ayeti kerime

2

Rabbin bal arısına şöyle ilham etti:
“Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler edin.
Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir.”
Onların karınlarından çeşitli renklerden şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.

Betül Şatır /Nihayet Dergisi 2015

40 yaşında hafız olan Genel Cerrah Dr. Salih Selman, 1961 yılında doğduğunda babası Kurmay Albay olarak görev yapıyordu. Askeri lojmanlarda kalmayı kul hakkı olarak algılayıp reddeden hassas bir insanın oğlu. Küçük yaşta yetim kalır, çalışarak okur. 1980 de (Saint- Joseph) Fransız Erkek Koleji’ni bitirir. Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra Genel Cerrahi uzmanı olur. Uluslararası kongrelerde başarılı sunumlar yapar. Genel Cerrahi alanında öncü çalışmalar yaparak birçok ödüller alır. Doktorlarda alışık olmadığımız bir dış görünümü var. İnsanlar onu sakalı ve şalvarıyla ilk gördüğünde din görevlisi zannediyor. Bu durum Salih Beye girdiği ameliyatlarda ve hastanelerde ilginç olaylar yaşatıyor. Genelde hasta yakını zannedip dışarı çıkarmaya çalışılıyorlar. Ya da hasta yakınları, hastanın son görevini yerine getirmeye gelen bir hoca efendi zannedip telaşa kapılıyorlar. Yedi dalda spor yapıyor, çeşitli madalyaları var. Genellikle onu cahil, bilgisiz ve geri kalmış biri olarak algılayanlara tesirli cevaplar veriyor. Üç yabancı dil biliyor. Önemli bir ameliyatta karaciğer çıkartıp aynı gün gençlere nasihat etmeye sohbet ortamlarına gidiyor. Uzun süren mutluluk arayışı nerelerde duraklamış ve en son nerde sonuçlanmış. Uzman Dr. Salih Selman sıra dışı hikâyesine dair yönelttiğimiz sorularımıza hayretimizi artıran cevaplar verdi.
Betül Şatır: İsteksiz bir öğrenci olarak başladığınız okul hayatı sizi başarılı bir Cerrah olmaya nasıl getirdi?
Dr. Salih Selman:
Babam anneme bu çocuğu marangoz mu yapsak tesisatçı mı yapsak derdi. Parmaklarıma bakar “çelimsiz, bu parmaklarda kabiliyet de yok” derdi. Böyle günler geçerken ilkokul beşte farklı bir öğretmen geldi. Mesleğini hevesle, gayretle ifa eden bir hanımdı. Baktı sınıfta bir uyuşukluk var. Değişik bir metot denedi. Çikolatalar gofretler alırdı. Matematik problemini ilk doğru çözene bu çikolatadan vereceğim derdi. Ben -okulu sevmeyen bir çocukken- okul birincisi oldum. Okul adına yarışlara katılmaya başladım. Öğretmenin, öğreten insanın müjdeleyici kuşatıcı, gayretkâr bir insan olması insanı nereden nereye çekiyor. Şu anda belki de babamın deyimiyle marangoz çırağı bile olamayacaktım. Öğretmenim, hevesle işini yapardı, gülen yüzünü hep anımsarım. Zevkle, neşeyle güçlü bir sesle ders anlatışını hatırlarım. Ondan evvelkileri hatırlamıyorum mesela. Annem her gün derslerimi kontrol eder daha iyi olmasına uğraşırdı. Beni kolej imtihanlarına soktu. Kısmet oldu kazandım. İlk girdiğimde tabi bizim okul fakir semtte kaldığı için çok geri kaldım derslerden. Daha çok zengin muhitlerden gelen çocuklarla iyi eğitim almış çocuklarla beraber okuyordum. On üzerinden bir nokta on dörttü ortalamam. Böyle bir başlangıç yapmıştım. Babam yine anneme “Ben sana demiyor muyum? Bu adamın okumaya niyeti yok” dedi. Ben yavaş yavaş ortalamamı yükselttim.
Betül Şatır: Doktor olmaya nasıl karar verdiniz?
Dr. Salih Selman:
On üç yaşlarımdayken bile annem beni öğlen muhakkak uykuya yatırırdı. Ben de onun sözünü kırmazdım. Uyurdum. Bir gün uyandım top oynamaya gittim. Yan komşu beni gördü. Ne güzel büyümüşsün! Ne güzel olmuşsun dedi beni öptü. Nazar hadisesi bu olsa gerek. Bir arkadaş bana taş atıyormuş, taş nerden geliyor diye bakayım derken taş gözüme isabet etti. Gözümden kanlar geldi. Gözümü açtığımda gözüm görmüyordu. O yazı hastanede geçirdim. Karanlık bir odaya koydular. Zıplamayacak yürümeyecek koşmayacak dediler. Kaderin nasıl bir şey olduğunu şimdi anlıyorum. Her yer kapkaranlıktı, gözüm sargılıydı. Ama Allahu Teâla bana bambaşka bir şey gösterecekti. Gören gözümle doktorlara bakıyordum. Hastaların görmelerine yardımcı olmuş doktorlara, hediyeler geliyor, hastalar memnuniyetle doktorlara sarılıyorlar. Ne güzel bir tabloydu. Belki ben bütün yaz top oynasaydım bu güzellikleri göremeyecektim. İnsanın mutluluğu burada dedim. İnsan faydalı bir insan olursa, yani doktor olursa mutluluk duyar. İnsanlara hizmet eder. Bu tabloyu ideal olarak belirledim. Bu karanlık aslında benim için bir aydınlığın başlangıcı oldu. Doktoruma “doktor olmak istiyorum” dediğimde “Ama evladım sen lise bile okuyamazsın çünkü gözün ağır bir darbe yedi, diğer gözüne de sıçradı. Sen kendine hep dikkat etmelisin. Yoksa iki gözünü de kaybedersin” dedi. “Sen liseyi okursan bile basit bir şekilde kendini zorlamadan oku. Ve kendine zorlanmayacağın bir meslek seç” dedi. Babamın da dediği gibi zanaatkâr olmamı tavsiye etti. Fakat benim içime ateş düşmüştü bir kere. Görmüştüm ve ona ulaşmalıydım. Hatta bu konu ile ilgili hala düzenli krem kullanıyorum. Gözüm zorlanınca kızarır ve ben onu gözüme kullanırım. Annemden gizli çok kullandım. Hafızlık yaparken de hanımdan gizli çok kullandım.
Bu gayretle okulu güzel bir dereceyle bitirmiştim. Zaten arkadaşlarım yıllığa “Salih doktor olacak” diye yazmışlardı. Allahu Teâla dilediğine hesapsız rızık verdiğini gösterdi bana. Bir doçent, ilmin bilgisiyle okuyamazsın, hele tıp, hiç okuyamazsın dedi ama ben altı sene tıp okudum. Üstüne Cerrahi gibi en uykusuz bitirilmesi gereken yoğun bir bölüme girdim. Bunun üzerine kırkımdan sonra hafızlığa başladım. On sene çok yoğun kuran çalıştım; gece üçten on birlere kadar çalıştım birde yetmedi İlahiyat bitirdim. Ve gözüm daha iyi görüyor şu anda. Burada o ayeti kerime aklıma geliyor. “Ne zamanki Zekeriya Meryem’in yanına girse, orada çok değişik rızıklar bulurdu… Diye devam eden, düşünüyorum da Allahu Teâla beni hesapsız rızıklandı. Ama ne zaman ki sözümden döndüm o zaman da sıkıntı verdi.
Betül Şatır:
Sözünüzden döndüğünüz oldu mu?
Dr. Salih Selman:
İhtisası bitirmeme çok az kalmıştı. En güçlü zamanlarım. Hocalarım benimle iftihar ediyor. Maaşımın üçte birini tebliğe ayırıyordum. Kitaplar kasetler alıyordum. O zamanlar dedim ki “Salih, bu adamlar seni bu halinle almayacaklar; sen en iyisi tebliğini gizle, kimliğini gizle. Buralardan kolejli bir kızla evlen”. Bir metot değişikliği düşünmüştüm. Bu kadar emeğim boşa gitmesin istemiştim. Hatta gözüme de bir kız kestirmiştim. Evlenirim diye. İşte burada kalırım kabul görürüm profesör olurum maksadıyla. Allah Allah kalçamda bir ağrı başladı. En önde bilgi verirken sekmeye başladım. Hocalar sen niye böyle yürüyorsun. Bize yetişemiyorsun, derken gözümde de bir ağrı başladı. Sırtımda belimde derken gözüm arızalandı. Hemen teşhis koydular. Hocalarım “Sen yürüyemeyeceksin. Beş on yıl içinde sopa gibi kalacaksın dediler “Ankilozan Spondilit” bu çok ağır bir hastalık. Gözünü kaybedebilirsin. Hem belin hem kalçan hem gözün zamanla işlevini kaybedecek” dediler. Sonra bunları neden yaşadığımı anladım; sözümden döndüğüm için olmuştu. Tövbe ettim ve iyileştim.
