ankara designers

4

DIY & OOTD

Let me show you how to make this easy statement piece cape made out of a mesh fabric and ankara african print fabric. Subscribe to my youtube channel :)

https://www.youtube.com/watch?v=5oImBjlEIks

Gittim ve Gördüm: Cafe Bi'Kavanoz

Bir arkadaşımla birlikte uzun zamandır üzerinde düşündüğümüz (aslında epeyce) saçma bir teori var: Ankara, ihtiyacınız olan ya da dilediğiniz şeyi karşınıza çıkartmak konusunda kendisine has bir büyüye sahip…

Bu konuya sonra tekrar geliriz ama. Bugünkü rotamız Bi’ Kavanoz. Hadi başlayalım.

Her zaman olduğu gibi öncelikle yol tarifi verelim. 

Yeri biraz karışık. Ümitköy’de, baştan söyleyeyim. Toplu taşıma aracı kullananlar için iki farklı seçecek belirledim: 1. Metro ile Ümitköy durağında inip, oradan yürüyerek (ya da taksiyle) gidebilirsiniz. 2. Bundan emin değilim ama sanırım Meşrutiyet’ten kalkan 163 ve 165 numaralı otobüsler de Galeria’nın önünde bırakıyormuş, oradan yürüyerek geçebilirsiniz. (Ama bu numaraları tekrar kontrol etmenizi öneririm.)

Aslında iki girişi var buranın, öndeki girişte bahçesi de mevcut. Biz burayı tercih ettik. Şimdi yolu bulduğumuza göre şu yukarıdaki kapıdan içeriye girelim.

Bi Kavanoz açılalı çok olmamış, sanırım sadece birkaç ay kadar. Sahipleri iki tatlı hanım, birinin adı İdil, öteki Emel. Biz gittiğimizde İdil hanım oradaydı ve bizimle inanılmaz ilgilendi. Kendisi aslen Ekonometri mezunuymuş, uzun süre başka işlerde çalıştıktan sonra Ankara’ya taşınmak zorunda kalınca ortağı ile birlikte böyle bir yer açmaya karar vermişler. (Merak edip sordum, böyle bir yer açmak çok ama çoook zahmetliymiş. Ama kadın olduğumuz için ayrıntılarla bizzat ilgilenmeyi çok sevdik dedi.) 

Hadi birkaç adım daha atıp sola bakalım.

Burası mutfak ve sürpriz bir şekilde çok güzel. İçerisi genel olarak English Home ve Madame Coco tarzlarında döşenmiş. Her genç kızın hayali budur sanırım, bembeyaz ve pespembelerle dolu kendine ait şöyle bir yer.

Aslında cafe konsepti olsa da açılma amacı bambaşkaymış ilk başta. İnanmayacaksınız ama burayı reçel fikrinden yola çıkarak açmışlar. Zaten mutfaktan birkaç adım attığınız zaman bir duvardan öteki duvara çeşit çeşit reçel kavanozlarını görüyorsunuz. Ben orayı çekmedim, reçel fotoğrafı kotamı başka amaçlarla kullandım hihihih. İyice kötüleşmeden içeriye doğru girelim.

Burası aslında kafenin, bir bakıma veranda kısmı diyebiliriz. Hadi şu güzel rafa yakından bakalım biraz.

Şimdi burada bir soluklanalım.

Hadi size reçelleri göstereyim, en sevdiğim kısım başlıyor, kahvenizi yanınıza alın. Her şey böyle başlamıştı:

Sonrasında ise… (Bir şeyleri değiştirmese olmaz hastalığı. Bir iz bırakmasa çatlayacak hastalığı.)

Ben bu reçeller içinden en çok bunları sevdim:

Gittiğim yerlerde takıntı derecesinde dekorasyona düşkün olduğum için tamamen aklımdan çıkmış:

Buraya biz aslında bütünüyle kahvaltı yapmaya gitmiştik! Şu an inanılması zor geliyor ama öyle. Meşhur serpme kahvaltısını bulamadık, biz de menemen yedik. Normalde yemek çekmeyi pek sevemesem de bunu size göstermek istiyorum. Bu arada biraz fiyatlardan bahsetmeliyim.

