17 ağustos 1999

12 sene önce ve bugün, Yalova

O sabaha gözlerimi kaldırımda açmıştım, gerçi ufak depremler yüzünden doğru düzgün uyuyamamıştık korkudan… Bizim bina az hasarlı olarak atlatmıştı depremi fakat hemen bitişiğimizdeki teyzemlerin apartmanı ağır hasarlıydı. Korkudan bir seneden fazla çadırlarda, barakalarda yaşayacağımız dönemin ilk sabahıydı..

O gece… bir kaç gündür deprem söylentileri vardı, fakat depremin ne olduğunu bilen yoktu.. Çocuktuk her gece olduğu gibi gece yarılarına kadar sokakta oynamıştık.. Bir çocuk vardı “biz deprem olcakmış lan” diye dalga geçerken o ağlayarak hep eve kaçıyordu.. daha önceden bir şeyler yaşamıştı belli ama çocuktuk anlamazdık ki. Evlere dağıldık uyumak üzere, daha derin uykulara dalamadan belki de deprem vurmuştu, annemin babamın bağrışlarını hatırlıyorum, sonra apar topar dışarıya çıkarıldım zaten..

Küçüğüm diye babamlar beni hiç bir yere götürmemişlerdi o yüzden aklımda kalan enkaz görüntüleri yok ama kulaktan dolma bir sürü hikaye anlatabilirim. İyi ki de yok çünkü o tarz görüntülerden çok fazla etkilenen birisiyim. Daha sonra aklımda kalanlar , kızılay çadırları, mahalleye gelen erzak yardımları, yemek yardımları, okulun bahçesinde kurulan çadırlarda ders görme, hayatımın ilk karını barakada kalırken görme…

Dün gece… öyle hem yürüyüş için hem de bi bakınmak için yalova sahildeki deprem anıtının oraya gittik, önde bir meşaleli grup vardı, biz onlara yetişene kadar deprem anıtına aynı anda varmış olduk.. varır varmaz megafonla bir adam “sesimi duyan var mı?” diye üç kez peşpeşe bağırdı.. tüylerim diken diken oldu da bu da neydi ki ? neden buna sebep olmak zorundaydı ki ? zaten oraya kadar gelenler depremi unut(a)mayanlardı.. onun sesi kesilince alttan ağıt tarzı acı verici bir müzik çalmaya da başladı.. tam tuz biber oldu yani. gözlerim doldu da buna da ne gerek vardı ? bi anlam veremedim daha fazla bu acılara dayanamayıp oradan ayrıldık.. şaşkındım!

Gölcük’te yaşıyorum ben… Ben bu depremi merkezinde yaşadım.
Öyle bir şeydi ki; kıyamet kopuyor sandım.
Evlerin yıkılma, camların kırılma sesleri insanların seslerini bile bastırıyordu.
O kadar çok ses vardı, o kadar çok ses birbirine karışmıştı ki, annemin babamın bana seslenişlerini bile zor duyuyordum.
Deprem durdu, evden aşağıya indik… inanamadım!
1 saat önce uyumadan, balkondan baktığım Gölcük yerle bir olmuştu, sağlam bina göremiyordum… Ne acı di mi? Ama daha da acısı;
“Ölü kokusu” denilen şeyin ne olduğunu öğrendim, o gün, orada, o yaşta.
Depremde o kadar çok “canım” gitti ki… o kadar çok canım yandı ki…
Geçmiyor, bitmiyor, unutulmuyor…

17.08.1999
03:02
Belki geçmişte kaldı ama hiç geçmedi.

