“bir yerde okudum diyor ki, “ey sabah rüzgârı, bana sevgilinin geçtiği yoldaki iyi bahtlı topraktan bir parçacık getir de gözüme sürme edeyim.”
seziyorsun gözlerimden, biliyorum. bazen ellerine kelepçeler vurasım geliyor bazen yüzüne birtakım nedenler, bazen ayaklarına bir falaka gerek bazen ağzına ağzım. bazen uyumasak konuşsak geçecek gibi, bazen hiç uyanmayalım n’olur! bazen çok açım sana bazen lütfen artık dur! bazı zamanlar deliyim, şehre lanet olsun, herkes ölsün lütfen ama sen benimle otur! bazen körsün, körsün artık gör biraz ne olur! hepsiyle bazen, bazen tek tek, bazen sadece kalbim, sek. ama her şekilde ve biçimde çok kalabalık geliyorum sana, biliyorsun. ezbere bildiğim o yoldan. rüya da rüya hani... aynı yoldan yürümüşüm bir asır ve bilinçaltım alt üst etmiş masamdakileri.
Sertçe çekilmiş, öpülmüş, bir tekme yemiş. Karın ağrısı. Durmadan. Uğursuzca. Bir sürü nokta, biraz virgül. Şeker, baharat ve güzel olan ne varsa ama sen değil. Hiçbir şey istememek, kimseyi istememek, odada yalnız, evde yalnız, koca hayatta yalnız. Ama bunalmış. Ama sıkılınca çığlık atan. Ama sıkıldığında uzun çoraplarını yırtan. Ama deli değil.
Biraz uzak, biraz daha. Kendine. Kendinin kim olduğunu bilmemek. Anlamsal karmaşa. Aklındaki tüm kelimeleri kusmak. Annenin anahtar kelimeleri. Annenin her kapıyı açan kelimeleri ve açılmamak üzere kilitleyen.
Çubuk krakerler küçüklüğünden, üç yıldır çantandalar sanki, bayatlar. Hayali duman. Biyoloji. Gereksiz bilgiler. Ksantofil demeyi sevmek. Ve mantarlar. Elbette mantarlar. Ama şapka. Ama şirinler değil.
Baş ağrısı. Başı aşıp göze ulaşan ağrı. Otomatik portakal. Cebinde taşınan bebek resmi. Göz yaşı. Küçük kardeş.
Geçti, geçti demek. Geçti, geçti demeleri. Kafanda bir el. Kafanda saç. Ama kafanda hiç değil bir damla akıl. Yok yere yaygara. Hayatın. Ama daha erken. Daha çok erken.
Gülüşüne gülerken birden çekip öpmenin güzelliği*
Göğsüne uzanıp kalp atışlarını dinlemek*
Öpüşürken soluk soluğa ayrıldığımızda yüzündeki tebessüm*
Ben sana gülümseyerek bakarken fark edip senin de gözlerimin içine bakarak gülümsemen*
Sarılırken kafamı boynuna gömüp derin derin kokunu içime çekmek*
Kulağına “seni istiyorum” diye fısıldamak*
Burun buruna geldiğimizde senin yaklaşmaman ve ben “öpsene” deyip gülümserken senin gülümseyerek sokulup beni öpmen*
Omzuna yatıp derin iç çekişler eşliğinde gelen yüzümdeki tebessüm*
Kedi gibi sana sırnaştığımda bana bakıp gülümsemen*
Sen gülerken durup birden öpmek*
Dizlerine uzanıp gülümseyerek yüzünü sevmek*
Nefeslerimiz birbirine karışırken “seni seviyorum” diye fısıldamak*
Uzun uzun öpüşüp dudaklarımız ayrılırken birbirimize “benimsin” kelimesini tekrarlamak*
Dudaklarımda bir tebessümle yüzünü doyasıya sevip okşarken tutup ellerimi öpmen*
O senin güzel kokunun tenime kadar sinmesi*
Boynuna gömüldüğümde gelen durmadan öpme isteği*
Bir anda gülümseyerek yanaşıp sevip okşaman*
Yüzümü sıkıp severken bir anda tutup elini öpmem ve yüzündeki o güzel ifade*
Karşımda otururken ellerimi yüzüne koyup usulca kirpiklerini sayarcasına sevmek*
Dizlerine uzanıp şarkı söylemem ve senin susturup öpmen*
Başımı omzunla boynunun arasına yaslayıp “şuanda ölmek istiyorum” diye mırıldanmak*
