17 ağustos 1999

Bir gümbürtüyle uyandık. Sonra sallanmaya başladık. O yaşıma kadar deprem nedir bilmeyen ben deli gibi korktum tabi. Korkudan midem bulanıyor, öğürüyor ama kusamıyordum. Babam deli gibi kova arıyor, annem beni sakinleştirmeye ve giydirmeye çalışıyor, ablamlar da odalarında birbirlerine sarılıp kelime-i şehadet getiriyor. Işık aramışlar, açılmamış, duvarda hissetmişler depremin şiddetini. Çıkamayız sanmışlar. 

Herkes kendi paniğindeyken deprem bitti, sarsıntı durdu. Komşular geldi kapıya çıkmıyor musunuz diye. Çıktık. Binalardan uzaklara kaçtık. Bornozuyla, geceliğiyle, ayağında terliğiyle çıkmışlar insanlar can havliyle. Sonra dedemler geldi. Battaniyeye sardılar beni. Ben titriyordum babaannemin kucağında. Kulağıma “gaz kaçağı varmış”, “babama ulaşamıyorum” “şu ne yaptı acaba” “hatlar kilitlenmiş” konuşmaları çalınıyordu. Ben titriyordum. Adı deprem'miş. 

Çok yıldız vardı o gece. Çok. Hatta o kadar çoktu ki yıldızlar, başımıza düşecekler sanıyordum. Sonra başka yerlerde, başka insanların başına binaların yıkıldığını öğrendim. Öldüğünü öğrendim insanların. Kurtarılmayı bekleyen insanların olduğunu kiminin kurtulup kiminin de toza bulanmış bedeninin çıkarıldığını öğrendim. 

Ben şanslıydım. Sadece hissetmiştim. Depremi yaşayanlar ne yapsındı? Çadır kentler, prefabrik evler, enkaz yığınları… 

Bana o günden bir deprem korkusu kaldı ama yakınlarını kaybedenlere her yıl daha da büyüyen bir acı. 

