bakabilir

Herkesten çok kendinle konuş mesela, biraz gözlerin dolsun anlamsızca. Aklına gelen bütün şarkıları söyle. Derince nefes alıp ver biraz, geçen zamana biraz olsun kendinden söyle. Boşa akacağına sana aksın inan bana çok daha iyi olacak. Zihnini bir an boşaltacaksın anlamsız çelişkilerden, sorguya çektiğin tüm düşüncelerini unutacaksın bir an. Bir an olsun ilk defa hayattan kopacaksın. Kendi ruh alemini tanıyacaksın ve onu çok seveceksin. Terapi gibi gelecek ilk önce, sonra her şeyi unutup bir tek o duygunun gerçekliğine ihtiyacın olacak. Anına an katacaksın, yabancılar sana deli gözüyle bakabilir ama aldanma sen onlara. Kendinle çılgınlar gibi saçmala, istediğin dünyaya defalarca kafanda kur, yık, binaları, arabaları gözünde yok et ve hayal dünyanı sanki yaşıyormuş gibi gözlerinde yansıt. Bırak gözlerini okumaya çalışsınlar.

4

Tefekkür Zamanı

-Şu kayanın güzelliğine bir saniyenizi ayırıp bakabilir misiniz ? Kayanın güzelliği gözlerimizi mest ededursun tam ortasına börtü böcek için, kurt kuş için su içecek oluk yaratan Rabbime hamd olsun ☝

-Kuzucuklara ne demeli :) Bir selam vermez misiniz şu dönüp bakan minik kuzucuğa ✋

-Ol deyince olduran Rabbim ne de güzel oldurmuş değil mi şu cânım badem ağacını. İnsan gözünü alamıyor. SubhanAllah 🙏

-Son fotoğraf hayatı özetliyor sanırım. Ne diyordu Yunus Özyavuz, “İki adımlık yol için ayakkabılar eskittik..”

“Tek gayem hayatta kalmanız…” dedi Leon. Ama Hilal'in öyle değildi. Leon sevdiği kadar sevilmedi… Yaran iyileşir ama bu kalp kendini toparlar mı? Artık günlere o anla başlayıp, geceyi o anla karşılamaz mı? Ne kadar sevilmediğiyle, vazifesinin ağırlığıyla ve bu hayattaki yalnızlığıyla… Ah Hilal… Peki sen vicdan azabından kurtulabilir misin bir daha? Leon'un gözlerine bir daha bakabilir misin? “Seni öldürmek istedim çünkü gemi batarken atılacak ilk yük sensin” diyebilir misin? Leon buna dayanabilir mi? Ondan vazgeçebilen bir kadına aşık olmaya dayanabilir mi? Peki Leon bu acıyla yaşarken nasıl zor olan hayatıyla savaşır? Ne için savaşır? Kim için savaşır? Ne uğruna yaşar bu çocuk! Leon ölmez ama Hilal'in bu kurşunuyla Leon'un içinde bir şeyler öldü. Leon'un sevgiye umudu öldü. Leon'un içindeki küçük erkek çocuğu öldü. Hilal, onu nasıl dirilteceksin? Daha da önemlisi, sen kendi içinde ölenleri nasıl yaşatacaksın?

herkes hissetmediği cümleleri kurabilir, hissetmediği gibi dokunabilir ve bakabilir. bu yüzden güvenebileceğiniz tek his, şüpheciliğiniz.

Okuyan bir kızla çık.

Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.

Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman okuduğu bir kitap bulunmasından anlayabilirsin. Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.

Kahvecide beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.

Ona yeni bir kahve ısmarla. Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle. Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren. Joyce’un Ulysses’ini anladığını söylüyorsa entelektüel görünmeye çalışıyor demektir. Alice’i seviyor mu yoksa Alice mi olmak istiyor, bunu sor.
Okuyan bir kızla çıkmak kolaydır. Doğum gününde, yılbaşında ve yıldönümlerinde ona kitap alabilirsin. Ona sözcükler hediye et, şiirlerden şarkılardan hediye sözcükler. Ona Neruda, Pound, Sexton, Cummings hediye et. Kelimelerin aşk olduğuna inandığını bilsin. Gerçekle kitaplardaki gerçeği ayırt edebilir ama yine de yaşamını biraz da olsa, en sevdiği kitaptakine benzetmeye çalışacaktır. Bunda senin suçun yok.

Bir biçimde, bunu deneyecektir. Ona yalan söyle. Sözdiziminden anlıyorsa, yalan söyleme ihtiyacını anlayacaktır. Sözcüklerin ardında başka şeyler var: niyet, değer, ayrıntılar, diyalog. Dünyanın sonu olmayacaktır.

Onu bırak. Çünkü okuyan bir kız çöküşlerin her zaman zirveyle biteceğini bilir. Çünkü her şeyin bir sonu olduğunu bilir. Hikayenin devamını her zaman yazabilirsin. Tekrar tekrar başlayabilir ve hala kahraman olarak kalabilirsin. Bu hayatta bir iki kötü adama yer vardır.

Olmadığın her şey için neden korkasın ki? Okuyan kızlar bilirler ki tıpkı karakterler gibi insanlar da gelişebilirler. Twilight serisi istisnadır.
Eğer okuyan bir kız bulursan, yanından ayırma/ayrılma. Gecenin bir yarısında, kitabı göğsüne yaslamış ağlarken bulabilirsin onu, bu durumda ona çay yap ve sarıl. Onu birkaç saatliğine kaybedebilirsin ancak her zaman sana dönecektir. Kitaptaki karakterler gerçekmiş gibi konuşacaktır, çünkü bir anlık da olsa, gerçektirler.
Ona bir sıcak hava balonunda ya da bir rock konserinde evlenme teklif et. Ya da bir dahaki hastalığında gelişigüzel bir şekilde. Skype üzerinden teklif et.

O kadar sıkı gülümseyeceksin ki neden hala kalbinin infilak etmemiş ve göğsünün kan içinde kalmamış olduğunu merak edeceksin. Yaşam öykünüzü yazacaksınız, garip isimli ve garip beğenileri olan çocuklarınız olacak. Çocuklarınıza Şapkalı Kediyi ve Aslan’ı aynı gün izletebilir. Yaşlılığınızın kışında birlikte yürüyeceksiniz ve sen botlarındaki karı temizlerken, o mırıldanarak Keats okuyacak ezberinden.

