22 15

The Evidence of a Psych Reunion

A few weeks ago, some tweets started making the rounds indicating a Psych reunion or movie was going to happen. 1 from Sage (Buzz McNab), 1 from a paparazzi/filming-locations twitter based in Vancouver, and then 2 Psych references around the same date as the paparazzi tweet from James & Dule.

But this was all speculation, so I didn’t want to post about it until they had their panel at Salt Lake City. During their panel there were 3 questions where James and Dule teased at something happening. 

  • 13:22-15:25 specifically i think its all leading towards me making another movie which will hopefully happen very soon"
  • 32:44-33:40 specifically “if only there was more psych coming…”

  • 42:25-44:07 where they are asked point blank about a reunion and they hint that Zachary Levi may be involved somehow as well.

Watch their faces while they answer. It has convinced me! I don’t know what is happening, or when, or if Zac Levi or Emilio Estevez are involved, but I’m excited no matter what it is!!

Uçağa binmekten pek haz etmezdim. Tren ve otobüs yolculuklarına karşı ilgim daha başkaydı. Düzenli olarak, şehirler-arası otobüs yolculuklarına çıkardım işim gereği. Artık firmanın daimi müşterisi haline gelmiştim denebilir, çünkü senelerdir o firmayla yolculuk yapıyorum, koltukları rahat, konforlu. Fakat şey, şu verdikleri meyve suyu, onun ekşimsi bir tadı vardı, dişlerimde hassasiyet sorunu olduğu için biraz başımı ağrıtıyordu. Ama neyse ki, her daim yanımda olan özel ağrı kesicilerim vardı. Biraz pinpirikliydim bu konuda. Ertesi güne bir bilet aldım, iki kişilik koltuğu, yanımda uyurken horlayanlar oluyor ve ben bu durumdan pek haz etmiyorum. Peki, neden arabayla gitmiyorsun diyeceksiniz. Arabayı ortağım kullanıyor. Aysun… 10 senedir birlikte çalışıyoruz, pek yardımı dokunmuyor ama onda beni mutlu eden şeyler var, eğer sevgilisi olmasa onunla evlenebilirim bile… Ama var, değil mi işte? Her neyse biletimi aldım ve evime doğru yola koyuldum. O sırada bir kafe gördüm, yeni açılmış. Merak ettim, bu sırada yarım kalan kitabımı da tamamlarım diye düşündüm ve haliyle karnım acıkmıştı, birkaç şey atıştırmak için kafeye doğru yürümeye başladım. O sırada kafenin tam çaprazında bi çocuk vardı, dilenci gibiydi ama para uzatanları reddediyordu. Pek aldırış etmedim, karnımı doyurmak üzere kafeye doğru ilerledim. Cam kenarındaki masalardan birine oturdum ve menüyü elime alıp bakmaya başladım. Kafamda kombinasyon yaptım. Burger menü söylesem, ondan sonra çikolatalı pasta alırım ve yanında sade filtre kahvemle birlikte yerim. Planımı gerçekleştirmek üzere garsona el kaldırdım. Bir garson kız vardı, dikkat etmiştim kapıdan içeriye girer girmez beni süzmeye başlamıştı. Pek aldırış etmedim, fakat çene yapısı ve boynu çok dikkatimi çekmişti. Boyu ortalamanın biraz üstündeydi, yaklaşık 1,75 falandı, kilosuysa 55 civarıydı beyaz ten rengini belli edecek şekilde giyinmişti. Ki siyah gözlüğü, siyah pantolonu, kırmızı gömleğini beline bağlamış olması, siyah bluzu ve siyah-kırmızı ayakkabısıyla mükemmel bir görüntüsü vardı. İşim gereği çok dikkat ediyordum bu tarz şeylere… Her neyse, garson kız geldi ve siparişimi alıp 5-10 dakika sonra burgerimi getirdi. O sırada kitabımı çıkardım. Birkaç kez bitirmeme rağmen, her zaman ilk seferki gibi heyecanla okuduğum Tutunamayanlar’ı masanın üstüne bıraktım. Dışarıdaki çocukla birkaç dakika göz göze geldik, gülümsedi ve elindeki kitabı kaldırdı. Girerken dikkat etmemiştim ama o dışarıdaki üstü dağınık çocuğun elinde de Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı vardı. Arasındaki terk