Kanat-Atkaya

2

KIZILMASKE 10 KAPLAN GÜCÜNDEDİR.

Kanat Atkaya Hürriyet Gazetesi'deki köşesinde Kızılmaskeyi yazmış. 

“Geçen hafta umduğumdan uzun süren bir kaçamağın ardından evde biriken postayı ayıklarken çok uzun süredir ihmal ettiğim eski dostum Kızılmaske’yle karşılaştım.

Şanslı bir çocuktum, kendisi de çizgi romanları çok sevmiş bir babam ve amcam vardı.

İlkokuldayken bakkala adıma açılmış hesabın dışında iki veya üç çizgi kahramanı takip edebileceğim ayrı bir harçlığım vardı ki; bugünkü karşılığı herhalde haftalık 1020 liraya filan denk gelir.

Zagor şaşmazdı… Sonraları çok seveceğim Teks ile Mister No ve Kızılmaske ise opsiyonel. Zaten almadıklarımı da arkadaşlarımla değiş-tokuş veya “Sen bunu oku, ben bunu” yöntemiyle bakkalın önünde okuyordum.

Zembla, Mandrake, Kaptan Swing, Teksas, Tommiks, hafiften tırssam da Kinowa ve diğerleriyle böyle tanıştım. Korku, Killing, Vampirella vb için biraz zaman ve biraz kaçamak cesareti gerekiyordu açıkçası.

Geçen hafta umduğumdan uzun süren kaçamağın ardından evde biriken postayı ayıklarken çok uzun süredir ihmal ettiğim eski dostum Kızılmaske’yle karşılaştım”

Yazının tamamı için tıklayınız.

NOT: Üstte Büyülü Çizgi Roman'dan çıkan albümün kapağı, altta Lee Falk'ın orijinal “Mormaskesi”. :)))

Watch on kentlervegolgeler.tumblr.com

Kentler ve Gölgeler - 3. Sezon - Palermo - Metin Oktay - Anlatan: Kanat Atkaya

Cohen’den 3 şarkı, 3 kadın

Oysa bir kadının “kusursuz bedenine zihninle dokunmak”, ergen irisi yıllarımızda aşk bahsinde duyduğumuz en romantik, en erotik ifadeydi.
Defalarca, bıkmadan, anlam üstüne anlam yükleyerek dinlediğimiz o güzel şarkının gerçek hikâyesini öğrenmek kırdı mı bizi peki? Asla!
Büyük bir ozan, şarkılarıyla ruh haritamıza hâkim olmuş efsane şarkıcı Leonard Cohen’in biyografisi “I’m Your Man”i bitirmeye çalışıyorum şu günlerde.
3 kadın ve 3 şarkı seçtim bu pazar günü sizlerle paylaşmak için.
İlk sırada “Suzanne” var, Cohen’in “hiç yatmadığı kadın”dan (da) bahsettiği o müthiş şarkı…

1960’lar, Montreal.
Cohen, daha sonra bahsedeceğim ikinci şarkıya konu olan hayatının aşkı Marianne’le birlikte memleketi Kanada’ya gelmiş.
Favori mekânı Le Bistro’da Marianne’le otururken görüyor Suzanne’i.
Genç ve müthiş yetenekli bir dansçı Suzanne.
Orijinal bir karakter, tıpkı Cohen gibi.
Kendisinden yaşça epeyce büyük meşhur dansçı Armand Vaillancourt’un önce dans partneri, sonra sevgilisi. Bir çocukları da oluyor fakat inişli çıkışlı, düşüşlü yokuşlu bir ilişki, nihayetinde yolları ayrılıyor.
Suzanne, liman yakınlarında St. Lawrence Nehri’ne bakan, biraz da “metruk” kabul edilen bir eve vuruluyor ve orada yaşamaya başlıyor.
Evi, dönemin bohemlerinin takıldıkları bölgeye çok yakın.
Sıkça arkadaşlarını misafir ediyor, şarkıda işaret edildiği gibi güzel çaylar, şiirler tüketiliyor.
Eve gelenlerden biri de Leonard Cohen.
Cohen bir gece kalıyor Suzanne’in evinde hatta ama ikisinin de ifadesine bakılırsa “yatmıyorlar”.
Birkaç yıl sonra kendisini şöhretin ilk basamaklarına taşıyacak şarkıyla ayrılıyor o evden adam…
Bugün geceliği 300 dolardan kiralanıyormuş o oda.
Suzanne bildiğim kadarıyla Los Angeles’ta şirin bir karavanda “evsiz” yaşamakta.
Birbirlerinden hâlâ sevgiyle söz ediyorlar…

