Dan-Scanlon

Film ve Dizi Günlüğü Temmuz 2015

02 Temmuz: Dan Scanlon’un 2013 yılında çektiği Monsters University (Tr. Sevimli Canavarlar Üniversitesi adıyla) filmini izledim. 2003 yılında gösterilmiş olan ilk film Monsters Inc. Çok beğendiğim bir animasyon filmdi. Evreni çok güzel oturtmuş ve keyifliydi. Bu filmde ise ilk filmin öncesine kafadar ikili Sullivan ve Mike’ın üniversitede tanışmalarını anlatıyor. Türlü maceralar sonucunda okuldan atılırlar ve şirkete girişleri anlatılıyor. İlk filmin başarısına erişemese de eğlenceli bir film denilebilir.
08 Temmuz: Stephen Frears’ın 2013 yılında gerçek bir hayat hikayesinden uyarladığı Philomena filmini izledim. Philomena seneler önce evlilik dışı bir çocuk sahibi olmuştur, bunu bir utanç olarak gören ailesi onu manastıra günahlarından arınması için verir. Philomena ve diğer zina işleyen “günahkar” kızlar manastırın en ağır ve pis işlerini görmektedirler, üstelik rahibelerin çoğu tarafından sürekli aşağılanarak. Çocuklara ise başka bir binada bakılmaktadır ve annelerinin çocuklarını görmek için günde sadece bir saatleri vardır. Aslında bu manastır çocukları yüksek paralara ABD’deki zenginlere satmaktadır. Ve Philomena’nın çocuğu da bu şekilde bir aileye satılmıştır. Aradan elli yıl geçer Philomena’nın çocuğunu bulma girişimleri hep başarısızlıkla sonuçlanır. Fakat bir gazeteci olayla ilgilenir ve gerçekleri ortaya çıkarmak için bir yolculuk başlar. Film baya güzel ve etkileyici, yaşanmış bir olay olması insanı daha da derinden sarsıyor. Ama filmde her kötülüğün başı din olarak gözükürken eleştirinin az olması kafamda soru işaretlerine sebep oldu. Biyografik bir film olduğu için din eleştirisini yeteri kadar ileri götüremediler belki de.    
10 Temmuz: Atom Egoyan’ın 2014 yılında çektiği The Captive filmini izledim. Film çocukları kaçırılmış olan bir anne babayı anlatıyor. Pedofiller tarafından kızlarını senelerce ararlar, polisinde eli kolu bağlı kalmıştır. Polisiye bir film olmasına rağmen polisiye öğeler çok zayıf. Pedofili gibi zor bir konuyu işlemesi bakımından takdir edilebilirse de biraz daha iyi bir film olmasını beklerdim açıkçası.
11 Temmuz: Ralph Fiennes’in 2013 yılında çentiği The Invisible Woman (Tr. Görünmeyen Kadın) filmini izledim. Film biyografik bir romandan uyarlanma. İngiltere’li ünlü roman yazarı Charles Dickens’ın tanıştığı ve kısa sürede âşık olduğu Nelly’nin hikâyesi anlatılıyor. Nelly uğruna karısını ve çocuklarını terk eder Dickens ama ikilinin bir araya gelmesi toplumsal sebeplerden dolayı çok zorlu oluyor. Viktorya döneminde bir kadının yaşadıklarını anlatıyor film. Bir şaheser olmasa da izlenilebilir bir film.
13 Temmuz: Sofia Coppolla’nın 2003 yılında yazıp yönettiği Lost in Translation (Türkiye’de Bir Konuşabilse ismiyle) filmini izledim. Film Japonya’da bir reklamda oynamak üzere gitmiş olan ünlü bir erkek oyuncu ile kaldığı otelde karşılaştığı ve hayatta ne yapmak istediğine karar vermeye çalışan bir kadının arasında gelişmiş olan bir ilişkiyi konu alıyor. İnsanlar arası ilişkiler ilişkisizlikler üzerine izlenmesi gereken bir film.
16 Temmuz: Darren Aronofsky’nin 2014 yılında çektiği Noah (Tr. Nuh) filmini izledim. Film mitsel Nuh ve tufan efsanesini fantastik unsurlarla birleştirerek (lanetlenmiş gözcü melekler falan gibi) farklı bir iş yapmaya çalışmış. Bu kısımları baya beğendim ki bu kısımlar zaten filmin ilk kısımlarını oluşturuyor. Fakat daha sonra film kısırlaşıyor ve senaryo ilerlemiyor bence. Filmin düşünsel alt yapısını oluşturan insanların doğanın laneti olduğu ve yok olması gerektiği (hepimizin zaman zaman katıldığı) görüşü iyi verilmiş. Ama (özellikle The Fountain ve Black Swan filmleriyle) hayranı olduğum Aronofsky’nin diğer filmlerinde çıta o kadar yukarıdaki bu nispeten vasat kalıyor.