17 Ağustos 1999.

Her yıl bu tarihe geldiğimizde birçoğumuzun içini bir burukluk kaplıyor, aslında o günü yaşayanların içindeki burukluk hiçbir zaman geçmiyor, içlerindeki acı dinmiyor. O deprem de biz Bolu'daydık, küçüktüm daha, ilkokula gidiyordum. Depremlere alışıktık aslında, ufak ufak sallanırdık arada, ne demek olduğunu biliyorduk. O gün, doğduğumuzdan beri bana ve kardeşime bakan teyze balık yapacaktı, annemse kabak yemeği yapacağını söyledi, ben de kabak yemek istemiyorum diyerek, karşı apartmana gittim. Oturduk bir güzel hamsimizi yedik, ellerim, ağzım, burnum her yerim yağ olmuştu, çünkü hızlı yemiştim bir an önce eve gidip kardeşimle oyun oynayacaktım. Herkesten önce masadan kalktım, ellerimi yıkamak için tuvalete yöneldim, kapısı bir türlü açılmayan tuvalete. Acele ediyordum, kapıyı biraz daha açamasaydım eğer çıkıp gidecektim eve. O arada Sevgi abla geldi, bize bakan kadının kızı. Tuvalet kapısını açamadığımı fark edince yardıma gelmiş, tam benim yanıma iki adımı kalmıştı ki, olan oldu. Bir an da yer ayağımızın altından kaydı, bir hışımla beni kolumdan çekerek kilerin kapısının altına çöktük. Kollarıyla beni koruyordu, bir yandan bağırıyordu evdekiler ve sonra deprem durunca, Sevgi abla beni kolumdan tutup çıkardı, inmemiz gereken tam 5 kat vardı ve inecek merdivenler paramparça. Her adımımı attığımda daha çok yuvarlandım, yeniden ayağa kalktım, sonra bir daha yuvarlandım. Apartman kapısını gördüğümde sanki çıkamayacakmışız gibi geldi, korktum. Apartmandan çıkıp sitenin bahçesinde toplandık, herkes oradaydı, en yakın arkadaşlarım babalarına sarılıp ağlıyordu, kimisi bayılmıyştı. Asker amca vardı, üzerine çatıdan bir parça düşmüştü, midesi delinmişti kanlar içindeydi. Babamın çok yakın arkadaşıydı, üzülmüştüm ama daha üzücü bir şey vardı. Annemleri göremiyordum. O iğrenç kalabalıkta onları göremiyordum, avazım çıktığı kadar ağladım, bağırdım. Sonra üst komşumuzun kucağında kardeşimi gördüm, yukardan inerken onu kapıp inmiş. Hemen koştum, o da ağlıyordu. Arkasından annemle babam da geldi, derin bir oh çekmek istedim, çektim de ama içimden, çok içimden. Çünkü Emre benim kadar şanslı olamamıştı. Babası yerde yatıyordu. Çocuksun, çocuğuz daha anlamıyoruz hiçbir şeyi. Şansımız vardı bizim, iyi evlerde oturuyormuşuz, birkaç hasar dışında bir şey yoktu sitede ama okulum, ama diğer binalar. Bolu'da yerle bir olmuştu adeta. Bakkala giderken hep uğradığım bir teyze vardı, onun bir evi yoktu. Bakkal amcanın da bir evi yoktu artık, evini geçtim bakkal amca da yoktu. 17 Ağustos 1999. Benim gibi şanslı olamayan binlerce insanın hayata tutunmaya çalıştığı o gün. Nasıl unutulabilir ki? Sonbahar gelecekti, sonra kış, ne yapacaktı bunca insan, nerede kalacaktı. Askeriye bizim eskiden oyunlar oynadığımız, koşuşturduğumuz parka çadır kurmaya başladı, iki odalı çadırlar, her yer yemyeşil oldu, içleri de turuncuydu ama bizim içlerimiz simsiyah. Annemler kıyamadı bize, o soğukta orada olmamıza kıyamadı, Konya'ya gönderdiler halamın yanına, tam 3 ay. 3 ay boyunca sadece telefonla konuşabildik, belki 1-2 kere yanımıza geldiler, tam hatırlamıyorum. Daha sonra oradan Zonguldak'a geçtik, 1,5-2 ay da amcam baktı bize. Beni zorla okula götürürdü amcam, öğretmen olduğu için. Arkadaşlarım olmasını isterdi, kendime gelmemi ama ben kimseyi sevmiyordum, kimseyle anlaşamıyordum. Çünkü bana nerden geldin, neden geldin diyorlardı, yeni olduğum için anlatmak yerine kaçıyordum. Onca aydan sonra Bolu'ya döndük, askeriye her şeyi düşünmüştü depremzedeler için. Prefabrik evler yapılmıştı bir sürü, Rus Pazarı'nın yerine. Kuaför bile koymuşlardı o alanın içine, insanlar normal yaşantısından geri kalmasın diye. İlk kez bir asker kesmişti saçlarımı, hiç beğenmemiştim ama sesimi de çıkaramamıştım, korkuyordum kızar diye. Prefabrik tuvaletler vardı, kuyruğu hiç azalmayan. Çadırların içinde acı ve bir o kadar da kenetlenmiş ailelerin yaşantıları vardı. Döndüğümde öğrendim, öğretmenimin de artık olmadığını. Yine en yakın arkadaşlarımdan Damla'da, taşınıp gitmiş çoktan. Fırat vardı, çocuk aklımda seviyordum onu, onlar da gitmiş. Sonra bizimde gitme vaktimiz geldi, sene 2000. Ankara'ya adım attık, inanamıyordum gözlerime, kocaman bir şehir burası. Bolu bunun yanında şehir bile olamazdı, belki de sadece bir mahallesi. Ankara'da deprem olmaz dediler biz giderken, yüzüm güldü, deprem olmayacak diye içim rahattı ama aslında üzerinden 14 yıl geçse de benim içim hala rahat değil. Çünkü ben bu depremin şanslılarındandım, yakınım olan kimseyi kaybetmedim, akrabalarımız, dostlarımız nefes almaya devam ediyordu ama bir insan içindeki kocaman bir boşlukla ya da acıyla, nasıl rahat nefes alabilir, orasını siz düşünün. Bazen birkaç dakika görüşmek için beni yorma dersin ya arkadaşına ya da birkaç saniyeyle kaçırırsın son treni, işte o enkaz altında kalanlar birkaç saniyenin ne demek olduğunu öyle iyi bilir ki, onları unutursanız eğer, onlar bir kez daha enkaz altında yaşamla pençeleşir.

