Latincede "damnant quod non intelligunt" diye bir cümle var. "Anlamadıkları şeyi suçlarlar" manasına geliyor. Bunun hakkında sayfalarca yazı yazılabilir fakat, Peyami safa iki cümleye sığdırmış; "Suçlamak, anlamaktan daha kolaydır çünkü anlarsan değişmen gerekir."
Bilmiyorsunuz, nasıl bir boşlukta olduğumu, nelerle savaştığımı, nelere ağlayıp nelere güldüğümü...Hiç biriniz bilmiyorsunuz.
Geçmişte tıkılıp kalan küçücük çocukluğumun çaresizliği üzüyor beni..
Özledim seni.. Hiç tutamadığım ellerini, hiç bakamadığım yeşil gözlerini, hiç içime çekemediğim kokunu, hiç sarılamadığım seni...
Çok özledim, Marvolo'
Tam iki buçuk yıl oldu Marvolo... Zümrüt yeşili gözlerine bakamadığım, ellerini tutamadığım, sana sarılamadığım koskoca iki buçuk yıl.. Odam sana yazdığım mektuplarla dolu en acıtanı ise bu mektupları sana asla gönderemeyecek olmam. Evde olduğunu biliyorum, beni beklediğini biliyorum ve beni sevdiğini de biliyorum. Hala yaşıyorsam bunun tek sebebi senin bana olan sevgin çünkü ben sana o kadar aşığım ki.. Kolumu nazikçe tutup gitmeden önce kulağıma fısıldadığın o anı unutamıyorum sevgilim. Zümrüt yeşili gözlerinin içindeki parıltı, gülümsemen, ellerin.. Sen her şeyinle o kadar özelsin ki, ruhunun yorgunluğu seni parçalıyor. Ama sana bir söz verdim. "Eve geleceğim." dedim. Ve sözümü tutacağım. Ne kadar sürecek bilmiyorum her geçen gün biraz daha tükeniyorum. Bedenim ruhumun ağırlığını artık kaldıramıyor ama eğer tüm bu savaşın sonunda ellerin ellerimi tutacaksa, bırak yansın tüm evrenler.
Ve ben hala buradayım sevgilim, seni o kadar çok özledim ki.. Ah Marvolo'm zümrüt yeşili gözlerini her şeyden çok özledim. Keşke, Keşke bu yazdıklarımı okuyabilseydin keşke mektuplarımı okuyabilmenin bir yolu olsaydı.. Benden o kadar uzaktasın ki elimden hiç bir şey gelmiyor. Sabah uyandığımda yaptığım ilk şey seni özlemek ve uyumadan önce de yaptığım son şey seni özlemek. Dokunduğun yerler çiçek açıyor Marvolo..
İzin ver; dokunayım tenine, teninde çiçekler açsın.
Özledim seni.. Hiç tutamadığım ellerini, hiç bakamadığım yeşil gözlerini, hiç içime çekemediğim kokunu, hiç sarılamadığım seni...
Çok özledim, Marvolo'
Tam iki buçuk yıl oldu Marvolo... Zümrüt yeşili gözlerine bakamadığım, ellerini tutamadığım, sana sarılamadığım koskoca iki buçuk yıl.. Odam sana yazdığım mektuplarla dolu en acıtanı ise bu mektupları sana asla gönderemeyecek olmam. Evde olduğunu biliyorum, beni beklediğini biliyorum ve beni sevdiğini de biliyorum. Hala yaşıyorsam bunun tek sebebi senin bana olan sevgin çünkü ben sana o kadar aşığım ki.. Kolumu nazikçe tutup gitmeden önce kulağıma fısıldadığın o anı unutamıyorum sevgilim. Zümrüt yeşili gözlerinin içindeki parıltı, gülümsemen, ellerin.. Sen her şeyinle o kadar özelsin ki, ruhunun yorgunluğu seni parçalıyor. Ama sana bir söz verdim. "Eve geleceğim." dedim. Ve sözümü tutacağım. Ne kadar sürecek bilmiyorum her geçen gün biraz daha tükeniyorum. Bedenim ruhumun ağırlığını artık kaldıramıyor ama eğer tüm bu savaşın sonunda ellerin ellerimi tutacaksa, bırak yansın tüm evrenler.
