aisn

flickr

Soissons - Abbey of St. Jean des Vignes by Martin
Via Flickr:
The Abbey of St. Jean des Vignes was founded by Hughes Le Blanc for a community of Augustinian Canons in 1076. The Romanesque structures of the early years got replaced by buildings erected in Gothic style from the 13th century on. During the Hundred Year´s War, the abbey got heavily fortified. The town was looted and burned down by the troops of Charles VI of France (aka “Charles the Mad”) in 1415. About a century later the town suffered severely, when it was under siege of the armees during the Wars of Religion. Prussian troops conquered Soisson in 1814. The Franco-Prussian War (1870/71) creating a lot of damage, shell fire in WWI destroyed again most of the Soissons. The towers of the Abbey were not hit at that time. The abbey was already ruined earlier. After the French Revolution the nave of the church was used as a quarry. Other buildings of the former convent got converted into barracks. An explosion inside the ammunition dump in 1815 left the facade in the state seen (from east) today. To the left are the ruins of the cloister - and the undamaged refectory.

Germans Begin General Withdrawal to Hindenburg Line

French troops greeting French civilians left behind by the Germans in Noyon, within a half hour of its liberation on March 18.  The French flag flying was likely kept in hiding for over two years of German occupation.

March 16 1917, Noyon–Since early February, the Germans had been preparing to shorten and strengthen their lines by willingly evacuating a large salient between Arras and the Aisne, surrounding but far larger than the ground lost on the Somme last year.  They had made sure that the Allies would not be gaining any ground of much use, however, destroying all the infrastructure and buildings they could find, damming rivers, leaving booby traps and fouling wells.  Anyone who could be useful for the war economy was taken further behind German lines, leaving the French with children, the elderly as additional mouths to feed.

Many Allied commanders had realized the Germans were planning a retreat by early March, and it had become increasingly obvious in the past few days. Even Nivelle had realized what was going on by the 15th.  The Germans abandoned the front lines in the wee hours of the 16th, leaving the French to face empty trenches.  The Allies soon followed, but could not maintain the same pace over ground that had been wrecked by years of fighting and deliberate German scorched-earth policies. Nevertheless, the few soldiers still left who had fought in the first months of the war, it felt like August or September of 1914 again; no longer stuck in trenches, they were moving over open country.  Cavalry commanders were excited at the prospect of chasing down the retreating Germans, though a lack of forage and water ultimately prevented the cavalry from being effective.

Nivelle had refused to believe that the Germans would give up this ground; Noyon lay only 40 miles from Paris.  The politician George Clemenceau would exhort the readers of his paper: “Monsieurs, les Allemands sont toujours en Noyon.” (Monsieurs, the Germans are still in Noyon.)  When Noyon fell two days later, Nivelle supposedly cabled Clemenceau, telling him “Monsieur, les Allemands ne sont plus en Noyon.” (Monsieur, the Germans are no longer in Noyon.)

Today in 1916: Last Supply Ship Arrives in German East Africa
Today in 1915:  Universal City Grand Opening Marred by Aviator Death

Sources include: E.L. Spears, Prelude to Victory.

Aşkı yüzünden 33 yıl akıl hastanesinde kalan kadın sanatçı-CAMILLE CLAUDEL’İN RODIN’E DUYDUĞU AŞK…

Onun hikâyesi aslında 19 yaşındaki kız öğrenciyle, 43 yaşındaki öğretmeni arasında, yakan cazibe, önüne geçilemeyen aşk, bitmek bilmeyen tutkuyla sonu gelmez takıntılar ortasında, akıl hastanesinde biten bir öyküdür…

Fransa’da hali vakti yerinde bir ailenin ilk çocuğu olarak 1864’te Aisne’de doğdu…

Hayatı boyunca yanında kalacak tek insan olan küçük erkek kardeşi Paul kendisinden 2 yıl sonra dünyaya geldi…