Göğsüne uzanınca kalp atışlarını hissedip dinlemek için seni susturmam*
Öpmek için yaklaştığımda geri çekilip gülmen ve benim seni çekip öpmem*
Dudaklarının üstüne gülümseyerek “seni seviyorum” diye fısıldamak*
Sıkı sıkı sarılıp gülümsemek*
Adın dudaklarımdan dökülürken kesilen nefesim*
Sinir olduğum şeyi yaptığında sana kıyamayıp yalandan kızdıktan sonra gülümsemem ve senin tekrarlaman*
Yüzün ellerimin arasındayken gülümsemen*
Yüzününün her yerini öperken sıra dudaklarına geldiğinde uzunca öpmem*
Öpmeye doyamamam, dudaklarının arasında kayboluyormuşum gibi hissetmem*
Gözlerine yoğun anlamlarla uzun uzadıya bakarken birden derin bir öpüşün*
Sen göğsümde uzanırken saçlarınla oynamam*
Birden kendime çekip sarılırken dayanamayıp öpmeye başlaman*
Ellerim yüzünde gülerken; ellerimi tutup öpmen, ben hâlâ gülerken çekip gülümseyerek gülüşümden öpmen*
Kokumu içine çekerek boynumdan öpmen*
Gülümseyerek sana sokulduğumda senin de gülümsemen ve yavaşça dudağının kenarından öpmem*
Seni güldürmek için çabaladığımı fark ettiğinde ki o içten gülüşün*
Ellerin yanaklarımda yüzümü severken tebessümle avuç içine yerleşmem*
İstemeden kalbimi kırdığında ki o çaban, çırpınışların*
Gülümseyerek gözlerine bakarken gülerek kafanı çevirmen*
Yanağını öpüp gülümseyerek boynunun girintisine sokulduğumda gülümseyip senin de yanağımı öpmen*
Ellerim yüzünde okşayıp severken ellerimi tutup gülümseyerek usulca öpmen*
Başımı omzuna koyup yattığımda hemen kollarının arasına alıp beni sarman*
Kafanı boynumun arasına sokup nefes alıp kalman*
Ellerimi sıkıp güç vermen*
aç kalbini bana buralar dar
ⁿᵉᵈᵉⁿ ⁿᵉᵈᵉⁿ ⁿᵉᵈᵉⁿ ⁿᵉᵈᵉⁿ ⁿᵉᵈᵉⁿ
ⁿᵉᵈᵉⁿ ⁿᵉᵈᵉⁿ ⁿᵉᵈᵉⁿ
seni öpemiyorum
ⁿᵉᵈᵉⁿ ⁿᵉᵈᵉⁿ ⁿᵉᵈᵉⁿ
ⁿᵉᵈᵉⁿ ⁿᵉᵈᵉⁿ ⁿᵉᵈᵉⁿ ⁿᵉᵈᵉⁿ ⁿᵉᵈᵉⁿ
“God bless the universe, God bless the ocean, God bless you and God bless me.”
— Lana Del Rey, Mermaid Hotel
Deveye sormuşlar neden boynun eğri oda demiş ki eğildim lahmacun yiyorum siktirmeyin mizahınızı şimdi
Kokunla cennet kılınması gereken ciğerim, birkaç sigarayla cehenneme dönüyor.
Artık ben senin sabah kalktığında uykulu bi şekilde evin içinde pijamalarınla gezdiğin halini görmek istiyorum.
Bugün otobüste kulaklığım takılı bir şekilde giderken, kendi kendime sayıklamaya başladım. Çalan şarkıdan alakasız bir şiir okuyordum ezberimden. Şiir şeydi, Attila İlhan - Üçüncü Şahsın Şiiri;
Gözlerin gözlerime değince Felaketim olurdu, ağlardım Beni sevmiyordun, bilirdim Bir sevdiğin vardı, duyardım Ne vakit karşımda görsem Öldüreceğimden korkardım Felaketim olurdu, ağlardım
Ne vakit Maçka'dan geçsem Limanda hep gemiler olurdu Ağaçlar kuş gibi gülerdi Bir rüzgar aklımı alırdı Sessizce bir cigara yakardın Parmaklarımın ucunu yakardın Kirpiklerini eğerdin, bakardın Üşürdüm, içim ürperirdi Felaketim olurdu, ağlardım
Akşamlar bir roman gibi biterdi Jezabel kan içinde yatardı Limandan bir gemi giderdi Sen kalkıp ona giderdin Benzin mum gibi giderdin Sabaha kadar kalırdın Hayırsızın biriydi fikrimce Güldü mü cenazeye benzerdi Hele seni kollarına aldı mı Felaketim olurdu, ağlardım
Tam ikinci kıtaya başladığım sırada yanımdaki teyze baktı gözlerime, sustum, utandım biraz. Ardından kulaklığı çıkardım. Fakat gözlerinden usulca süzülüyordu birkaç damla yaş, dikkatimi çekmişti, konuştum.