Okuyan bir kızla çık çünkü bunu hak ediyorsun. Hayal edilebilen en renkli hayatı sana verebilecek bir kıza layıksın. Eğer ona sadece monotonluk, kayıp saatler ve yarım yamalak öneriler verebileceksen, yalnız kalman daha hayırlı. Eğer dünyayı ve onun ardındaki dünyaları istiyorsan, okuyan bir kızla çık.

Ya da iyisi mi, yazan bir kızla çık sen.

Rosemarie Urquico

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman okuduğu bir kitap bulunmasından anlayabilirsin. Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla. Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle. Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren. Joyce’un Ulysses’ini anladığını söylüyorsa entelektüel görünmeye çalışıyor demektir. Alice’i seviyor mu yoksa Alice mi olmak istiyor, bunu sor.
Okuyan bir kızla çıkmak kolaydır. Doğum gününde, yılbaşında ve yıldönümlerinde ona kitap alabilirsin. Ona sözcükler hediye et, şiirlerden şarkılardan hediye sözcükler. Ona Neruda, Pound, Sexton, Cummings hediye et. Kelimelerin aşk olduğuna inandığını bilsin. Gerçekle kitaplardaki gerçeği ayırt edebilir ama yine de yaşamını biraz da olsa, en sevdiği kitaptakine benzetmeye çalışacaktır. Bunda senin suçun yok.
Bir biçimde, bunu deneyecektir. Ona yalan söyle. Sözdiziminden anlıyorsa, yalan söyleme ihtiyacını anlayacaktır. Sözcüklerin ardında başka şeyler var: niyet, değer, ayrıntılar, diyalog. Dünyanın sonu olmayacaktır.
Onu bırak. Çünkü okuyan bir kız çöküşlerin her zaman zirveyle biteceğini bilir. Çünkü her şeyin bir sonu olduğunu bilir. Hikayenin devamını her zaman yazabilirsin. Tekrar tekrar başlayabilir ve hala kahraman olarak kalabilirsin. Bu hayatta bir iki kötü adama yer vardır.
Olmadığın her şey için neden korkasın ki? Okuyan kızlar bilirler ki tıpkı karakterler gibi insanlar da gelişebilirler. Twilight serisi istisnadır.
Eğer okuyan bir kız bulursan, yanından ayırma/ayrılma. Gecenin bir yarısında, kitabı göğsüne yaslamış ağlarken bulabilirsin onu, bu durumda ona çay yap ve sarıl. Onu birkaç saatliğine kaybedebilirsin ancak her zaman sana dönecektir. Kitaptaki karakterler gerçekmiş gibi konuşacaktır, çünkü bir anlık da olsa, gerçektirler.
Ona bir sıcak hava balonunda ya da bir rock konserinde evlenme teklif et. Ya da bir dahaki hastalığında gelişigüzel bir şekilde. Skype üzerinden teklif et.
O kadar sıkı gülümseyeceksin ki neden hala kalbinin infilak etmemiş ve göğsünün kan içinde kalmamış olduğunu merak edeceksin. Yaşam öykünüzü yazacaksınız, garip isimli ve garip beğenileri olan çocuklarınız olacak. Çocuklarınıza Şapkalı Kediyi ve Aslan’ı aynı gün izletebilir. Yaşlılığınızın kışında birlikte yürüyeceksiniz ve sen botlarındaki karı temizlerken, o mırıldanarak Keats okuyacak ezberinden.
Okuyan bir kızla çık çünkü bunu hak ediyorsun. Hayal edilebilen en renkli hayatı sana verebilecek bir kıza layıksın. Eğer ona sadece monotonluk, kayıp saatler ve yarım yamalak öneriler verebileceksen, yalnız kalman daha hayırlı. Eğer dünyayı ve onun ardındaki dünyaları istiyorsan, okuyan bir kızla çık.
Ya da iyisi mi, yazan bir kızla çık sen.
—  Rosemarie Urquico
Uzun ama okumaya değer!

Farz edelim ki bir grup genç hanım ve erkekle bir yere gidiyoruz
Otobüsteyiz
Ve çok güzel bir köşkün yanından geçiyoruz. Bir tepe üzerinde muhteşem bir ev var
Baş döndürücü bir ev…
Eve giden yolun üzerinde de park halinde mükemmel bir araba var
Evin arkasında inanılmaz bir bahçe… Yüzme havuzu…
Hayal edebileceğiniz her şey orada yani. Cennetten dünyaya düşmüş bir kara parçası gibi
Evine doğru yürüyen bir adam görüyoruz
Otobüsle geçerken bu adamın evine doğru yürüdüğünü görüyoruz
Ben otobüsteki genç hanımlara ve erkeklere soruyorum:
Sizce bu adam başarılı mı?
Sizce başarı mı?
Büyük bir çoğunlukla cevap ne olacak?
Evet, bağayı başarılı… Adama bak, başarısı ortada. Geçekten başarılı biri
Tamam…
Üniversiteden mezun olan birinin fotoğrafını çekiyorsunuz
Üniversitenin rektörüyle el sıkışıyorlar, diploma teslim ediliyor…
Sonra biri size diyor ki “Sence bu başarı mı?”
İnsanlar ne diyecek?
Müslüman olsun, olmasın… Herkes ne diyecek?
“Başarıdır.”
Biri iş bulmuş olsa bu bir başarı mıdır? Tabii ki
İnsanlar işe girdiği zaman tebrik ediyoruz
Biri ev aldığında, iş kurduğunda, yeni araba aldığında, evlendiğinde… İnsanlar hayatlarında bir şeylerin üstesinden geliyor
Biz de onları kutluyoruz çünkü bunların hepsi büyüklü küçüklü başarıdır. Doğru muyum?
Sonra otobüs devam ediyor…
Ve bir adam görüyoruz. Evsiz bir adam
Yol üzerinde karton bir kutu içinde yaşıyor
Ve görünen o ki birkaç yıldır aynı kıyafetleri giyiyor
Sen de kokudan dolayı adamın yanına yaklaşmak istemiyorsun
Sonra ben öğrencilerime soruyorum: “Sizce bu adam başarılı mı?”
Ne diyorlar?
“Başarılı değil” diyorlar
Şimdi farz edelim ki ben bu otobüste yolculuk ediyorum
Ama bu sefer otobüsün içinde müslüman hanımlar ve erkekler yok
Hristiyan gençler var… Ya da Yahudi, ateist, agnostik veya budist gençler var
Onlara da aynı soruyu soruyorum. Sizce onların cevabı da aynı mı olacak?
Evet, onların cevabı da aynı olacak
Sorun budur
Sorun, bizim başarıya ve başarısızlığa bakışımız…
Müslümanlar farklı düşünmeliydi
Bütün insanlık olaylara aynı bakabilir. Bunda sorun yok
Onlar başarıya ve başarısızlığa zahiren bakar
Ancak Allah biz Müslümanlara berraklaştırıcı gözlükler verdi
Bir defa bu gözlüklerle gerçeğe bakarsanız, diğer insanların göremediği şeyleri görürsünüz
Diğer insanların göremediği şeyleri görürsünüz
Bu gözlükleri takıp Allah’ın kitabını düşünmeye başlarsanız fark edersiniz ki,
İlk defa inşa edilmiş o güzel, muhteşem ve büyüleyici evlerden biri Firavn’ın sarayıydı
İnşa edilegelmiş en muhteşem evlerden biri
Otobüsümüz, Firavn sarayına doğru yürüken onun yanından geçse ve ben de Müslüman çocuklarıma sorsam:
“Bu başarı mıdır?”
“Bu adam başarılı mıdır?”
Cevapları ne olurdu?
“Firavn başarılı değil. İnsanlık tarihinde en kötü yenilgiye uğrayanlardan biri.” Olay bu değil mi?
Karşılaşacabileceğimiz bir diğer tür insan da hangisiydi? Evine giren adamdan bahsettik. Diğer adam neydi?
Evsiz adam… Peki…
İbrahim aleyhisselam evinden atılmıştı
“Evi terk et!” demişlerdi
Yani evsiz miydi?
Ama başarılı mıydı?
Başarılıydı. Aslına bakarsak bugüne kadar yaşamış en başarılı insanlardan biriydi
Yani Kur’an bana evsiz bir adamın başarılı olduğunu öğretiyor
Ama müthiş derecede zengin bir adamın da ne olduğunu?
Başarısız olduğunu öğretiyor
Kur’an bana ne öğretiyor biliyor musunuz?
Kur’an bana, başarının zenginlilkle bir alakası olmadığını öğretiyor
Başarısızlığın da fakirlikle alakasının olmadığını
Başarı ve başarısızlık bizim için diğer insanların düşündüğünden farklı kavramlardır