17 Ağustos'ta yakınlarını kaybeden herkesin başı sağolsun, böyle bir felaketi bir daha yaşamamak için önlemler alıyoruz diyenler de, muhtemelen yakınlarını kaybetmeyenler, o çadırlar da aylarca yaşamayanlar ve o deprem anına hiç tanık olmayanlardır. Bir kez daha yaşamak istemiyorsak eğer, elinizi yeniden vicdanınıza koyun.

Hayatını kaybedenleri de rahmetle anıyorum. 

Ve ben, o günden sonra hamsiyi bir türlü sevemedim. Ve eğer ellerimi yıkamadan, aceleyle asansöre binip eve gitmek isteseydim, bugün burada bunları yazamayacak, ben de rahmetle anılanlardan olacaktım. Şimdi anladınız mı birkaç saniyenin önemini, birkaç dakikanın yaşamı nasıl değiştirdiğini…

12 sene önce ve bugün, Yalova

O sabaha gözlerimi kaldırımda açmıştım, gerçi ufak depremler yüzünden doğru düzgün uyuyamamıştık korkudan… Bizim bina az hasarlı olarak atlatmıştı depremi fakat hemen bitişiğimizdeki teyzemlerin apartmanı ağır hasarlıydı. Korkudan bir seneden fazla çadırlarda, barakalarda yaşayacağımız dönemin ilk sabahıydı..

O gece… bir kaç gündür deprem söylentileri vardı, fakat depremin ne olduğunu bilen yoktu.. Çocuktuk her gece olduğu gibi gece yarılarına kadar sokakta oynamıştık.. Bir çocuk vardı “biz deprem olcakmış lan” diye dalga geçerken o ağlayarak hep eve kaçıyordu.. daha önceden bir şeyler yaşamıştı belli ama çocuktuk anlamazdık ki. Evlere dağıldık uyumak üzere, daha derin uykulara dalamadan belki de deprem vurmuştu, annemin babamın bağrışlarını hatırlıyorum, sonra apar topar dışarıya çıkarıldım zaten..

Küçüğüm diye babamlar beni hiç bir yere götürmemişlerdi o yüzden aklımda kalan enkaz görüntüleri yok ama kulaktan dolma bir sürü hikaye anlatabilirim. İyi ki de yok çünkü o tarz görüntülerden çok fazla etkilenen birisiyim. Daha sonra aklımda kalanlar , kızılay çadırları, mahalleye gelen erzak yardımları, yemek yardımları, okulun bahçesinde kurulan çadırlarda ders görme, hayatımın ilk karını barakada kalırken görme…

Dün gece… öyle hem yürüyüş için hem de bi bakınmak için yalova sahildeki deprem anıtının oraya gittik, önde bir meşaleli grup vardı, biz onlara yetişene kadar deprem anıtına aynı anda varmış olduk.. varır varmaz megafonla bir adam “sesimi duyan var mı?” diye üç kez peşpeşe bağırdı.. tüylerim diken diken oldu da bu da neydi ki ? neden buna sebep olmak zorundaydı ki ? zaten oraya kadar gelenler depremi unut(a)mayanlardı.. onun sesi kesilince alttan ağıt tarzı acı verici bir müzik çalmaya da başladı.. tam tuz biber oldu yani. gözlerim doldu da buna da ne gerek vardı ? bi anlam veremedim daha fazla bu acılara dayanamayıp oradan ayrıldık.. şaşkındım!