-Pardon teyze, kusura bakma rahatsızlık verdiysem. +Yok evladım estağfurullah, şiir okuyan insan rahatsızlık verir mi hiç? -Öyle elbette teyzem ama bir dönem böyle şiirleri okuyanlar dayak yerdi, işkence görürlerdi. +Senin yaşın kaç evladım? -18 teyzem. +Ben 62 yaşındayım evladım, o okuduğun şiir. Attila İlhan’ın şiiri, onun manası derindir bende. -Teyzem, anlatır mısın rica etsem? +42 senelik eşim, dağım, yuvam… Beni kaçırmıştı, babam onunla evlenmeme izin vermedi, olsun dedik. Olsun! Ertesi akşam kaçırdı beni, penceremden attım tasımı tarağımı. Gittik, yerleştik Konya’ya. İş buldu amcan, çalıştı. Biraz sokaklarda yattık, birbirimize yuva olduk şimdiki gençlerin aksine! Yuvamız yokken dahi yuvaydık birbirimize. Bulduk başımızı sokacağımız bir ev, sobamız tüterdi bizim, aşımız kaynardı üstünde sobanın. Gül gibiydik, cennet gibi. Bir yıl sonra Rıza’m doğdu, ilk evladım, ilk oğlum, gözümün nuru… Köye gittik, araya koyulan gönül kalkar çocuk sayesinde diye. Gittiğimizde öğrendik, babam, anam, amcanın anası ve babası… bizim yüzümüzden vurmuşlar birbirlerini, hepsi birbirini öldürmüş. Tüm malları alamadık üstümüze, ağabeyim kayıptı. Zaten çok bir şeyimiz yoktu, üç kuruş para geçti anlayacağın elimize. Şehre gittik ardından, yuvamızda yaşadık bir süre daha. Ben Aysel’imi doğurdum, birkaç sene sonra. Rahmetli anamızın ismiydi, Aysel’di ikimizin anasının adı da, zaten başka olsa da ses etmezdi amcan. Gül gibi geçinip gittik, Rıza’mın 16. yaş günü oldu tam. Amcan tahtadan bir araba yapmıştı, Rıza’ya. Bana da bir kağıt parçası verdi o gün. Bu şiir yazıyordu, sonunda şey vardı;’ Hanım, bilirsin ben bek bilmem okumasını yazmasını, bu şiirdeki kanlar içinde yatan kadının adını da okuyamıyom ama sen okursun bilirim.’ yazıyordu. Okumaya yeltendiğim sırada ağabeyim çıka geldi. Nereden etti, nereden buldu bizi? Bilemem. Dört kurşun sıktı, ikisi amcana, biri Aysel’e, öteki Rıza’ya… Bana baktı; ‘Ailemiz senin yüzünden dağıldı, benim senin gibi kardaşım yoktur artık!’ dedi ve çekti gitti. ‘Rıza’mın pastası, Rıza’mın kanı olmuştu.
İneceğim durak birazdan geliyordu, işe de geç kalmıştım. Teyze baktı tekrar; -Gerisini anlatmama gerek yok evladım, amcan öleli tam bugün 25 sene oldu. 41 Yaşında olacaktı Rıza’m, Aysel’im 37 yaşında olacaktı. Onların mezarına geldim ben de zaten. Yolun açık olsun evladım.
Dedi, gözümden birkaç damla süzüldü, fark ettim. Gözlerimi hızlıca sıkıp indim, o kafayla işte de çalışamadım pek. Kitabı araladım, o şiir çıkageldi karşıma. Okumaya korkuyorum şimdi, gözlerim titriyor o şiiri okurken. Bilmiyorum Attila İlhan ne mana yükledi o şiire, aşkı anlattı vesselam tek şiirde. Ama o teyzenin manası başkaydı…