Marianne, Oslo’da âşık olduğu yazarın peşinden bir Yunan adasına, Hydra’ya geldiğinde gencecik ve inanılmaz güzel bir kız.
Adam, yani Axel Jensen’le Hydra’ya yerleştiklerinde küçük bir bohem kolonisi var Hydra’da.
Zor bir adam. Adaya yerleşiyorlar, ayrılıyorlar, barışıyorlar, evleniyorlar, çocukları oluyor, yine ayrılıyorlar.
Son ayrılığın ardından Hydra’ya döndüğünde, adanın meşhur buluşma noktası, bakkalı, barı, her şeyi olan Katsikas’ın Yeri’nde tok sesli, esmer bir adamla karşılaşıyor; adam “Bize katılmaz mısınız?” diyor.
Marianne Ihlen ile böyle tanışıyor Cohen.
8 yıl boyunca sürüyor birliktelikleri; başka ülkeler arası, başka aşklar arası bir ilişki.
Hydra’dan Oslo’ya, Montreal’den New York’a, kopsa da kopamayan bir aşk.
İkinci albümü “Songs From A Room”un arka kapağındaki güzel kadın Marianne’dir ve “So Long, Marianne”, o şahane şarkı bu şahane kadına yazılmıştır.

Cohen’in New York’taki “efsanevi Chelsea Hotel” günleri.
New York bohemyasının merkez üssü Chelsea Hotel. Bob Dylan’dan Andy Warhol’a, Patti Smith’ten Charles Bukowski’ye kadar herkesin yolunun düştüğü bir köprü, bir kavşak.
Bir gece Cohen ve Janis Joplin -ki o sıralar Studio E’de ikinci albümünün kayıtlarıyla uğraşmaktadır- otelin asansöründe karşılaşır.
Çok meşhur ve çok yalnız iki insan.
Cohen o günü “Janis beni değil Kris Kristofferson’ı arıyordu; ben de Janis’i değil Brigitte Bardot’yu arıyordum” aslında diyerek anıyor.
Birbirlerine sığınırlar.
“Dağınık bir yatakta” yaşanan, “tek gecelik” bile denemeyecek bu macera, Cohen’in “Chelsea Hotel No.2” şarkısıyla ölümsüzleşir.
Cohen daha sonra şarkıyı Janis Joplin’le yaşadığı ilişkinin ardından yazdığını “bu kadar” belli ettiği için duyduğu pişmanlığı defalarca dile getirir.

(I’m Your Man, The Life Of Leonard Cohen, Sylvie Simmons, Random House, 2012)

Kanat Atkaya, Hürriyet, 27 Ocak 2013

Reklam gurusu ve korsan DVD’ci

GEORGE Lois, reklamcılık dünyasının yaşayan en mühim isimlerinden biri, belki de birincisi.

“Reklam gurusu” olarak anılan, kışkırtıcı tarzıyla reklamcıları kuşaklar boyu etkileyen George Lois’in “(Yetenekli Kişiler İçin) Olağanüstü Tavsiyeler” adlı kitabını karıştırırken “Beşiktaş’taki korsan DVD’cinin içine George Louis kaçmış olmalı” diye düşündüm.

Önce biraz George Lois’ten ve yaptıklarından bazı hikâyelerini aktararak bahsedeyim, Beşiktaş’taki DVD’ciyle bağlantısına geliriz…

Tommy Hilfiger 1980’lerin ortalarında pek kimsenin (neredeyse hiç kimsenin) tanımadığı genç bir moda tasarımcısıdır.

George Lois şöyle bir kampanya başlangıcı yapar.

New York’un meşhur Times Meydanı’na dev bir reklam panosu yerleştirir.

