, birkaç dakika öpüştük… Etraftakiler bizi izliyordu, kafamı çevirince fark ettim ve biraz utandık. Bir anda Eskişehir’e gitmekten vazgeçtim ve ilerden u dönüşü yapıp eve geri döndüm. Tam o sırada telefonum çaldı. Eskişehir’de bizi bekleyen firmanın müdürü Âdem bey arıyordu, hemen açtım.
-İyi günler Celal bey.
+İyi günler Âdem bey.
-Efendim, yola çıktınız mı? Geliyor musunuz?
+Evet Âdem bey, yoldaydım fakat acil bir işim çıktı ve geri dönmek zorunda kaldım.
-Ha çok iyi, ben de sizi o yüzden rahatsız ettim. Fuar’ımız bir hafta ertelendi. Önümüzdeki hafta sizi görmeyi çok isteriz, masraflarınız tarafımızca karşılanacaktır.
+Önemli değil, çok teşekkür ederim efendim, iyi günler.
-İyi günler…
Aysun’a döndüm ve ‘hayatımın en güzel ikinci günü’ diye bağırdım biraz. Ya şey, aslında biraz çığlık atar gibiydi, ortaya iğrenç bir ses çıktı ama olsundu. O anlamıştır herhalde. Yol üstünde çiçekçi gördüm, arabayı aniden frenleyip gidip, 11 adet gül aldım. (Hayatımda, en çok sevdiğim kişisin anlamına gelir) Yüzünde aptal bir gülümseme oldu, gülleri verdikten sonra ve bana şey dedi; ‘Celal, iyi ki varsın!’ Biraz afalladım, daha dün aldatıldı ve şimdi bana beni sevdiğini ima eder gibi davranıyor. Ya da ben şüpheci tavırla yaklaşıyorum, emin değilim. Her neyse eve vardık. Yukarı çıkarken, ‘o özel bifteğinden istiyorum beyefenciğim, bana onu ya pa cak sın…’ dedi. Sen yukarı çık, ben kasaba uğrayıp geliyorum, fazla bekletmem dedim. O sırada, arabaya binerken kasabı aradım ve dört adet biftek hazırlamasını söyledim. Yol üzerinde kilise vardı, sürekli şarap aldığım. Oraya uğradım ve bir şişe de şarap aldım. Kasap ben vardığımda biftekleri hazırlamıştı zaten, aldım ve parasını ödeyip arabaya bindim. Eve geldiğimde zile basacaktım, birden kapı açıldı beni bekliyormuş pencerede, yine… Asansöre bindim, hemen çıktım. Hah işte o sırada, karşımda onu gördüm, böyle insan farklı hissediyor anlatamam, ama ya işte öyle hissettim. Şarabı açmak için tirbuşonu aradım, çekmecedeymiş aldım ve açtım. Birer kadeh doldurup, içerken, bifteği şarapla sosladım ve tavaya koydum. Yavaş yavaş pişerken şarabı azar azar döktüm, çok pişkin sevmezdik hafif pişince aldım, tabağa koydum ve masayı hazır hale getirdim. Şarabı doldurdum ve yemeğimizi yerken onu izledim. Saygı duyulası bir güzelliği vardı. O akşam yemeği yedikten sonra o televizyonun karşısındaki üçlü koltukta film izlerken, sarmaş dolaş uyuya kalmışız. Sabah erken kalktım ve kahvaltıyı hazırlayıp öperek uyandırdım. Birkaç ay falan böyle sürdü, o güne kadar. Şeydi o günün tarihi; 09.03.2015… Akşam beklediğimiz bir film vizyona giriyordu, atladık arabaya, AVM’nin katlı otoparkına çıktık. Orada ellerimi tuttu ve biraz daha arabada kalıp konuşmak istediğini söyledi. Elinde bir mektup vardı.

