
Kavuşmak ne güzel şey…
‘Eğer dünya tek bir devIetten ibaret oIsaydı, başkenti İstanbuI oIurdu’
- NapoIeon Bonaparte
Yıllar sonra birine daha inanmak çok ağır bir yük aslında. Bir yıkımlık daha gücün var mı, bilemiyorsun
herkes gider hep zaten..
hiç gelmemiş gibi..
Hiç sevmemiş gibi…
Hiç benim olmamış gibi…
nolur paylaşın
“Kelimeler yetmiyorsa birine aşkını başka nasıl anlatabilirsin ki.”
en büyük korkum sabaha kadar sarjımın kendi kendine bitipde alarmın çalmaması yaşamayan bilmez
Duygulanmadım gözüme oksijen kaçtı
Denizin Tuzu
“Hassas bir milletiz aslına bakarsan” dedi Depresifon. Hilton Ayna lavabolardan birinin önünde yanık bir şarkı tellendiriyordu ıslığıyla. “Bak” diye ekledi “Hilton’un şarkısına bak, nasıl acıklı! Sözleri nasıl sıradan ama ne kadar destansı…”
Depresifon böyledir. Tam da gediğinde söyler sözü. O akşamüstü tamamen deniz kenarında geçmişti. İleride erguvan ağaçları ve gök kubbede tuhaf bir kızıllık… Tavşan adasının yansımasında pırıldayan denizkızları ve yanılmıyorsam deniz tuzundan kaynaklı bir keder… Her sofra aynı olmaz. Sohbetler hep aynı başlar aslında; Dişi Sinek hep lakerdadan ve saçlarına sinen kızartma kokusundan şikâyet eder. Birimiz çıkar o egzotik parfüm kokusunu hala alabildiğimizi söyleriz. Buraya kadar hep aynıdır. Sonrası, genel haleti ruhiyeye bağlı olarak en yeni skandallara, iş yaşantılarının muazzam hikâyelerine veyahut bir takım acılara çıkar. Dişi Sinek’in akşamsefası sofralarında elemlerden konuşmak adetten değildir ekseriyetle. Ama işte deniz bunu buyurdu mu, tutamaz insan kendini. Aşk acısının ağırlığından memleket meselelerindeki bazı acizlere kadar gelir konular bazen. Bazen hayat, sırf deniz tuzundaki değişiklik nedeniyle, acıdan konuşulsun ister.
Böyle bir akşamüstü yine, iç çekişlerimizin hemen ardından Bodrum semasına, of deyip bir sohbet savurduğumuz oldu. Behçet Necatigil’i andık o kızıllığın altında. “Ümitleri yarınlara bıraktınız” dedik. “Çekingen, tutuk, saygılı…” Necatigil bunu kim için yazmış olabilir hiç bilemedik. Uzun uzun aile fertlerinden, hayırsız kuzenlerden annelerin farklı fava tariflerinden ve babalarımıza neden sarılamadığımızdan bahsettik. Ailenin erkek bireyleriyle aramıza koyduğumuz yolların asfalt kokuları burdu içimizi tekrar. Lakaytlığın yasak olduğu iklimlerde baba, dayı, amca, enişte, her kim varsa eril, hepsine olan minnet borcumuzu ve omuzları üzerinde oturduğumuz çocukluğumuzu gösterdik Dişi Sinek’e. Erkek ruhumuzun bize verdiği böbürlenme yetkisine dayanarak, böyle kabara kabara “sen bilmezsin”le başlayan hikâyeler anlattık ona. Bir erkek çocuğunun hayatı nasıl öğrendiğinden, rol modellerimizin bugün bulunduğumuz mevkilere bizi nasıl taşıdığından bahsettik durduk tüm akşam.
Sonra denizin tuzu doldu genizlerimize. Sevgiyle andığımız bu adamların hangisini ne vesileyle kaybettiğimize geldi sözümüzün patikası. Rahmetle kutsadık, anılarımızın renklerine buladık hepsini. Hilton Ayna susup denizkızlarının saçlarına takıldığında ve Depresifon bir sigara daha yaktığında yutkunmakta zorlandık. Dişi Sinek’in yanağından süzülen tek damla gözyaşında o güzel adamların bazılarına artık sarılamayacağımızı anladık.
Kapıdaki İkon
Bir güzel yurdum insanı: İbrahim Çivici… 59 yaşında. Devlet Demiryolları'nda tam 20 yıldır ‘yol bekçisi’.