Küçüklüğünden beri taş ve çamurla oynardı…

Heykeltraş olmak üzere dünyaya gelenlerdendi…

Ama devrin Fransa’sında kızların Paris’teki sanat akademilerinde eğitim almaları yasaktı…

Ancak ünlü heykeltraşlardan özel ders alabiliyorlardı…

Babası eğitimli bir adamdı…

Kızının Paris’te ünlü bir heykeltraştan özel eğitim alarak büyük bir sanatçı olmasını, çevredeki dar görüşlülüğe karşın sonuna kadar destekliyordu…
Fransa’da genç kızların sanat akademesinde okuyamamaları, hayatının dönüm noktası olacak ve onu 33 yıl akıl hastanesine kapatacak özel derse o uygulama neden olacaktı…

Hayat bugün olduğu gibi değildi…

Kadınlar o yıllarda Fransa’da bile ikinci sınıftı…

Ünlü heykeltraş Rodin’le tanışması böyle oldu, genç Camille’nin…

Bir grup genç kadın sanatçıyla birlikte Rodin’in atölyesindeki heykel derslerine katılmaya başladı 1883’de, daha 19 yaşındayken…
19 yaşında güzel, iyi eğitimli, heykeltraş olabilecek yetenekte, çekici ve cezbedici bir genç kadın ve 43 yaşında istediği üne ve alkışa hâlâ kavuşamamış içinde dev bir adamı barındıran bir sanatçı…

Artık 43 yaşındaki Rodin’in gözdesi, ilham perisi, sevgilisi bu genç kadın olacaktı…

Camille Claudel…

Ne ki Camille’yle ilişkisi başladığında Rodin, Rose Beuret’le yirmi yıldır beraberdi…

Ondan çocuk yapmış, ama onunla evlenmemişti…

Fakat Rose herhangi bir kadın gibi sıradan gözükse de herhangi bir kadın değildi…

Sürekli başka başka kadınlarla beraber olan Rodin’i hep çevreleyerek bir türlü elinde tutan, “hep sadık, evdeki kadın, mazbut eş”i oynayan ve Rodin’i kolay kolay kimselere yar etmemeye kararlı bir kadındı…

Genç Camille bunu bilemezdi elbet…

O, ustasını, öğretmenini, sevgilisini, erkeğini bulmuş genç bir kadındı…

Rodin genç ilham perisini bulmuştu…

Beraberliğinin iyi gitmediğini söyledi…

Ne garip bir kaderdir…

Erkekler önce bunu söylerler…

“Evliliğim ya da beraberliğim iyi gitmiyor… Sorunlar var… Ayrılacağız herhalde…”

Hayata yeni gelen kadınlar da buna inanır…

Daha doğrusu inanmak ister, onun için kendini inandırır…

Rodin için dönüm noktasıydı yeni ilham perisi…

Büyük eseri “Cehennem Kapıları”nı o sırada yaptı…

Sanat tarihçilerine göre, bu dönemde Rodin’in yaptığı muhteşem heykellerin hep altında aslında gölgede kalmış olan Camille’nin imzası vardır…

Her neyse…

En azından ilham perisidir bu genç kadın Rodin için…

Ama her tutku dolu aşkın bir kırılma noktası olacaktır… Hele hele hayatında hep birçok kadın olan ve hep kadınlara karşı biraz kaba, biraz da acımasız davranan Rodin varsa o ilişkide…

Camille, Rodin’in metresi ve öğrencisi muamelesi görmekten hiç gocunmadı…

Ama bir kadın, metres olmaktan gocunmasa da hamile kaldığı çocuğun doğmadan ölümünden gocunurdu…

Camille’nin hayatının kırılma noktası, geçirdiği kaza sonucu, Rodin’den olan çocuğunu doğuramamasıydı…

Bu Camille’nin ilk büyük depresyonlarının başlangıcıydı…

Çünkü annesi, “bu kabul edilmez hayatı yaşayan kızı Camille’yi evlatlıktan reddetti…”

