meçhullerin meşhûru.
muhsin yazıcıoğlu | 31 aralık, 1954.

“ilk ne zaman aşık oldun?”diye soruldu neşet ertaş’a. 13 yaşımda. yozgattaydık, mahallenin kızıydı. ona bir türkü havalandırdıydım” dedi. kızın adını söyledi. sonra da pişman oldu: “yazman gurban oluyum, sevda sırrınan olur.” dedi.
bir ses daha duymaya tahammülüm yok bu aralar. senden başkasını da almıyor zaten içim ama biliyorum içimde taşırken bile seni, yanımda değilsin. hep seni kollayan, giderken ardından bakan ben oluyorum. ben yine mahzunum, ben yine mahcup. ve ben hep sana muhtacım Mehlika anlıyor musun? gözlerinle ördün gönlüme hasret ağlarını ne ben çözebildim, ne sen çözdün sırlarını olurda bir gün okursan bu şiirden sancılarımı pırıl pırıl gözlerine düşerse gözlerim, merak etme, merak etme sevgilim, sana en güzel rüyalarla gelirim. söylemiştim daha önce sağlam kaleler içerisinde değilim. çekseler gelir, itseler düşerim aslında biliyor musun? isterim ki senin gözlerinden göreyim hayatı yeşili, maviyi, gök kubbeyi ve en çokta kendimi sahi beni görüyor musun sevgili? artık yokuşları çıkamıyorum. bu dermansızlığın yaşımla yok bir ilgisi biliyorum. ne olur beni anla, damla damla tükeniyorum. seni başkalarının mısralarında okurum diye çok korkuyorum. ah benim canım, iki gözüm, olmasa da tahtın, sultanımsın.
Abdurrahim Karakoç•Mihriban
Mihriban türküsü Abdurrahim Karakoç’un kaleminden çıkmış değerli bir eserdir. Abdurrahim Karakoç bu sevilen türküyü kavuşamadığı aşkı için yazmıştır. başka bir deyişle 1960 yılında yaşadığı yürek yangınını bu şiir sayesinde dile getirmiştir, hikayesi ise şöyledir; Abdurrahim Karakoç gençlik yıllarında delice aşık olur ve bir o kadar da sevilir. niyetleri evlenmektir ama kız tarafı sürekli hayır demektedir bu işe. velhasıl bu sevdadan vazgeçilir. aradan yıllar geçer. birgün Abdurrahim Karakoç'u bir arkadaşı ziyarete gelir. ve Karakoç'a, yolda, onun eski sevgilisi ile karşılaştığını, biraz sohbet ettiklerini, ve hanımın evlenmiş olduğunu söyler. arkadaşı yanındayken hislerini pek belli etmese de, o gittikten sonra Abdurrahim Karakoç oturur ve duygularını dizelere döker. hikayeyi verdiği bir röportajda anlatan Abdurrahim Karakoç, "o aşk, masum bir aşktı. güzel bir aşktı. bırakalım öyle kalsın. ne adı Mihriban, ne saçları sarı” demişti. ve bu aşktan geriye şu dizeler kalır: sarı saçlarına deli gönlümü, bağlamışım çözülmüyor Mihriban. ayrılıktan zor belleme ölümü, görmeyince sezilmiyor Mihriban.
bir komutan yazmış.