17 Ağustos 1999.

Her yıl bu tarihe geldiğimizde birçoğumuzun içini bir burukluk kaplıyor, aslında o günü yaşayanların içindeki burukluk hiçbir zaman geçmiyor, içlerindeki acı dinmiyor. O deprem de biz Bolu'daydık, küçüktüm daha, ilkokula gidiyordum. Depremlere alışıktık aslında, ufak ufak sallanırdık arada, ne demek olduğunu biliyorduk. O gün, doğduğumuzdan beri bana ve kardeşime bakan teyze balık yapacaktı, annemse kabak yemeği yapacağını söyledi, ben de kabak yemek istemiyorum diyerek, karşı apartmana gittim. Oturduk bir güzel hamsimizi yedik, ellerim, ağzım, burnum her yerim yağ olmuştu, çünkü hızlı yemiştim bir an önce eve gidip kardeşimle oyun oynayacaktım. Herkesten önce masadan kalktım, ellerimi yıkamak için tuvalete yöneldim, kapısı bir türlü açılmayan tuvalete. Acele ediyordum, kapıyı biraz daha açamasaydım eğer çıkıp gidecektim eve. O arada Sevgi abla geldi, bize bakan kadının kızı. Tuvalet kapısını açamadığımı fark edince yardıma gelmiş, tam benim yanıma iki adımı kalmıştı ki, olan oldu. Bir an da yer ayağımızın altından kaydı, bir hışımla beni kolumdan çekerek kilerin kapısının altına çöktük. Kollarıyla beni koruyordu, bir yandan bağırıyordu evdekiler ve sonra deprem durunca, Sevgi abla beni kolumdan tutup çıkardı, inmemiz gereken tam 5 kat vardı ve inecek merdivenler paramparça. Her adımımı attığımda daha çok yuvarlandım, yeniden ayağa kalktım, sonra bir daha yuvarlandım. Apartman kapısını gördüğümde sanki çıkamayacakmışız gibi geldi, korktum. Apartmandan çıkıp sitenin bahçesinde toplandık, herkes oradaydı, en yakın arkadaşlarım babalarına sarılıp ağlıyordu, kimisi bayılmıyştı. Asker amca vardı, üzerine çatıdan bir parça düşmüştü, midesi delinmişti kanlar içindeydi. Babamın çok yakın arkadaşıydı, üzülmüştüm ama daha üzücü bir şey vardı. Annemleri göremiyordum. O iğrenç kalabalıkta onları göremiyordum, avazım çıktığı kadar ağladım, bağırdım. Sonra üst komşumuzun kucağında kardeşimi gördüm, yukardan inerken onu kapıp inmiş. Hemen koştum, o da ağlıyordu. Arkasından annemle babam da geldi, derin bir oh çekmek istedim, çektim de ama içimden, çok içimden. Çünkü Emre benim kadar şanslı olamamıştı. Babası yerde yatıyordu. Çocuksun, çocuğuz daha anlamıyoruz hiçbir şeyi. Şansımız vardı bizim, iyi evlerde oturuyormuşuz, birkaç hasar dışında bir şey yoktu sitede ama okulum, ama diğer binalar. Bolu'da yerle bir olmuştu adeta. Bakkala giderken hep uğradığım bir teyze vardı, onun bir evi yoktu. Bakkal amcanın da bir evi yoktu artık, evini geçtim bakkal amca da yoktu. 17 Ağustos 1999. Benim gibi şanslı olamayan binlerce insanın hayata tutunmaya çalıştığı o gün. Nasıl unutulabilir ki? Sonbahar gelecekti, sonra kış, ne yapacaktı bunca insan, nerede kalacaktı. Askeriye bizim eskiden oyunlar oynadığımız, koşuşturduğumuz parka çadır kurmaya başladı, iki odalı çadırlar, her yer yemyeşil oldu, içleri de turuncuydu ama bizim içlerimiz simsiyah. Annemler kıyamadı bize, o soğukta orada olmamıza kıyamadı, Konya'ya gönderdiler halamın yanına, tam 3 ay. 3 ay boyunca sadece telefonla konuşabildik, belki 1-2 kere yanımıza geldiler, tam hatırlamıyorum. Daha sonra oradan Zonguldak'a geçtik, 1,5-2 ay da amcam baktı bize. Beni zorla okula götürürdü amcam, öğretmen olduğu için. Arkadaşlarım olmasını isterdi, kendime gelmemi ama ben kimseyi sevmiyordum, kimseyle anlaşamıyordum. Çünkü bana nerden geldin, neden geldin diyorlardı, yeni olduğum için anlatmak yerine kaçıyordum. Onca aydan sonra Bolu'ya döndük, askeriye her şeyi düşünmüştü depremzedeler için. Prefabrik evler yapılmıştı bir sürü, Rus Pazarı'nın yerine. Kuaför bile koymuşlardı o alanın içine, insanlar normal yaşantısından geri kalmasın diye. İlk kez bir asker kesmişti saçlarımı, hiç beğenmemiştim ama sesimi de çıkaramamıştım, korkuyordum kızar diye. Prefabrik tuvaletler vardı, kuyruğu hiç azalmayan. Çadırların içinde acı ve bir o kadar da kenetlenmiş ailelerin yaşantıları vardı. Döndüğümde öğrendim, öğretmenimin de artık olmadığını. Yine en yakın arkadaşlarımdan Damla'da, taşınıp gitmiş çoktan. Fırat vardı, çocuk aklımda seviyordum onu, onlar da gitmiş. Sonra bizimde gitme vaktimiz geldi, sene 2000. Ankara'ya adım attık, inanamıyordum gözlerime, kocaman bir şehir burası. Bolu bunun yanında şehir bile olamazdı, belki de sadece bir mahallesi. Ankara'da deprem olmaz dediler biz giderken, yüzüm güldü, deprem olmayacak diye içim rahattı ama aslında üzerinden 14 yıl geçse de benim içim hala rahat değil. Çünkü ben bu depremin şanslılarındandım, yakınım olan kimseyi kaybetmedim, akrabalarımız, dostlarımız nefes almaya devam ediyordu ama bir insan içindeki kocaman bir boşlukla ya da acıyla, nasıl rahat nefes alabilir, orasını siz düşünün. Bazen birkaç dakika görüşmek için beni yorma dersin ya arkadaşına ya da birkaç saniyeyle kaçırırsın son treni, işte o enkaz altında kalanlar birkaç saniyenin ne demek olduğunu öyle iyi bilir ki, onları unutursanız eğer, onlar bir kez daha enkaz altında yaşamla pençeleşir.