Aslında menünün fotoğrafını çektim sanıyordum ama meğer reçellerin fiyatlarını çekmişim. :( Ama ben kendim yazayım hemen. Küçük çay standart 3 lira, menemen 9 liraydı diye hatırlıyorum. Çok fazla çeşit yok ama burası kahvaltıya gidilecek bir yer olduğu için normal karşıladım. (Serpme kahvaltısı yanlış hatırlamıyorsam 33 liraydı. Kaç kişilik olduğunu bilmiyorum ama.)

İnanılmaz çok fotoğraf olduğu için bazı yerleri hızlı geçelim, sıkılmanızı istemem doğrusu. Üst kata gizlice bakıp çıkalım hemen:

Her yer bembeyaz olduğu için fotoğrafların da bembeyaz olması kaçınılmaz oldu. Yavaş yavaş sona gelelim istiyorum ama bakalım başarabilecek miyiz eheh. Tekrar aşağı inip ön bahçeye çıkalım. (Oturduğunuz yerde epey yoruyorum sizi. Böyle kötü bloggerlık olmaz olsun.)

Daha çekecek çok yer ama benden bu kadar. Yazı uzadıkça uzadı ama ben bugün (ne alakaysa, eheh) Kore’nin para biriminin Won olduğunu öğrendim:

İşte bu kadar, bitti. İnanılmaz ama bitti. Ama son bir fotoğraf, bana özel olsun bu da.

İnanması güç ama geçtiğimiz günlerde şansım bir şekilde yaver gitti (hayret, aslında hiç de öyle bir şey yapmazdı??) ve bir blog çekilişinden kitap kazandım. Kargosu da dün gelmişti, ben de bugün kitaplardan birin Bi’ Kavanoz sandalyelerinin üstünde çektim. Bu anı ölümsüzleştirmek lazım diye düşündüm, genelde sevgili Milky Way beni yamultmak konusunda kişiye özel bir çaba gösterir çünkü.

En başa dönersek… (Hayır aynı şeyleri baştan yaşatmayacağım sizlere.:) 

Ankara’dan sürekli şikayet ederken şunu fark ettim, aramayınca bulunamıyor, sınırların dışına çıkmak da gerek, bazı şeyleri düşünen sadece bizler değiliz, tahmin ettiğimizden daha güzel insanlar ve yerler var etrafımızda.

Sevgiyle kalın!

Adres:

Mutlukent Mah. Mutluköy sitesi 1950.sok No: 8

Çankaya, Ankara(0312) 236 3607 

Gittim ve Gördüm: Grano Coffee & Sandwiches

Sizi bilmiyorum ama ben bu haftaya yepyeni kararlarla başladım, yani en azından başlamayı ummuştum ve hatta suç ortaklarım bile hazırdı. Pazartesi okula gidip arkadaşlarıma yeni mali-ekonomik planımızı açıklayacaktım…

Ama bu başka bir hikaye. Hadi başlayalım. Bu seferki yerimizin adı Grano Coffee and Sandwiches.

Ama tabii önce… Özel aracını kullananlar için adres bu yazının en sonunda yazıyor olacak, ama toplu taşıma ile gidecek olanlar, Kızılay’dan Ankaray’a bindikten sonra Aşti’de inecekler. Metrodan çıktıktan sonra hemen yandaki 3. Sokakta bulunuyor burası. Yeri gayet güzel, bu duruma bir tik koyabiliriz. Evet işte:✓ (Bunu yapmayı epey sevdim eheh. Google’dan kopyaladım.✓)

Girişi tam olarak böyle. Ufak, butik bir yer aslında. Ama ben böyle yerleri çok severim, çünkü “zincir” yerlerden ne kadar uzak olursam bir o kadar mutlu oluyorum. Böyle yerlerde mekan sahibi yerini öyle ayrıntılarla özelleştiriyor ki oranın bir parçası olduğunuzu da hissedebiliyorsunuz.