Sonun başlangıcıydı bu…

Rodin’le birlikte yaşamaya başla Camille…

1898 yılına kadar Rodin’le fırtınalı aşk ve sanat yaşamına devam etti…

Camille için bu tutku dolu aşk çok yıpratıcıydı ve bir kadının çok önem verdiği en yakın çevresi tarafından “onaylanma duygusu” yaşanmıyordu…

Üstelik Rodin bir de heykeltraşçılıkta Camille’yi kendine en büyük rakip olarak görüyor, bu şiddetli kavgalara sebep oluyordu…

En sonunda bir yol ayrımına geldi Camille…

Yoluna tek başına devam etme kararı aldı ve Rodin’i terk etti…

Bu ayrılık Camille için çok acılı bir dönemin de başlangıcıydı…

Bu acılı dönemde her sanatçı gibi en büyük eserlerini verdi…

“Vals”, “Clotho”, “Olgunluk Çağı”, “Kayıp Tanrı”, “Geveze Kadınlar”, “Sakuntala”…

1903’ün başında Salon d’Automne’da eserleri sergilendi…

Ünlü sanat eleştirmeni Octave Mirbeau’nun da dediği gibi ‘kadın bir dahiydi’…

“Olgunluk Çağı” isimli eserinde Rodin’le olan ayrılığının tüm acılarını yansıttı…

Rodin bütün sanatçı kıskançlığına rağmen Camille için şöyle diyecekti:

“Ona altını nerede bulacağını söyledim… Altın kendisinin içindeydi.”
Rodin’le birbirlerinden ayrılmış gözüküyorlardı, oysa duygusal olarak ayrılamıyorlardı…

O heykellerini onun için yapıyor, Rodin çok kadınlı hayatında yine ondan kopamıyordu…

Bir ara bir anlaşma yapmaya kalktılar…

Rodin, Rose’dan ayrılacaktı…

Başka kadın heykeltraşlara ders vermeyecekti…

Haftada 3-4 kez Camille’yle buluşacaktı… Ve Şili’ye yapacakları uzun bir geziden sonra evleneceklerdi…

Genç kadın, erkeğinin onun olmasını istiyordu…

Tutkusu, kadınlık egosu ve gençliği bunu arzuluyordu…

Rodin ise değildi…

O da bütün dünyayı istiyordu…

Tarihi, efsanevi olmayı, her şeyi ve kadınları…

Aslında onu sadece, her zaman yanında olmayı kendine misyon seçmiş olan Rose anlayabilirdi…

Nitekim öyle oldu…

Rose ondan vazgeçmedi…

Camille ise tutkularını takıntıya çevirdi…

Ona sahip olamadıkça, ondan nefret etti…

Ondan nefret ettikçe, hayatına paronayayı soktu…

1906’da bir gece geçirdiği sinir krizi sonucu birçok eserini parçaladı…

Akıl sağlığını kaybettiği gerekçesiyle ailesi tarafından bir hastaneye kapatıldı…

Kardeşi Paul’a yazdığı mektupta şöyle diyordu:
“Akıl hastanesi! Evim diyebileceğim bir yere sahip olma hakkım bile yok!.. Onların keyfine kalmış işim!..

Bu, kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi…

Mahsus kaçırdılar beni, onlara tıkıldığım yerde fikir vereyim diye, yaratıcılıklarının ne kadar sınırlı olduğunu biliyorlar çünkü…

Kurtların kemirdiği bir lahana gibiyim şimdi…

Yeni filizlenen her yaprağımı büyük bir oburlukla mideye indiriyorlar…”
“Bilmiyorum, kaç yıl oldu buraya kapatılalı, ama tüm hayatım boyunca ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra şimdi de kendilerinin hak ettikleri hapishane hayatını bana yaşatıyorlar…

Bütün bunlar Rodin şeytanının başının altından çıkıyor…

Kafasında bir tek düşünce vardı zaten kendisi öldükten sonra benim sanatçı olarak atılım yapıp onu aşmam, bunu engellemek için de yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da ben hep mutsuz kalmalıydım…

Her bakımdan başarıya ulaştı işte!..