siz oğlu şehit olan aileye acı haberi vermeye gittiniz mi hiç? hayır mı? dinleyin o halde; sabah daha mesaiye başlamadan yazılı bi emir düşer önünüze yukarı köyden ahmet oğlu mehmet şehit düşmüştür. yarabbim dersin, dağa çıksam üç gün aç susuz kalsam da şu haberi vermesem. ama giyersin tören üniformanı, birkaç mehmetçikle birlikte, hastaneden gelen ambulansı alırsın arkaya, düşersin yola. vatandaş da öğrenmiştir artık, önde bir askeri araç, arkada bir ambulans ile geliyorsa bir eve ateşin düştüğünü. yaklaştığın her kasaba veya köyün buz kesildiğini hissedersin. içinden geçip gittiğin her yer rahatlar. neyse varırsın köye. askerde evladı olan her haneden inceden bir sızının yükseldiğini, “aman bizim eve doğru gelmesin” diye dua edildiğini duyar gibi olursun. bütün köy donmuştur adeta. herkes büyülenmiş gibi izler seni hangi eve gidilecek diye ıstıraplı bir merak sarar ortalığı. şehidin evine doğru yaklaşmaya başladığında, bahçedeki ihtiyarın büyülenmiş gibi sana baktığını, bacaklarının titrediğini, elindeki bastondan güç alarak zar zor ayakta durmaya çalıştığını görürsün. ayakların geri geri gider. pencerelerde bir hareket başlar ve kapının önüne telaşla bir anne çıkar, bir sana, bir arkanda yere bakan mehmetçiklere, bir de ambulansa bakar. sonra atar kendini yere. oğlu daha toprak altına girmeden o ana düşer toprağa. öyle bir vurur ki yere, zelzele oluyor sanırsın. konu komşu yığılır, bin feryat bin figana karışır, dersin ki kıyamet budur. kimi ana önce sana doğru koşar, ellerine sarılır, son bir umutla yüzüne bakar, “yaralı değil mi komutan?” der; başını öne eğer, hiçbir şey diyemezsin. dizlerinin bağı çözülür, çökersin anayla birlikte yere, o ağlar sen ağlarsın. hemşire elinin titremesinden, gözünün yaşını silmekten sakinleştirici iğneyi yapamaz bile. baba. fidan gibi evlatlarını vatana feda eden o babalar sicim gibi gözyaşları dökülürken gözünden, acıya garkolmuş bir gururla, “vatan sağ olsun, vatan sağ olsun şehit babasıyım ben” dediğini duyarsın. kimi içine akıtır gözyaşlarını, kimi de donar kalır. kimi günlerce konuşamaz, kimi dua eder, kimi beddua. kimi kendi saçlarını, kimi saçlarımızı yolar, ne şapka kalır başınızda ne rütbe omuzlarınızda, söker atar. asıl büyük kıyamet bir iki gün sonra kopar. gerçekle yüzleşme günüdür. bu sefer cenazeyle birlikte varırsın köye tören mören hak getire. köylü alır şehidini omuzlarına, yer yerinden oynar, ne protokol kalır ne düzen. kimi “evladımı en son haliyle hatırlamak istiyorum” der, görmek istemez naaşını kimi de illede “göreceğim” der, gösteremezsin ki; ya yüzü yoktur ya bacağı. yanımızdaki bi üsteğmen yada yüzbaşı elinde daha önce de okuduğu, sadece isim hanesi değiştirilmiş standart metni okur, “kanı yerde kalmayacak” diyerek, bitirir konuşmayı. tabuta sarılı analar, babalar, bacılar, gardaşlar duymaz bile bunu, duysa da inanmaz. sonuç olarak; orada bir mezar, bir bayrak, bir ana, bir de baba kalır.
adam önce kitapları topladı. kadın kapısı kapalı ağlıyordu. çocuk merdivenlerde zaman dursa istiyordu. bir ayrılığın üç dalıydılar. birikmiş ne varsa atma zamanıydı şimdi. çocuk merdivenlerin basamaklarını saydı. saçlarını çözdü bir daha ördü. kadın kapı kolunu tutmak, kapıyı açmak, adamın yanına gitmek istedi. adam resimleri ayırdı. bir ayakkabı kutusuna koydu. çocuk kapı ziline baktı. kadın duvardaki saate, adam açık olan pencereye. bir ayrılığın üç kahramanıydılar. zaman durmuyor, adam kalmıyor, kadın engel olmuyordu. zaman duramıyor, adam kalamıyor, kadın engel olamıyordu. çocuk boynundaki ipli anahtarla kapıyı açtı. çizgili defterinin arasından kuruttuğu gelincik çiçeğini aldı. kadın balkon kapısını açtı, rüzgar perdeleri uçurdu. adam açık pencereyi kapattı, masanın örtüsünü düzeltti. bir ayrılığın üç adımıydılar. adam gitti, kadın kaldı, çocuk büyüdü. şimdi gelincik bir ayakkabı kutusunda siyah beyaz resimlerle birlikte. ayakkabı kutusunun anısı çocuğun kilitli kalbinde. bir ayrılığın üç resmiydiler; adam, kadın ve çocuk. perdeler, kapı kolu ve merdiven bir ayrılığın üç şahidiydiler.
