*nin

Love never dies a natural death. It dies because we don’t know how to replenish its source. It dies of blindness and errors and betrayals. It dies of illness and wounds; it dies of weariness, of witherings, of tarnishings.
—  Anaïs Nin
I love my mystery, I love the abstract world I live in,the delicate, profound, vague, obscure, voluptuously, wordless sensations I experience.
—  Anais Nin

Aşk Direnmektir
———————————

Julius Fucik (Fuçik okunuyor), 1942 yılının ılık bir bahar akşamı Nazilerce tutuklandı.

Çek Komünist Partisi’nin çıkardığı gazetenin yayın yönetmeniydi. Direnişin önderlerindendi.

Cezaevinde ağır işkencelerden geçirildi. Konuşmadı.

6 hafta sonra Naziler, onun direncini kırabileceğini düşündükleri bir yöntemi denediler. Sabaha karşı 3’te hücresine eşi Augustina’yı getirdiler. Augustina, kocasının öldüğünü sanıyordu.

Şaşkın haldeyken Nazi komiseri, “Tanıyor musun onu” diye sordu.

Karşısındaki adam, tanınmaz haldeydi, ama elbette tanımıştı.

Fucik, karısı halini fark etmesin diye, ağzının çevresinde biriken kanı yutmaya çalıştı. Ama gayreti boşunaydı; yüzünün her yerinden, parmak uçlarına kadar kan damlıyordu.

Augustina, korkusunu ufacık bir bakışla bile dışa vurmadan, “Hayır, tanımıyorum” dedi.

İnanmadı komiser:

Augustina’yı Fucik’in kan revan içindeki yüzüne yaklaştırdı.

“İkna et onu” dedi; “…aklını başına alması için ikna et. Kendini düşünmüyor, bari seni düşünsün. Bir saatiniz var, iyice düşünün. Burnunuzun dikine gitmeyi sürdürürseniz, bu gece kurşuna dizilirsiniz. İkiniz de…”

Augustina gözleriyle kocasını okşarken konuştu:

“Bu tehdit bana sökmez. Son ve büyük arzum şu: Onu kurşuna dizecekseniz, beni de dizin.”

Fucik, gülümsemeye çalıştı. Bu, bir “Elveda” tebessümüydü. Ama kanlı ağzında boğuldu.

Augustina’yı götürdüler.

İki sevdalının son görüşmesi böyle oldu.

Augustina bu yüzleşmeden bir yıl kadar sonra Polonya’daki toplama kampına gönderildi.

Fucik ise Ağustos 1943’te idam cezası aldı.

8 Eylül 1943 günü Berlin’de asıldı.

***
Bitmedi.

Hitler, 1945 baharında bozguna uğradığında Augustina, Polonya’da faşistlerin işkenceden öldürmeye vakit bulamadığı tutsaklar arasındaydı. Bir deri bir kemik kalmış halde salıverildi.

Hemen Çekoslovakya’ya dönüp kocasını aramaya başladı. İdam edildiğini öğrendi. Ancak idam haberiyle birlikte bir şey daha öğrendi:

Fucik, Prag’daki hapishanesinde bir Çek gardiyanın hücresine soktuğu kalem sayesinde bazen bir sigara kâğıdına, bazen bir defter sayfasına küçük notlar almış, bu notları numaralayıp birer birer gizlice dışarı çıkarmıştı. Her bir sayfa başka birindeydi.

Augustina önce gardiyanı buldu. Ondaki notları aldı. Sonra diğer sayfaların peşine düştü. Sadık dostların gizlediği numaralanmış sayfaları bir araya getirdi. Bunlar, darağacının gölgesinde yazılmış satırlardı. O küçük kâğıtları, kalbini yerinden söken bir heyecanla okudu:

Kocası, hücresindeki yüzleştirilmelerinden sonra şunları yazmıştı:

“İşte benim Gustina’m, muazzam bir aşk ve müthiş bir güç…

Canımızı alabilirler, öyle değil mi Gustina; ama aşkımızı ve onurumuzu alamazlar.

Vedalaşmamıza, kucaklaşmamıza, hatta birbirimizin elini tutmamıza bile izin vermediler. Sen de ben de biliyoruz ki, büyük olasılıkla birbirimizi bir daha hiç görmeyeceğiz. Yine de ta uzaklardan seslenişini duyuyorum:

Elveda sevgilim!

Şimdilik elveda…”

***
Fucik, bu satırlarla eşine veda etmiş, ancak aynı mektuba ümitli bir ihtimali de eklemişti:

“Bütün bunlar geride kaldıktan sonra yeniden bir araya gelecek olursak nasıl yaşayacağımızı hayal edebiliyor musun? Özgür bir hayatta, yaratıcı özgürlüğün güzelleştirdiği bir hayatta yeniden buluşmak… Onca yıldır özlemini çekip sabırla çaba harcadığımız, şimdi de uğrunda ölüme gittiğimiz şeylere eriştiğimizde…

(O gün) artık hayatta olmasak da insanlığın büyük mutluluğunun küçücük bir parçasında yaşıyor olacağız. Ayrılmak zor olsa da, bu (ihtimal) gönlümüzü okşuyor.”

***
Augustina, bu notları özgür ülkesinde yayımladı.

O notlar dünya dillerine çevrilip birçok ülkede basıldı.

Nihayet 2 ay önce Celal Üster’in harika çevirisiyle Yordam Kitap’tan çıktı.

Ve yattığım hücrede bana ulaştı.