‘’Celal, ben Aysun. Eğer bunu okuyorsan, bil ki ben çoktan ölmüş olacağım. Yanında ikiz kardeşim var, Cansu. Cansu’ya ben söyledim hayatına girmesini ve öyle devam etmesini. Kanserdim ben, Mustafa biliyordu öleceğimi. Sana söyleyemedim. Hayatımda hep Mustafa vardı doğru, fakat ben hep sana aşıktım. Hep seni seviyordum, sen, sen bir başkaydın. Her neyse, kardeşime iyi bak, Aysun…’’

Ağlayarak okudum bu mektubu, o sırada Cansu; ‘Celal, 6 sene oldu Aysun öleli, ben… ben… ben hep onun yerinde olmaya çalıştım, fakat dayanamadım. Mustafa iğrenç biriydi, sana bu oyunu oynamak zorunda kaldım. Aysun’un mektubuna, vasiyetine uydum. Bak, sen harika bir adamsın, tanıdığım en güzel insansın. Ama ben artık dayanamıyorum. Olmuyor. Beni değil, Aysun’u seviyorsun sen. Ben artık bu oyunu oynamak istemiyorum. Onun ölüm yıldönümünde sana bu mektubu verdim ve seni sevdiğimi söylüyorum. Aysun hiç beni anlatmamıştır sana, beni hep gizleyip saklardı o. Fakat, bana hep seni anlatırdı. Ben onun seni anlattığı sene aşık oldum. Ben senin hayaline aşık oldum yıllarca. Eğer git dersen anlarım, ama kal de yalvarırım, benim sana olan hislerim gerçekti ve öyle olacak. Lütfen, izin ver seninle olayım. ‘ Gözlerimdeki yaşı silip birkaç şey geveledim ve biraz yalnız kalmak istediğimi söyledim. Arabanın ve evin anahtarını ona verdim ve yarın onu bulacağımı söyledim. Gittim bir meyhaneye, saatlerce içtim. Daha fazla içmek için kustum ve tekrar içtim, tekrar kustum, tekrar içtim… Sabah gözümü evde açtım, Meyhane sahibi Hulusi abi onu aramış. Beni eve bırakmışlar. Sabah kalktığımda, karşımda o vardı. Beni beklemiş sabaha kadar. Öyle görünce dayanamadım, sarıldım öptüm kokladım, saçlarının kokusunu içime çeke çeke kokladım. ‘Gitme, kal yalvarırım! seni istiyorum…’ Böyle birkaç sene devam ettik, başlarda Aysun’un emaneti olduğu için onu seviyordum, fakat sonraları iyice bağlanmaya başladım ona. Şimdi diyeceksiniz bunu neden anlatıyorsunuz. Saat 02:00 tarih 09.03.2017 Aysun öleli 13 yıl oluyor. Ve ben onun şerefine, onu son kez anmak için bunları yazıyorum ve karıma sarılıp yatıyorum. Diyeceğim şudur; bir insan ölünce veya gidince hayatınız bitmiyor, aksine yeniden başlıyor. Aysun gitti Cansu’m geldi. Hoş geldi, iyi ki geldi, onunla ben bana geldim…

anonymous asked:

Bilmem ki. Böyle durup gülümsersin ya bi anda. Öyle bi şey

Bir hikaye okumuştum. Daha doğrusu bir videoda adam anlatmıştı. Onu da burada buldum. Çok hoşuma gitmişti