fark, benimki ilk baskı ve Atay imzalıydı. Ancak sözcükler aynıydı. Burgerim bitmişti, garson kız tabağı almak için geldi, o çocukla beni göz göze görünce şey dedi;’ O çocuk, adı Tufan, 11 yaşında. İnsanlar pek umursamıyor onu, hatta bazıları dilenci muamelesi yapıyor, fakat o çocuk patronumun oğlu. Patronum ne zaman kıyafet alsa, gidip onları satıp kitap alıyor. Psikoloğa falan götürdüler ama değişen bir şey yok. Sanki dünyaya kitap okumak için gelmişti ve günümüzdeki ortalama 60 yaşında birinin okuduğu kitap sayısı kadar kitabı henüz 11’inde bitirmişti.’ Okulla arası nasıl? ‘Okula gitmiyor, yani sadece sınavlara giriyor. Ona göre dersler çok basitmiş ve zihnini o tarz şeylerle meşgul etmek istemiyormuş.’ Hmmm, enteresan. Bu tarz çocukları/insanları görmek keyiflendirici olsa da ürkütüyor. ‘Bazı şeyler insanlarda yoktur, kitaplar verir. Örneğin; insanlar hayallerini çalar ve kitaplarsa hayaller kurdurur. Bu yüzden kitapları severim.’ İşin açıkçası, kız böyle söyleyince hoşuma gitti. Kahvem ile pastamı getirince, saat kaçta çıktığını soracaktım. Tam o sırada içeriye Aysun’un sevgilisi girdi. Mustafa, beni fark etmedi. Gitti garson kıza sarıldı, öptü, patronu gördü birkaç şey dedi. ‘Pardon’ gibi şeyler geveledi. Oturdu önünde bir masaya, kahve gibi bir şey söyledi. O sırada kameram yanımdaydı, garson kız kahvesini getirirken öpeceğini tahmin etmiştim ve tam öperken bir poz çektim. Kahvemi yarım bırakıp, kitabı çantama attım. Hesap 38tl’ydi 50tl verip üstü kalsın dedim ve apar topar çıktım. Ama dışarıdaki çocuğu aklıma kazıdım ve onun da bir fotoğrafını çektim. Saat 19:50 civarıydı eve girdiğimde, bir duş aldım. Saçlarımı kuruttum, yarın giyeceklerimi hazırlıyordum ve yanıma alacağım kitabımı. Ancak sorun şuydu ki, otobüsle gitmemeyi düşünmeye başladım. Aysun’u aradım, üç defa çaldı ve üçüncüde açtı. Her seferinde böyle yapıyordu, nedeni neydi ki anlatmadı hiç. Her neyse.
+Aysun, ben yarın seninle geleceğim.
-Otobüse ne oldu? Arabada sıkılırsın sen.
+Yok, yok sıkılmam. Hem konuşuruz, senle muhabbet iyi geliyor.
-Pekâlâ, öyle olsun bakalım. Yarın görüşürüz.
+Görüşürüz!
Onun telefonu kapatma gibi bir âdeti yoktu ve benim prensiplerim gereği ben de telefonu kapatmazdım. Mustafa, kapatırdı konuşmamız sonrasında telefonu. Saat 22:15 civarıydı ve midem kazındı. Aradım pizza söyledim, yanında birkaç kutu da sufle söyledim. Siparişi verdikten sonra zil çaldı, doğal olarak şaşırdım ve ‘NE ÇABUK!’ diye bir tepki verdim. Kapının gözünden baktığımda Aysun’u gördüm. Elinde peçete, gözlerini siliyordu. Hemen sürgüyü çekip, kapıyı açtım. Direk boynuma atladı. ‘Celal’ dedi sadece. İçeri götürdüm, televizyonun karşısındaki üçlü koltuğa oturttum onu, kalkıp kapıyı kapattım. O, o sırada gözlerini siliyordu. Yanına gittim oturdum, tekrar omzuma kapattı kendini ağlamaya başladı. Onun gözünden birkaç damla yaş aktıkça içimde bir acı oluşuyordu, bilmiyorum aşktan mıydı yoksa yakınlıktan mıydı? Emin değildim. Kalktı, plak koleksiyonumu açtı ve Neşet Ertaş’ın plaklarından birini koydu. O sırada pizza gelmişti, kapıda parayı ödeyip aldım, patates söylemeyi unutmuştum, dolapta soslanmış ve donmuş şekilde bekleyen patatesler vardı, çıkardım fritöze attım birkaç dakika sonra pişti. Yemek hazırdı, ben bir bira açtım pizzanın yanına, Aysun ‘iştahım yok’ dedi. İştahının olup olmadığını sormadım, kırmızı mı beyaz mı? Dedim. Cevap vermedi, gözlerini silmeye devam etti. Beyaz şarabı severdi. Bir kadeh beyaz şarap koydum, masaya çağırdım ve gelmezse kucağıma alıp zorla getireceğimi söyledim. Tam hareketlenirken geldi, masaya oturdu. Pizzayı bitirdik, tatlıları da yedik. Zorla da olsa yemişti… Ardından, masayı öyle bırakıp oturma odasına geçtik. Ağlamaktan gözaltları mosmor olmuştu. Bana şey dedi; ’Celal, ağır bir şeyler içmeye ihtiyacım var, rakı var mı evde?’ dedi. Dolaba baktım, yoktu. Evin çaprazındaki tekel açıktı ve benim biralarım da azalmıştı. Ben çıkıyorum ama gelince her şeyi anlatacaksın dedim. ‘Tamam, söz anlatacağım.’ Dedikten sonra kapıyı kapatıp çıktım, 6’lı bira paketlerinden 2 tane aldım. Frambuazlı votka vardı, Aysun’un sevdiği ondan da aldım. Düşündüm, viski çikolatayı da çok severdi, keyfini yerine getirirdi. Viski de aldım, rakıyı unutuyordum rakı da aldım. Yanına mezeler evde vardı, meze de aldım. Beyaz çikolataya alerjisi vardı, bolca bitter çikolata aldım ve eve doğru yola koyuldum. Camdan bana bakıyormuş, kapının otomatiğine bastı ve kapıda beni bekliyordu. Ama bakışı şey gibiydi; sanki, dokunsalar ağlayacakmış gibiydi. Kapıda beni gördü, benden önce içeri gitti ve kanepeye oturdu. Ben poşetleri tezgâha koyup, masayı hazırladım. Aysun’un hediyesi olan rakı bardakları vardı çıkardım ve dolaptan buz kutusunu çıkardım. Robot gibi geldi, oturdu ve benim de oturmamı söyler gibi gözleriyle işaret verdi. Oturdum, rakıyı açtı bardağın tamamını doldurmaktı amacı elini tuttum ‘yavaş gel’ dedikten sonra bardağındaki rakıyı pay ettim. Buzları koyup içmeye başladık, ilk bardağı dikti kafasına, suratında ekşime oldu hafiften rakı çarpmış gibiydi, biraz daha der gibi gözleriyle baktı ve merak ettim ne yapacağını bir duble koydum. Kafasına dikti yarısını içebildi, suratı iyice ekşidi kusacak gibi oldu, fakat kusmadı. Ben o sırada daha ilk kadehimi yeni bitirmiştim, sandalyesini yanıma çekti omzuma yattı ağlamaya başladı. ‘Anlat bakalım’ dedikten sonra başladı. ‘Celal, o, o, o… o gitti. Orospunun tekinin yanına gitti.’ O sırada çektiğim fotoğraf aklıma gelmişti, pc ye çoktan aktarmıştım. Biraz daha sonra göstermeyi niyetleştirmiştim. Cebinden bir fotoğraf çıkardı ve gösterdi, yanında bir kız vardı Mustafa’nın. Fakat bu kafedeki kız değildi, başka bir kızdı ve öpüşüyorlardı. ‘Celal, içip bana attılar fotoğrafı. Bu akşam, bu akşam yıldönümümüzdü. 1. yılımızı kutlayacaktık, o, o eve gelmedi bile.’ Laptop masanın biraz ilerisindeydi, açıp fotoğrafı gösterdim. Biraz daha şok oldu, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ben normalde pek ağlamazdım, onu o halde görünce ağlamaya başladım. İşte o zaman fark ettim, âşık olduğumu. İşte o zaman, onu sevdiğimi anladım. O geceyi, birlikte ağlayarak devam ettirdik. Sabah kalktığımda şişeyi devirdiğimizi fark ettim, ben masada sızıp kalmışım. O çayı koymuştu ve sabah kahvesini içiyordu. Önüme bir fincan kahve koydu ve şeyi sordu ‘dün gece neler konuştuk hatırlıyor musun?’ hayır da ne oldu ne söyledim? ‘Hiç, boş ver. Hadi kahvaltıyı yapıp yola çıkalım, daha fazla beklemek istemiyorum.’ Sanki, dün ağlayan o değildi, sanki dün aldatılan o değildi, yani o olamaz. O değilmiş gibi davranıyordu, ‘ben dün gece ne halt yedim lan!’ diye bağırmaya başladım kendi kendime, ona belli etmedim tabi. Kahvaltıyı yaptık, tıka basa doyduk. O çantamı bile hazırlamıştı. Kalktım, arabaya atladım. Ama aklımda şey vardı, gidip o herifle kavga etmek, Mustafa’yla yani. Bindik arabaya Eskişehir’e doğru yola çıkarken, Mustafa’yı gördüm. Aysun’un gösterdiği fotoğraftaki kızlaydı, el ele geziyorlardı. İndim arabadan, Aysun ‘ne yapıyorsun!’ derken, üstüne atladım. Yumruklamaya başladım, etraftaki esnaf ayırdı bizi. ‘Ne yapıyorsun lan, koduğumun manyağı!’ diye bağırdı. Adam mısın lan sen, o kızı niye aldattın amına koduğumun çocuğu diye bağırdıktan sonra, yanındaki kız tokat attı ve gitti. O sırada Aysun arabadan indi ve o da bir tokat attı yüzüne o itin, bir de tükürdü… ‘Celal, gel gidelim daha fazla kalmak istemiyorum’ dedikten sonra arabaya atladık ve yolumuza devam ettik. Aysun’la aramızda şöyle bir muhabbet geçti.