Bu esaretten çok sıkılıyorum…

Eve hiç dönemeyecek miyim, Paul?”
1920 yılında doktoru, ailesine kızlarını eve kabul etmeleri için bir mektup yazdı ama annesi ve kız kardeşi onun Rodin’le hayatını onaylamamışlardı ve doktorun mektubuna cevap vermediler…

Çok sevdiği ve onu anlayan babası ölmüştü zaten…

Kardeşi Paul onu her beş senede bir hastanede ziyaret etti…

Uğruna akıl hastanelerine düştüğü, “Düşünen Adam” heykelinin yaratımcısı Rodin, Camille’ye bir daha geri dönmedi…

Rodin, kendisini hep beklemiş olan Rose’la ölümünden bir sene önce “mükâfat” kabilinden evlendi…

Rose 70 yaşından sonra “evlilik” mükâfatına kavuştu…

Ona hayatını veren, ama hiçbir zaman taviz vermeyen öğrencisi Camille Claude ise 19 Ekim 1943’te 33 yılını akıl hastanesinde geçirdikten sonra tek başına öldü…

Şöyle söylediği bilinir:

“Bu kadar yalnız kalmak için ben ne yaptım?..”

Dans cette foule d'adresses inspirées par l'enthousiasme du plus pur patriotisme, & qu'on ne peut guere citer sans répéter des sentiments devenus trop généraux pour que les expressions ne soient pas souvent les mêmes, celle de la communauté de /Blérencourt/ [sic] près /Noyon/, se fait distinguer avec un intérêt particulier. Elle expose l'arrêté pris par la municipalité contre une déclaration de la minorité, envoyée à M. de St. Just, électeur au département de l'Aisne, & demeurant à Blérencourt, avec invitation à la promulguer dans le pays. En conséquence de cet arrêté, la déclaration des noirs a été lacérée & brûlée sur-le-champ : M. de St. Just, la main sur la flamme du libelle, a prononcé le serment de mourir pour la patrie, pour l'assemblée nationale, & de périr plutôt par le feu, comme l'écrit qu'il a reçu, que d'oublier ce serment.


Heureux ! s'écrient en finissant les braves habitants de Blérencourt, heureux le peuple que la liberté rend vertueux, & qui n'est fanatique que de la vérité & de la vertu ! Voilà l'esprit qui nous anime ; & ce qu'il y a de plus consolant pour nous, c'est que toute la France éprouve les mêmes sentiments. Excusez des paysans qui savent mal exprimer la tendresse, la reconnoissance, mais qui conservent à l'assemblée nationale, dans l'occasion, des cœurs, du sang, & des baïonnettes.


Les délicats de l'ancien régime ne doivent pas trouver cette phrase de bon goût.

—  Courier [sic] de Lyon, n° 51, 29 juin 1790, p. 418-419.

Louis Antoine Saint-Just (B. Vinot)

Decize (Nièvre), 25 August 1767 - Paris, 28 July 1794

Saint-Just was born to a father who was in his fifties, a captain of cavalry, and to a mother from the bourgeoisie of Decize. He lived in this environment of notables from Nièvre until the age of nine under the roof of his maternal grandfather where his parents had been accommodated. It is nonetheless the influence of the father, a war hero of the 18th century who had gained the cross of Saint-Louis after a long and rough career, that seems to have been the most crucial. The future conventionnel often demonstrated these outstandingly military qualities which are the sense of authority, the rigour of principle, the spirit of decision.

In 1776, Monsieur de Saint-Just returned to his native Picardie where his ancestors, who had been farmers since several generations, had left him some goods. Less than one year before dying, he settled in Blérancourt (Aisne) with his family in this huge house that is still visible today, where Louis Antoine stayed until the age of 25.