Yani ne bileyim, keşke duvar yumruklasaydım, bağıra bağıra ağlasaydım, boğazım acıyana kadar kan kussaydım, ama hiç bir şey olmamış gibi bakmasaydım etrafa, keşke yapmasaydım bunu, sakinlik öldürüyormuş bir yerden sonra.
Benden dağınık bir ailede kendimi toparlamamı istediler, dağınık arkadaşlıklar, kötü dersler, hastalıklı ve kaybolmuş ruhumun arasında kendimi düzeltmem gerektiğini söylediler. Kimse bana 'Neden böylesin?' dememişti oysa..
Çok yoruldum ama yaşadığım hayattan kaçamıyorum.
Kendimi hiç ait olmadığım bir evrende,
Hiç ait olmadığım bir şehirde,
Hiç ait olmadığım bir okulda,
Hiç ait olmadığım bir ailede,
Hiç ait olmadığım insanlarla hissediyorum.
Özledim seni.. Hiç tutamadığım ellerini, hiç bakamadığım yeşil gözlerini, hiç içime çekemediğim kokunu, hiç sarılamadığım seni...
Çok özledim, Marvolo'
Evdeyim ama evimi çok özledim.
Zihnim intihar etmeye müsait ama içimde solmamak için direnen çiçekler var hala.
Ruhum intihar etti, bedenim ne zaman pes edecek merak ediyorum.
Artık yazacak hiç bir şeyim kalmadı. Çok şey var aslında ama anlatamayacak kadar yorgunum. Sadece yorgunum o kadar yorgunum ki nefes almaya gücüm kalmayacak diye korkuyorum.. Ölüm beni çağırıyor tatlı tatlı kulağıma fısıldıyor, zihnimdeki sesler gürültü çıkararak bağırmaya devam ediyor, insanlara karşı her geçen gün daha da görünmez oluyorum ne kitaplarım ne müziklerim ne de yıldızlarım iyi gelmiyor artık bana.. Su şişesinin içerisinde kalan, kaçmak için çırpınan ve onu o su şişesinden kurtarıp ağaçlara saldığım küçük örümceği özlüyorum. Duvarlarım artık benim konuşmalarımı dinlemiyor tonlarca yüke sahipmiş gibi göğsümün üstüne yerleşen ağırlık kalkmıyor, göz yaşlarım her geçen gün tükenmeye başlıyor.. Ben ölüyorum, ölüyorum ve bunu kimse göremiyor.
İstemeden varım ve istemeden öleceğim. Olduğum şeyle olamadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum.
Tanrı kuşu sevdi ve ormanı yarattı. İnsan kuşu sevdi ve kafesi yarattı..
Çevreme zarar vermeyecek kadar düşünceli, kendime zarar verecek kadar düşüncesizim.
Ben artık insanları anlamaya çalışmaktan vazgeçtim ve dedim ki;
Anlamak kolaysa eğer insanlar beni anlasın.
Rastgele çekilen fotoğraflar daha güzel çıkar, tesadüfen tanışılan insanlarla daha mutlu oluruz, kıyıda köşede uyuyakalmak uykunun en keyiflisidir, plansız hadi denilerek yapılan aktiviteler daha eğlencelidir. Her şeyin kendiliğinden olanı güzel.
"Hiç hissetmediniz ne kadar kırgın olduğumu, cenaze taşımak gibi ölü bir ruh taşıyorum içimde, köşeye geçmiş yüzü duvara dönük bir çocuk gibi ağlamak istiyorum.."