-Neden böyle bir şey yaptın? Dün neler konuştuk seninle, neden?
+Ne konuştuk? Bilmiyorum, söylemedin zaten. Hadi, hadi anlat da bileyim ne dedim.
-Sevdiğini söyledin, hatırlamıyor musun be adam? Senelerdir beni sevdiğini söyledin ya, gerçek değil miydi? Yalan mı söyledin lan bana?
+Ben… Ben, ben onu sana, sana söyledim mi? (yüz ifademden de anlamıştır diye tahmin ediyordum)
-Evet, söyledin! Ne oldu, ayıkken söylemeye cesaretin yok mu?
O sırada deli cesareti geldi sanırım, hatırlamıyorum ama arabayı yol kenarına geçirip öptüm onu. Hayatımda yaptığım ilk çılgınlık oldu, zaten toplamda iki tane var. Beni itmeyince, birkaç dakika öpüştük… Etraftakiler bizi izliyordu, kafamı çevirince fark ettim ve biraz utandık. Bir anda Eskişehir’e gitmekten vazgeçtim ve ilerden u dönüşü yapıp eve geri döndüm. Tam o sırada telefonum çaldı. Eskişehir’de bizi bekleyen firmanın müdürü Âdem bey arıyordu, hemen açtım.
-İyi günler Celal bey.
+İyi günler Âdem bey.
-Efendim, yola çıktınız mı? Geliyor musunuz?
+Evet Âdem bey, yoldaydım fakat acil bir işim çıktı ve geri dönmek zorunda kaldım.
-Ha çok iyi, ben de sizi o yüzden rahatsız ettim. Fuar’ımız bir hafta ertelendi. Önümüzdeki hafta sizi görmeyi çok isteriz, masraflarınız tarafımızca karşılanacaktır.
+Önemli değil, çok teşekkür ederim efendim, iyi günler.
-İyi günler…
Aysun’a döndüm ve ‘hayatımın en güzel ikinci günü’ diye bağırdım biraz. Ya şey, aslında biraz çığlık atar gibiydi, ortaya iğrenç bir ses çıktı ama olsundu. O anlamıştır herhalde. Yol üstünde çiçekçi gördüm, arabayı aniden frenleyip gidip, 11 adet gül aldım. (Hayatımda, en çok sevdiğim kişisin anlamına gelir) Yüzünde aptal bir gülümseme oldu, gülleri verdikten sonra ve bana şey dedi; ‘Celal, iyi ki varsın!’ Biraz afalladım, daha dün aldatıldı ve şimdi bana beni sevdiğini ima eder gibi davranıyor. Ya da ben şüpheci tavırla yaklaşıyorum, emin değilim. Her neyse eve vardık. Yukarı çıkarken, ‘o özel bifteğinden istiyorum beyefenciğim, bana onu ya pa cak sın…’ dedi. Sen yukarı çık, ben kasaba uğrayıp geliyorum, fazla bekletmem dedim. O sırada, arabaya binerken kasabı aradım ve dört adet biftek hazırlamasını söyledim. Yol üzerinde kilise vardı, sürekli şarap aldığım. Oraya uğradım ve bir şişe de şarap aldım. Kasap ben vardığımda biftekleri hazırlamıştı zaten, aldım ve parasını ödeyip arabaya bindim. Eve geldiğimde zile basacaktım, birden kapı açıldı beni bekliyormuş pencerede, yine… Asansöre bindim, hemen çıktım. Hah işte o sırada, karşımda onu gördüm, böyle insan farklı hissediyor anlatamam, ama ya işte öyle hissettim. Şarabı açmak için tirbuşonu aradım, çekmecedeymiş aldım ve açtım. Birer kadeh doldurup, içerken, bifteği şarapla sosladım ve tavaya koydum. Yavaş yavaş pişerken şarabı azar azar döktüm, çok pişkin sevmezdik hafif pişince aldım, tabağa koydum ve masayı hazır hale getirdim. Şarabı doldurdum ve yemeğimizi yerken onu izledim. Saygı duyulası bir güzelliği vardı. O akşam yemeği yedikten sonra o televizyonun karşısındaki üçlü koltukta film izlerken, sarmaş dolaş uyuya kalmışız. Sabah erken kalktım ve kahvaltıyı hazırlayıp öperek uyandırdım. Birkaç ay falan böyle sürdü, o güne kadar. Şeydi o günün tarihi; 09.03.2015… Akşam beklediğimiz bir film vizyona giriyordu, atladık arabaya, AVM’nin katlı otoparkına çıktık. Orada ellerimi tuttu ve biraz daha arabada kalıp konuşmak istediğini söyledi. Elinde bir mektup vardı.