At the age of 12, he entered the Oratorians at the Collège Saint-Nicolas of Soissons (today the Collège Saint-Just) which then shone in a bright light. The prices which he gained give evidence of his good intellectual skills but the narrowly religious education, the wise liberalism of his masters and the discreet censorship which was exerted towards the boldest ideas of the philosophy of the Enlightenment made a rebel out of him very early.

All the more since he hardly left the college, following a family dispute and a run away, his mother caused him to be arrested in Paris and obtained a lettre de cachet against him. He put a detention of six months to good use in order to begin the writing of a scandalous poem of nearly eight thousand verses, Organt, a violent satire against the political and religious institutions which appeared some days before the opening of the Estates-General.

From the first convulsions of the summer 1789, he entered into complicity with the small people of labourers, gardeners, weavers and artisans of Blérancourt. During three years, alternately using persuasion, conciliation and intimidation, he shared their hopes and animated their fights. In order to change things, he then resorted more to reformism (it is during this phase that one has to place his very wise essay : Esprit de la Révolution et de la Constitution de France) than to revolutionary violence, but understood in the trial of facts the futility of the negotiation with an aristocracy that was strongly determined to conserve its privileges.

The experience of being neck and neck with the people of the land is crucial in the life of Saint-Just. It explains his preferences for agriculture, his choices in favour of small property, his prejudice towards merchants, enriched rentiers, nobles. It instilled the sense of the concrete in him. Few of the deputies who surrounded him sitting on the banks of the Convention had stood alongside the peasants like him.

During these years in the Picardy, Saint-Just converted to the idea of a social revolution. He also joined the group of the advanced Montagnards led by Robespierre. In this Girondin era, this was not a choice of opportunism! Still unknown the day before, the young deputy from Aisne suddenly became popular in the whole country by pronouncing at the Convention, on 13 November 1792, a violent indictment against Louis XVI, naturally guilty since « every king is a revel and an usurper » and since « one cannot reign innocently. » His youth, his appearance, his firmness and the passion of his argumentation weighed heavy in the condemnation of the king. This feat reveals one of the best orators of the Revolution. In difficult situations, he would henceforth be the attracted spokesman.

Having entered the Committee of Public Safety in June 1793, he would devote all of his energy and his talent for one year, notably by participating in the writing of the new constitution, by exerting his influence on all great governmental decisions and by playing an outstanding role in the defence of the republican patrie. Thus, in Year II, he spent no less than 146 days at the armies. As a representative of the Committee, he was one of the great architects of the victories of Landau at the army of the Rine (December 1793) and of Fleurus at the army of the North (June 1794).

Integrated in the hard core of the Montagne, he was not content with the liberty and equality of rights from 1789, but wished to endow the future Cité with a moral and social content by anchoring it on Institutions républicaines such as, as Fichte said, « everyone [should] always agree » and that one would no longer be « in need of judges in order to end their differences. »

No one gave hope to the helpless to be able to change life as much as him. In Ventôse (February - March 1794), he affirms that « happiness is a new idea in Europe », and in order to no longer see « [any] wretch or an oppressor on French territory », he proposed to distribute the goods of the enemies of the Revolution to indigent patriots. Confronted with a succession of dreadful tasks : federalist revolt, foreign invasion, opposition of the factions, social reform, Saint-Just became the active architect of a politique de circonstance where the end justifies the means. « Above all, it is necessary to place the sword next to abuse, so that everyone is free in the Republic, except for those who conspire against it or govern badly. » [… ] It was him who, in the name of the Committees, raised the axe on the Girondins, the Dantonists and the Hébertists. But […] he ended up being crushed himself with his Robespierrist friends on 9 Thermidor Year II (27 July 1794). […]

The collective memory associates to his remembrance the one of the Terror, but it also retains the image of a sincere & courageous young man, always having adapted his acts to his principles. He was not yet 27 years old when he climbed the steps of the scaffold, after having written : « I despise the dust that forms me and speaks to you, one may persecute and kill it! But I defy you to rob me of that independent life which I have given myself in the ages and in the heavens ». The charisma which Saint-Just exerts in his life is not extinguished.

Keep reading