ayakkabilarim

YÜZÜME BAK!

Bir insanın hayatında başına gelmesinden korktuğu ne varsa rüyalarına giriyor. Benim rüyam, gerçek hayatımdı.

2002 - Adana

Etrafı çam ağaçlarıyla kaplı, 4 binalı, her binası 10 katlı, her katında 2’şer dairesi olan sitenin ortasında; futbol sahası yaptığımız açıklığın yanında kalan yükseklikte oturuyordum. Burası maç saatleri içerisinde taç alanı ve yedek kulübesiydi aynı zamanda. Hava Adana’nın, İstanbul’da her taksici muhabbetinde Adana’dan geldiğimi söylediğimde “Öfff” sıfatıyla ödüllendirilen sıcağıyla şov yapıyordu. Mevsim Ağustos sonu. Gönlümün indirim zamanı. Okul başlayacak, Lise 2. Sınıf olmanın verdiği, mide öz sıvım kadar özgüvenimle artık Lise 1 olan sitenin en güzel kızına açılabilecektim. Boyu boyuma, huyu huyuma, zekâsı zekâma uygundu; o da hiçbir Anadolu Lisesini kazanamamış, bizim liseye yazılmıştı. 2002/2003 sezonuna damgamı vurup, yârimle en iyi çıkış yapan çift ödülünü alacaktık.

Hiçbir fiziksel çekiciliğim olmadığı gibi üzerine bir de vitiligo hastasıydım. Çeşitli dönemlerde dalmaçyalı, lekeli, renkli, harita gibi lakaplarla çağrılmış, gelecekte egosuz bir adam olmamı sağlayacağından habersiz sıfır özgüvenli; anne babaların ‘ne kadar efendi, sessiz çocuk’ diyeceği bir tip oldum. İçimde yaşadıklarımı beyaz lekeler olarak dışa vurdum. Ben dışa vurdukça dışarısı bana daha çok vurdu. Sadece görüntü olsa da bu hastalık, o zamanın akıl kalibresi ile bulaşıcı sanıp yanıma oturmayanlar, tokalaşmayanlar git gide işi büyütüp arkadaş dahi olmadılar. Herkesin adımdan bile önce hastalığımı sorması, yüzüme ekşi ekşi bakmaları eğer Amerika’da yaşasaydım bir gün elime silah alıp tüm okulu sıradan geçirmeme yeterdi. Onlar yüzünü ekşittikçe benim midem yandı. Benim midem yandıkça annem üzüldü. Kabullenmek, henüz o yaşlarda bizim siteye taşınmamıştı.

.

O sabah uyandım. 17 yaşındaydım. Yüzümün parça parça bölümlerinde beyaz lekeler vardı. Şimdi düşününce gerçekten sevimli bir dalmaçyalı yavrusunu andırıyordum. Keşke Amerikalı olsaydım. Yüzümdeki lekeleri daha da belirgin hale getirmek istercesine baş veren sakal uçlarını katlettim. Hiçbir isyan ile karşılaşmadım. Henüz o zamanlar twitter yoktu ve bu katle karşı #hastag oluşturulmamıştı. #dirensakal

Ne giyeceğime karar vermek o kadar zor olmadı. Beyaz gömlek, gri pantolon, siyah çorap, NİKE CORTEZ SPOR AYAKKABILARIM. Bugün o kızla konuşacaktım. O yüzden Amerikan Pazarından pazarlıkla 30 liraya aldığım siyah NİKE CORTEZ SPOR AYAKKABILARIMı giyebilirdim. Gerçeğinden ayırt edebilen, beni de bu hayatta bir insan olarak fark edebilirdi. Ama bu şimdilik mümkün görünmüyordu. İçime renkli tişörtümü giyerek kural tanımaz bir asi oldum. Bir adım daha ileriye gittim (Çünkü babam benden önce işe gitmişti. nolur bugün de ölme baba!) kravatımı gevşettim, gömleğimi üstten 2 düğme açtım, kravatı aşağıya indirdim.