Derin bir nefes alıp içeri girelim:

Bu upuzun, son derece parlak fotoğrafın iki amacı var: Öncelikle hem kahve çeşitlerini hem de fiyatlarını gösterebiliyor. Aslında ne kadar ucuz olduklarını göstermek istiyorum. Espresso 2.5 lira? Evet! Latte 5.25? Evet! Ucuzluk konusuna benden bir tane daha: ✓ (Bu işe sarmış olabilirim eheh.) İkinci amaç da şu: Gittiğim mekanlarda sanırım en titizlikle baktığım şeylerden biri ışıklandırma biçimidir. Bu fotoğraf mekanın ışıklandırmasını birebir yansıtıyor diye düşünüyorum ama ben etraftan yansıyan sarı ışığı bir türlü sevemiyorum.

Şimdi şu yukarıdaki mutfağa biraz daha yakından bakalım:

Sık sık sorulduğu için söyleyeyim unutmadan, Grano alkollü değil. Yani:✓✓ (eheh)

Buranın hemen yan tarafı ise oturma alanı. Mekan küçük ama yüksek olduğu için bugünkü fotoğraflarımız böyle uzun olmak zorunda. Neyse ki en güzel kısımlarını sonraya sakladım, henüz daha sürprizli bölüme gelmedik.

Şu alttaki köşeyi İstanbul’daki TWINS’in köşesine benzetiyorum biraz, hatta neredeyse aynısı gibi. Etrafın sakin olması da benim için ayrı bir güzeldi, ama bir saniye, etraf sanki “fazla” sakindi. Belki siz ders çalışmak için kullanabilirsiniz ama ben buraya daha çok sohbet etmeye ve kafa dinlemeye giderim diye düşündüm. Yeri yüzünden de tam “Ankara’ya adım atıldığı gibi gitmelik” mekan olmuş, malum, Aşti’yle komşu.

Unutmadan söyleyeyim: Buranın sandviçleri çok meşhurmuş ama biz tok gittiğimiz için henüz yiyemedik, yine de aklınızda bulunsun derim. 

Sizi bilemiyorum ama benim “Ankara’da yeterince ararsanız her şeyi bulabilirsiniz” savım gittikçe daha da gerçek oluyor. Ben bugüne bugün Ankara’da Chemex bulabilmiş insanım arkadaşlar, bana bu şehirden şikayet etmeyin. Şimdi geldik sonsuz gibi olan kısma, bu yer için olan bütün fotoğraf hakkımı aynı şey için kullanmak istiyorum. (Unutmadan not: Chemex demlemesi için filtre kahve fiyatı alıyorlar, o da 4.5 lira sanırım. Fazla tercih edilmiyor dediler. Şu konuyu tatlıya bağlayalım: Chemex bulunca içeceksiniz arkadaşlar.)

Burası bir üst fotoğrafta gördüğünüz köşe. Ben yine dayanamayıp buraya ait olması gereken fotoğraflardan birini taa yazının başına koydum ama onu tekrar anabiliriz değil mi? Bu masanın biraz orasına biraz burasına dokunduk, her zaman olduğu gibi dekorla oynadık, elleriyle model olan Z.’yi de yine el mankeni yaptık ve…

Daha güzelini ise sonraya sakladım:

Her şeyin ışıkla birlikte ne kadar değiştiğine dikkat ettiniz mi, bence bu büyüleyici bir şey. Bir anda bütün karakteri değişiyor mekanın ve farklı bakmaya da başlıyorsunuz.

Bir tane daha, bu gerçekten son, söz!

Yazının sonuna yaklaşmışken söylemek istediğim bir şey var: Bu blogu tutmak benim için biraz da deneysel oluyor, sürekli yeni bir şeyler deniyorum. “Gittim ve Gördüm” yazmaya başladıktan sonra envai çeşit fotoğraf makinesi ve lens kullanma şansı elde ettim (meraklısına! şimdiye kadar sevgili arkadaşlarım sayesinde blogda kullandığım makineler, eksik yoksa: Canon 550D, Nikon D1100, Iphone 5s ve 6, Samsung S4, Fujifilm X-E1, Zenit TTL, LG G2 ve şimdi de…), bu yazı için fotoğraf çekerken de Z. sayesinde yepyeni bir makine kullandım, güzeller güzeli bir Sony A7, 55mm Zeiss. 