Yavuz Bülent Bakiler•Cebeci İstasyonu
henüz üniversite birinci sınıftayken fakültede birlikte bazı faaliyetlere katıldığı bir arkadaş grubu vardır şairimizin. bir cuma vakti namaza gitmek için hazırlanır fakat gruptan birlikte gideceği arkadaşını bulamaz. belki orada bulurum diye kütüphaneye gider fakat orada yoktur. gruptan bir kız arkadaşı olan Fatma hanımı kitaplar önünde ders çalışırken görünce ona sorar ve “görürsen benim gittiğimi söyle o anlar.” der. çıkmak üzereyken Fatma hanım biraz beklemesini ister, söyleyecekleri vardır. dışarı çıkarlar, Fatma hanım şiirlerini okumasını ister. ölümden, hayatın çekilmez oluşundan bahseden çok karamsar şiirlerdir bunlar. Bülent bey böyle şiirler okumamasını tavsiye eder kendine. Fatma hanım böyle şiirleri sevdiğini söyleyince aralarında şöyle bir konuşma geçer; “yoksa sen aşık mısın kız?”, “evet”, “kim bu”, “söylemem.”, “haberi var mı bu kişinin?”, “hayır, haberi yok.”, “peki bu kaba saba bir insan mı, senin bu duygularına ilgi göstermeyecek bir kimse mi?”, “hayır aksine çok hassas.”, “bizim gruptan mı?”, “bizim grupta.”, “ben şimdi onu buldum ama sorularıma doğru cevap vermen şartıyla.” bunun üzerine gruptaki arkadaşlarını tek tek sorar ve hiçbiri değildir. “ya hu Fatma neredeyse ben miyim diye sorasım geliyor. benden başka kimse kalmadı bizim grupta.”, “niye sormuyorsun?”, “ben miyim?”, “sensin.” Fatma hanım hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. yüreğini açar, intihar etmek isteyecek kadar çok sevdiğini anlatır. Bakiler, kendisinin buna değecek bir adam olmadığını, herkes gibi alelade bir insan olduğunu ve bunun çok yanlış bir düşünce olduğunu söyleyerek nasihatte bulunur. on beş gün sonra Fatma hanımı bir pastaneye götürür ve şu cümleleri kurar; “bak, sen çok iyi bir kızsın. aileni tanıdım. ailen de çok asil bir aile. ve senin maksadın benimle evlenmek, bunu da çok iyi biliyorum. ama ben seninle evlenecek durumda değilim. sana karşı ileride mahçup olmak istemiyorum. gel bu evlenme meselesini, gel bu aşk işini çıkar aradan, iki kardeş gibi okuyalım. hatta fakülteyi bitirdikten sonra seninle müştereken yazıhane açalım.” Fatma hanım bu sözler üzerine çok üzülüp çok ağlamış tabi. “ben artık bu fakültede okuyamam.” diyerek fakülteyi terk etmiş. sömestr tatilinde Fatma hanımın isteği üzerine Yavuz Bülent Bakiler onu Cebeci İstasyonu’ndan uğurlar. olanlardan kendisini suçlu hisseden ve onun üzüntüsünü duyan şairimizin gönlünden işte bu hikayesi uzun, buruk dizeler dökülür: cebeci istasyonunda bir akşam üstü, kimse bilmiyordu bizi. incecikten bir yağmur yağıyordu yollara, yeni baştan yazıyorduk kaderimizi.
seni kırk kez sordular. bilmiyorum dedim, biliyordum. sana kırk yerde yıkanmadım, kirli değilim dedim. kirliydim. kırk uykuyu uyumadım sana. siz uyuyun dedim. uyudular.
