alaçatı

“Kapı olmak hiç de sevimli değil,” diyordu içimizdeki çamların en yaşlısı, “Bir kere, kapı olunca kilit takarlar bize. İnsanoğlunun böyle acayip huyları vardır. Evet, gözümümüzün yaşına bile bakmadan kilit takarlar. Kilit ne demektir bilir misiniz?”
“Ne demektir?”
“Ben size söyleyeyim, kilit, insanın utancı demektir her şeyden önce… İnsanoğlunun nereye ulaştığının göstergesi demektir. İnsanların birbirlerine duydukları güvensizliğin elle tutulur halidir kilit. Birbirlerine duydukları saygının derecesidir. Bu yüzden, bir çeşit utanç belgesidir her kapıda. Hatta, her dolapta, her çekmecede, her çantada, her kasada, her kutuda… Gene de insanların yüzleri kızarmaz onu görünce. Üstelik, bu kilitleri açıp kapamaya yarayan ve adına anahtar denen şeyi, sürekli ceplerinde taşırlar. Bazıları ceplerine bile koymaz anahtarlarını, kaptıracakmış gibi, sürekli elinde tutar. İkide bir, evirir çevirir. Neşelenince, şıkır şıkır sallar. Yani, utanç belgesini farkına bile varmadan, neşesinin bir göstergesi olarak kullanır. Hadi bakalım bütün bu anlattıklarımdan sonra söyleyin şimdi ister misiniz kapı olalım? İster misiniz, o kilitlerden biri getirilip yanağımıza vidalansın?”
Herkes susuyordu.
“Bu yüzden, boş yere kapı olmaya heveslenmeyin, dediğim gibi, kapı olmak hiç de sevimli bir şey değil. Dış kapı olmak neyse ne de, iç kapı olmak daha kötü! İç kapı olursak, hiçbir yeri göremeyiz çünkü. Ya bir antreye, ya bir salona, ya da bir odaya baka baka çürür gideriz.”
Herkes susuyordu gene.
“En iyisi pencere olmak,” diyordu çam. “Bu durumda, inanın bana, en iyisi pencere olmak… Çünkü her pencere bir yanıyla içeriye bakıyorsa, bir yanıyla da dışarıya bakar. Hiçbir şey göremese bile, en azından gökyüzünü görür yani. Kuşları, bulutları, ufukları, yıldızları, yağmurları ya da kar taneciklerini görür. Sokakları görür sonra, sokaktan gelip geçen insanları ve bu insanların ayak seslerini görür. Kısacası, dünyanın her yerinde pencerelerin gönlü kapılarınkinden daha zengindir. Bu nedenle, dileyelim ki, marangoz bizi birer pencere yapsın.”
“Dileyelim ki öyle olsun!” diyordu öteki ağaçlar.
Artık, herkes pencere olma hayalinin peşine düşmüştü.

Hasan Ali Toptaş, Ben Bir Gürgen Dalıyım s.63-64

  • Fotoğraf: İnci Ovalıoğlu, Alaçatı