2. sayfa

.
— 

gece. 126 sayfa, 2. paragraf.

Benim yanacak canım kalmadı. bir kez daha kırılmayı kaldıramam, korkuyorum. korkuyorum birine gitmeye, korkuyorum yeniden sevmeye. sarılmaktan, koklamaktan, öpmekten korkuyorum. ya anlıyorsun değil mi beni? anla ne olur, ben korkuyorum senden. belki benim tek şansım sensin, cesaretim yok affet. özür dilerim, özür dilerim affet.

2

Dolabımı karıştırırken 9. sınıf defterimin arkasında bulduğum yazı.
Bu çocuk ben ne istesem elinden geldiği kadar yapardı. Baya samimiydik. Çok saçmalardık ama baya da eğlenirdik. Şimdi ise zaman değiştirdi bizi. Ne o benle eskisi gibi samimi bir arkadaş, ne de ben…
Geriye de 1-2 sayfa yazı kalıyor işte.

9.2.16

     Yeni bir sayfa açmak için, yazmış olduğun sayfaları koparman gerekirmiş. Senarist ve yönetmen Burak Aksak’ın dediği gibi; “İsimleri unut. Yüzleri, sesleri, kokuları filan. Geçmişine asfalt dök. Yürüyebilmek için buna ihtiyacın olacak” Bugün oturdum, kendimi ‘stalk’ladım. Attığım postalara, yazdığım yazılara baktım, saatlerce. Kendi yaşamış olduğum duruma ayrıca üzüldüm, kahroldum. Neler de geçmiş aklımdan, neler düşlemişim. Meğerse bunca yazıyı, düşünceyi tek bir şey için paylaşmışım. 

Yanacağız ikimizde ateşte 

Bir kıvılcım yeter hazırım bak” 

   Kimileri oturur saatlerce, kimileri oturur günlerce bir hayali düşler. Ben aylarca düşledim. Aptalca akan gözyaşlarımın haddi hesabı yok. O kadar çok ağladım ki, sesimi benden başka duyan olmadı. O kadar çok çabaladım ki, çabalarımı benden başka gören olmadı. Her şarkıda anlam buldum, her şarkıda tekrar ağladım. Ağladıkça kendime kızdım. Gece parıldayan bir yıldız görsem anlam aradım. Kendi kendime gelin güvey oldum, gelin güvey oldukça umutlandım, umutlandıkça tekrar üzüldüm. Aylardır beslediğim hayalim, beni olmayacak umutlar besleyip, kendimi değersiz hissetmemden başka bir işe yaramadı.

“Ve seni ben, seni ılık bir esinti sanmıştım
Kapılmalıydım, kapılmalıydım rüzgara”

     Tek bir kişi dışında herkese gözlerim parıldayarak anlattım, bahsettim. Çünkü içimde taşıyamıyorum, taşıyordu içimden. Ben bir hayale tutulmuştum. Bunun övünülecek hiçbir yanı yoktu, çünkü canım öylesine yandı ki. Bana kalsa her şeydi, ama dışarıdan bakıldığında “paranoyak, histerik bir şey mi bu?” idi. Bazı anlar vardır hayatta, saniyesi saniyesine hatırlarsın. Asla aklından çıkmaz. O cümle benim içime öyle oturdu, öyle canımı yaktı ki; o anki hissetiklerimi, kalbimin kırılışını hala unutamıyorum, silemiyorum içimden.

“Muhtemel aşk için, virane oldum 

Bir an-ı aşk ömrüme, divane oldu”

     Paranoyak veya histerik değildim ama kesin mazoşisttim. Ucunda ışık olmayan bu tünelde, mutluluk aramanın başka karşılığı olamazdı çünkü. En çok bağırdığım zamanda, her şey sağırdı bana karşı. O kadar çok istiyordum ki bir adım atılmasını bana. Binlerce adım atmaya razıydım karşılığında. Ama ne bir adım görebildim, ne de dertlerime bir deva. Çok önceden duyduğum o güzel sözler çınlardı kulağımda ‘geceyi aydınlattığıma dair’, ama artık o sözlerin söylenmiş olduğundan şüphe edecek durumdayım.

“Yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş beklemekte 
Acılar gözlerini dikmiş üstüme nöbette”  

   Üzgünüm, kızgınım ve en çok da kırgınım. Başkasına değil, kendime. Her şeyi üstüme alındığım için, “Acaba bu bana mı?” mı diye aptalca düşündüğüm için. Olmayacak şeylerin peşinden koştuğum için. Sadece bir tebessüm için hediyeler, planlar hazırlayıp; karşılığında duyduğum en sıradan kelimeyle umut dolup, taştığım için. 

“Her şeyi al
Bana beni geri ver
Bir şansım olsun”

     Reva değil bana hayaller, umutlar, hisler ve duygular. Artık geçmişime sünger çekiyorum. Geride bırakıyorum kendimi, hislerimi, düşlerimi, umutlarımı ve yaşanmadan biten; içimdeki büyük, kendime bile itiraf edemediğim, etmek istemediğim ‘o his’si. Aylardır boğazıma düğümlenen onca şeyi yutkunmaya başlıyorum. İçinde bulunduğum depresif durumdan, kendimden önce arkadaşlarımı kurtarmanın zamanı geldi. Çünkü kafaları öyle şişti ki, benden önce onlar rahatlayacak. Gerçekleşmesini çok istediğim, hayatımın geri kalanını adayabileceğim hayalimi çöpe atıyorum.  

“Ne sevmekten korkmak, ne zulümden

Bize yakışmaz”   

     Bunları yazıyorum, çünkü herkese yapbozun bir kısmını anlatabiliyorum. Bu yapbozu kimseyle tamamlayamıyorum. Bu sebeple oturup yazıyorum ki; kimseyle bitiremediğim, eksik kalan şu yapbozu son kez tek başıma toparlayıp, rafa kaldırabileyim.

3

“Jon dizlerinin üstüne düştü. Hançerin kabzasını buldu ve bıçağı saplandığı yerden çıkardı. Yara, soğuk gece havasında tütüyordu. “Hayalet,” diye fısıldadı Jon. Acıyla sarsıldı. Düşmanına sivri ucu sapla. Kürek kemiklerinin arasına üçüncü hançer saplandığında, Jon inledi ve yüzüstü karın içine düştü. Dördüncü hançeri hiç hissetmedi. Sadece soğuk vardı.”
Ejderhaların Dansı Kısım 2, sayfa 564

70 liraya kitap aldım 1000 küsür sayfa 2-3 kilo civarı. Verdiğim paraya acımıyorum çünkü aynı zamanda silah olarak kullanılabiliyor. Kafaya aduket biçiminde atarsanız headshot yapıp kafa uçurabiliyorsunuz. Eğer yakın temas girerseniz bayıltıcı, boyun kırıcı, kafatası ezici özelliklere sahip. Baştaki sayfadan son sayfaya geçmek yaklaşık 1 dk sürse de sırf silah özelliği için katlanabiliyorsunuz. Kolay mı 70 liraya ruhsatlı silah ay pardon ruhsatlı kitap almak...