Kur’an yolculuğunuzdan söz eder misiniz?
Ben kırk yaşında halen Kur’an bilmiyordum. Bir gün hanımımın kız kardeşinin oğlunun sünnetine gittik. Onlarda da adetmiş. Herkes Yasin’den bir sayfayı sırayla okurmuş. Erkekler yüksek sesle okuyorlardı. Bana sıra geldiğinde dördüncü sayfayı açtılar ve elime verdiler. O anda neler düşünüyorum bilseniz kırk yaşındayım ve bilmiyorum, inanılmaz mahcup oldum. Ama ezberden Yasin’i biliyorum. Biraz ezberden idare ettim, Allahu Teâlâ bana unutturdu. Yarısından sonra devam edemedim. Herkes benim rahatsızlandığımı sandı. Durumu idare edemedim. Kayınpederim elimden Kur’an’ı aldı, sayfayı tamamladı. O gün terlediğim kadar hiçbir ameliyatta terlememiştim. Okuduğum kitaplara baktım, binlerce kitap okumuşum. Hepsi kalın kitaplar, hepsi mesleki, hepsi dünyevi. Allah’ın verdiği kitabın değil anlamını yüzünü bile okumamışım. Bu beni çok üzdü. Çok düşündürdü. O teri hiç unutamıyorum. Ama Allahu Teâlâ şimdi her yerini ezbere okuyabilecek tefsirini yapabilecek gayreti ve ilmi nasip etti. Hesapsız verdi.
Betül Şatır:
Hafız olurken nasıl bir süreç yaşadınız?
Dr. Slih Selman: Bir gün muhterem yaşlı bir amca ayağından kist aldırmış ama ağrısı bir türlü geçmemiş. İlla ben geleyim, bakayım istemiş. İşte kader! Gittiğimde adamcağızın ayağını kaybetmek üzere olduğumuzu gördüm. O enfeksiyonu, nasıl görmemişler anlamadım. Kısmet işte, bizim oraya gitmemiz gerekiyormuş. Bu kaderdeki dönüş halkalarından biri. Yetmiş yaşında bembeyaz bir insan. Yarasını açtım temizledim. Çok uzun bir süre pansuman gerekiyor. “Bir sürü kişi bunu yapabilir, ama sen gelirsen memnun oluruz.” dediler. Ben altı ay oraya pansumana gittim. Allah bana bir eğitim verecekti demek ki. İşimden çok geç çıkmıştım, pansumana ancak gece gidebilmiştim. “Gel sana kursumuzu gezdirelim.” dediler. Evin iki kat aşağısına indik -o zamanlar kurslar yasaklıydı-. Ben şaşırdım. Bembeyaz nur yüzlü çocuklar. Tertemiz takkeli, pırıl pırıl yüzlü çocukların başında on yedi yaşlarında çok neşeli bir hoca var. Gece vakti o çocuklara bir şeyler öğretiyor. Bitirmedikleri dersleri bitirtiyor. Ama hiç kızmadan, “hadi sen söyle, hadi şimdi de sen söyle…” diye anlatan neşeli, aktif bir hoca. Para da almıyor, Allah için çalışıyor. Ben ilk defa böyle bir şey görüyordum tabii. Kolejde okumuşum ve okulun bahçesinde aynı anda yedi yüz kişi oynayabiliyorduk. Birbirine rahatsızlık vermeden yedi yüz çocuk maç yapabilirdi. Deniz gören, ferah, ağaçların içinde bir okuldu. Ve şimdi yerin altında gizli ve mahrumiyetlerle dolu Kur’an talebeleri olduğunu görmüştüm. Çok şaşırmıştım. Kaçak olarak Kur’an-ı Kerim yerin altına inmiş her an basılabilirler. Fakat tam aksi insanlar o yerin dibinde çocuklar bizim okula göre daha hevesli mutlu ve enerjik bir şekilde Kuran öğreniyorlardı. O çocuklar çok mutluydu. Cebimde ne varsa içimden onlara vermek geldi. Allah buyuruyor ki: “Kitaplar içinde Kur’an’ın üstünlüğü benim kullarıma üstünlüğüm gibidir.” Böylesine üstün bir kitap yerin altında olmamalıydı. Aşağıdaydılar, ama o insanlar Kur’an’ı gökyüzünde okur gibi neşeliydiler. O geceyi unutamıyorum. Ondan sonra düşündüm ki bir pansuman sonrası oğlumu da götüreyim hadis ezberlesin -100 hadisi kaynağıyla biliyor şimdi-. Hoca “Çocuğunu bana ver, çok zeki, onu hafız yapmak istiyorum.” dedi. Ben de normal ilimlerden öğreneceklerinin çok daha fazlasını, faydalısını alacağına inandım. Onu İlkokuldan