‘’Celal, ben Aysun. Eğer bunu okuyorsan, bil ki ben çoktan ölmüş olacağım. Yanında ikiz kardeşim var, Cansu. Cansu’ya ben söyledim hayatına girmesini ve öyle devam etmesini. Kanserdim ben, Mustafa biliyordu öleceğimi. Sana söyleyemedim. Hayatımda hep Mustafa vardı doğru, fakat ben hep sana aşıktım. Hep seni seviyordum, sen, sen bir başkaydın. Her neyse, kardeşime iyi bak, Aysun…’’

Ağlayarak okudum bu mektubu, o sırada Cansu; ‘Celal, 6 sene oldu Aysun öleli, ben… ben… ben hep onun yerinde olmaya çalıştım, fakat dayanamadım. Mustafa iğrenç biriydi, sana bu oyunu oynamak zorunda kaldım. Aysun’un mektubuna, vasiyetine uydum. Bak, sen harika bir adamsın, tanıdığım en güzel insansın. Ama ben artık dayanamıyorum. Olmuyor. Beni değil, Aysun’u seviyorsun sen. Ben artık bu oyunu oynamak istemiyorum. Onun ölüm yıldönümünde sana bu mektubu verdim ve seni sevdiğimi söylüyorum. Aysun hiç beni anlatmamıştır sana, beni hep gizleyip saklardı o. Fakat, bana hep seni anlatırdı. Ben onun seni anlattığı sene aşık oldum. Ben senin hayaline aşık oldum yıllarca. Eğer git dersen anlarım, ama kal de yalvarırım, benim sana olan hislerim gerçekti ve öyle olacak. Lütfen, izin ver seninle olayım. ‘ Gözlerimdeki yaşı silip birkaç şey geveledim ve biraz yalnız kalmak istediğimi söyledim. Arabanın ve evin anahtarını ona verdim ve yarın onu bulacağımı söyledim. Gittim bir meyhaneye, saatlerce içtim. Daha fazla içmek için kustum ve tekrar içtim, tekrar kustum, tekrar içtim… Sabah gözümü evde açtım, Meyhane sahibi Hulusi abi onu aramış. Beni eve bırakmışlar. Sabah kalktığımda, karşımda o vardı. Beni beklemiş sabaha kadar. Öyle görünce dayanamadım, sarıldım öptüm kokladım, saçlarının kokusunu içime çeke çeke kokladım. ‘Gitme, kal yalvarırım! seni istiyorum…’ Böyle birkaç sene devam ettik, başlarda Aysun’un emaneti olduğu için onu seviyordum, fakat sonraları iyice bağlanmaya başladım ona. Şimdi diyeceksiniz bunu neden anlatıyorsunuz. Saat 02:00 tarih 09.03.2017 Aysun öleli 13 yıl oluyor. Ve ben onun şerefine, onu son kez anmak için bunları yazıyorum ve karıma sarılıp yatıyorum. Diyeceğim şudur; bir insan ölünce veya gidince hayatınız bitmiyor, aksine yeniden başlıyor. Aysun gitti Cansu’m geldi. Hoş geldi, iyi ki geldi, onunla ben bana geldim…