17 Ağustos'ta yakınlarını kaybeden herkesin başı sağolsun, böyle bir felaketi bir daha yaşamamak için önlemler alıyoruz diyenler de, muhtemelen yakınlarını kaybetmeyenler, o çadırlar da aylarca yaşamayanlar ve o deprem anına hiç tanık olmayanlardır. Bir kez daha yaşamak istemiyorsak eğer, elinizi yeniden vicdanınıza koyun.

Hayatını kaybedenleri de rahmetle anıyorum. 

Ve ben, o günden sonra hamsiyi bir türlü sevemedim. Ve eğer ellerimi yıkamadan, aceleyle asansöre binip eve gitmek isteseydim, bugün burada bunları yazamayacak, ben de rahmetle anılanlardan olacaktım. Şimdi anladınız mı birkaç saniyenin önemini, birkaç dakikanın yaşamı nasıl değiştirdiğini…

16 yıl önce tam bu dakikalarda hayatının belki en güzel günleriydi. Neden dikkat çekici? Çünkü deprem! Çünkü ürkütücü. Çünkü toplu ölümlere sebep oldu. Çünkü bizim topraklarimizdi. Birbirine kuş sevgililer vardı. Öylece butonların altında kaldı. Bilselerdi? Her kalp huzur dolu olsun isterlerdi. Bizim şu iki gözümüzün gördüğü hiçbişey. Her saniye kendimi sonumuza... Işıklar içinde uyusunlar!

Saniyeler içinde bu hale dönüşen bir şehir hayal edin. O şehirde çocukluğunuz geçmiş, koşmuş, oynamışsınız. Şuradaki yan yatmış bina ilkokuldaki sıra arkadaşınızın evi. Şu ilerdeki balkonda çamaşırların aşılı olduğu da öğretmeninizin evi. Koca binanın en üst katında oturuyordu. Şimdi neden yolun hizasında?

Hangi çocuk oyuncaklarını yola saçar böyle? En sevdiği hala yanında ama. Ona sarılmayı bırakmamış. 

Şu köşedeki, ilk bisikletinizi almıştı babanız oradan. Bisikletler neden etrafa saçılmış? Bi’ tanesinin tekeri hala dönüyor baksanıza…

Bu sesler ne? Halının kenarını yol yapıp oynadığınız günlerde ağzınızla çıkardığınız ambulans, polis arabası seslerine benziyorlar. Biraz daha acı ama bu. 

İnsanlar neden bağırıyor? Neden ağlıyor? Karşı komşunuz neden ellerini yumruk yapmış başına vurup duruyor?

Neden?