Avatar

@nuranememmed-blog

Beyazkalem
Avatar
Avatar
miyolnir

ailecek sofradayız canım yemek yemek istemiyo, kalkmak için izin isteyince:

AMERİKA’da:

Baba: tabi kızım sorun yok

.

Anne: bi sorun mu var hayatım, istersen odanda konuşabiliriz.

.

TÜRKİYE’de

Baba: otur şuraya asabımı bozma benim

.

Anne: 

.

sonra ben:

YA BU TİP NE BU NE BU NE KIYAMAM LAN BEN DE İSTİYOM

Avatar

Uyduğumuz siyasi akımlara, moda akımlarına, örflere adetlere, ne güzel bir taş olmuş. O taşı kafanıza yiyin arkadaşlar bizi öyle çok sıradanlaştırdılar ki ve doğru olmayı, akıllı olmayı, normal görünmeyi kendi anlayışları ile öyle çok özdeşleştirdiler ki. Farklı olanlar, onlar için ve onlar gibi olanlar için: yobaz olarak algılandı, geri kalmış olarak algılandı, cahil olarak bile algılandı. Biz daha önce şerefi, dini, namusu için yaşayan insanlarken bizi çağdaşlaştıranlar sayesinde(!), maddiyat, eğlence ve dış görünüş için yaşamaya başladık. Daha önce halklar fakirse yöneticiler değişidi şimdi yöneticiler başka ülkeleri sömürüp ülkenin refah düzeyini arttıramıyorsa değiştiriliyor. “Arkadaşlar herkesleşmeyin, herkes leş.”

Bernard Shaw’ın da söylediği gibi:

Bize bir kaç deli gerek! Şu akıllıların yok açtığı duruma bakın.

Avatar
  • Yeryüzünde gördüğümüz her şey, kadının eseridir. - Mustafa Kemal ATATÜRK
  • Kadınlar omuz omuza sıralandıklarında aradan kimse geçemez. - Linda MCFARLANE
  • Eğer bir kadın yeterince hırslı, kararlı ve yetenekliyse, yapamayacağı hiç bir şey yoktur. - Helen LAWRENSON
  • Kadınlar başarılarını elde ettikleri zenginliklerle değil, çevrelerinde biriktirdikleri sevgiyle ölçerler. - Linda MCFARLANE
  • Dünya kadınsız var olamaz. Gelecek bizim elimizde. - Joan COLLINS
Avatar
Avatar
ertelendim

akıl hastanesine, ergen çağlarında intihara teşebbüsü sonucu, ailesi tarafından, canına tekrar kıyma ihtimali endişesi ile yatırılan ben, aradan yılların, ayların, yağmurların, doluların, karların, kıranların geçmesine rağmen, unutmadım bu akıl hastanesini. unutamam da büyük ihtimal.

bir sürü bölümü vardı hastanenin, akıl derecelerine göre.

akıllıyı akıl hastalarının arasına atmak istemezlerdi değil mi. ya ben?

verdiği ilaçlar yüzünden kolunu kaldıramamayı geçtim, ağlayamıyordum da. duygusuz ve tepkisizdim. bir eşyadan farkım yoktu.

aldığım ilk ilacın bu etkisi ile sürekli uyuyordum, uyandığımda aşırılıkları yüzünden korktuğum akıl hastalarını görüyordum. deli veli bilemem aslında, anormal diye bahsedilen kişilerdi işte. feryat figan bağırıyor, çığlıklarla kahkahalar atıyor, yanındakilere vuruyor, tırmanıyor, koşuyor, ağlıyor ve daha bin kötüsüyle. normal olarak nitelendirdiklerinizden farklıydılar.

bu soruna değinecektim ama önce düşünebilmem gerekiyordu, o da ilacı içmeyerek mümkündü.

amaçları, düşünmesinler, böylelikle mutlu olsunlar, zarar vermesinler kendilerineydi.  her ne kadar beni deli miyim la sahi düşüncesine soktularsa da, biliyordum değildim.

sinir sistemi çökmüş, hayattan soğumuş, insanlardan nefret etmiş biriydim sadece.

6.00'da girilen ilaç sırasında önüme geçen, atlayan hastalara, tuhaf tuhaf bakmaktan öteye gidememiştim. kime neyi anlatacaktım? aileme bile anlatamamışken kendimi. orada çırılçıplak yalnızdım işte, olan biten buydu.

kimsenin, hiçbir arkadaşımın dostumun orada olduğumdan haberi yoktu.

günün her saati çalan telefonum yanımda yoktu, üzerimdeki kıyafetler harici hiçbir şeyim yoktu. sınav haftası olmasıyla da okulum uzayacaktı.

tek hemşire gelirdi ilaç vermek için, gözetleyen eden, güvenlik babında kimse yoktu bizim bölümde.

ilacı damağımda tutup, lavaboda tükürmüştüm.ondan sonra da hep öyle yapmıştım. ağzımı kontrol eden hemşire bir sürü sonra gereksiz güvenmişti bana. bakmıyordu yutup yutmadığıma, diğerleri gibi olmadığımı görüyordu. dönüp dolaşıp senin ne işin var yaa burda diyordu. gülümseyerek, ‘deliyim ben’ diyordum.