aldım oraya götürdüm. Tabii çocuk kaçıyor bazen. Ben de çizelgelerle takip ediyorum derslerini; bir katkım olsun diye tekrar ediyorum. Zamanla çocuğa öğretilenleri ezberlemişim. Hocanın dikkatini çekti bu durum, “Sen de benim talebem ol, hafızan çok güçlü gel hafız ol” dedi. Ve beni tuttu, bırakmadı. “Ben seni bırakmam.” dedi. Çocukla ilgilenirken keşfedilmiş oldum. Çocuk kaçardı, o yanına yaklaşır “Olsun ben burada da öğretirim.” Derdi gülümseyerek. Sonra benim hevesimi fark etmiş “ben sana da ezber yaptıracağım.” dedi. Beni ikna etti.
Betül Şatır: Yoğun bir mesleğiniz var zamanı nasıl ayarladınız? Sabır göstermekte zorlandığınız oldu mu?
Dr. Salih Selman:
İlk başladığımızda beş dakika, yedi dakika geçmeden benim dizlerim yoruldu. Alışmamışım dizlerimi kırmaya. Hep kibirle ürümüşüm. Daha önce bu kadar Kur’an’a kafa yormadığımdan başım ağrımaya başladı. Çok sevdim, hoşlandım, ama kapasitem zorlandı ve nefsime ağır geldi. Bir hasta çıksa da kaçsam diyorum, ama içime bir heves gitmişti bir kere. Hoca “Sen çok güzel ezberliyorsun.” dedikçe ben oyuncak alınmış çocuklar gibi seviniyordum. Öyle hevesliydim ki hoca “Seni asla bırakmayacağım.” dedi ve artık evime, muayenehaneme gelmeye başladı. “İstersen gitmem, gece bile çalıştırabilirim.” dedi. Böyle başladık, üç hocayla devam ettik. Birisi gece üçte geliyordu. Sonra diğeri… Tam üç vardiya ile hocalar değişiyordu. Akşam on bire kadar bu böyleydi. Benle hastaneye kadar geliyorlardı. Bütün boşluklarımı doldurduk, beni kendi başıma bırakmadılar. Yedi senede bitti. Tabii nefsime ağır geldiği zamanlar oldu. İnsanlarla muhabbete alışık olduğumdan zorlandım. “Değiştin kibirlendin, o hocadan başka kimseyi istemez oldun” gibi sitemler çok oldu. Yakın arkadaşlarım çok üzüldüler. “Senle artık ahirette mi görüşeceğiz?” dediler. Çok acı laflar işittim. Destek olan çok azdı.
Betül Şatır: Eşiniz destek oldu mu?
Dr. Salih Selman:
Eşim çok merhametli bir insandır. Kur’an çalışmalarımdan dolayı değil de yorgunluğum ve sağlığım açısından çok üzüldü. Zaman zaman rahatsızlanırım korkusuyla beni uyardı. On birde yatıyorum gece iki buçukta kalkıyorum. Bir taraftan ameliyatlara katılıyorum. Sohbetler, dersler hiçbirisini aksatmadan bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Yemeğimi yerken çalışmak zorunda kaldım. Bu kadar sene zarfında bir arkadaşımla on dakika çay içmedim. Eşim bu sebepler yüzünden zorlandı. “Sen kendine çok yükleniyorsun. Sana bir şey olacak diye korkuyorum.” dedi. Hatta bir ara uykusuzluklardan çok zorlandığım sırada beni zorla psikiyatrist bir arkadaşına götürdü. Doktor; “Bu temponun çok azında bile insanlar rahatsızlanıyor, sen hastalanmadın mı, ölmedin mi, şeker, tansiyon çıkmadı mı, kanser olmadın mı?” dedi.
Betül Şatır:
Babanız nasıl biz bıraktı sizde, ondan bahseder misiniz?
Dr. Salih Selman:
Annemle babam para konusunda çok kavga ederlerdi. Annem “bizi yaşatmadın hakkımız olanı bize almadın bizi mahrum bıraktın” diye babama çok çıkışırdı. Beni gezdirmiyorsun diye kızardı, çok defa “o senin hakkın” lafını kullanırdı. Askerler bedava lojmanlarda otururlardı. Oradaki onarımları askeriyeye yaptırırlardı. Para biriktirirlerdi. Ama babam bu konuda inatçıydı. Kurmay albaydı ve lojmanda oturmayı reddediyordu. Askeriyenin hiçbir maddi menfaatini almıyor, eve getirmiyordu. Mesela evde bir şey bozulsa tesisat için ordudan gelip bedava yaparlardı, ama babam sivil tesisatçı çağırırdı. Ve adam doksan lira isterse bedelini