dokuz yaşındayım, yıl 1961. annem benim doğum günüm için pasta yapmış. ilk defa o zaman mum üfleyip bir dilek tuttum. dileğim de şu; o sıralar Yuri Gagarin uzaya çıkan ilk insan olacak. ben de dedim ki, ne olur beni de yanına alsın. o kadar inandım ki dileğimin gerçekleşeceğine, bir çanta yapıp beklemeye başladım. güya sovyet elçiliğinden gelip alacaklar beni. ama sağdan soldan duyuyorum onlar komünist diye. diyorlar ki aman komünist onlar. olsun diyorum, ben de komünist olurum. o sıralarda, bizim giriş katında üniversite öğrencileri oturuyor. annem onlara da komünist diyor. biliyorum onlar bizim kömürlükte kitap saklıyor. ben gittim yürüttüm bir tane. Nazım Hikmet’in şiirleri. en kısasını buldum ezberledim. dedim ki şimdi ruslar gelirse, ben bu şiiri okurum onlara. onlar da der ki tamam bu da bizden, götürürler beni. neyse, tarih 12 nisan. uzay mekiği fırlatılacak, vostok 1 ama hala gelen giden yok. ben diyorum unuttular herhalde beni. mekik fırlatıldı, herkes dua ediyor, mekik atmosferi geçsin uzaya çıksın diye. bir ben diyorum ki yarı yolda dursun dönsün beni alsın. belki bir de amerikalılar, vostok’un uzaya çıkmaması için dua ediyordu. neyse, bütün gün radyonun başında içimden o şiiri okudum: “başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz, ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Park’ında. budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz. ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.” ne zaman bu şiiri okusam uzaya gitmiş kadar olurum. 65 yaşıma geldim. geçen doğum günümde yine bir dilek tuttum, çocuk gibi. yine imkansız bir dilek tabi. ne diledim biliyor musunuz? iyi bir insan olmayı.
sen susalı üç hafta oldu ve bazen karıştırıyorum hangimizin öldüğünü. önce senin öldüğünü sandım. çok üzüldüm, biraz zaman geçince fark ettim ki ölen benmişim ama farkında değilmişim. seni arayınca anladım gerçeği çünkü ben her daim bir yaranın sızısıyla sana koşuyorum, kanar kanamaz elimle bastırıp sana koşuyorum, yaramı sar beni öp mırıltıyla dua oku diye sana koşuyorum. üç haftadır sana yetişmeye çalışırken kaç kere öldüğümü sayamadım.
Yahya Kemal Beyatlı•Sessiz Gemi
hep bir ölümün ardından yazıldığını düşünülen bu şiir aslında kavuşulması mümkün olmayan bir aşk hikayesini anlatmaktadır. hikayesi ise şöyledir; Yahya Kemal daha ismi yeni yeni duyulacak olan geleceğin büyük şairi Nazım Hikmet’e ders vermek için Nazım’ın evine gelip gider. Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım o dönem de güzelliği ile dillere destan bir ressamdır. eşinden ayrılmış genç, güzel ve dul bir kadındır. Yahya Kemal ile Celile Hanım arasında duygusal bir bağ oluşur. her şey yolunda giderken bir gün Yahya Kemal, ceketinin cebinde bir not buldu. bu notu genç Nazım bırakmıştı, notta açık ve net bir şekilde “hocam olarak girdiğiniz bu eve, babam olarak giremezsiniz!” yazıyordu. bu notun üzerine Yahya Kemal, Celile Hanım ile görüşmeme kararı aldı. Yahya Kemal’i aylardır göremeyen Celile Hanım ona bir mektup yazmaya karar verdi; “bugün pazar. belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim, gelmedin ve ben mahzun oldum. verdiğin konferansa gelmedim, kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat hep aklım sendeydi. çok çok göreceğim geldi seni. beni niye aramadın? sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi. ben o günden beri, yani salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum. evimiz için çalışıyorum.” ne yazıktır ki Celile Hanım’ın umduğu evlilik hiç olmadı. Yahya Kemal hüzünlü yarım kalmış bir aşka veda ediyordur limanda ve hepimizin bir ölüm üzerine yazılmış olduğunu sandığımız mısraları yarım bırakılmış, cesaret bulamayınca sönmüş bir aşkın ölümü üzerine yazmıştır, sevdiği kadına uzaktan bir veda ile: artık demir almak günü gelmişse zamandan, meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Bir 2011 Kasım’ı