Genç bir adam varmış. Bu genç o kadar yakışıklıymış ki bebek gibi bembeyaz bir yüzü kocaman mavi gözleri varmış. Bir gün dergi almaya gittiğinde dergicide bir kitap görmüş ve o kitabı almış. Okuduktan sonra kitaptaki düşünceler resmen adamın düşünceleriyle aynıymış. Yazarın adı Amy’ymiş. Adam bu kitabı yazan kişinin adresini bulmuş ve ona mektup göndermiş. Kitabını çok beğendiğini ve her yönde aynı fikirde olduklarını söylemiş. Aylar geçmiş, bunlar hala mektuplaşmaya devam ediyorlarmış. Adam her geçen gün bu kadına aşık oluyormuş, kadın da adama. Resmen ruh ikizi olduklarını düşünüyorlamış. Bir gün buluşmaya karar vermiş ve bir yer belirlemişler. Kadın yakasında kırmızı bir gül olacağını söylemiş. Adam kadına öyle aşıkmış ki gözü başka birşey görmüyormuş. Buluşcakları gün eli ayağı titriyor, kalbi yerinden çıkacak gibi atıyormuş. Zaman geldiğinde genç adam buluşacakları yere gitmiş. Aman Tanrım… Uzun boylu, beyaz tenli, mavi gözlü hayatında görmediği kadar güzel bir kız… Bu kızın gerçek olup olmadığına bile inanamıyormuş. Altın sarısı beline kadar uzayan saçları dalgalanıyor ve göz kamaştırıyormuş. Adam “Ne olur sen o kız ol, Ne olur sen o kız ol” diye içinden haykırıyormuş. Kız bankın üzerine oturmuş ve adama bakmaya başlamış. Adam arkasını döndüğünde bir de ne görsün kısa boylu yaşlı, çirkin ve şişman bir bayan yakasında da kırmızı bir gül var. İki kadının arasında kalan genç, ya çirkin ama hayatında tanıdığı en mükemmel olan kadının yanına gidecekmiş ya da dünyalar güzeli bir kadının yanına. Çirkin olanı yani sevdiği kadınını seçmiş, yanına gitmiş ve
- Merhaba Amy… Kadın yabancı gözlerle ona bakmış:
- Ben Amy değilim, şu karşı bankta oturan bayan bana bu gülü verdi ve bunun hayatının sınavı olduğunu söyledi. Şimdi seni orda bekliyor…