Panoda şunlar yazmaktadır:

“Amerika’nın en büyük dört erkek giyim tasarımcısı:

R—- L—–

P— E—-

C—– K—-

T—- H——-”

Panonun altında “Bu da içlerinde en az tanınanın logosudur” ibaresiyle bugün dünyanın her yerinde tanınan Tommy Hilfiger’in basit logosu ve adresi vardır.

Ortlalık birbirine girer. Reklamı görenler RL’nin Ralph Lauren, PE’nin Perry Ellis, CK’nin de Calvin Klein olduğunu hemen tahmin etmektedir, fakat TH kimdir.

Reklam kendi reklamını yapar ve Tommy Hilfiger birkaç gün içinde Amerika’nın en çok konuşulan moda tasarımcıları arasına girer.

George Lois, Calvin Klein’ın bu işe çok bozulduğunu ve kampanyadan 3 hafta kadar sonra yemek yediği restoranda yanına gelerek öfkeyle “Biliyor musun, Hilfiger’ın bugün olduğu yere varmak benim yirmi yılımı almıştı” dediğini aktarıyor.

Lois’in Klein’a cevabı ise kavgada söylenmez: “Enayi misin? Bu işi yirmi günde yapabilecekken niye yirmi yılını harcadın!”

1967’de Muhammed Ali Müslümanlığı seçer ve orduya katılmayı reddeder. Vietnam Savaşı sürerken bu kararı vermek bir linç kampanyasını tetikler. Unvanları elinden alınır, hapis cezasının yolu açılır. George Lois’in bu linç kampanyasına verdiği cevap bugün bile Amerika’nın 1960’larla ilgili hatırladığı en kuvvetli imajlar arasında. Esquire dergisinin kapağına üzerine oklar saplanmış bir Muhammed Ali yerleştirir. Bu görüntü Francesco Bottici’nin New York Metropolitan Müzesi’nde sergilenen ve işkence gören Aziz Sebastian’ı simgelediği tablonun bir uyarlamasıdır. George Lois bu hikâyeyi anlatırken, bu fikrin nereden geldiği sorulunca şu cevabı verir: “Çığır açan kavramsal düşünceden ilham almak için, her pazar ibadet olarak Metropolitan Sanat Müzesi’ne gidiyorum…” Tabu kırıcı, bildik ve emniyetli görünen yollardan geçmekten hiç hoşlanmayan, cesur ve sağlam bir iş ahlakı olan George Lois’in kitabında kullanıp kullanmayacağınız size kalmış 120 tavsiye var. Afaki kişisel gelişim kitaplarıyla aynı kefeye koymayın, hata yapmış olursunuz. Şimdi gelelim Beşiktaş’taki DVD’ciye. Artık taşınmış olduğu dükkânının önünde filmlerini -korsan olarak- sattığı yönetmenlerin isimlerini A4 boyutunda bir kâğıtla tanıtıyordu bu DVD’ci. O sokaktan geçip de üzerinde “Quantum Tarantino, Woody Ellen, Andrey Taskoski, Antoniyoni vb” yazılı bu reklam afişinin fotoğrafını çekmeyen kalmamıştır herhalde. “DVD’ci yanlış yazmış isimleri Kuantum Tarantino, ho ho ho!” diye gülerek fotoğraf çekenler elbette eğleniyordu. Bir gün dükkâna girdim ve “İsimler yanlış yazılmış farkında mısın?” diye sordum üstüme vazifeymiş gibi. Güldü DVD’ci ve “Farkındayım. Fena mı reklam oluyor işte…” Beşiktaş’ın en farklı, en renkli, en tanınan “korsancı”sı olmayı başaran DVD’ciyi George Lois’in şu tavsiyeleri arasından gülümserken gördüm sanki: “Tavsiye 33: Varlığınızı hissettirin!” “Tavsiye 20: Unutmayın, her şeyden önce bir şey satıyorsunuz. Öyleyse satın!” “Tavsiye 44: Büyük fikrinizi satarken aptalca sorulara hazırlıklı olun!” “Tavsiye 60: Woody Allen haklı; hayatın yüzde 80’i kendini göstermektir!” “Tavsiye 63: Bazen her şeyi boşverip gerçekten aşırıya kaçmak gerekir!”