bekl

Odandan çıkman gerekmez, masanda oturmaya devam et ve dinle… Dinleme bile, sadece bekle… Bekleme bile, gerçekten sakin ve yalnız ol. Dünya özgürce sunacaktır kendini sana… Maskesinden sıyrılmak için başka seceneği yok, huşu içinde yuvarlanacaktır ayaklarının dibine… Franz Kafka

#franzkafka #kafka #kafkaokur #kafkaokurbiryaşında

Sen Eritre’desin çocuk
Sen Moro’da
Sen yıllarca zulmedilensin
Türkistan’da, Azerbaycan’da
Kırım’da
Kan denizinde boğulansın Ortadoğu’da
Terkedilensin Trakya’da
Mahzunsun Kosova’da
“çığlık içimde düğüm
çığlık gözümde yaş
yitik bir manadır, yanağımdaki damla
sen kuyrukçu düzende parya
Bekle çocuğum
Uzanıyor namluya öpülesi eller
Geliyor başı dik, kan pahası, can pahası
insanca yaşatmak isteyenler
"çığlık içimde düğüm
çığlık gözümde yaş
bekle çocuğum
yeni bir dünya için
verdiğim savaş…”

/ #SalihMirzabeyoğlu / #Çocuk

DASHBOARDTAN 5 DAKİKA AYRILIP FARKLI SİTELER KEŞFEDİN

(5 saniye bekle ve reklamı geçe tıkla. kafanı boşalt)

BEKL MOTIVATION BRACELETS - CATWALK COLLECTION - JIL SANDERS

As you all know I’m a massive Bekl Bracelet fan, simply because their stuff is so unique. This new bracelet is no different. Keeping the bracelet strictly as a motivational aid, the new style adapts the look Jil Sanders has been doing on the catwalk, and giving us a bit of Paisley for S/S 2012!

Bracelets are just £3.99 and you can have any quote you like on it (provided it’s not exceptionally long!). They also come with a beautiful little gold safety pin so you don’t have to keep tying it… it means that it lasts a little longer!

Check out the photos below, and check out their website… there will only be 12 of these bracelets for sale…

External image

External image

External image

External image

Eve Dönüş

Durağa vardığımda sırılsıklam olmuştum. Her zamankinin aksine birkaç kişi daha vardı, benimle aynı otobüsü bekleyen ve her zamankinin aksine, bu kez ben, bir şikayetin, tartışmanın, ortasında bulmuştum kendimi. Sanki oradaydım. Soğukta ve deli gibi yağan yağmurdan kaçak, sırılsıklam, durağa sığınmış, konuştukça panterleşen yavru bir kedi gibi, bendim, bir buçuk saattir bir otobüsü bekleyen!..