2.-3. gün oradakilerin kötü olmadıkları, çektikleri acılar yüzünden bu hale geldiğini anlamıştım.hepsinin kendine ait bir hikayesi vardı, kimine abisi tecavüz etmişti, kimine babası.kimi nikah masasında terk edilmişti, kiminin o yaşına kadar biriktirdiği bütün parası çalınmıştı. kiminin kıyafetlerine karışan kuzenleri vardı.

ve hepsi aklı en son nerde bıraktıysa oradan devam ediyordu, o an'da kalmışlardı.söyledikleri cümleler tekerrür ediyordu.

-akşama nikahım var kızlar hahahahha diyerek koşan.

-karışmayın artık bana,rahat bırakın diye tırnaklarını yiyen.

-benim çocuğumu uzaylılar kaçırdı diyen, -yani bana papatyadan taç yapmayı öğreten abla-.

-annemi istiyorum ben diye soyunan,ağlayan. 

hal böyleyken farkındalık, kıymet bilme, hayatı sevme, kuşları sevme, doğayı sevme başladı bende. sabah 6'da açılan kapılar, 5 gibi kapatılıyordu.o süreçte bahçede olunuyordu.

yemeklerde çatal bıçak yoktu, çayın şekerini atıp karıştırıp masalara diziyorlardı,

en son herkesi içeri alıyorlardı. orada miden bulanmadan yemek yemek mümkün değildi, yiyememiştim. kantindeki tostla idare ediyordum.kantinci çocuğun tahammül sınırı dolmuştu sanırım, bundan ötürü çok sinirliydi.

8.gün orayı seviyor, oradakileri seviyor,konuşuyor,anlatıyor,gülüyordum.

sabah 7'de bahçeye çıktığımızda, bankta oturup gökyüzüne bakıp,sonra gözlerimi kapayıp havayı içime çekip gülümsüyordum.

görüşe gelenlere, içeriden verilen dedikodular. içerdekilerin yakınlarıyla konuşmaları ve itirafları. kendilerini suçlu hissetmeleri,hoşuma gidiyordu nedense.

belli günlerde belli hocalar gelirdi.müzik hocası, resim hocası,bilmem ne hocası.bana getirdikleri kitapları okurdum, katılmazdım onlara.zaten elimden de gelmezdi resim falan.

(ikinci hafta başında çıkardılar beni oradan)

orada mutlu olmayı mı başarmıştım yoksa dış dünyada mı mutsuzdum, neydi,ne olmuştu, şuanda bile bilmem.

Ben de iki hafta boyunca kaldım psikiyatri koğuşunda. En başta oda arkadaşım vardı fakat sonra tek kişilik koğuşta kaldım. Duş başlıklarını söküp takıyorlardı, kendimi boğmayayım diye. Nice insanlar tanıdım, hayattan izole edildim. Ne görüşüm açıktı ne telefon hakkım vardı, bilmem kaç milyarlık insanların arasında tek başınaydım. Bana hemşireler değil, çığrından çıkmışlar güveniyordu. Onlardan kaç yaş küçük olmama rağmen bazıları bana anne diyor, elimi tutup geziyorlardı. Kitap okuduklarım vardı, sinir krizlerini girdiklerinde yüzümü yolanlar… O insanlara karşı hiçbir kin beslemedim ve sevildim. Beni dışarıda sevmeyen her bir insana inat, yüce gönüllü insanlar tarafından sevildim. Şimdi hiçbiriyle iletişimim yok, birkaçı numaralarını çıkmayan kalemlerle sırtıma yazmıştı, onlar var ama konuşmuyoruz.

Benim kısmımdakiler o kadar özgür değildi, kimi zaman bahçe iznimiz olmuyordu birkaç kişiyle beraber. Dış kapılar kilitliydi, kendi kapılarımızı kilitleme iznimiz yoktu, duş alırken veya tuvaletteyken süre sınırlaması vardı, başımızda temizlik görevlisi veya hemşire bekliyordu. Hiç özgür değildik. Fakat delilik, özgürlüktü. Pencerelerdeki demirlerden insanlara el sallamak vardı, yargılanmamak vardı, koridorlarda koşabilme imkanın vardı, deli saçması denilen oyunlar oynuyorduk. Kimi zaman biri çıkıyor “Ben padişahım.” diye hepimize hükümler veriyordu, o gün o padişahtı işte. Padişah olabilecek kadar özgürdük.

Anlatsam okunmayacak daha, uzatmaya gerek yok. Şu anda dışarı çıkabilirim, istediğim kadar uzun sürede tuvalette kalabilirim, istediğimi arayabilirim lâkin özgür değilim. Akıl sağlığım yine saçma sınırlarda geziyor, ilaçlarımı almak istemiyorum, almıyorum da fakat özgür hissetmiyorum.

Delilerin arasında yaşamak özgürlüktür.

Delilik özgürlüktür.