50 ways to practice self care when your mental health is crap

1. Snuggle an animal.

2. Pet others animals in public… with permission.

3. Say yes to a meal with a friend you love dearly.

4. Take a sick day from work. Don’t feel bad about it.

5. Dust a book off your shelf and read it. Or, at least read a few pages.

6. Go to work, do your best, and tell someone you’re struggling.

7. Take frequent breaks at work, even if they’re just to take a deep breath in the bathroom.

8. Read body positive blogs like the Fuck It Diet, Love, Food, and Bawdy Love.

9. Make yourself a cup of your favorite flavor of warm tea.

10. Make yourself tea, then add a bunch of ice cubes to the cup. Feel the sensations of the temperature.

11. Sit outside and stare at the sky. Lay in the grass if you can.

12. When your attention spans lasts 5 minutes, be okay with coming back inside.

13. Say no to someone asking you to do something you don’t want to do.

14. Avoid toxic people while you’re hypersensitive. Sometimes this means family.

15. Say no to events that will trigger you.

16. Be ok with many nights feeling like you’re acting selfishly by saying no.

17. Ask a friend if you can come crash on their couch and have a slumber party.

18. Bring popcorn and fuzzy socks to said slumber party.

19. Cook a simple meal from scratch with one of your favorite ingredients. (I made cardamom baked pears recently- YUM and super easy)

20. Do some therapeutic writing. Prompts can be found through a quick google search.

21. Donate books you don’t read anymore.

22. Workout for 15 minutes.

23. Don’t work out.

24. Don’t beat yourself up about not working out.

25. Mindfully eat a meal.

26. Totally un-mindfully scarf down a bunch of sweets. (I’ve been really into vegan ice cream lately).

27. Stop reading a book that you started and feel obliged to finish.

28. Pick up a new book that you’re excited about.

29. Only do exercise that makes your body feel good. (For me, simple stretching is all sometimes.)

30. Avoid exercises you think you “should” be doing. (Cycling hurts my knees. I hate cycling. I don’t do it).

31. Take “should” out of your vocabulary entirely. Quit “shoulding” on yourself.

32. Tell your partner how they can best support you.

33. Tell your roommate how they can best support you.

34. Donate clothes that taunt you or that you no longer wear.

35. Go to Goodwill and find a lovely outfit that fits great.

36. Take a nap. Don’t set an alarm.

37. Lower your expectations of yourself. Be ok with being mediocre right now.

38. Go to a 12 step meeting or a support group.

39. Call or text an old friend to meet up over a cup of coffee.

40. Buy a coloring book and some crayons. Color away.

41. Practice a 3 minute guided meditation.

42. Do a Pinterest DIY project with an old shirt that no longer fits.

43. Laugh if said Pinterest project ends up disastrous (mine usually do).

44. Binge watch Netflix. Watch a show that’s silly and not too emotional.

45. Throw your to-do list in the trash for a day.

46. Go for a gentle stroll.

47. Blast music that matches your mood (for me, this is often Slipknot or Katy Perry interchangeably).

48. Make a gratitude list about things you’re grateful for in your life.

49. Make a gratitude list about body parts of yours you’re grateful for and why.

50. Put on some nice scented lotion.

I chcę coś takiego z Tobą, przez co nie będę mógł zasnąć przez całą noc, chcę coś takiego przez co będę myślał i się zapominał, we wszystkim. Chcę coś takiego z Tobą, co sprawi że będę czuł się żywy, dopełniony.
Chcę własnie coś takiego z Tobą.
— 

22:15 05/04/17 

kiedyś tak

6

Heathers: the Musical

BareStage Productions, UC Berkeley

April 14, 15, 21, 22, 28, 29 at 8pm.