yüz olarak öderdi. Annem pazarlık etmedi diye iyice çıldırırdı. Babam, “Olsun, alacaklı kalmasın, belki diyememiştir isteyememiştir. Ben bu vebali alamam, ben o tarafa veballe, hesapla gitmek istemiyorum.” derdi. Bütün insanların devletin şartlarından eşit yararlanmadıklarını, böylece birinin diğerine hakkının geçeceğini söylerdi. Ne insanlar var kıvranıyor. Ben onların hakkına giremem diyordu. Namaz kılmazdı, dini bilmezdi. Ama orucunu tuttuğunu hatırlıyorum. Kur’an’a hürmet ederdi. Kur’an’ı göstererek “bunun içinde yazılanları bilmiyorum, ama içindekiler neyse ona göre davranmam gerektiğini biliyorum” derdi. Hatta bir seferinde beni tiyatro konusunda çok yetenekli buldular; müsamerede başarılı olmuştum. Hatta bana tiyatrocu bir sözü geçen bir adam kartını verdi “Gel seni ünlü bir tiyatrocu yapayım.” dedi. Ben de çok heveslendim. Dersleri sevmiyorum zaten, hareketli bir insanım; hemen ikna oldum. Babam “Oğlum ben Kur’an’ı bilenlere soracağım, bu konuya öyle karar vereceğim.” dedi. Bilen bir hocaya tiyatro konusunda danıştı dedi ki: “Oğlum tiyatro caiz değilmiş. Yalan konuşulduğu ve insanlarla dalga geçildiği için o işe müsaade yokmuş. Ben senin tiyatrocu olmanı kabul etmiyorum.” İşte bunun gibi bilmese de danışırdı. İyi niyetliydi. Evde Kur’an’ın sözü geçsin isterdi. Hatta otobüste yer olsa bile oturmazdı. “Şimdi biri gelir, o oturur. Yaşlı gelir hasta gelir.” derdi. Özel makam arabasına binmediği gibi bir de böyle hassas davranırdı. “Ne güzel sağlıklıyız, yürümüyoruz, ayakta duruyoruz ne olacak?” derdi. Ve son nefesi de yaşadığı gibi oldu. “Nasıl yaşarsanız bana öyle gelirsiniz” diyor ya Allahu Teâlâ ve “nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” buyuruyor; onun ki de öyle oldu. Rahatsızlanmış, kalp ağrısı tutmuş, hali yok, mecalsiz. Komşumuzdan ilk defa yardım istemiş. “Çok ağrım var” demiş. Hastalandığını yüzünden anlamışlar zaten. Taksi çağırın diye kapılarına gittiğinde, “Ambulans isteyelim” demişler, babam “olmaz, devletin ambulansını meşgul etmeyelim” demiş. Taksiye binmişler, anlamış ki hastaneye kadar nefesi yetmeyecek. Taksiciye “Ne kadar tutar bir hesaplar mısın? Sen mesafeyi bilirsin, hakkım sende kalmasın.” demiş. Taksici “Dur abi ne gerek var hızlı gideriz yetişiriz” dediğinde babam, “Yok sen söyle benim nefesim yetmeyecek” diyerek illa fiyatı söyletmiş. Cüzdandan parasını çıkarmış, para üstünü cebine koymaya gücü yetmemiş. Öylece canını teslim etmiş. Cüzdan yere düşmüş. “Hakkınızı helal edin” lafının yarısını söyleyebilmiş. Babam öldüğünde bizim yemek yediğimiz masa, ev sahibinin elden düşme masasıydı. Yeni bir masa almanın peşinde hiç olmadı. Elli üç yaşında, ben ortaokul çağındayken vefat etti. O öldükten sonra çalışarak okudum.
Betül Şatır: Bir doktor olarak sıra dışı bir görünümdesiniz. Mesleki olarak nasıl olaylarla karşılaşıyorsunuz ne gibi hatıralarınız var?
Dr. Salih Selman
Çok şeyler yaşıyorum. Bir gün asansöre bindim, direk ameliyathaneye indim. Kapı açıldı, ilerlememe hemşire izin vermiyor. “Hasta yakınlarını kim aldı buraya, yasak çabuk burayı terk edin!” diyor. Dinlemiyor, dinlese inanmıyor. Beni itiyor. Personel beni tanıyor, gülmekten duruma müdahale edemiyorlar.
