Gitan

6

Loft in Brooklyn by Alina Preciado by Dan Gitane

This industrial-eclectic loft is the home of designer and artist Alina Preciado and her two cats, situated in a 1800s industrial building in the Fort Greene neighborhood of Brooklyn, New York. The 2,000 square foot loft with one bedroom and one bathroom mixes old and new pieces together, with findings that Preciado has picked up from her travels to places like Japan, Spain, India and the Middle East. The designer imports handmade goods for her business, Dan Gitane. “Dar” is Arabic for “home” and “gitane” is French for “gypsy”, which sums up Preciado’s personality. The loft was originally a woodshop, which has divots and scratches on the flooring, which has been preserved for its history.

The loft features an incredible flow with an open and airy floor plan, huge windows and high ceilings that keeps the space well lit. The home also has a hammock which Preciado spends a lot of time on, as well as a trapeze bar, perfect for stretching. The living room was a vintage leather sofa from the 1960s, the leaning ladder was obtained from a warehouse. The living area also has a large wood-burning stove with a double-insulated chimney, which is in keeping with the industrial theme as well as providing plenty of warmth in the winter months. A neat tip that Preiado does with her stove is place citrus peels on top and left the smell permeate through the home.

Photography: Chris A. Dorsey

CJWHO: facebook | instagram | twitter | pinterest | subscribe

  • Listen
Play

     "Sen çingene değil misin? Ne anlarsın otur yerine" dedi öğretmen. Soruları onun sorma hakkı yoktu çünkü. İşte o gün hemşire olma hayalini bir kenara atarak okulu bıraktı kız, ve anne mesleği olan karton toplamaya geri döndü. Onlarda işler böyle; babalar takım elbiseli çalgıcılar iken anneler pislik içinde yetişen gri papatyalar gibi. Aslında yaşamları da sardıkları üçlüler kadar bol dumanlıydı. Bir yerlerde tıkanıyorlardı, işte o zaman birinin kafanın güzelliğini bırakarak cigarayı döndürmesi gerekirdi. Kız bütün güzellikleri bırakarak karton arabasının peşinden koşturmaya başladı.

       "Okula gitmez misin sen? ne işin vardır bu saatte evde" dedi annesi. Öğretmeni geç, geleceği bile umursamayan birisinin rahatlığı ile "Koyayım okulun da götüne be ya" dedi. Ağzında kısa maltepe ile soğan doğruyor annesi, diğer yanda 3 küçük kardeşi var. Birisi burnu sümüklü, diğeri götü boklu, ötekisi ise makus talihli. Sağdan soldan buldukları çaput parçaları, delik bidonlar ile oynuyorlar. Kız bakıyordu onlara ama hiç bir şey göremiyordu. Çünkü hayatın gidişatını sorgulayacak fırsatı bile olmadı, olmayacak hiç bir zaman.

       "İki göbek atıverirsin sende, bu akşam işe gidecez gelsene , belki üç beş bir şeyler çıkar sana da" Der baba. Hiç kimsenin çözemediği bir nedenden hep cümlelerin ortasından başlar. Anlamak için cümlenin sonu beklemek gerekir. Sanki bilerek yapar gibi de sırıtır her zaman. Belki de mutludur diğer çingeneler gibi o da. Sigara içmez, oğlunun sardıklarından tiksinmiş bir yerden sonra. Arada bir rakısı vardır işte. Kanun çalıyor Beyoğlunda o da o sebepten zaten. Hafif ülkücü bıyığı vardır ama siyaset nedir bilmez. Yakasında sarı bir karanfil olur hep, yanan lastik tekerlerin dumanının sararttığı gözlerinin sarılığını örten.

       Kız on ikisinde okulu bıraktı, on altısında kızlığını, on dokuzunda özgürlüğünü… Kır atları çok severdi ama karton toplayanları değil televizyonda gördüğü kaderi, huzuru getiren kır atları. Sonra kaç yaşında olduğunu da unuttu. Bazen bir çöp kamyonu yaşında, bazen hamile bir kancık yaşında bazen ise toprağa değmekten çatlamış topuklarındaki yaraların derinliği yaşındaydı. 

      "Sen çingene değil misin? Ne anlarsın otur yerine" demişti öğretmen. Cidden de kız hiç bir şey anlamamıştı.

C'était un gars plutôt perché, avec des cheveux un peu longs, mi-poète mi-gitan.

C’était un gars plutôt perché, avec des cheveux un peu longs, mi-poète mi-gitan. Il passait son temps libre à frotter son cuir contre la garrigue. Au village depuis qu’il était seul, on se demandait ce qu’il fabriquait là-haut. On entendait des engins. On regardait aux jumelles mais c’était loin alors on voyait pas bien. Un automne, il était remonté avec son gros 4x4 rouge, on aurait dit qu’il l’avait bourré de sapins de noel, mais c’était début novembre et puis qu’en aurait-il fait tout seul? Il y en avait un qui avait dit que ça devait être des cyprès. Il se souvenait que le gars lui avait parlé de ça, des cyprès, comme une flamme dans le paysage il avait dit, un lien entre la terre et le ciel, que c’est pour ça qu’on en mettait dans les cimetieres pour permettre aux âmes de s’élever, qu’il ne fallait pas avoir peur de la mort, qu’après tout s’élever ça pouvait servir aussi aux vivants, que finalement les cyprès on devrait en planter beaucoup plus, que ça aurait de l’allure, que ça donnerait une identité, que ça ferait réfléchir, surtout quand ils auraient grandi, on penserait alors au temps qui passe, on s’appuierait sur toute cette hauteur de temps pour aller toujours plus haut et puis il y a aussi de la fierté il avait dit à se dresser ainsi alors que tout s’étale et même de la rigueur, de la franchise et que ça aussi, comme modèle, ça ne pouvait pas faire de mal, il avait ajouté encore qu’un vent fort pouvait les faire ployer, ça pouvait arriver malheureusement, ça n’était pas exclu tout au long d’une vie d’arbre, tout au long d’une vie tout court d’ailleurs, mais que l’arbre finissait toujours par se redresser et que ça montrait le chemin. Celui qui se souvenait de ça, n’avait pas osé en parler, mais ça l’avait sacrément marqué quand même. Il avait juste dit aux autres, ce doit être des cyprès.