anonymous asked:

var mı bize göre bi ff

şiddetle  tavsiye ediyorum…  @cetticen 

@cehennemedusmusmelek

@siyahkadinbeyazraki

@siyahveumutsuz

@sudegilaysti 

@huzuruzaktakaptan

@drakeisg0d

@cekilinbendoktorum

@hissizbiiradam

@hissizbirblog

@operahayaleti

@golden-shot

@mrtaylanbey

@ucuyoruzkanatsiz

@ucmayanteyyare

@ejderhalarinefendisi

@rakindakibalik

@hunisikaybolandeli

@kafasizpalyaco yeter la dgdf unuttugum vasa kusura bakabilir gfgefhbet

  Hiç anlam veremem, hani giderler insanlar birbirlerinden de “iyi ol,
kendine iyi bak” derler. Nasıl iyi olur ki insan, nasıl iyi bakabilir
kendine ? Geride kalan, kelimelerin geçmiş zaman ekleri ile süslenirken onca cümle, nasıl beklenir bir birlerinden iyi olmaları ? Bir taraf mutlaka gider, diğer tarafın acıları kalır da nasıl iyi olması beklenir ? Bir taraf susar, diğeri konuşur. Biri gözlerini ayırmaz, biri kaçırır. Sonu aynı mıdır sevdaların ? Hep böylemi biter?
    Ufak yalanlar vardır mesela, hani aileniz bilmez arkadaşlarınız bilmez
gizlersiniz. Bir arkadaşımla buluşacağım dersiniz, gezmeye gidiyorum
dersiniz, mahallede dolaşmaya çıkıyorum dersinizde onun yanına
gidersiniz. Onu görmek istersiniz, bir anınızı vermek için yüzlerce
yalanla insanlardan kaçarsınız da gider bir başka insanın yalanına oyun olursunuz.
Kelimeleriniz biter, bir gün gider,
Gider de, ne alevler ile gider,
Kaçar ki, ne kaçmaktır sizi sizden alıp kaçar,
Biter bir gün, öyle bir biter ki sizde bitersiniz.
    Şimdi kelimeler susar, alevler söner koca insanın yüreğinde, yaralar derindir kanar, acılar vardır yakar, boğazında kalır insanın iplik iplik düğümler, susar insan ki ne susmaktır herkesten ve her şeyden vazgeçerek susar insana,biri gider ve kalan insan asla eskisi gibi olamaz. Dil kolay söyler bunu da, kimin içi kabul eder ki ? Onca anıyı, yaşanmışlığı kimin içi silebilir ? Akıl dile getirirde, duygular kabul etmezse ne olur düşünür mü insan? Giden için kolaydır her şey, nede olsa onun yüreği yanmak nedir bilmez. Arkada kalan insan hangi geceye sarılır ? Hangi sabaha gülümseyerek uyanır artık? Aynada kendine baktığında nasıl diyebilir “Beni seviyor” nasıl parlar bir daha gözleri o “Beni seviyor” nidasının kulaklarında yankılanan çığıltısıyla? Eskisi gibi kalamaz insan, ve eskisi gibi olamaz. Eskiden biz varken, şimdi ben olamaz bu insan. Eskisi gibi olmakta istemez insan, neden istesin ki neden uyansın mutlu sabahlara, ağlamaklı geceler varken ?
    Kırılır insan, güçlü kalamaz artık. Yüreğinden akan kanlar, ellerindeki
çizikler,  gözlerindeki morluklar ile güçlü kalamaz artık. Bu bir tosbağa
ve tavşan yarışı iken, yenilen bu ufak tosbağadır her zaman. Zoruna
gider, içi acır insanın onun canı acırken, canını acıtanın onu aklından
çıkarmasından. 
             Son söz                                                                 
                                               “El veda”

06.00

her şey çok daha farklı olabilirdi duygun.
ama olmadı, düşüncen.
her şeye rağmen ve hep yoluna devam edişin.
zorunluluğun.
kabullenişin. 