Mahpusta bir tutsak olarak, -böylesi yakışır diye-, Sevgililer Günü’nüzü Fucik’le Gustina’sının ölümsüz aşkıyla selamlamak istedim.

İnsanlığın elde edebildiği mutlulukta, onların tuzu, kanı, sevdası var; bunu bilelim.

Malumunuz; aşk, direnmektir.

Asla vazgeçmeyelim.
———————————
Can Dündar, Aşk Direnmektir (Cumhuriyet Gazetesi 14.02.2016)
Fotoğraf: Julius Fučík & Gusta Fucíková.

***

14 Şubat, Roma Katolik Kilisesinin inancına göre bir din adamı olan Valentine'nin adına bayram olarak ilan edilmesi ile doğmuştur.

“Valentine” kelimesinin anlamının “sevilen kişi, sevgili” olması nedeniyle “Aziz Valentine Günü”, “sevgililer günü” olmuştur.

Burada “Allah kitap” deyip ahkâm kesen, Müslümanlık nedir bilmeyip, en ufak eleştiride o yamuk ağzıyla İslam'ın mücahitliğini yaptığını sanan fakat bugünü sevgilisinin yanında geçirme cüretini de gösterecek kadar çarpık zihniyetli olanlara duyurulur.

“Milli şuurun olduğu yerde hiçbir zaman yalan söylenmez. Kadınlar ve erkekler, aşkı millet ve vatan duygularından üstün tutmaz.”

İman ve Sevgi

Gözlerimizi kapatalım ve yeryüzünün ve gökyüzünün varlığını hissedelim. Bir evren-i mukaddes içinde olan ruhsal yaşam ritüelimizin hiçe sayılamayacak kadar önemini görelim. Anlayalım bilinmezlik içinde yörüngesini şaşırmayan dünyanın mühim mimarını. Belki kaygısız olmayalım diye yarattı Allah sevgiyi…


  الَّذِينَ آمَنُواْ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللّهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ


Evet, kalbimiz diyorum. Size söylüyorum. Ali’nin nasırlı ellerinin devamı kardeşlerim, Fatıma’nın uykusuz hamur açan elleri bacılarım. Size söylüyorum. Kalbimiz oldukça yorgun ve oldukça asimile olmuş. Batı tefekküründe zihin bulanımına maruz bırakılmış ve modern dünyanın yapmacık aşk pıtırcıkların da ölmüş. Günlere sığdırmış kalb-i muazzamın hisli yapı taşını, adı sevgi olan mühim emek inşasını bir güne sığdırmış. Reklam panolarının şehvetli unsurlarında gülüşen sevgi melekelerinin idollüğüne boğulmuş. Kalbimiz Allah demedikçe, sevgimiz asla samimi bir bağ ile donatılmayacak.

Ruhumuzun derin kalabalıklarında kayboluyoruz, ellerimiz sömürülmüş. Dilimize dilimizden daha yabancı kelimeler konulmuş, sevgimizi “Kördüğüm” ibaresinden çıkarıp, ağlayışlarımızı ve cinsel tutkularımızı sevgi zannetmişiz. Oysa unutmadık Helal kabın, haram kaba nazaran ağırlığını. Bilmeliydik özümüzün sultan-i gevherini. Allah’ı kullanmamalıydık oysa haram sevgilerimizin, şehvet unsurlarında… Dilimizin aşk sözcüklerini tüketmemeliydik bir sonu olmayan üç günlük hevaya… Batının getirmiş olduğu kapital ve çağdaşlık adı altında ki akordu bozuk pervasızlığa sevgi dememeliydik. Gözlerimizi açmalıydık, Yusuf’a rağmen o gömleği kendimiz çıkarmamalıydık. Bir iffet taşımalıydık ruhumuzda, öyle bir iffet ki İsa vermeliydi kucağımıza.

Sevmek; Arsızlığı, hayasızlığı kendi nefsi arzularımıza ters düşmesin diye, kötürüm ve bir o kadar sakat aşklarımıza kullanalım diye yaratılmadı. Dememeliydi İslam’ın cengaverleri “Seni Seviyorum” lafzını bir heva uğruna… El vermemeliydi aşk diyip haram kucaklara… İslam bu değildi. Ali’yi aç yatıran aşkı okumadan, sevda sözlerine boğulmamalıydı Müslüman Genç.  Fatıma’yı bütün hali Ruhan-i kisvesi ile örten ayeti okuyup, kucaklar arası seferlere katılmamalıydı Müslüman Genç

Kördüğüm benim tutkulu helal sevgim. Saçlarının tarağını bir eşi görür, bir eşi tarardı. İçinde ummanlar yetişmiş bütün mimari varlığını rızay-ı mukaddese ermek için kullanırdı. Öyle bir sever ki gözlerini görmez, yüzüne yanmaz, eline değmez, saçlarını koklamaz. Şairin dediği gibi “Uzaktan seviyorum seni” bütün batılı emperyal söylemlerin uzağından. Oldukça helal ve oldukça cinsi arzulardan bertaraf bir halde… Elini tutsa bayılır kalb-i duygularının yoğunluğundan.

Öyle bir sevme ki, gökyüzünün bulutuna olan mahremiyeti kadar sade ve öyle bir sevme ki, yeryüzünün toprağının tomurcuğu kadar taze…

Orhan Asan

For you and for me, the highest moment, the keenest joy, is not when our minds dominate, but when we lose our mind,and you and I both lose it in the same way, by love..
—  Anais Nin