Jargon Fanzin, Sayı 3
Tuncay Kızılaslan - Sesimi Duyan Var Mı


Hiç bitmeyecek gibi yaşıyoruz, hiç sonu yokmuş gibi… Dünya telaşını sarmışız başımıza, yürüyoruz. Hafızamızın gücü yettiği kadar geçmişimizi yanımızda taşıyoruz. Çoğunu unutuyoruz. Unuttuklarımız aslında hiç olmamış gibi yürüyoruz. Halbuki ufak bir sarsıntı kendimize gelmemiz için kafi. Daha büyük sarsıntılar, daha büyük şeyleri hatırlatıyor. Daha da büyük sarsıntılar, bizden alıp götürüyor. 17 Ağustos 1999… 45 saniye. Şimdi zihninizi tamamen boşaltın. Aklınıza gelen her şeyi bir kenara koyup 45 saniye ara verin.

Aileniz, eşiniz, dostunuz, arkadaşlarınız, yakınlarınız size ne kadar uzakta olabilir? Daha birkaç saat önce beraber kahkahalar attığınız, birbirinize bağırdığınız, saçını çektiğiniz, kolunu ısırdığınız, yanağını sıktığınız, tartıştığınız, dans ettiğiniz, şarkı söylediğiniz, sus pus oturduğunuz, okey oynadığınız, çekirdek-çiğdem çitlediğiniz, çay içtiğiniz, kitap okuduğunuz, nefes aldığınız, yutkunduğunuz, birlikte bir şeyler yaptığınız insanlar uykularına çekilmişlerdi yavaşça. Sonra… Sonra, sonrası derin bir uçurum… Girildikten sonra nereye varılacağı belli olmayan kara delik… Tünelin sonundaki ışıktan bahsedip dururlar hani, o ışık ne ola ki şimdi şu kara gecenin ortasında gözlerimizi kamaştıran? Ah! Uykunun ortasında gelen yıkım… Medeniyetin betonlarından bahsediyoruz, hangi medeniyet? Medeniyet nasıl bu kadar çaresiz bırakabiliyordu insanları? Doğa Ana’nın verdiği hasar bize ne öğretmeye çalışıyordu? Biz neden öğrenciydik ki zaten? Görüntüler zihnimi yıkıyor, insanların söylediği cümleler sanki üstüme üstüme yıkılıyor… En üst katın balkon lambasına zeminden ulaşabilmeniz için aşağıya, evet aşağıya eğilmeniz gerekli. Eskiden sıra sıra duran binalar, şimdi sarhoşların zilyon kafayla birbirlerine tutunmaya çalıştıkları vaziyette ayakta duruyor gözüküyorlar. Kolonların arasından ezilmiş oyuncakların sesleri yankılanıyor gecenin karanlığında. Elektrik? Yok. Telefon? Yok. Zifiri karanlık gece, sadece yıldızların ışığı, hatta söylentilere göre onlar dahi yok. Birkaç saat önce beraber olduğunuz, nefes aldığını bildiğiniz insanlar, o karton[!] duvarların arasında, nefes alıyor mu almıyor mu haberiniz, yok. Siz neredesiniz? Orası da muamma… Yıkımla beraber uyandığınızda odanız eski yerinde değil, birkaç metre ötedeki duvarların arasına sıkışanlardan ses geliyor gibi. Yaşarken cehennemi tatmak daha nasıl olabilirdi, bilinmez. “Gemide” filminden bir repliktir “Bu dünya iki şeyden yıkılacak; bi’ binadan bi’ de zinadan. Allah sonumuzu hayır etsin. Mahşer günü bütün binaları deniz geri isteyecek. Batan bütün memleketler gibi. Deniz, kumu önünde sonunda geri alacak. Çaresi yok bunun.”. Bir televizyon kanalında bir gün önce yayınlanmıştı film. Acı tesadüf, çok acı…


Sesimi duyan var mı?.. Orada kimse var mı?..