Sony A7, şimdiye kadar kullandığım en güzel makinelerden biri, hatta en güzeli. Genelde elime aldığım her fotoğraf çekebilen cihazda söyleyecek bir şeyler bulurken A7′de öylece kalakaldım arkadaşlar. Bence bu makineyle alakalı tek problem lensi, benim kullandığım 55mm. Zeiss’ın Sony’ye özel lenslerinin kalitesi muazzam, o diyafram yapraklarının açılıp kapanmasını görmek için selfie çekmiş bir insanım ben sonuçta eheh. Ama ne yazık ki 55mm benim gibi interior, iç dizayn çeken insanlar için uygun değil. Gördüğünüz gibi bütün fotoğraflar biraz “yakın”, çünkü zaten lensin kendisi bizzat “göz” gibi. 

bknz. Mekan incelemesini bırakıp makine incelemesine geçmek? Kimse de dur ne yapıyorsun demiyor.

Daha da dağıtmadan hemen bir “ayrıntının ayrıntısı”na bakalım, hoop:

#ihavethisthingwithfloors Evet!

Yine onlarca fotoğraf içerisinden bu kadarını seçebildim, umarım sıkılmadan buralara kadar sağ salim gelebilmişsinizdir.

Kapatmadan önce benimle her yere, yani gerçekten “her” yere gelen iki özel insana teşekkür etmek istiyorum. Çoğu zaman kaotik düşünce akışıma tahammül edebilen, kültür karmaşalarıma gülüp geçebilen, sonsuz desteklerini her an hissettiğim iki dost. Birisi size yazdığı kitaplardan ve senaryolardan bahsederken, diğeri çok sevdiği şiirlerden ve fotoğraflarımda bulduğu kusurlardan:) bahsedebilir. İkisini de çok seviyorum.

İşte bitti. 

Eğer sizin de fotoğraflar ve yazılar için olumlu-olumsuz eleştirileriniz varsa; şuraya da git, buraya da bak diyorsanız mesaj kutum her zaman açık, yorum bırakmayı unutmayın!

Sevgiler!

Adres:
3. Sokak (Bişkek Caddesi (eski 8. Cadde)), 06490 Ankara 

Not: Bu yazıdaki fotoğraflar Sony A7/55mm ve LG G2 ile çekilmiş olup, Adobe Lightroom ile düzenlenmiştir.

B&W: Resimdeki Eller (Hands in Frame)

Fotoğraf çekerken etrafıma korkunç bir dağınıklık verdiğimden bahsetmişimdir daha önce, sürekli bir hareket hali, zevkli bir telaş, bazen koşturmaca… Çoğu zaman gizli “eller” fotoğraflara dokunur ama onların varlığını ben bile unuturum. Ama herhangi bir fotoğrafa canlılık veren yegane şey de eller olmuyor mu her zaman… Bu yazı onlara bir gönül borcu. Hadi size biraz onlardan bahsedeyim.

Mesela birincisi, sıklıkla yazı yazıyor ve fotoğraf çekiyor. En son konuştuğumuz zaman ise dikiş dikiyordu, aslında tam olarak dikiş de denilemez ama o küçük ayrıntıyı saklayabiliriz diye düşünüyorum, yoksa tıp okuyor olmasının diktiği şeyle hiçbir alakası yok. İkincisi ise yazıyor, fotoğraf çekiyor ve ders anlatıyor, hatta öğrencilerine yaptığı zor sınavları (hep karşı çıkıyorum!) onlarla kontrol ediyor. Onun hakkında yazacak şey çok ama o zaten bir şekilde hepsini önceden biliyor (bunun da onun mistik güçleri olmasıyla alakası yok!).