“Şikayet edeceğim bunları! Böyle de olmaz ki, bir buçuk saattir bekliyorum, ayaklarım dondu!” diye söyleniyordu yaşlı kadın. Konsey kurulmuştu. Yuvarlak çerçeveli gözlüğü, boynuna doladığı haki, pelüş şalıyla, bir İstanbul hanımefendisi, bu sözleriyle oturumu açmıştı. Hemen yanında gözlüklü, göbekli, kır saçlı, yaşlı adam öfkeyle, “Döveceksin birkaç tanesini! Döven mi haklı, dövülen mi? Döven haklı!..” diye atıldı. Hiç sesini çıkarmayan, konuşulanlara hafif, acı, gülümsemesiyle başını sallayarak destek veren kıza baktı “Onların keyfi yerinde, maaşları tıkırında, yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarında. Bir de tam gün çalışmıyor bunlar! Şimdi git bak, orada çay, sigara, muhabbet gırla…Biz enayi gibi otobüs bekleyelim!..” Adamın bu sözlerine dayanamayan kadın, “Hadi yürüyün! Amirliğe gidip, orada anlatalım derdimizi…” Gülümsedim… Kadın yumuşacık bakışlarını yüzüme çevirmişti. “Şikayet edeceğimiz yeri de, şikayet etmek zorunda kalıp, onları da şikayet edecek yer aranıp dururuz sonra” diye mırıldanmış, susmaya çalışmıştım ancak, konuştukça, düşündükçe, eklem yerinde bir yara, gerilip, gevşiyordu sanki, canım acıyordu ve birden ümitsizliğe kapılıyordum, yalnızlaşıyordum gitgide. Alışmış gibi, bir başka olgunluk mertebesine ermiş gibi davranıyor, bundan da rahatsızlık duyuyordum. Öfkelendiğim şeylerde birilerini haklı bulmaktan yorulmuştum, korkuyordum. Duraktaki tarifede seferler geçiyordu, yan duraklardan otobüsler gidiyordu. İşte geliyordu! “Kesinlikle budur! Şunun rahatlığına, lakayıt haline bak…” diye söylenmişti yaşlı kadın ama, yüzünde tatlı bir sevinç görünüyordu. “Benim hiç işim olmadı ki bunlarla” diye eklemişti. Evimize gidecektik, otobüs çalışacaktı ve bir kez daha ertelenecekti öfke, şikayet, ümitsizlik, unutulacaktı. Ne acı! Şoför kapıyı açmış, otobüsü çalıştırmıştı ki, konsey kapının önünde bitivermişti hemen. “Ne! Nasıl yani? Hareket etmiyor mu?” dediğini işittim, yaşlı kadının. şoför otobüsü biraz geri, biraz ileri alıp durdurmuş ve inmişti. Yaşlı adam bir anda şoförün karşısına dikilip, “Ne demek hareket etmiyor!? Biz kaç saattir bekliyoruz. Bir önceki gitmedi, bu gitmiyor!.. Tabii sizin keyfiniz yerinde, maaşınız tıkırında, Şerefsiz! Tövbe tövbe! Akşam akşam…” diye hiddetliğinde, güç bela şoförün “Ben bu otobüsün şoförü değilim! Sensin şerefsiz!” dediğini duymuştum. Şoför çoktan uzaklaşmıştı oradan. Yaşlı adam bağırıp çağırmaya devam ediyor, sakinleşemiyordu. Herkesin sesi kesilmişti. Yaşlı adam sustuğunda bir sigara yakıp, bir an oluşan sessizlikten sıyrılmış, amirliğe doğru tek başıma yürümeye başlamıştım. Dışarıda, ayakta sigarasını, çayını içen, kır saçlı adama, “Şu otobüsün şoförü kim!?” diye sordum, sakince. “Benim!” dedi adam, aynı sakinlikle ve hemen “Peki bu otobüs neden hareket etmiyor!?..Neyi bekliyoruz?” Adam gayet rahat ve endişesiz “Ben saatimi bekliyorum” diyerek cebinden çıkardığı bir çizelgeyi göstermişti. Başımı yana çevirdiğimde konsey, amirliğin penceresi önünde bitmiş, bağırıp çağırmaya, hesap sormaya başlamıştı ve pencerenin ardındaki amirler neye uğradıklarını şaşırmış, her otobüsün saati olduğunu ama, tarifede saati olan otobüslerin olmadığını anlatmaya çalışıyordu.  Türkçe meali; “Bu hatta araç eksiği var hemşerim…” Susuyordum. Üşüyordum. Konsey durağa doğru şoförü de alıp gitmiş, ben öylece kalakalmıştım. Otobüs çalışmış, kapının önünde konsey küçük bir kuyruk olmuştu bile. Sessiz duran kız yürürken arkasına dönüp, gülümseyerek “Gidiyoruz” dedi. “Şikayet edeceğimiz yeri de şikayet edecek yer aranmak!” Koşar adım yürümeye başlamıştım. Kuyruğun sonuna geçtiğimde otobüsün yan camındaki ışıklı, dikdörtgen tabelayı gördüm. Yavaşça kuyruktan sıyrılmak için bir adım geri, bir adım sola gidip, dönüyordum ki, “Daha yirmi dakikası olan otobüsü götürüyoruz, nereye gidiyorsun?!” diye seslendi kız. Bir davaya ihanet etmiştim. Bir zafere sevinmemiştim. Susuyordum ve hızlı adımlarla, hareket eden otobüsün tersine yürümeye başlamış, soluğu deniz kenarında almıştım. İyice ayaza kesen, dumanlı, kirli, puslu havayı, derin derin içime çekip, öylece duruyordum. Birden bir gülme aldı, bir kahkaha koptu içimden, kendimi tutamıyor, kahkahalarla gülüyordum. “Ne kadar aptalım! Ne kadar aptalım! Bu o değildi! O otobüs değildi!” Minibüslere doğru ağır ağır yürümeye başlamıştım. Belki bir “yalnızlık dokunuşu…”