19 Temmuz: Terry Gilliam’ın 1991 yılında çekmiş olduğu The Fisher King (Tr. Balıkçı Kral) filmini izledim. Film Radyo programı yapan, kendini beğenmiş, pislik bir herif olan Jack ile sokaklarda yaşayan bir evsiz olan ve baya da çatlak olan Parry arasında gelişen garip ilişkiyi konu alıyor. Jack’ın bir radyo programında bir barı kötülemesiyle beraber dinleyicilerinden birisi pompalı tüfek ile barı basar ve yedi kişinin ölümüne sebep olur. Jack suçsuzdur ama bu olay onu etkiler ve radyo programı yapmaktan uzaklaşıp, depresyonun içine düşer. Sarhoş olduğu bir gün iki serseri Jack’i öldürmeye çalışır ama Perry ve birkaç arkadaşı ortaya çıkıp onu kurtarır. Böylece ikili arasında bir ilişki oluşmaya başlar. Gerçi daha önce hiç karşılaşmamış olsalar da aralarında bir ilişki zaten vardır. Film çok keyifli. İki saatin üstünde olmasına rağmen sıkılmadan izleyebiliyorsunuz. Terry Gilliam çok iyi bir yönetmendir zaten, Robin Williams’ın (çok özledik onu) oyunculuğu ile birleşince ortaya güzel bir film çıkmış.
20 Temmuz: John Michael McDonagh’ın 2014 yılında çektiği Calvary (Türkçe felaket anlamına geliyor) filmini izledim. İrlanda’nın kırsalında bir kilisede rahiplik yapmakta olan James’in yaşadıklarını anlatıyor. Daha önceki rahipler tarafından tecavüze uğramış olan birisi rahip James’i bir hafta sonra öldüreceğini söyler. Rahipte bu bir hafta içerisinde işlerini yoluna koymaya çalışır ama işler gittikçe daha sarpa sarmaya başlar. Tüm köy sanki rahibi delirtmek için bir araya gelmiştir. Sonunda başarırlar da. İlginç ve karanlık bir film, dinin çağdaş dünyadaki sıkıntılarını çok güzel anlatmış.
24 Temmuz: Albert Hughes ve Allen Hughes kardeşlerin yönettiği 2010 yapımı Book of Eli (Tr. Eli’nin Kitabı) filmini izledim. Film büyük bir güneş patlaması sonucunda yok olmuş bir uygarlık sonrasını anlatıyor. Teknoloji yok olmuş ve dini kitaplar savaşa sebep oldukları gerekçesiyle yakılmıştır. Tanrının kendisine son kutsal kitabı koruma görevi verdiğine inanan birisi kutsal kitabı ne olduğunu bilmediği batıya götürmeye çalışmaktadır. Suyun etrafında yaşamaya çalışan insanlar ise eşitsizlik üzerine yeni yerleşimler kurmuşlardır. Bu kasabayı yöneten ise kutsal kitabı daha iyi yönetmek ve gücüne güç katmak için istemektedir. Fena bir film değil ama dine dair daha eleştirel bir film bekliyordum.
27 Temmuz: Jane Campion’un 1993 yılında yapmış olduğu The Piano (Tr. Piyano) filmini izledim. 1800’lü yıllarda konuşamayan bir kadın ve kızı yeniden evlenirler ve o dönemde koşulların çok zor olduğu Yeni Zelanda’ya giderler. Ayrıca böyle kıtalararası bir yolculuk için taşıması çok zor olan piyanosunu da yanında getirmiştir. Fakat piyanoyu eve taşımak zordur ve yeni kocası gerekli eşyaların taşınmasını önemsemektedir. Böylece piyano sahilde kalır. Yeni kocasının komşusu piyano karşılığında arazi önerir ve bu öneri kabul görür. Komşusunun esas amacı ise kadını ele geçirmektir. Böylece kocası ile komşuları arasında bir konumda kalır. Filmi çok beğendim hem senaryosuyla hem de görüntüleriyle beni derinden etkiledi.    
30 Temmuz: Fringe dizisinin 3ç sezonunu bitirdim. İşler gitikçe karışıyor paralel evrende sıkışıp kalan Olivia bir şekilde kurtuluyor ama Oliviaların paralel evrenler rasında değişimi büyük sorunlara yol açıyor. Kadim zamanlardan gelmiş olan makinenin parçalarını da toplayan ekip, sadece Peter sayesinde çalışacağını düşündüğü için kullanmak istemiyor. Ama paralel evrenler arasındaki savaşın başlatılması sonucunda kullanmak ve evrene yeni bir düzen getirmek için svaşmak durumunda kalıyorlar.                            

“Ricky [Nierva] and I talked a lot about the idea of having rolling hills and curving paths and buildings behind buildings, so that you felt like there was always something around the corner. Because that’s what college life is like; that’s what being that age is like. You feel like you could do anything, like there’s something new wherever you go.” —Dan Scanlon

FUN FACT: An early look at our drum corps movie (“Scouts Honor: Inside a Marching Brotherhood”, which focuses on three members of the Madison Scouts drum and bugle corps), inspired the filmmakers behind Pixar’s “Monsters University” to hire the Blue Devils for soundtrack work on this popular animated feature film.

Here’s the full story

youtube

MONSTERS UNIVERSITY Teaser Trailer Released. Watch 4 different versions of the teaser here!