Çoğu zaman çok dertli bir insan olup çıkabiliyorum ben, huysuzluğum hiç yok da değil. Oradan nasıl görünüyor bilemesem de aynı problemleri başa sarıp sarıp anlattığım zaman bu ellerin sahibi en anlamlı çözümleri sunabiliyor, şu bir gerçek ki fotoğraf çekerken de en çok onunla uğraşıyorum.

Bu ellerin sahibi ise şu an Türkiye’de değil, muhtemelen Nijmegen caddelerinde mutlu mutlu yeni kiraladığı bisikletini sürüyordur, saatin onun için bir şeyi değiştireceğini de hiç sanmıyorum. Her şeyi başlatan ekibin en başında o vardı, bu çılgınlığı ortaya atıp hemen ardından kendisini ülkeden dışarıya atması da ayrı bir komik. Ama yeri hep hazır.

Bu ellerin sahibi benim ama konu kesinlikle benim Karadenizli ellerim değil. Bu fotoğrafı çeken her zaman kamera arkasında olmayı tercih etse de, ben onu buralara kadar taşımak isterim, çünkü bazı insanların kendi hayatlarının senaryosunu yazıp, kendi filmlerini de çektiklerini hissedersiniz, işte o da tam böyle biri…

1. 2. 3. 4.

Not: Bu yazıdaki fotoğraflar Sony A7/55mm ve Canon 550D/18-55mm ile çekilmiş olup, Adobe Lightroom ile düzenlenmiştir.

5

All Things Ankara Fashion Week DC

09 October -11 October 2014

CREDITS:

Model/ The Face of All Things Ankara Fashion Week DC 2014: Jessica Chibueze

Stylist & Nails Done by: Nicolette Orji ( Nikki Billie Jean), All Things Ankara 

Creative Directors: Candiz Luke & Troy Massa of Leone CMG

Photographer: Rich Woods Photography

Make-Up Artist: I’m So Marie B.

Nails: NCLA Wax Print Nail Wraps

Hair Done by: Jesssica Chibueze & Princess Abrafi Sakyi

Hair Styling: Tosin Sholebo, Special Tees Styles

Ankara Accessories (Headwrap, Necklaces, Bangles): Hawa’s Boutique

Ankara Bathing Suit: Billie Jean Bowties & Designs

Ankara Kimonos: Hiko -Asiatic Fusion-

Ankara Bags: Debisi

Ankara Pillow: Eclectic Goodies

cutfromadiffcloth.tumblr.com

5

Natural Hair Accessories

SoTribal

Price Range: $50

SoTribal is a Brooklyn, NewYork based brand.  The creator is  Ibro Bawa, a British born Nigerian. The creation blends Ankara designs and fashionable sweatshirts/shirts/ and accessories of that sort. They were created November of 2013. The line price range is around $50.00 per sweatshirt. Not a lot of option in terms of design. But I’m drooling for these sweatshirt, guys.

You can find them on ETSY

3
Ankara means African Waxes and its is a textile that usually showcases patterns with very colorful and vibrant designs. It is mostly made of cotton or a cotton/poly material. Originally the wax resistant dyed fabrics were all over the Gold Coast and spread over West Africa into Central Africa and were largely produced in Nigeria. Some history will try to credit the Dutch with creation of this textile but the patterns are clearly distinct and consistent with traditional African culture and textiles. Ankara Fabric became extremely popular over time and was initially worn as every day casual outfits customized to suit the designs of the person wearing it. As of recent years Ankara Fabric Designs are primarily made in Ghana with some production in Nigeria as well and has a strong cultural, social, and economic importance.  Ankara Fabric has evolved as it is now used more frequently in various ceremonies and making its impact on Global mainstream Fashion in recent years. A few different Black celebrities have worn this textile including Solange who has been very influential in popularizing Ankara as she has championed the style by wearing it during different appearances and in media publications. Ankara Fabric is unique with great African Historical and cultural significance… SanCopha! Written By: @Champion_Us