bu gece bunlar var aklımda. o kadar çok şeyi kabullendim ki. o kadar çok şeyi istedim ve olamayacaklarına, bir bir, zor yollardan geçerek kanaat getirdim ki.
bari bir iz kalsaydı bu olmamışlıklardan, şöyle elle tutulur gözle görülür şeyler.
müze açardım, bir tür kişisel “talihsiz serüvenler dizisi” müzesi, tam bilet 10 lira, bir paket kemıl fiyatı, öğrenciler için elbette ki ücretsiz.
”gelin, birkaç saat için bile olsa, ‘lan ne saçma hayatlar varmış be’ deyip kendi saçma hayatınızı bir parça daha iyi hissedin.” ya da “gelin, hayatın yumruklarını yalnız size geçirmediğini görün, bu bataklıkta yalnız olmadığınıza kendi gözlerinizle şahit olun” ya da “gelin, çoluğunuz çocuğunuzla gelin, ibret olsun diye izlettirin, unutulmayacak bir ders alacaklarını müessesemiz garanti eder.”.
ya da olmadı, turşusunu kurardım, tam turşu mevsimindeyiz zaten, “gelin, yüzde yüz organik, ev yapımı, yaşanmamışlık turşusundan alın; yerken vazgeçişleri kalbinizde hissedeceksiniz!”.
evet, saçmalıyorum ama uzun zamandır saçmalamamıştım burada, özlemişim.

içimi dökmeyeli çok oldu sahiden. bir süredir içimi etrafa çok fazla saçıp dökmemeye dikkat ediyorum. elimde bir o kaldı çünkü. ama bu gece çok efkarlıyım, bilemezsiniz. bir de, dediğim gibi, buraya sarhoş halde saçmalamayı, ertesi gün ortası uyandığımda, “laan ne yazdım kim bilir yine dün gece” diye pişmanlıklar yaşamayı özlemişim eheh.

şöyle bir bakıyorum, neler yapmışım diye. ne olsun işte. çok güzel kitaplar okumaya, ısrarla devam ediyorum. kitaplara olan minnetimi nasıl ödeyebilirim bilmiyorum, hâlâ, bir şekilde tutunabiliyor oluşumun en büyük sebeplerinden biri onlar. “tamam artık, tanıyabileceğim tüm sağlam yazarlarla tanıştım” gibi bir gaflete düştüğüm anda bir yenisi ile tanışıyorum. sonra, “burada kalmaya devam et, daha göreceğin kim bilir ne güzellikler var bak” hissi çıkageliyor, böyle böyle devam ediyorum.
bunun dışında, geçen zaman içinde, aileme çok daha fazla bağlandım. onlara sahip olduğum için kendimi sahiden talihli hissediyorum. benim için o kadar çok şeye katlanıyorlar ki. ve hatırlatmak istiyorum size; bu yoğun ilişkiyi ben, yaşamımın son 2 senesinde kurdum, öncesi, standart, çekişmeli anne-baba-çocuk ilişkisiydi. ne zaman ki, ben sahiden keçileri kaçırdım, yardıma sahiden ihtiyaç duymaya başladım, o zaman girdiler devreye, gerçek manası ile. elbette, tüm anne babalar iyidir gibi iddialarda bulunmuyorum ama özünde iyi olan anne babalar, çocuklarının ellerinden ve bu dünyadan kayıp gittiğini sezmeye başladıklarında, kendi değer yargılarını, fikirlerini, varlıklarını unutup, boş verip onları, kendilerini sizin yaşamınıza odaklıyorlar. 
ha tabii “sen bu kadar tahtaları eksiltmeden önce neredeydiler?” diye de düşünebilirsiniz ama uzaktaydım, ruhen ve bedenen onların göremeyeceği bir yerlerdeydim hep, hayat.
ailem dışında, birkaç dostum hâlâ hayatımda ve hâlâ hayatımı güzelleştirmeye devam ediyorlar. en saçma, belki en art niyetli düşüncelerinizi bile anlatabileceğiniz, ne olursa olsun, yaşam ne getirirse getirsin, yanınızda bulabileceğinizi bildiğiniz bir iki insan mutlaka olsun hayatınızda, ki yalnızca bir iki tane olur onlardan, şanslıysanız. kendimi şanslı saydığım konulardan biridir bu. canlarım benim, sevgi doldum birden eheh.

bunun dışında, son 1.5 yıldır, okulu seviyorum diyebilirim; sanırım ve umarım ki, mezun olabileceğim. bir vakitler oldukça imkansız görünüyordu bu. geçen zaman, beni biraz daha uyumlu biri yaptı sanırım. rol de yapmıyorum ha, nasılsam öyle olabileceğim insanlar arasına düştüm, geçinip gidiyorum, yine şans. son 1.5 yıldır hastanede eğitime geçmiş olmamın da payı var sanırım bunda. her gün, hiç tanımadığım insanların hayatlarına şahitlik ediyorum. birçok hikaye dinledim onlardan. hasta insanlar, çocuklar gördüm, onların başında bekleyenleri, yüzlerindeki yorgunluğu bazen endişeyi gördüm. hepsini de dinledim uzun uzun. hasta öyküleri alıyoruz biz, hiçbirini de “ödev” diye, bezginlikle almadım. hiç tanımadığım bir insan, bana güvenip her şeyini anlatıyor, insan buna nasıl ödev diye, öylesine bakabilir ki zaten? velhasıl, okul da bir şekilde ilerliyor işte, ayrıntıya girmelere gerek yok.