11 aylık kardeşi ve 21 yaşındaki abisini bina çöktüğü anda kaybeden Bahar, kendisini kurtarmaya çalışan hiç tanımadığı bir amcasına sesleniyor: “Amca n’olur kurtar amca. Küçük kardeşim öldü amca sesi çıkmıyor. Abim ön tarafta yatıyordu…”. Amca ne yapsın, ağlaya ağlaya bir delik açarak kurtarıyor Bahar’ı… Bahar annesi ve babasına ise 15 saat sonra kavuşuyordu, şanslı olarak. Onun kadar şanslı olmayanlar da vardı…

Enkaz altında yüz binlerce insan yatıyordu. Kimisi sağ, kimisi ise çoktan son nefesini vermiş… Sağ olanlar, yardım geliyor mu gelmiyor mu çaresizliği içerisinde sadece bekliyorlar, başka bir fiil gerçekleştirmek namümkün. Sıkıştıkları yer el verdiğince çığlıklarla, iniltilerle, ellerine alıp duvarlara vurarak ses yaptıkları eşyalarla-bina parçalarıyla seslerini duyurmaya çalışıyorlar.

Ufak bir boşlukta sadece kafası görünen bir depremzede üzerine atılan bisküvilerle hayatta kalarak, oradan çıkarılmayı bekliyordu. Ve söyledikleriyse… “Gecenin bir yarısıydı. Artık, saat kaç olduğunu bilmiyorum, karanlıktı. Karanlıktı abi… Üzerimde kiriş var. Yardım bekliyorum, bir türlü gelmiyor nedense…”

Başka bir enkaz yığınının altında, hiç tanımadığı yaşlı bir kadını kurtarmaya çalışan delikanlının başarılı olup olmadığını ise bilmiyoruz… “-Teyzecim söz bak çıkartıcam seni buradan. Sen sakin ol, söz veriyorum bak söz yani… Burnundan nefes almaya çalış kımıldama. Burnundan nefes almaya çalış teyze… Teyze duyuyor musun beni? Teyze… Teyze bak rahatlamak için su veriyim istersen? Bak yardım gelecek söz dedim seni kurtarcam ben ya…” derken hem onun gırtlağı düğümleniyor, hem de yazmaya çalışırken benim gırtlağım…

“Yaklaşık 40–50 civarı insan var. Burası yatakhaneydi… Ben olayın başından beri buradayım. Şu ana kadar 4–5 ceset ancak çıkarabildik. Çünkü paspas olmuş vaziyette hepsi. Çok büyük bir baskı var. Taşları kaldıramıyoruz bu kadar alet edevata rağmen. Şimdi benim söyleyeceğim mesajım şu esasen; buradaki görev yapan personel sağ ve sonuna kadar çalışacak. Aileleri merak etmesin onları. Biz bugünler için buradayız. Sonuna kadar çalışacağız.” Deniz yüzbaşının kısık sesindeki ve söylediklerindeki çaresizlik, acının ne kadar büyük olduğunu gösteriyordu.

Enkaz altından sağ çıkarılan bir başka isim, Tuğçe. Annesi inanamıyordu onun kurtarıldığına. İnsan neye inanabilir ki o an? Nasıl direnebilir? Annesi ancak Tuğçe’nin yanına gittiğinde inanabilmişti. Sevinip sarılamadı bile annesi, ağlamaktan sesi çıkmıyordu. Yalnızca Tuğçe’nin ayaklarını öpebilmişti…



Sevinçler, üzüntüler, ağıtlar, ağlamalar, şükürler… Kısa süre içerisinde ne kadar duygu yaşanabilirse yaşandı o gece ve sonrasındaki gece ve günlerde.

Kayıplara ağlarken kendinizi bir anda bir yakınınızın kurtarılmasına sevinip ağlarken buluyordunuz…

Olayın daha da yoran bir tarafı var ki… Yaşamın devam ettiğini öğreniyorsunuz. Yaşamaya devam ediyorsunuz. Yanınızda kalanlar için yaşıyorsunuz, onlar da sizin için yaşıyorlar… Ne yapılabilirdi ki? Kimi zaman umut dolu bir cümle olabilecekken “Hayat devam ediyor”, bu deprem cümlenin sıfatını değiştiriyordu… Artık aklınıza ne gelirse. Allah bir daha hiç kimseye bu acıları yaşatmasın…


“Allah, yeniden başlayanların yardımcısıdır.”