ömrüm boyunca unutmayacağım bir andı Gizem’in Beyaz Show’daki hâli. ellerini önünde birleştirmiş, başı hafifçe eğik, konuşmadan önce parmak kaldıracak kadar saygılı. aynı zamanda müthiş öfkeli, şaşkın ve isyankâr. öğretmeninin çektiği, sınıf arkadaşlarına “babam inşaatlarda çalışıyor, delik botlarla geziyorum ama okulda şımarıklık yapmıyorum; sizin her şeyiniz var ama hep düzeni bozuyorsunuz” dediği youtube videosu çok izlenince televizyona çıkarmışlardı Gizem’i. orada da toplumun kendi gibilere layık gördüğü yere isyan ediyordu. bir stüdyo dolusu seyirci bu “büyümüş de küçülmüş” kıza kahkahalarla gülerken şaşkın gözlerle bakıyor, çatık kaşlarını bir an olsun kaldırmıyordu. karşısındaki kitle sinirlerini bozmuştu. “ne gülüyorsunuz” dediğinde, insanların kendisine gülmesine kızmıyor, anlattıklarında gülünecek ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. isyan ettiği gerçeklere başkalarının da isyan etmemesini aklı almıyordu. sadece öğretmenine engel olan valinin değil, anlattığı acılar karşısında kahkaha atmaktan utanmayan herkesin “kalıbına tükürecek” kadar öfkeliydi. o programdan kısa süre sonra, şofben zehirlenmesi sonucunda 11 yaşındaki ablasıyla birlikte hayatını kaybetti. aradan geçen sekiz yılda bir gün bile unutmadım Gizem’i. günün birinde hikâyesini herkese anlatmak için, onu eski bir gazete kupüründe tarihin acımasız unutkanlığına terk etmemek için kendime verdiğim sözü hiç çıkarmadım aklımdan. ne şekilde olacak bilmiyorum ama bir gün bu hikâyeyi anlatacağım. “ne gülüyorsunuz?” diyeceğim sonunda da, “anlatılan sizin hikâyeniz değil mi?”.
Özdemir Asaf•Lavinia
karşılıksız bir aşk hikayesinin anlatıldığı Lavinia şiirinin hikayesi şöyledir: Özdemir Asaf okul yıllarında bir kıza aşık olur. ama ne yazık ki bu aşk karşılıksız bir aşktır. Özdemir Asaf aşık olduğu kız için bir şiir yazar. şair şiirini yazdıktan sonra şiir yarışmalarından birine göndermeye karar verir ve şiirinin beğenilmesiyle birlikte yarışmayı birincilikle kazanır. Özdemir Asaf’tan çok beğenilen şiirini kürsüde okuması istenir. dinleyiciler arasında şairin aşık olduğu Mevhibe Meziyet Beyat’ta bulunmaktadır ve şiir okunurken Mevhibe Beyat salonu terk eder. Özdemir Asaf bu duruma çok üzülür ve bu karşılıksız aşkın ardından şu dizeler kalır: Sana gitme demeyeceğim, ama gitme Lavinia.
Nazım Hikmet•Ceviz Ağacı
Nazım Hikmet'in kaçak olduğu ve her yerde polis tarafından arandığı günlerde sevgilisi Piraye'yi çok özlediği için onu bir kere görmek ister. buluşma günü geldiğinde Nazım Piraye'yi görmek sevinciyle Gülhane Parkı'na gelir. ancak her yer polis kaynamaktadır. ne yapacağını bilemeyen Nazım ceviz ağacına tırmanmak, orada saklanmak zorunda kalır. şair ağaçta saklanırken Piraye gelir ve ağacın altında beklemeye başlar. polisler bir yanda, Piraye ağacın altında, Nazım ağacın tepesinde bekler durur. polislere yakalanma korkusundan ağaçtan inemez. şair, her zaman yanında taşıdığı kağıdı kalemi çıkarır ve bildiğimiz o dizeleri yazmaya başlar: ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda, ne sen bunun farkındasın ne polis farkında.
fikret, biliyorum insan alıştığında unutur ama sen alışma. bak, bu masada koca bir mumun bitişini gördüm kendini tükete tükete. böylesine alışma.