Amerika’da yaşayan genç bir adam varmış. Bu genç o kadar yakışıklıymış ki bebek gibi bembeyaz bir yüzü kocaman mavi gözleri varmış. Bir gün dergi almaya gittiğinde dergicide bir kitap görmüş ve o kitabı almış. Okuduktan sonra kitaptaki düşünceler resmen adamın düşünceleriyle aynıymış. Yazarın adı Amy’ymiş. Adam bu kitabı yazan kişinin adresini bulmuş ve ona mektup göndermiş. Kitabını çok beğendiğini ve her yönde aynı fikirde olduklarını söylemiş. Aylar geçmiş, bunlar hala mektuplaşmaya devam ediyorlarmış. Adam her geçen gün bu kadına aşık oluyormuş, kadın da adama. Resmen RUH İKİZİ olduklarını düşünüyorlamış. Bir gün buluşmaya karar vermiş ve bir yer belirlemişler. Kadın yakasında kırmızı bir gül olacağını söylemiş. Adam kadına öyle aşıkmış ki gözü başka birşey görmüyormuş. Buluşcakları gün eli ayağı titriyor, kalbi yerinden çıkacak gibi atıyormuş. Zaman geldiğinde genç adam buluşacakları yere gitmiş. Aman Tanrım…!! Uzun boylu, beyaz tenli, mavi gözlü hayatında görmediği kadar güzel bir kız… Bu kızın gerçek olup olmadığına bile inanamıyormuş. Altın sarısı beline kadar uzayan saçları dalgalanıyor ve göz kamaştırıyormuş. Adam “Ne olur sen o kız ol, Ne olur sen o kız ol” diye içinden haykırıyormuş. Kız bankın üzerine oturmuş ve adama bakmaya başlamış. Adam arkasını döndüğünde bir de ne görsün kısa boylu yaşlı, çirkin ve şişman bir bayan yakasında da kırmızı bir gül var. İki kadının arasında kalan genç, ya çirkin ama hayatında tanıdığı en mükemmel olan kadının yanına gidecekmiş ya da dünyalar güzeli bir kadının yanına. Çirkin olanı yani sevdiği kadınını seçmiş, yanına gitmiş ve - Merhaba Amy… Kadın yabancı gözlerle ona bakmış: - Ben Amy değilim, şu karşı bankta oturan bayan bana bu gülü verdi ve bunun hayatının sınavı olduğunu söyledi. Şimdi seni orda bekliyor…
Ben köyde büyüdüm. İneklerin, köpeklerin, çeşit çeşit hayvanların içinde. Hazır sütün alınmayıp, sağıldığı yerde. Şehir, caddede değil de mahallede, kenar mahallede büyüdüm işte. Mahallede kız erkek karışık oyun oynarken, camdan, balkondan teyzeler sürekli "Aman kavga etmeyin he çocuklar, kardeş kardeş oynayın." derdi. KARDEŞ KARDEŞ. Ben o günden beri ne bir kıza, kadına el kaldırdım ne de kaldırılmasına fırsat verdim. 18 yaşındayım lan ben, benim 2 katım yaşındaki adamlar, pardon pardon, "erkekler" benim yaptığımı yapamıyorsa. Sikerim böyle delikanlılığı. Azıcık adam olun lan. Bikeresinde eve gitmek için dolmuşa bindim, dolmuş bizim evin önüne geldiğinde, dolmuşta ben ve bir bayan kalmıştı. İnmedim dolmuştan, dolmuşcuya güvenememiştim açıkcası. Sürekli dikiz aynasından kadına bakıyordu, tuhaf tuhaf gülüyordu. Kadın da anlamıştı durumu. Devam ettim, "Sen nerde ineceksin yeğenim." dedi. "Ablamla beraberiz." dedim. Sinirlendi gibi oldu dolmuşcu. Sonra Çağrı'ya mesaj attım, "Kanka arabayı al, mahallenin üstündeki son dolmus durağına bas, çabuk gel." Kadının kulağına eğilip "Ablacım, için rahat olsun. Nerede ineceksin sen?" diye sordum. Korkudan elleri titriyordu kadının, "Son durakta iniyorum." dedi. 5 dakika daha geçmeden, arkada Çağrıyı gördüm, dolmusun tam arkasına girmiş bekliyordu. Son durağa varmamıza 2 dakika kala, "Müsait bir yerde." dedim. İndim dolmuştan, kadına göz kırptım. Hemen Çağrının yanına geçtim, koltugun altından zincirimi aldım. Dolmuş hızlandı, bizde yapıştık arkasına. Çağrı farları kapattı, tarla yoluna girdik, dolmuscu bizi göremiyor. Son durağı gecip, arabayı sağa çekti. Hızla gittik yanlarına. Tam da zamanında yetişmişiz. Ben zincirle Çağrı sopayla vura vura kırdık dolmuşun camını, atladık içeri. Kadın köşeye pusmuş, adam pantolonunu çözmeye çalışıyordu. Kafasından tuttuğum gibi indirdim adamı aşağı vurmaya başladım. Yüzüne, beline. Suratı kanlar içinde kaldı. Sonra dolmusa gecip, kadına elimi uzattım. "Türkiye kadın olmak zordur ablam, böyle hayvanlar olduğu sürece. Çok zordur." Kaldırdım kadını, evine kadar bıraktık. İçeri davet etti bizi, annesi ve babasıyla kalıyormuş, yaşlılarmış. Oturduk bir 10 dakika kadar. Durumu anlattı ailesine, sürekli "Allah razı olsun çocuklar, çok sağolun." diyip, çay, börek ikram ediyorlardı. "Biz kalkalım artık." dedim. Numaramı verdim ablaya, "Abla." dedim. "Beni bundan sonra kardeşin olarak gör, ne zaman bir durum olursa, ara, mesaj at. Aynı şekilde geliriz biz." dedim. "Sağol kardeşim, çok sağol." dedi. Hafif tebessüm ettim, geçtik çağrıyla arabaya. "Ne olacak lan bu işler böyle?" dedim. "Kanka, biz böyle mahallede büyüdük. Bize mahalledeki teyzeler, amcalar ne tembihlerdi ? Kıza el kalkmaz, koruyun onları demiyorlar mıydı? Ulan bu amına kodumun hayvanlarına, kızlara vurun, tecavüz edin mi diyorlar ? Nasıl bir memleketteyiz kanka biz."  . "Çok zor be birader." dedim. "Çok zor. Ha Türkiye de kadın olmuşsun, ha uzayda oksijen tüpün bitmiş. Ne farkı var ki ?"