April 16, 23, 30 at 5pm.

tickets.berkeley.edu

We open tonight, it’s gonna be SO very.

No Strings (V)

Author: kpopfanfictrash

Pairing: You / Jimin

Rating: PG-13

Warning: Excessive drinking 

Word Count: 4,010

Summary: It started off as such a simple question. How to know if you’re bad in bed? Of course when you asked, you didn’t imagine Jimin would actually answer.

Originally posted by jiyoongis

Keep reading

Dear Fellow Otayuri Shippers:

It’s been exactly a month since episode 10 of Yuri!!! on Ice aired and our darling prince Otabek Altin was introduced to the anime, which gave birth to the Otayuri ship. I am so, so proud that in this one month, we have collectively built an Otayuri empire with hundreds and hundreds of fic, artwork and just content in general! Thank you all so much for being in this fandom with me and making it absolutely magical!

To commemorate our one month anniversary, I decided to break down and record just exactly how much screen time Otayuri got in the anime…

Episode 10:

5:11-5:19 (8 seconds) - Otabek notices Yuri standing in the corner after turning down JJ’s offer to have dinner together. Yuri aggressively reacts by calling Otabek an asshole and asks him what he’s looking at. Otabek just turns around and walks away. Yuri looks after him with a look of bewilderment.

9:39-10:15 (34 seconds) - Yuri is hiding in an alleyway from his fans. Otabek appears and tells Yuri to get on the motorcycle while Yuri looks freaked out. Yuri realizes who Otabek is and Yuri’s fans find him in the alleyway. Otabek asks Yuri if he’s coming or not. Yuri stares at Otabek. He then gets on the motorcycle and Otabek drives away while Yuri’s fans take pictures. Yuri looks up at the sky, probably wondering about Otabek and his intentions. The news that the hero of Kazakhstan “kidnapped” the Russian Fairy goes viral.

10:15-11:41 (1 minute 26 seconds) - Otabek and Yuri walk up the stairs to the top of a beautiful structure. Otabek tells Yuri about their shared past and his own past. He tells Yuri that he thinks that Yuri has “the eyes of a soldier.” Yuri shares some of his own past in return. Yuri asks Otabek why he came and approached him. Otabek tells Yuri that he just thought that they were alike. He then asks Yuri if he’s going to become friends with him or not. Yuri looks shocked. However, Otabek and Yuri eventually clasp and shake hands, while being bathed in the Barcelona sunset.

15:01-15:03 (2 seconds) - Mari and Minako-sensei spot Otabek and Yuri having tea together, and they watch through the shop window as Yuri speaks enthusiastically to Otabek and Otabek listens fondly with a small smile on his face.

15:13-15:14 (1 second) - Otabek and Yuri are shown sitting next to one another during the group gathering.

15:19-15:22 (3 seconds) - Yuri turns to Otabek and asks with a look of disgust why they all had to get together.

17:58-18:02 (4 seconds) - Otabek and Yuri walk away from JJ side by side.

Episode 11:

14:53-14:55 (2 seconds) - Yuri yells “davai!” at Otabek and Otabek responds with a thumbs up.

15:45-16:02 (17 seconds) - Otabek reminisces about his time training at Yakov’s summer camp in St. Petersburg and his impression of young Yuri.

15:45-15:47 (2 seconds) - When Sara mentions how Otabek is different now, the shot pans to Yuri and zooms in on his face.

16:16-16:19 (3 seconds) - Yuri looks shocked and then impressed by Otabek’s triple axel, his lips curling up into a smirk.

16:26-16:28 (2 seconds) - After watching Otabek complete his quad toe loop flawlessly, Yuri smirks and says “heh…?”

17:38-17:39 (1 second) - Yuri utters a happy little “yeah” after seeing Otabek’s score.

Episode 12:

17:10-17:13 (3 seconds) - Otabek shouts “davai!” to Yuri, and Yuri responds with a thumbs up.

19:49-19:50 (1 second) - Otabek claps while watching Yuri’s free skate, a small smile on his face.

Total: 2 minutes 48 seconds

Y’all. WE BUILT A FUCKING EMPIRE OFF OF 2 MINUTES 48 SECONDS OF SCREENTIME??? THAT’S LITERALLY SO AMAZING HOLY SHIT??? I AM SO FUCKING PROUD OF US!!! LET’S KEEP UP THE GOOD WORK!!! <3