(Aslında tam olarak böyle olmadı. Kravatı aşağıya indirdikten sonra annem geldi. Gömleğimi pantolonumun içine soktu, kravatı yukarıya çekti ve gömleğimi son düğmesine kadar ilikleyip boğazımı idamladı. Güneş kremimi (+50 faktör) sürüp sürmediğimi sordu. Sürmüştüm. Ölene kadar vazgeçilmezim olacak güneş kremini sürmüştüm. Her yere geç kalmama neden olacak o amına koduğumun güneş kremini, bana her fırsatta bir hastalığım olduğunu hatırlatacak o anası sikişmiş güneş kremini sürmüştüm.)

Evden çıktım.

Okula geldim.

Okulun girişinin, otoban tarafına bakan kısmında, onu sanki bana getiren servisin kapısının önünde 2 kızla birlikte duruyor, sigara içiyordu. Kapıyı kendilerine siper ettikleri için öğretmenlerin arabalarını park ettikleri yönden görünmelerine imkân yoktu. Ben tam karşı taraftan geldiğim için onları görebiliyordum. Eteğini belinden yukarıya çekmiş en az 3 kere kıvırmıştı. Gömleği çok beyaz, fazla beyazdı. Liseye geçer geçmez bir ispat aracı olarak gördüğü göğüsleri şeklen belli, simaen beyaz gömleğinin içindeki atletinin muhafazası altındaydı. Kravatını takmamış, büyük ihtimalle çantasında taşıyordu. Çantasının üzerinde N’SYNC çıkartmaları, Robbie Williams yapıştırmaları vardı. Ona doğru yürürken yaptığım betimlemeler, bacağındaki açık siyah renk çorap ve ayağındaki ADİDAS TYGUN ile son buldu. Artık konuşmam gerekiyordu çünkü yanlarındaydım ve üçü de bana bakıyordu.

-Biraz gelebilir misin? (Elimle hiç kimsenin olmadığı bir yeri gösterdim)

-(Bir şey demedi. Sigarasından çektiği dumanı ağzının kenarından üfledi)

-(Ben de bir şey demedim. İşaret ettiğim yere doğru yürüdük)

-Sana bir şeyler söylicem ama tam da kafamda toparlamadım aslında. Gelişine artık ne çıkarsa.

-(Gözlerini kısarak göğüs hizamdan bana bakıyordu. Saçlarını at kuyruğu yapmış önden bir tutam bırakıp sola doğru kaydırmış, kulağının arkasına tutturmuştu. Hareket ettikçe o tutturduğu tutam önüne düşüyor, eliyle tekrar düzeltiyordu)

-Valla bizim liseye yazıldığın iyi oldu. Zaten aynı sitede de oturuyoruz. Artık her gün görüşürüz.

-(Gözlerini daha çok kıstı. Sigarasından bir nefes daha aldı. Aşağıya doğru üflerken izmariti yere atıp ADIDAS TYGUNlarından sağ ayağında giyili olanı ile üzerine bastı. Tutam saç önüne düştü. Sol elinin ilk 3 parmağı ile tuttu, kulak arkası yaptı, sadece işaret parmağı ile yerini sağlamlaştırıp, konuşmamı kesti)

-Ya özür dilerim bir şey dicem, sen konuşurken yüzüne bakmasam olur mu?

2014 – İstanbul

Olur. Ben konuşurken yüzüme bakmak istemeyişini 12 yıl sonra olgunlukla karşılıyorum. Sana o zaman çok kızmıştım ama bu kızgınlığım zaten 1 yıl sonra geçmişti. Babanın kullandığı araba kaza yaptığında yüzüne, patlayan ön camın kırıkları saplanınca, ömür boyu geçmeyecek yaralarının acısını yaşadığını duyunca, seni affetmiştim. Eğer olur da bir gün tekrar konuşursak sen anlatırken ben yüzüne bakacağım.

Bunu da okursan, üzülme, belki geçer. Mesela benim yüzümdeki vitiligo lekeleri geçti. Ama kalbim sayende 12 senedir bembeyaz.