birçok olumlu şey söyledim. bu hikayede yolunda gitmeyen şey bizzat benim. burada bile hiçbir zaman anlatamadığım, çok büyük bir sevgiden vazgeçtim, zorunda kaldım. hâlâ hayatımın hikayesiydi diye düşünüyorum, içinde en ufak bir çıkar, en ufak bir oyun, en ufak bir yalan dolan yoktu. çok güzeldi, o zamanlar size anlatamamıştım, şimdi de anlatamam. ama kolay olmadı bu vazgeçiş, zaten kolay olmasını da beklemiyordum. kökleri çok derindeydi ve hepsini temizlemem zaman aldı. hepsini temizleyebildim mi, onu da bilmiyorum gerçi. umarım halledebilmişimdir. çünkü artık genç değilim. genç değilken o kadar zor ki bir hikayeden bir diğerine sürüklenip durmak. o kadar yoruldum ki. sevdiğim insanı, kendi mutlu hikayesinde bırakıp çıktım o sayfalardan, zaten aptal saptal bir figüran gibiydim hep hikayede, belli bir zamandan sonra, kendi hikayenin figüranı olmak da zor geliyor. belki bilirsiniz de bu hissi, bir yerden sonra öyle saçma hissediyorsunuz, öyle nefessiz kalıyorsunuz ki, can havliyle kendinizi dışarı fırlatmaya çalışıyorsunuz. ama yanlış anlaşılma olmasın, onun kendi hikayesindeki, benden fena halde bağımsız mutluluklarına her daim sevindim.
bana çok şey kattı, herhangi bir günde aklımı dolduran, üzerine tüm gün düşündüğüm bir cümleden tutun da okuduğum kitaplara, izlediğim filmlere kadar. dedim ya, içinde hiçbir kötü niyetin barınamadığı, benim için dolu dolu geçen bir acayip hikayeydi bu; hakkım olmadan girdiğim ve sonunda haddimi bilip iz bırakmadan toz olduğum.
anlayacağınız, kötü bir vazgeçiş yaşadım. modern tıp ve etkili anti-depresanlar sağ olsun, bu yaz’ı kafam bir dünya, manik bir halde, her gün en az 4 saat yürüyüş yaparak ve beynim uyuşmuş halde, hiçbir şey düşünmeyerek yani aslında kaçarak geçirdim. n’apalım, bazen kaçma vaktinin geldiğini bilmek de önemlidir. her şeye gücünüz yetmez.
şimdi bir “dalgalandım da duruldum” evresindeyim hayatımın; sakinim, ara ara kendime “şşş tamam sakin, geçti” demek zorunda kalıyorum hâlâ ama olsun, bu da geçti gitti işte. böyle olmasını istememiştim ama böyle olmak, geçip gitmek zorundaydı, hayat.

ama size şunu da söyleyim, ki yine üzüldüğüm bir şeydir; birinden böyle ağlaya zırlaya, güç bela vazgeçtiğinizde, sonraki vazgeçişler giderek kolaylaşıyor. bir şeref yoksunu gibi, çat diye vazgeçebiliyorsunuz. en zorundan sağ salim çıktınız çünkü. bunun ötesi artık ölmek dediğiniz bir acıdan yaşayarak kurtuldunuz. hatta bu acıyla ölmemek, şairin dediği gibi, sizde bir gücenmeye bile yol açtı. ama kurtuldunuz ve hayat, kocaman ve hiç de komik olmayan bir şaka misali, devam ediyor. ha tabii, bütün bu yaşadıklarınıza rağmen karşınıza öyle kolay vazgeçemeyeceğiniz biri çıkarsa, epey acayip bir hikaye daha doğar bundan, öyle değil mi? neysem.

EY ÖLDÜRMEYEN ACI BENİ GÜÇLENDİRDİYSEN 3 KERE MASAYA VUR

ahah evet, kafam şu an fena halde güzel. bu da, hayatla baş edebilmemin temel yollarından biri. “doğru” yollarından biri demiyorum bakın, ama yollarından biri. ayık kafayla katlanamıyorum, ne yapabilirim ki. içimde çok fazla şey yaşandı ve bitti, bana da şerefine bi kırmızı tuborg parlatmaktan başka pek bir seçenek sunulmadı. bu hayat bana çok güzel şeyler sundu, sevgi yumağı bir aile, sağlam dostlar, birçok insanın girmeye çabaladığı bir okulda eğitim şansı. bunları inkar etmiyorum. ama ilginç bir şekilde, bana hiçbir zaman aşkla sevilme hissini yaşatmadı hayat, hiç yani, bir tane bile. sebebini kendimde aradığımda, kendimden nefret ettim, çok uzun bir zaman. aynaya bakamadım bile mesela aylarca, “beden dismorfik bozukluğu” denen bir illet var, ondan da muzdarip oldum çok şükür ölmeden. bana, param olduğunda, muhtemelen çok pahalıya patlayacak olan terapilere muhtaç bırakan hayat. ah ah.
ama sebebini kendimde aramayı bıraktım, hatta biraz daha olgun hissettim bu kararımla birlikte. ne yapalım yani? bu da böyle oldu, diyorum artık.

ooo Grup Abdal, Ervah-ı Ezelde’yi söylemeye başladı şu an arka planda.
yazanlar leyla’nın mecnun kitabın, beni de bir kenara yazmışlar be Âşık Sümmani. n’apasın, hayat böyle. 

işte böyle.
yaşayıp gidiyorum, sırf hikayenin sonunu merak ettiğimden.
güzel şeyler olacak diye ummuyorum, kötü şeyler olacak diye tetikte beklemiyorum, bunların hiçbirine takatim yok.

öyle geçip gidiyor günler. dediğim gibi, büyük vazgeçişlerin ardından, her şey bir parça daha kolay ve bir parça daha gelişine yaşanıyor. ne olacaksa olsun.
yine de, iflah olmaz bir keriz olduğumdan, biraz mutlu olmayı bekliyorum.
hayatı azla yetinmelere, kabullenmelere, vazgeçişlere o kadar alıştırdım ki, artık gözünde bir değerimin kalmadığından, beni es geçtiğinden şüpheleniyorum, yine de bekliyorum, benim de günlerimin gelmesini.
bakalım neler olacak? kahramanımız akıl ve ruh sağlığını korumaktaki inadını sürdürebilecek mi eheh

epey konuştum. aslında yine hiçbir şey anlatamadım, biliyorum.
yine de iyi geldi. en azından, taş gibi katı değilim, anlattığım anda anlatıklarımdan parçaların kopacağını, eksileceklerini bilmeme rağmen, anlatıyorum. bunu dahi yapamıyordum uzun zamandır, demek biraz daha iyiyim.

ergenlik dönemlerinden bi şarkıyla bitirmek istiyorum bu yazıyı. neden bilmiyorum. belki de “tüm kaybolanlar, kaybolmuşlara rastlarsa zamanın birinde” diye başladığı içindir. belki “bir uyansam, uyansam, uyansam uykumdan” dediği için. belki de, o yıllarda hayatım çok daha kolay ve rahat olduğu içindir, bilmiyorum ama hâlâ severim bu şarkıyı.

şimdilik bu kadar. yine gelirim elbet.
umalım ki, bir defa olsun güzel şeylerden söz etmeye geleyim.
haydi, hoşça kalın.