Bir keresinde yine hastaneye almadılar. “Ben doktorum, meme cerrahisi için geldim” diyorum, görevli beni “Ya geç amca şöyle yaaa!” diye itiyor, seni alamam diyor. Ona dedim ki “Hastanenin sahibi benim talebem, onu buraya çağırırım mahcup olursun.” Şaşırdı. Bazı hemşireler de bana bakıyorlar ameliyatta. Şaşırıyorlar, kesebiliyorum diye. Ben onlara “Bakın benim elim var, ağzım var, burnum var, ben insanım ve doktorum. Osmanlı böyleydi.” diyorum. Ezber bozan bir halimiz var. Başhekim benim talebem ve beni ameliyata o çağırmış ama anlamıyorlar.
Eşim kadın doğum uzmanıdır, özel hastanede eşimin ameliyatı var. Yumurtalık kisti ameliyatı yapacaktı. Benim de tıp talebelerine dersim var. “Aman telefonun açık olsun, eğer kist yayıldıysa hemen gelir müdahale edersin” demişti. Açmış hastayı bakmış, hemen tahlile yollamış. “Geniş açılması gerekiyor sana ihtiyaç var, sen toplayacaksın yayılımı” diye hemen beni aradı. Koşarak yetişmeye çalıştım, öyle ki, asansörde cübbemin düğmelerini açıyorum acelemden. Kapı açıldı, içeri girdim, ameliyata devam ediyorum. Fakat dışarıda kıyamet kopuyor. Yakınları kapıyı yumrukluyorlar. Ağlamalar arttı. Hasta bakıcı “Hasta yakınlarını tutamıyoruz, biraz kapıya gelseniz” diye bana rica etti. Ben işleri yoluna koyunca yanlarına gittim. “Yahu siz niye ağlıyorsunuz? Hastanız gayet iyi. Müslüman adamlarsınız neden tevekkülsüz davrandınız? Ben ameliyatına devam ettim; şimdi çok iyi durumda, iyileşecek. Neden telaş ettiniz?” dedim. Hastanın yakınları “Aaa öyle mi? Siz doktor musunuz? Biz de hasta fenalaştı içeriye hoca aldılar zannettik, sizi son görevini yerine getirmek için çağırdılar diye düşünmüştük. Siz de öyle aceleyle girdiniz ya korktuk” dediler. Böyle de komik bir hadise yaşadık.
Mutluluk arayışınız nasıl bir seyir izledi?
Önce arkadaşlıklarda aradım, karakteri güzel olan insanlarla olmayı hep sevdim. Annem neden kolejlilerle, zenginlerle arkadaş olmuyorsun derdi. Bense insanlara karşılıksız iyilik yapanları sevdim, hâlâ bu gibi arkadaşlarım var. Bir arkadaşım var, on sene yatalak annesine baktı. Hatta şimdi de babasına bakıyor. Of bile demeden… Hatta eşinin kardeşleri onu kast ederek “kardeşimiz bir evliya ile evlenmiş” diyorlarmış. O derece iyi bir insan, daha da kendini geliştirmeye çalışan biri. Yumuşak huylu daha güler yüzlü insanlar vardı. İyi insanlar aramayı Allah bana hep nasip etti. Ne kadar para peşinde olmayan Allah’ın yolunda olan insan varsa Allah onları bana dost olarak seçti. Bana onların sevgisini verdi. Bir zamanlar kariyer yapmayı mutluluk zannettim. Doktorluğun uzmanlığın peşinden koştum. Baktım ki neşe sevinç Kuranı öğrenmekte gizli. Böylece de gerçek mutluluğu bulduğumu düşünüyorum. Eşim, “Sen büyük ameliyatlara gidiyorsun, karaciğer çıkartıyorsun, oradan bir de sohbete gidiyorsun. İkisinin arasında çok fark var. Ama sen Kur’an sohbetinden geldiğinde gözlerinde çok büyük bir mutlulukla dönüyorsun. Bu sevinci hiçbir şeyden elde edemiyorsun.” diyor bana. Allahu Teâlâ bunu bana lütfetti. Benim için gençlere ders vermek çok büyük mutluluk. Çeşitli ilçelere gidiyorum, gençlerle çok mutlu oluyorum, onlara bir şey anlatmak çok güzel.
Betül Şatır:
Enteresan hastalarınız oluyor mu?
Dr. Salih Selman:
Yahudi bir hastam vardır mesela çok kalantor bir adamdır. Zengin olduğu her halinden bellidir. Bir keresinde “Sen beni nerden buldun?” diye sordum. “Evladım başkaları zengin olduğumu anlayınca yoluyorlar. Gereksiz tahlil yazıyorlar. Hem para hem de vakit kaybı. Sen dürüst adamsın yolmuyorsun. Seni çok araştırdım. İyi insansın biliyorum.” dedi. “E gel o zaman, bak biz iyi insanlarız, gel ramazan vakti iman et. Bize katıl, şahadet et.” dedim. “Oraları hiç karıştırma, sen işine bak.” dedi.