“[…] Bu çöken binaların altında kalan insanlar için durum hiç de iyi olmaz. Ölenler ölür, yaralananlar bazen günlerce yardım gelmesini beklerler. Böyle durumlarda büyükler, çocukları korkudan dehşete düşmesin diye ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Göçük altında kalmış bir baba örneğin, kızından bulundukları karanlık odanın bir sinema salonu olduğunu hayal etmesini ister. Onlarca metre uzaklıktaki ufacık bir çatlaktan sızan ışığın aslında bir projeksiyon makinesinden geldiğini, şimdi dikkatle o ışığa bakıp, anlatacağı hikayeyi bir film gibi gözünün önünde canlandırmasını söyler. Küçük kız arada düşleriyle karışan bu filmi izlerken dışarıdakiler yavaş yavaş da olsa onlara yaklaşmaktadır; böylece çatlaktan sızan o ışık giderek genişler ve parlaklaşır. Nihayet biri uzanıp kızı, babasının kaskatı kollarından çekip alır. Hafıza acı anıları siler, geriye hiç büyümeyen bir çocuğun hikayesi kalır.”

17.08.99 - ∞

17 Ağustos 99 Marmara Depremi‘nin 12. anma yılının yaklaştığı bugünlerde sadece ağustos ayında hatırlanan Depremzedelerden biri de Ömür Kınay. Kınay tüm ısrarlarımıza rağmen röportaj teklifimizi geri çevirdi, sebebini de şu şekilde ifade etti…

Sadece ağustos ayında hatırlanıp, röportaj yapılan bir kaç kişiden biriyim oysaki hatırlanması gereken binler ve çözümsüzlükler

Söz de yapılandırılan yollar, kaldırımlar, merdivenler;
Rampaların uzaya mekik gönderebilecek kapasitedeki yapısı…

Engelli wc'lerinde sadece “engelli pictogramının” uygun bulunduğu…Engelli wc'ye girişte üç kollu turnike sisteminden geçmek zorunda bırakılan ben…

Onbir yıldır sonuçlanmayan Deprem davam
Sorumlu Müteahhitlerin yakalanamaması, yakalananların da serbet bırakılması…

Yıkılan evimize karşılık tahsis edilen Deprem Konutları'nın girişinde merdiven olduğundan, orada yaşayamayan ben…

Özel İletişim Vergisi, Gelir Vergisi, Emlak Vergisi, Deprem Vergisi vb. ödeyen ben…

Toplu Taşıma araçlarını “halkımızın hoşgörüsünden dolayı” kullanamayan ben…
Sirkeci'den vapura binip, “Üsküdar'a giderikennnn” şarkısını söyleyemeyen ben…


Havaalanları'nda x-ray güvenlik cihazı yanında ’'yürüyebilir misiniz?“ sorusuna, tekerlekli sandalyemi işaret etmek zorunda bırakılan ben…


Şimdi siz benden röportaj talebinde bulunuyorsunuz; Engellilerin sorunlarına çözüm bulunma çalışmalarının 12.yılını kutluyor olsaydık seve seve.

99 depreminde 8 yaşındaydım. Binamız hasar gördüğünde dışarıda yıldızların altında yattığımız için çok mutlu olmuştum.O olaydan birkaç gün önce herkesin gökyüzünde bir yıldızı olduğunu o yıldız kaydığında o kişinin öldüğünü duymuştum.O gece yıldızların altında yatarken o kadar çok yıldız kaydı ki onları hayranlıkla izledim.Daha sonra aklıma bu geldi dayanamadım gittim annemin yanına ve bu gece çok mu insan öldü diye sordum.Herkes ağlamaya başlamıştı.

O gece belki ben şanslıydım ama uzaktan birçok insanın hayatının kayıp söndüğünü izledim.