2

2014 yılının ağustos ayındayız saat 01.00 suları telefonuma bir çağrı geldi fakat ben yetişemedim hemencecik kapandı. Tanıdık birileridir diye düşünüp “kimsiniz?” Diye mesaj attım bir kaç dakika sonra tam hatırlamıyorum fakat “kusura bakmayın yanlış oldu iyi geceler” gibi bir mesaj gelmişti telefonuma “sorun değil, iyi geceler” diye yanıtlamıştım hemen ardından numarasını “?” Diye kaydedip whatsapptan profiline bakmıştım. Yazın ortasındayız ve profilinde kışlık bir fotoğraf vardı. Numarasını silmemiştim ve arada sırada whatsapptan profiline bakar “gerizekalı yazın ortasındayız kıştan kalma fotoğrafı var” derdim. Çoğu zaman da onu çevrimiçi yakalamaya çalışıyordum. Rutin hale gelmişti bu benim için whatsappa girer çevrimiçi oluşunu izlerdim. Nedendir bilmiyorum. O da o zamanlar whatsapp profil fotoğraflarımı telefonuna kaydediyormuş bunu sonraları ondan öğrendim. Asıl amacı ise Hüseyin isimli arkadaşına saçma salak bir şaka yapmakmış. Hüseyin'le numaralarımızın son rakamı farklı. Hüseyin'in numarasının son rakamını değiştirerek beni bulmuş ve adımı “mizah” olarak kaydetmiş. Hani şu mizah aranıyor espirisi var ya hıh onu yapmaya çalışmış. Bir süre lakabım Hüseyin'den dolayı Hüsniye olmuştu. Neyse yaşanan olaydan sonra beni 1 ay boyunca özel numaradan bir çocuk arayıp durdu. O sıralar tabi benim sevgilim var neyse 1 ay boyunca arada beni arar konuşur dertlerimi anlatırdım. İlk zamanlar memleketi Giresun'daydı sonraları yaşadığı şehire İstanbul'a döndü. Kim olduğunu söylemiyordu bazenleri “adım Orhan” diyordu fakat ben inanmıyordum beni kandırıyorsun diyordum. (Adının Orhan olduğunu daha sonra whatsapptan kimliğini atmasıyla inanmıştım.) Dakikası bitince mecburiyetten whatsapptan yazdı. “Kanka dakikam bitti” diyip random atmıştı ilk tepkim “O sen miydin?” Olmuştu tabi çocuk ne bilsin whatsapptan ona baktığımı durumu izah ettim sonra. Arkadaşlığımız böyle başlamıştı. Sürekli konuşuyorduk hayatımda bir yer edinmişti artık. O sıralar sevgilim dediğim kişiyle aram berbat denecek derecedeydi sürekli Orhan'la konuşuyor her şeyimi ona anlatıyordum. Tabi ki sevgilimle iyi geçen günlerim olmuştu fakat kötü geçen günlerim iyi günleri haklıyordu. Bir süre sonra Orhan bana karşı bir şey hissettiğini ve bunun hoşlantıdan fazla olduğunu söylemişti. Ne yapacağımı bilmiyordum. Konuşmayı kesemiyordum. Hani bir his vardır konuşmayı kessem beni kim dinleyecek gibi açıkçası bağlanmışsındır. Uzun zaman geçti aradan eskiye nazaran daha yakındık. Hakkımda ki en gereksiz bilgiyi bile hafızasında saklıyordu. Gün geçtikçe sevgisi daha da artıyor daha da bağlanıyordu geceleri ağlıyor üzülüyordu. Onun üzülmesine dayanamayıp bende üzülüyordum. Konuşmayı bıraksam onun için daha kötü olacak konuşmaya devam etsem daha da bağlanacaktı bu ikilem arasında kalmıştım onu üzmek istemiyordum ama zaten ona sevgilimi anlatırken üzüyordum bunun farkına çok geç varmıştım bu böyle böyle devam etti, arkadaşlığımız sürdü. Bir grubumuz vardı whatsappta ben, yakın arkadaşım aynı zaman da adaşım Başak ve Orhan. “Yaşasın platonik aşıkların onurlu mücadelesi” diye bir yazı vardı o yazıyı bu gruba atmıştım ilk kavgamız bu yazı yüzünden olmuştu. Bazen kıskançlık krizine girerdi kavga eder küserdik ama dayanamaz yazardım. Küs kalamıyordum ona. Bir şekilde kendimi affettirip barışırdık. En ufak şeyde Orhan'a sığınırdım. Mutlu ederdi beni. Alışmıştım ona. Tabi sevgilimin bundan haberi yoktu. Orhan git gide bir çıkmaza girmiş ve beni her geçen gün daha fazla sevmeye başlamıştı. Bir lafıma günlerce üzülür ağlardı. Bir lafıma günlerce sevinirdi. Orhan meyvelerden çileğe bayılır bir gün bana “pastamın çileği olur musun?” Diye bir soru yöneltmişti. Biliyorum sevgili olmak istemişti ama ben şakayla karışık olumsuz olarak cevaplamıştım. Sevgilim vardı zaten ne yapabilirdim ki? Zaman işte durmuyor, tutamıyorsun geçip gidiyor 1 yıl geçmişti aradan ailesindeki çoğu kişi beni biliyordu. Sevgilim dediğim kişiye karşı sevgim git gide yok oluyordu. Sürekli beni üzüp kırıyordu. İğrenç bir olay yaşamıştık sevgimin bittiğini söyleyebileceğim nokta orasıydı fakat hala beraberdik o sıralar Orhan'a karşı bir şeyler hissettiğimin farkındaydım ama bir türlü ayrılmıyorduk hatta Orhan'ı arayıp ağlıyordum ses çıkarmadan beni dinliyordu. En sonunda “artık beni dinlediğini belli edecek bir tepki ver” derdim “üzgünüm” der kesip atardı yorumda bulunmazdı. Ama biliyordum üzgündü. Bir süre sonra sevgilim dediğim kişi eski sevgili ünvanını almıştı bende ilişiğimi kesmiştim.