Haziran 2015/Nihayet

وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللّهَ رَمَى 

Attığın zaman da; sen atmadın ancak Allah attı.

Enfal sûresi 17. Ayet

(Yarın oy kullanırken bol bol bu ayeti kerime-i okumayı unutmayalım. Attığımz her oy kafire bir kurşun olarak geri dönsün inşallah)

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

“(Ey mü’minler!) Gevşeklik göstermeyin, ümitsizliğe düşmeyin ve üzüntüye de kapılmayın. Sizler eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.”

(Âl-i İmrân, 3/139)

Allah Zuhruf Suresi 54. ayetinde şöyle diyor “Firavun halkını ahmaklaştırdı” Bunu yaparken işkence mi kullandı? Hayır, sihirbazlar kullandı. Halkın gözünü boyayarak onlara yalanlar söylüyolardı. Var olanı yok, yok olanı varmış gibi gösteriyorlardı. İnsanlar da bunu ağzı açık izliyordu. Bugün bu ayeti kerime bize ne anlatıyor.

anonymous asked:

Atatürk din düşmanı mı? Yanlış anlaşılmasın zan altında bırakmak gibi bir amacım yok. Yada başka bir şey.

Zihniyetimizin en büyük eksikliği davaları bırakıp kişilerde takılı kalmak. Diyelim ki din düşmanı. Ölmüş gitmiş adamı burada kafir ilan etsem ne olur etmesem ne olur. Şahit olmadığım bir döneme dair duyduklarım ve okuduklarımla fikir yürütsem ne olur yürütmesem ne olur. Davaya bakacaksınız asıl davaya. Bugün Müslüman kılıfı altında İslamın içini oyanlara harcayın bu eforu. Size isnat etmiyorum ama bana anonimden saçma sapan sorular sorup akıllarınca beni de bu çamurun içine çekmeye çalışanlar var. Onlar için benimde yazacaklarım var ama sonra düşününce verdiğim zamana değmez diyorum. Eğlenebileceğiniz çok güzel bloglar var. Kusura bakmayın ben onlardan değilim. Ben bana küfür edilmesini veyahut dinime küfrettirmeyi cihad saymıyorum.

“Onların Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek sınırı aşıp Allah'a sövmesinler. Biz, her ümmete yaptıkları işi böyle süslü gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. O, onlara ne yaptıklarını haber verir.”

En'am suresi 108. Ayeti Kerime


Hayırla geldiniz.