Orhan'ı özlüyordum. İnsan hiç görmediği birini özler mi? Kokusunu bilmek istiyordum. Tenini, teninin sıcaklığını bilmek istiyordum. Duygularım Orhan'a yönelmişti. Ona karşı hislerim vardı. Nasıl oldu? Ne ara oldu? Bilmiyorum. Hiç bir fikrim yok fakat ona git gide bağlanıyor, duygularımı daha yoğun yaşıyordum ama bunu ona söylemiyordum çünkü her söyleyişimde ona değer verdiğime inanmıyordu bu da ister istemez beni üzüp, incitiyordu.
2015in Ekim ayının sonlarındayız kavga ettik, kavganın sonunda “Başak ben dayanamıyorum İzmir'e geleceğim” dedi fakat ben bunu pek kaale almadım. O gecenin sabahı babasından izin istemiş ve izni almıştı. Bir hevesle heyecanla gelip bana söylemişti duygu karmaşası yaşıyordum 1.5 yıldır konuştuğum ve tek bir sefer dahi olsun görmediğim insanı görecektim. O günün ertesi günü 21 Kasıma bilet almıştı herşey çok güzeldi tek sorun zaman sanki olduğundan daha yavaş akıyordu 21 kasım gelmek bilmiyordu. Geleceği haberini aldıktan sonra bütün arkadaşlarıma söylemiştim bunu. Mutluydum. Artık ailesindeki herkes hatta ve hatta sülalesindeki herkes beni biliyordu. Ailesinde adım “gelin” ünvanını almıştı bile. 21 Kasım gelmişti. Evden bir telaşla çıkmıştım her buluşmaya geç kalıyordum sanırım bunada geç kalacaktım. Kentkart ihalesi vardı. Ona vereceğim kentkarta aktivasyon yaptırmam lazımdı. Markete gittim fakat artık aktivasyon yapmadıklarını metro gişelerinde yapıldığını söyledi Ömer abi otobüs geliyordu “izbanda yapılıyor mu?” diye çığırarak marketten koşar adımlarla çıktım Ömer abi arkamdan “evet!” Diye bağırdı. Otobüse bindim geç kalıcaktım biliyordum  üstelik aktarma yapmam lazımdı 10 da uçağı inecekti ve ben çocuğu bekletecektim. “Orhan pilota söyle rötar yapsın” diye mesaj atmıştım. O an tek isteğim yarım saatlik bir rötardı. Aktarmayı yaptım Gaziemire gidiyordum. Yanimda orta yaşlı bir beyefendi vardı. “Ne zaman varırız?” Diye sualler soruyordum. Dayanamayıp şoförün yanına gidecektim ki telefonuma “bitanem rötar yaptık 10 da anca kalkarız” diye bir mesaj geldi içime bir avuç su döküldü. Havalimanina arkadaşımla gidecektim. Saat 10 gibi arkadaşımın evine vardım. Havalimanı tam karşıdaydı ve ben camdan gelen uçakları izleyip Tuğçe'ye “kanka bunun içinde”,“kanka hadi gidelim geldi” gibi cümleler kuruyordum Tuğçe ise gülmekten ve beni sakinleştirmeye çalışmaktan başka bir şey yapmıyordu. Camın önüne uzanmış gelip giden uçakları izliyor ve telefonumu kontrol ediyordum zaman sanki takılı kalmıştı akmıyordu. O halde yaklaşık 2 saat geçirmiştim. Aslında sadece yarım saat geçirmiştim bana 2 saat gibi gelmişti. Saat 10.30 diğer odadan Tuğçe bana seslendi “kalk hadi gidiyoruz” evden çıkıp izbana yürüdük ilk olarak Orhan'a vereceğim kentkartı aktifleştirdik sonrasında izbanın gelmesini bekledik. Havalimani 2 durak sonraydı. İzban geldi bindik. Tam durdu ineceğiz “bitanem ben geldim sen nerdesin?” Diye bir mesaj aldim “geldim” diye cevapladim o sirada havalimaninin merdivenlerini iniyorduk (İzbanla havalimanı içiçe). Merdivenin başında Orhan'ı aradım bir yandan titriyorum bir yandan onunla konuşuyorum bana nerde olduğunu söylüyor “gişedeyim, çıkışı arıyorum” gibi şeylerdi. Havalimanının içindeyiz Orhan'ı gördüm çıkışa doğru yürüyordu o sırada “tamam ben seni gördüm” diyip telefonu kapattım tabi o anın heyecanıyla ne yaptığımı bilmiyorum telefonu kapattıktan sonra Orhan telefonu kulağından indirdi bir an telefona şaşkın bir ifadeyle baktı sonrasında sağına soluna bakında oda beni görmüştü. Yüzünü elleriyle kapattı bana doğru geldi. Hızlı adımlarla ona doğru yürüyordum dayanamadım koşup sarıldım. O an bana kurduğu 2 cümleyi hatırlıyorum sadece “fotoğraflarından daha güzelsin” ve “parfümün çok güzel kokuyor” ardından gözlerimden akan bir kaç damla yaş. Uzunca sarıldık kalp atışlarımız birbirine karışmıştı. Sarılırken konuşmuşuz ama ben sadece o iki cümleyi hatırlıyorum. Ayrıldıktan sonra Orhan'ı Tuğçeyle tanıştırmıştım. Utancımdan Orhan'ın suratına bakamıyordum fakat sağ koluna sülük gibi yapışmıştım adeta. İzbanın gelmesini beklerken o beni inceliyordu ben ise ayakkabılarını inceliyordum duruma alışamamıştım hala. İzban geldi Tuğçe farklı vagona biz farkli vagona binmiştik. Orhan karşıma oturmuştu. O sırada başka bir şehirde olan arkadaşım Merve aramıştı. Telefonu açtım ilk lafı “kanka naptınız enişte geldi mi?” Olmuştu. Halbuki daha eniştesi değil neyse bende, “Şuan tam karşımda oturuyor” diye cevaplayıp başımı soluma çevirmiştim gözlerim doluydu ve o yaşların orda durmayacağını biliyordum. Merve'yle konuşurken sesim titriyordu Merve ise “kanka ağlama kankaaaaa ağlama sakın!” Diye bağırıyordu. Telefonu kapattım ve önüme döndüm az biraz şaşkın bir şekilde beni inceliyordu durumun şokunda gibiydi sanki. Dizleri titriyordu. Gözlerinin içi parlıyor ve bana gülümsüyordu. Ulan bir insan nasıl bu kadar güzel bakabilir? Soruyorum ya nasıl ulan nasıl? Gözlerinin ardında farklı bir evren vardı gördüm ulan gördüm. Onunla göz göze gelemiyor utanıyordum ama bakışlarını üstümden çektiği an bakışlarımı üstüne fırlatıyor ve en ince ayrıntısına kadar onu inceliyordum. Göz göze geldiğimiz an bakışlarımı cama yöneltiyor camdan yansımasını izliyordum. Camandan onu izlediğimin farkına vardı ve bakışlarını cama çevirdi dayanamayıp dil çıkardım. Çok mutluydu bunu anlayabiliyordum. Gardan Gündoğdu Meydanı'na kadar koluna yapışık bir vaziyette yürüdük. Gündoğdu da gözleriyle Karşıyaka'yı işaret ederek, “orası neresi?” Diye soru sormuştu. O sıra iki elim ellerindeydi. Sağ elimi elinden çekip gösterdiği yeri işaret ederek, “orası Karşıyaka” demeye kalmadan “elimi bir daha bırakma!” Diye çıkıştı hemen o an geri elini tutmuş ve sözümü bitirmiştim. Sonrasında bir banka geçip oturmuştuk alışmıştım artık ona. Ellerimi avuçlarının içine alıp seviyordu bir süre bankta oturduktan sonra kalkıp biraz yürüdük en sonunda saat 12.30 gibi bir kafeye oturduk. Kahvaltı yapıyoruz. Şaka gibi ya karşımda oturuyor çayını yudumluyordu. “Kahvaltın bitince yanıma gel” dedim gözleriyle yanımda ki koltukta olan eşyalarımı işaret etti ve ardından güldü “kaldırırız yer mi yok?” Diye bir cevap vermiştim. Bir ara bakışları daldı keşke sadece bunun için sevseydim onu. Kahvaltısı bitti ve yanıma geldi. Ellerimi tekrar avuçlarına aldı ve sırayla ellerimin her yerine buseler kondurmaya başladı. Ulan ellerimi öptü, bileklerimi öptü benden mesudu var mıydı o an? Bir müddet sonra durup “seni öpebilir miyim?” Diye bir soru yönelttim “hıhı” diyerek cevap verdi ve kafasını çevirdi bana döndüğünde ise pespembeydi. Yanağına bir öpücük bırakarak bu pembeliği ikiye katladım. Ardından o beni öptü enfes bir duyguydu dudakları yanaklarımdaydı. Bu öpücüklerin ardı gelmişti. Bir süre sonra kafamı omuzuna koymuştum. Ömrümü öyle geçirebilirim yaaa çok güzel bir duyguydu. O sıralar o ellerimi öpüyor ben ise omuzunda ellerimi öpüşünü izliyor ve gitme vaktinin yaklaştığını düşünerek bu mutluluğuma buruk bir hüzün katıyordum. Herşey çok güzeldi harika denilecek derecedeydi. Kafeden çıkıp karşıya geçtik bir adım arkasındaydım ve hala koluna yapışmamıştım. “Hala koluma girmedin bunun cezası öpülmek” demişti keşke cezama razı olsaydım ve beni bir kere daha öpseydi fakat ben elini tutmayı tercih etmiştim. Kordon boyunca elele gezmiştik. Sarmaş dolaş gezmiştik. Elimi elinden bir kez olsun ayırmamıştım. Dakika başı elimi iyice kavrıyor ve sıkıyordu aynı haraketle ona karşılık veriyordum. Gitme vakti yaklaşmıştı garın karşısında ki parka gidip bir banka sindik. Hemencecik boynunda yerimi aldım ve yaklaşık yarım saat öyle geçirdik birden ona bir soru yönelttim “Orhan, neden burdasın?” Dedim biraz bekledikten sonra “bilmediğim bir güç var” diye cevap verdi sonrası, sonrası öpücük sesleri hariç aramızda olan bir sessizlik. Banktan kalktık ağır adımlarla gara gidiyoruz. Gün içinde son sarılmamızı gerçekleştirdik. Sarıldıktan sonra yüzüm önüme eğikti saçlarım suratıma düşmüştü eliyle saçlarımı düzeltip “son kez öpeyim,” dedi ardından ekledi “bugün için son kez” sonra öptü. Son öpüşüydü. O gün için son öpüşüydü. Sonra git gide benden uzaklaştı ben ise gittiği yolu gözlerimle izliyordum ardından sadece el sallayabildim. 21 Kasım akşamı bütün arkadaşlarım merakla aramış ve telefonuma bir ton mesaj bırakmıştı. Herkese teker teker en ince ayrıntısına kadar anlattım. 22 Kasım sabahı herşey çok güzeldi bir soru soracaktım fakat çekiniyordum ama sonunda sordum “Biz şimdi neyiz?” Dedim bir kaç dakika cevap vermekten yoksundu sonrasında ise “sevgiliyiz bokum alsancakta elele gezdik” diye bir cevap verdi. Dünyalar benimdi ki hala da benim. Sanırım pastasının çileği olmuştum artık. O günün üzerinden tamı tamına 77 gün geçti ve biz şimdi sevgiliyiz. Ben onu bu 77 gün içinde 2.kez göremedim. Şimdilerde her an onun suratına bakmadığım için, bakışlarımı kaçırdığım için pişmanlık duyuyorum. Keşke doya doya bakıp, izleseydim. Özlemi hatsafhada. Çok özledim. Anlatılacak gibi değil. Arada sırada kavgalarımız oluyor fakat her şey çok güzel. O şimdi uyuyor ben ise bu yazıyı tamamlıyorum. Ben şimdi bunu anlattım ama neden anlattım? Sevmek yanyana olmak değildir. Sevmelerin en güzelidir uzaktan sevmek. Çok seviyorum fakat ben size nasıl anlatayım içimde ki sevgiyi daha ona anlatamıyorken. Evet çok zor ama çok güzel. İyilikler onu bulsun, onunla olsun. Güzel gecelere, beraber…

Sevmek, Sevilmek ,İyi Şeyler Üstüne / Yaşar Kemal

Anlayabilir misin hissettiklerimi

 Bakabilir misin hayata benim gözlerimden 

Çözebilir misin beynimin gizemini 

Silebilir misin unutmak istediklerimi 

Bir gülüşün kıymetini bilebilir misin

 Yaşayabilir misin aynı acı ve üzüntülerimi 

Delice düşlerimi sorgulayabilir misin içinde…